1
TİTREK ÇALI
-1-
Büyük yeşil gözleri var. Minik bir de ağzı. Bakışları dolu, meraklı. Yardımseverlerin o bilindik huşu dolu ışığı gözlerinin ortasına oturmuş ama aynı yerde, o ışığın hemen yanında, tavsiye vermekten korkanlara ait ufak, ancak çok dikkatli bakıldığında görülebilecek karanlıl bir sızı daha var.
Çalı ne düşünüyor? Çalı aldırmıyor. Tüm dikkati az önce Yulma’daydı aslında. Ama gitti, bambaşka yerlerde. Çünkü Yulma az önce Çalı’nın hayatını kurtarmış olabilir. Hayat kurtarmak biraz apartı oldu sanki… Şöyle de diyebiliriz: Yulma az önce, ikisi Çalı’ların çiftliğinin sınırlarını belirleyen çarpık, parça parça kayalardan yapılmış çitlerde oturur ve ayaklarını tatlı bir zevkle sallandırırken, Çalı’nın tüm hayatına kara bulutlar gibi çöken hastalığına bir çare bulmuş olabilir. Çalı bu farkındalıkla bir kez daha ayak parmaklarının uçlarına kadar titriyor. Üstelik bu sefer hastalığının en ufak bir katkısı bile yok.
Bir an sonra, “Yulma,” diye durduruyor kızı, “emin misin, sen de gördün mü?”
Yulma bir an bozulur gibi olsa da çabuk toparlıyor, sırıtışı öncekinden de güçlü bir şekilde tekrar suratına yerleşiyor: “Elbette görmedim. Ninem görmüş. Hem böyle şeyler herkese görünmez ki!”
Çalı ister istemez hak veriyor kıza. Evet, böyle şeyler herkese görünmez. Sadece ihtiyacı olanlara. Eğer yeterince şanslılarsa. Hem bir kutsama hem de bir lanet. Çalı köylerinin yaşlı ve neredeyse bunak bekçisinin hep söylediği o sıkıcı sözleri kendisinin de söylediğini fark ederken keyifleniyor. Henüz farkındalığını ulaşmadığı derinlerinde bir yerde, bazı alışkanlıkların bilinçsizce edinildiğini biliyor.
“Peki,” diyor Çalı, “Yapacağım, yani gideceğim demek istiyorum. Arayacağım onu ve beni
iyileştirmesini isteyeceğim.”
Yulma gülümsüyor. Çalı’yı ikna ettiği için pek mutlu görünüyor. Aslında bu mesele onun için hayli önemsiz. Ama Yulma Çalı’ya değer veriyor.
Çocukluklarından beri devam eden bu buhranlı titrekliğinin son bulması Çalı’yı mutlu edecekse, Yulma bu mutlulukta payı olacağı için kendisiyle gurur duyuyor. Tatlı tatlı gülümserken bir an ciddileşen kaşlarının arasından, “Ama lütfen dikkat et, Çalı. Pek uğursuz, pek tekinsizmiş yaşadığı yer. Hem onu bulunca da illa dediğini yapacak değil ya, baktın kızdı, çatıldı kaşları; hemen kaç. Olur mu?”
Çalı bir an düşünüyor, kısa bir tereddüt nöbeti geçiyor üstünden ama sonra başını kararla sallıyor sırtı dikleşirken, “Merak etme!” diye çınlarken buluyor kendini tok sesiyle.
