16 Temmuz 2019 Salı

çocuğa sorsanız, söylemezdi

Kuzeye bakan yönü açık kulübenin verandasında küçük bir çocuk oturuyordu. Kısa kısa hıçkırıkların arasından ağladığı anlaşılan bu çocuk, yırtık, kısa bir pantolon giyiyordu. Tek cebi delik bu pantolon, büyük babasının doğum günü hediyesiydi. Eski bir anının izlerini taşıyordu şimdi. Hayal meyal beliren yaşlı yüz, bu dünyadan gideli çok olmuştu. Çocuk bunları düşünmüyordu gerçi. Derdinin ne olduğunu anlamak, dışarıdan bakışlarla mümkün değildi. Sorsanız, konuşmazdı. Siyaha çalan gözleri, inatlaşarak başka yerlere bakar, ince, yer yer kabuk bağlamış dudakları sıkıca birbirine geçerdi. Kan o bölgelere nüfuz eder, sitemkar bir kırmızılık peydah olurdu. Çatılmış kaşlar, kasılmış yanaklar, ağırca yer değiştiren minik göğüs...

Evle çocuk birdi, diyebilirsiniz. O belirsiz yerden döndükten ve gördüklerinizi anlatmak için bulduğunuz ilk fırsatta; bir masada belki, yahut karınızla yattığınız geniş yatakta, konuşulacak bir konu bulmamız gerektiğini hissettiğiniz o anda. Sizi dinleyenler, doğruyu söylediğinizden şüphe duymaz. Aslında yalan söylediğiniz de söylenemez. Yetersiz, diyebiliriz belki. Çocuğa ne kadar baktınız? Onunla konuştunuz mu? Bu anlatıklarınızı -evet, tuhaf bir şekilde ilgi çekici- doğruladı mı? Hayır, bu sorular size sorulmaz. Sormaya ihtiyaç duymaz dinleyenler. Onlar bu sorulara bazı cevapların verildiğini varsayarlar. O yüzden, çocuk, sizin bahsettiğiniz kadar vardır. Eğer orada, bir verandada oturduğunu, güldüğünü söylüyorsanız, öyledir. Zihinlerinde görebilirler onu. Sizin sesinizin daha ince bir haliyle konuşur çocuk, onlara seslenir. Hikayesini anlatır. Onların olur.

Kıyı bölgesinde, yüksekçe dağlar uzanır. Yamaçlarda küçük büyük göller vardır. Aralarına çam ağaçları serpilmiştir. Oraya, serin çimenlerin üstüne uzandığınızda, ardıç kuşlarından oluşan tiz koronun içinde bulursunuz kendinizi. İşte çocuk, oradandır. Henüz çok küçük ama yürüyebiliyorken, babasıyla gitmiştir  oralara. Babası çobandır belki. Yahut, bir kıvrımı oraya uzanan, yörenin ünlü nehirine gidiyordur. Belki sadece orada yetişen bir balığı tutmak için; belki de nehrin dibinde yatan altınlara ilişkin silik bir efsane için... Bunu öğrenemeyiz. Çocuğa sorsanız, söylemez. O sadece orayı anlatır. Bir de isterse eğer, kendisiyle birleştirir hikayesini. O gün hava nasıldı? Babası neler söylemişti ve neler duymuştu çocuk? Heyecanlı mıydı? Üşüyor muydu? Yoksa açmıydı? Serin duyun, dudaklarındaki çatlaklara ulaştığını söyleyecekti; susuzdu.

Çocuk, bir zamanlar çocuk değildi. Büyüdüğü yıllar olmuştu, küçülmeden önce. Okullar okudu. Kadınlar tanıdı. Onları sevdi. Ailesi vardı bir zamanlar. Kaybetti onları. Sessiz gecelerde, karaltılar içindeki dar odasının köşesine sindi ve orada soğuk duvara sildi gözyaşlarını.

Sonra bir işe girdiği de oldu. Çalıştı. Boş kalan zamanlarda yazdı. Şiirler, denemeler, anılar yazdı. Çoğu başka bir yaşama aitti. Mutlu insanlar vardı, yaşamıştı o anılarda. Anıları silikti, anıları canlıydı. Sonraları unuttu hepsini. Yazdığı sayfalar kayboldu. Sanki hiç yaşanmamışlar gibi geliyordu artık. Ait oldukları yaşamlara gitmişlerdi. Tuhaf bir titreşimin şakalarda dolaşmayağı yaşamlara; ait oldukları evlerine...

Çocuk, gördüğümüz haline, orta yaşlarından hemen sonra geldi. Önce yalnız kaldı. Bir şekilde duymaya alıştığı sesler, yok oldu. Parası vardı. Yok oldu. Net bir görüsü, tok bir sesi vardı. Önce görüsü bulanıklaştı, sonra sesini bir titreme aldı. Kalbi vardı. Yok oldu. Geniş bir dolap hatılıyordu. Kim yapmıştı?  Neredeydi? Pazarları giymeyi en çok sevdiği gri pantolonuna ne olmuştu? Diz kapakları ağrıyordu şimdi. Yamalar varmış gibi, bacakları da bene bene olmuştu. Sanki ulaşıp tutsa, derisini sökecekti. Uzanmadı. Eski anıları bulmuştu onu. Kendini onlara bıraktı.
Anıları onu içlerine aldılar, ırak diyalara taşıdılar. Çocuk orada huzuru bulacağını umdu. Ama artık yoktu.

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...