-2-
Hava sisli. İki gündür yağan yağmuru kucaklayan güneşin boğucu sıcaklığı çökmüş her yere. Bulutların ardından sızan ışıklar yerdeki geniş yapraklı çalıların üstündeki çiy tanelerini dolduruyor. Koca koca meşe ağaçları dizili yol ise çamurlu. Çalı zorlukla yürüyor. Geçen yıl aldığı ve artık ayağını vurmaya başlayan botları içinde ayakları boyuna kayıp duruyor. Çalı düşmemek için tüm kuvvetini harcıyor. Düşerse yeni yıkadığı ve biraz da nemli olduğu için ara ara esen soğuk rüzgarla iliklerine kadar donduran tuniği çamura bulanacak. Çalı bundan korkuyor. Nedendir bilinmez yeni tanışacağı bir cadının karşısında çamurlu bir tunikle çıkmaması gerektiğini düşünüyor. Bundan neredeyse emin. O yüzden adımlarını daha bir kuvvetli atıyor ve kaymayacak kadar çamura saplanmadıkça ağırlığını o adımının üstüne vermekten imtina ediyor. Fakat yine ara ara gözleri meşelerin dallarından sarkan buz sarkıtlarına kayınca ince, kötücül bir korkunun içine işlemesine ve ölüm hemen arkasındaymış gibi bir hissin tüm benliğini kaplamasına engel olamıyor.
Çamurlu yolun takip ettiği patika yemyeşil, gür meşelerin oluşturduğu bir ormana doğru seyreliyor. Küçük bir tepenin ardından geniş yapraklı, bodur çalılar gizliyor patikayı. Çalı bu ormanı biliyor. Ahit Ormanı diyor yörenin halkı buraya. Söylenceye göre vaktiyle Hava’nın yeryüzüne yolladığı tüm meleklerinin yolunun bir şekilde bu ormandan geçmiş. En güçlülerinden en zayıflarına kadar, burada kan akıtmışlar ve meşelerin ardındaki alanda, ormanın kalbinde, zamandan ve mekandan azade meyve ağaçlarının dallarından beslenmişler. Orman, diğer tüm halklar onlara karşı düşmanlık beslerken ve canlarını isterken, korumuş melekleri, gözetmiş, beslemiş ve kim bilir; belki de sevmiş. Belki de bu yüzden önceleri tüm Hava düşmanlarınca sonraları ise yörenin halkı tarafınca daimi bir nefrete ve korkuya muhatap tutulmuş. Anne babalar çocuklarını hizaya getirmek için onları ormana bırakmakla tehdit etmiş, kötülük edenlerin soyunun ormandan geldiği iddia edilmiş, biri zehirlendi mi mutlaka yiyeceğine ormandan bir şeyin karıştığına inanılmış. Onlara göre orman yalnızca kötülük, uğursuzluk ve bin türlü başka musibetin kaynağıymış. Hatta içinde satirler, şeytan tohumlarında et yiyen büyük, çirkin çiçekler, kan emen hortlaklar, tuzakçı bakireler ve yalnızca kendi menfaatine çalışan cadılar yaşarmış. Dolayısıyla bir kez dahi yolu ormandan geçenlerin hayatlarının üstünde büyük bir gölgenin çöktüğü konusunda kimsenin tereddütü yokmuş.
Çalı daha önce sadece bir kez girmiş bu ormana. Henüz çok küçükken değirmencinin çocuğu Alabalık’ın alayları karşısında onurunu korumak bir geceyi ormanda geçirmeye karar vermiş. Zira başka bir becerisi yokmuş Çalı’nın. Ne iyi sapan atıyor ne iyi tahta kılıç sallıyormuş. Doğrusu atlardan da pek haz etmezmiş. Ciğerleri dahi koşu yarışlarında yardımına koşmuyormuş. Çalı’nın elinde avucunda kalan acısını ve korkusunu gizleyip sağlam bir dirayet gösterisinden ibaretmiş. Hal böyle olunca tüm çocukların korkutuğu bir ormanda tüm geceyi geçirmek onu zorbalıktan koruyacak, azıcık da olsa saygınlık kazandıracak tek yol gibi gelmiş o zaman.
Çalı’nın meydan okumasından sonra tüm köy çocukları bir toplantı düzenlemiş. Bahar panayırının arefesinde Çalı’nın ormanda kalmasına karar verilmiş. Arefe hafta ortasına geldiği ve Çalı hafta ortalarından nefret ettiği için biraz tedirginmiş aslında ama bunu da kimseye belli etmeden usulca kaderinin belli olacağı günü beklemiş. Nihayetinde arefe sabahı köy çocukları gösterişli bir alay eşliğinde Çalı’yı ormanın girişine bırakmışlar ve o ağaçların arasında kaybolana kadar da kısık tezahüratlarda bulunmuşlar. Fakat adetleri gereği tüm köy halkı panayırın kurulmasına yardım ettiği için bir süre sonra bir nöbetçi bırakıp geri dönmüşler. Nöbetçi Baykuş adında bir çocukmuş. Görevi geceye kadar beklemek, Çalı’nın ormandan çıkmadığından emin olmakmış. Gece ise yerini bir başkasına devretmek üzere anlaşmışlar.
Çalı ormana girer girmez söz verdiği gibi ormanın derinlerine gitmek yerine hemen oracıkta duran yaşlı, heybetli bir ağacın Çalı’nın neredeyse iki katı olan oyuğuna sığınmış. Etrafta tek bir çıt bile yokmuş. Garip, boğucu, fısıltıya benzer tiz bir ses varmış sadece, havada öylece asılı kalıyormuş gibi gelmiş Çalı’ya. Ama yine de aldırmamayı becermiş. Gözlerini yummuş, sarınmış iyice ve geleceği, ellerinin titremesinin duracağı, bir kılıcı korkusuzca ve titremeden sallayacağı, nice ordunun, cesur askerin, generallerin, canavarların önünde telef olacağı ve adının yurdun dört bir yanında şerefle anılacağı günleri düşleyerek uykuya dalmaya çalışmış.
Gün dalmış uykuya, gece serinliği, türlü türlü gizli yabanılları ve uyuşuk tınısıyla düşmüş ormanın üstüne. Çalı karanlığa uyanınca korkar gibi olduysa da bildiği tüm duaları ederek sakinleştirmiş kendini. Bir an neredeyse bildiği tüm tanrılara tapınma dürtüsüyle bile dolmuş. Neyse ki uyanık kaldığı birkaç saat boyunca bir şey olmamış. Ancak, gece yarısından sonra birtakım sesler duymaya başlamış.
Önce bir tavşan yürüyüşünü andırır adım sesleri işitmiş. Yumuşak toprak hafifçe perçinleniyor gibiymiş. Sanki bembeyaz bir orman tavşanı gece vakti yürüyüşe çıkmış da gün boyu yediklerini sindirmeye çalışıyormuş gibiymiş. En azından bu düşünce Çalı’yı diğer ihtimallere göre daha güvende hissettirmiş. Ama Çalı ak günde elemin peşinde koşanların en azılılarından olduğu için kalbinin derinliklerinde bu sesin bir tavşandan çıkmayacak kadar dengesiz ve tekinsiz olduğunu biliyormuş. Kanı yavaş yavaş çekilirken bedeninin diplerine, Çalı titremeye başlamış. Dakikalar saatler gibi geliyormuş. Göğsünün ortası şiş şiş olup, sanki bedenini kovuğun dışına itiyormuş. Ama ses kendini bir türlü göstermiyormuş. Nihayetinde Çalı tüm korkusuna rağmen uykuya yenik düşmüş. Gözlerini tekrar açtığında ise güneş ışıkları olanca kuvvetle kovuktan içeri sızıyormuş.
Çalı kalmış, toparlanmış. Neden çekindiğini bile hatırlamadan ama çekingenlikle adımını atmış dışarı ve sakin, sıkkın bir havadan başka bir şey bulamamış dışarda. Omuzları istemsizce silkelenmiş, usulca harekete girişmiş ve bir an sonra girdiği gibi dışına çıkmış ormanın. Arkadaşlarının yarıdan fazlası orada onu bekliyormuş. Çalı’yı görür görmez heyecanla bağırarak ona koşmuşlar. Türlü tebriğin, omuzlarında gezinen pataklamaların arasında gece boyunca yüzleştiği tehlikelerden bahsedip durmuş Çalı. Kaynağını bilmediği ses pek çok düşmana ve ulvi varlığa dönüşüp durmuş günler boyunca.
Gür ağaçların gölgesine ilişmiş bodur, suya yüz çevirmiş çalıları, onları teni ince ince çizen sivri yapraklarını geçince, tıpkı yıllar öncesinde olduğu gibi, kendini ormanda buluyor Çalı. İçini tuhaf bir sızı kaplarken bazı tanıdıklıklar arıyor gözler. Fakat gözleri ne içine sığındığı kovuğu buluyor ne de sığınabileceği herhangi bir kovuk. Yine hayıflanmıyor elbet, zira bu sefer amacı tüm gece boyunca sınırdaki, tehlikeden uzak bir kovukta geceleyip sonrasında hiç yaşanmamış kahramanlık öyküleri anlatmak değil. Bu sefer bir sonuna kadar gitmeye kararlı. Çok cesur olduğundan yahut bir anda mistik halk hikayelerinde anlatılan ulu kahramanlardan birine dönüştüğünden de değil elbet; yalnızca başka bir çaresi olmadığından sonuna kadar gidecek Çalı.
Adımları hızlanıyor.
Orman boğuk bir havaya bürünmüş. Yeşilin tüm tonları -ki çoğu tekinsiz bir koyuluğa bürünmüş- var ormanda. Yapraklar uğursuzca sallanıyor. Kalın ağaç gövdelerine sarınmış yosunlardan kadim bir koku yükseliyor ve koca koca tırtıllar o yosunların arasında gezinip, ölmeyi bekliyorlar. Ağaçlar çok sık bir şekilde yetiştiği için ilerleyecek patika bulmak fazlasıyla güç. Belki de bu yüzden Çalı’nın uzun uzun düşünmesine veya kaderi üzerinde kumar oynamasına gerek kalmıyor. Sadece yürümeye devam ediyor ve köyündeki diğer erkeklerinkine nazaran daha küçük olduğu için türlü alaylara maruz kalan ayakları onu ormanın derinliklerine götürüyor.
3
Akşama kadar süren yürüyüşü Çalı’ya birkaç saat gibi geliyor. Zira hiçbir şey değişmiyor yahut her şey o kadar aynı ki Çalı farkı anlayacak gözlere sahip olmadığını düşünüyor. Zaten Çalı çocukluğundan beri zayıf gözlere sahip olduğuna inanıyor içten içe. Yine de ormanın derinlerine yaklaştığını hissediyor. Zira Çalı en çok kulaklarının keskinliğine güveniyor ve ormanın bu noktasında baykuşların ötüşü bir farklı geliyor.
Akşam karanlığı usulca çöküyor ormana. Önce uzun, aralara serpilmiş meşelerin en uçtaki dalları teslim oluyor karanlığa. Sonra mermerde akan bir su gibi karanlık ulaşıyor ağaçların köklerine kadar ve Çalı, karanlığın üzerinden kayarak geçip gittiği her şey kaybedilmiş gibi hissediyor. Bu nedensizce düşünce içine hüzün veriyor. Kısa kısa basan anlık üşümeler misali farkındalıklar işliyor içine. Şimdi, karanlığın hükümdarlığında tıpkı küçük bir çocukken korktuğu kadar korkuyor ormandan. Yürümesi kesiliyor hızla ve sanki takip ediliyormuşçasına bir hisle dolup, korkuyla sağa sola bakıyor.
Kulakları bir ses arıyor, gözleri bir görüntü, ufacık, titrek bir hareket dahi olsa bulmak için can atıyor. Bilinmezliğin korkusuna bir kılık giydirme uğraşı içinde dönüp duruyor Çalı. Ancak çabaları yanıtsız kalıyor. Bilinmezlin amansızca büyüyor içinde ve çevresinde. Çalı korkuya kapılan ve saldırının nereden geleceğini kestiremeyen her korkmuş tavşanın yapacağı gibi sırtını bir ağaca dayama dürtüsüyle doluyor. Gövdesi çevresindekilerden daha kalın ama yer yer kabukları dökül bir ağacı kestiriyor gözüne önce, ona doğru hareketleniyor ama sonra onun hemen arkasında daha kalın gövdeli bir ağacı görücünde hedefini ve hızını değiştirip ona yöneliyor. Fakat tam ilk ağacı geçtikten sonra bir ses duyuyor arkasında ve ayakları takılıp düşüyor. Yüzü dökülmüş yapraklarla ne zaman yağdığı belli olmayan yağmurla çamurlaşmış toprağa bulanıyor. Sırtı ince ince sızlıyor bir an için. Bir eliyle sırtını ovalarken sesin kaynağına bakma dürtüsüyle boğuşuyor bir an için. Ses ise var olduğu ilk andan itibaren orada duruyor. Hoyrat ayakların kuru yapraklar üzerinde çıkardığı bir ses bu ve Çalı’ya yaklaşıyor.
Çalı korkusunun üstesinden gelmek istercesine kalkmaya çalışıyor yerden. Arkasına dönme cesaretini hemen bulamasa da ikinci ağaca doğru sığınma isteğiyle sürünüyor ve ancak o zaman arkasını dönüp sese doğrudan bakıyor.
Eski püskü yamalı bir kılık gördüğünü sanıyor önce, boş bir şekilde, sanki bir hayalet giymişte oracıkta dans ediyormuş gibi. Hemen sonra ise içindeki soluk, hırpani kadını fark ediyor. Bir an genç bir kız gibi görünüyor karşısındaki, hemen ardından yaşlı bir silüet kaplıyor yüzünü. Fakat kadının dansa benzeyen ritmik hareketleri arasından sık sık Çalı’ya dönen yüzleri daimi bir keder ve görmüş geçirmişlik barındırıyor içlerinde. Çalı bir an karşısındaki kadının asırlarca yaşamış olması gerektiğini hissediyor.
Neden sonra cesaretini toplayıp, “M-Merhaba,” diyor Çalı. Sesi içten, neşeli yükseliyor sebepsizce.
Kadın hemen duruyor durduğu yerde. Bakışları Çalı’ya sabitlenirken bir iki adım yakşalıyor ve o yaklaştıkça Çalı gözlerindeki hüznün kendisine geçtiğini fark ediyor. Kadın, “Neden?” diye soruyor öylece. Boğuk ama net duyulan kibar sesi dalga dalga yayılıyor ormana.
Çalı anlamıyor: “Ne?”
Kadın, “Neden ilk ağacı geçtin ki?” derken daha bir yaklaşıyor Çalı’ya. İlk ağacı geçiyor ve geçerken parmaklarıyla gövdesini nezaketle okşuyor ve tam Çalı’nın önünde durup tepeden bakıyor ona. “Neden ilki yetmedi ki sana? Ufacıksın aslında ve her ne kadar korkacak bir şey olmasaydı bile, o ağaç da korurdu seni kurdun dişlerinden, ayının pençesinden, baykuşların kem gözlerinden ve elbette uğursuz bir cadının şerrinden.”
Çalı anlamaz bir şekilde kalakalıyor, “Bilmem ki!” derken duyuyor kendi sesini, hemen sonra kendini toplama isteğiyle devam ediyor, “Sanırım sadece daha ulu ve güçlü göründüğü için… Öyle değil mi sence de?”
Kadın bir an düşünür gibi duruyor, “Hmm, olabilir pek tabii.” diye kararını bildiriyor sonra. “Adın ne?”
Çalı soru karşısında utanarak silkelenmeye çalışıyor. “Ah, affedin lütfen, bir akşam vakti kendimi tanıtmadan konuşmam hiç doğru olmadı. Bana köyümde Çalı derler.”
Kadın gülümsüyor ve Çalı’nın içi ısınır gibi oluyor bu gülümseden. Sonra kadının sesi çınlıyor tekrarda: “Çalı… Demek adın Çalı? Pek basit bir isimmiş. Ne peki?”
“N-Nasıl ne? Anlayamadım?” Çalı kadının ne demek istediğini anlamadığı için utanıyor hemen.
“Ne çalısı yani? Ne tür bir çalı? Bodur mu? Maki mi? Fırça çalısı mısın yoksa sen? Doğrusu pek severim fırça çalılarını!” Kadının gözleri hevesle Çalı’ya bakarken Çalı bir an karşısında ulvi bir varlığın olduğu gibi bir hisse kapılıp ürküyor.
4
“Neden böyle üzgünsün?”
Çalı kadının meraklı sesiyle irkiliyor. Gözlerindeki kaçamak bakışlarla bakıyor kadına. Düz, geniş, yumuşak çimlerle kaplı bir patikada yürüyorlar. Çalı neden bilmez tüm bu yolun sadece kadına özel olduğu, onun maharetiyle meydana geldiğini hissediyor. Gözüne çarpan tavşanlar, tırtıllar bile onlar geçmeden geçmiyor yoldan. Sanki yol açıyorlar onlara.
Yola dalmış olsa da Çalı ne kadar susarsa o kadar saygısızlık edeceğinin farkında. Fakat… İşin doğrusu kendisi de bilmiyor neden üzgün olduğunu. “Bilmiyorum,” diyor bir süre sonra, “Neden üzgün olmayayım ki? Bir musibet var başımda ve biliyorum, size hiç sormadım, ama eğer aradığım kişi sizseniz, arama nedenim de bu musibettir, efendim.”
“Aradığın kişi kim?” diye soruyor kadın, yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle.
“Şey, elbette kabalık etmek istemem ama bir tür… C- Hanımefendi arıyorum, güçlü kuvvetli.” Çalı bir an “Cadı” diyecek olduysa da tutuyor kendini, nihayetinde çocukluğundan beri pek hayırla anıldığını hatırlamıyor bu ismin.
Kadın gülüyor. “Güçlü kuvvetli bir hanımefendi demek! Eh, güçlü kuvvetliyim ama pek hanımefendi olduğum söylenemez doğrusu. Söyle bakalım benim bodur çalım, cadı demek istemiş olmayasın sakın?”
Çalı utanıyor ve bir an duruyor istemsiz. Kadın merakla ona bakıyor, utandığını görünce gülümseyerek başıyla yolu işaret ediyor. “Hadi, hadi, utanmanın sırası değil, kaynaşıyoruz şurada. Hem araya yalan sokmadıkça utanç da giremez ya.”
Çalı yola devam etmeden önce el pençe divan bir şekilde kabul ediyor: “Evet, öyle demek istemiştim, hanımım. Ama bizim oralarda öyle derler hep şeylere…”
Çalı’nın durduğunu görünce üstüne gidiyor kadın: “Nelere?”
“İşte, güçlü kuvvetli hanımefendilere… Evet, işte söyledim, cadı demek istedim. Affedin. Bir kabalık etmek istemem. Hele ki bana yardımlarınız karşısında.”
Kadın başıyla Çalı’nın anlamadığı bir işaret yapıyor. “Sorun değil, sevgili Çalı. Bana öyle demende bir sakınca yok. Çünkü senden istediğim dürüstlüğü kendim de göstereceğim: Bana cadı demende bir kabalık sezinlemezdim, öyle ya, bir cadıyım ben. Yani aradığın kişiyim."
Çalı yürüyecek gibi olsa da tekrardan korkarak duruyor. Kalbi hızlanıyor istemsiz bir şekilde ve ayakları bir iki adım geri taşıyor bedenini. Attığı her bir adımda çimenlerin daha bozuk parçası karşılıyor onu. Cadı ise anlayışla bakıyor ona. Gözlerinde tuhaf bir kıvılcım çakıyor ve ağaçların gür yapraklarından görünmeyen dolunay, Cadı’nın saf yeşil gözlerinde kendini buluyor.
“Ah, bodur, ürkek, ince bir rüzgarda çelimsizce sallanan çalım benim, korkma sakın,” diye telkine girişiyor Cadı candan bir sesle, “Kıymayacağım sana. Yazgımızda bu yok. Tabi bu başka zamanın konusu, yazgın gece konuşmaya uygun değil her ne kadar bir gece vakti yazılmış olsa da. O yüzden boşver bu korkuları. Ben aradığın kişiyim işte, nedir derdin, neden üzgünsün?”
Cadı’nın konuşması Çalı’ya öyle içten geliyor ki içine dokunulmuş gibi hissediyor ve titrek eli istemsizce midesinin üstüne, ama asla kalbine isabet etmeyecek bir yere konup, göğsünün delik olup olmadığını kontrol etme ihtiyacı hissediyor. Derince bir nefes alıyor ardından ve fark etmeden dökülünce sesi; deliğinin göğsünde değil de ağzında olduğunu anlıyor ve bunca zamandır onun farkında varamayışına şaşıp kalıyor.
“Hanımım, sayın cadı yani, üzgünüm. Olduğum insan sebebiyle üzgün bir yaratılışa sahibim. Ve doğrusu… Nasıl itiraf etsem bilmiyorum çünkü itirafım bile bir zayıflık gibi geliyor bana ve zayıflık da düşmanım.” Çalı kısa bir an soluklanıyor, yutkunma ihtiyacı kendin anlatma derdine baskın çıkıyor. “Bu zayıflık da kendime düşmanlığımın sebebi sanırım.”
Cadı Çalı’nın zorluk çektiğinin farkında. Onu tekrar yürümeye davet etmek için eliyle omzundan zarifçe çekiyor ve sonra bir kolunu Çalı’nın omzuna atıyor. “Olduğu gibi anlat, sevgili Çalı, zira ben bir cadıyım. İnsanlara yapmadıkların yahut yapamadıklarından değil, yalnızca korkularından ve zayıflıklarından dolayı bağışlar, onlara yalnızca kendilerini sevmedikleri için acırım.”
Çalı gözünden bir damla yaş süzülürken kendini Cadı’ya bırakıyor: “Hanımım, korkarım en fenasını yanınızda taşıyorsunuz, hiç çekinmeden söyleyebilirim ki ben kendini sevmeyenler arasında en yücesiyim. Çünkü bir kusurum var. Titriyorum olur olmadık ve ellerim kılıç tutamıyor, savaşamıyor, köyümün aradığı bir erkek gibi hudutlardaki savaşlara katılıp kayda değer, belki bir iki handa konuşulacak başarılar elde edemiyorum. Korkarım asla da olamayacağım. Dikkate değer bir insan olmak, yazgımdan sonsuza kadar silinmiş olmalı. Bu yüzden sevmiyorum kendimi ve ne zaman gelecek günleri düşünsem hüzünleniyorum ve ne zaman hüzünlensem yalnızca hüzün taşıyorum adımlarımı bastığım her yere. Öyle ki bazen olmamak içimi daha ferahlatır gibi geliyor bana. Ama sonra… Şey… Yiğit Serçe geliyor aklıma ve tekrar umut dolup, daha az nefret ediyorum kendimden. Çünkü bilirsiniz, o der ki, ‘insanı yücelten sevgidir, kayıtsız, şartsız, korkusuz sevgi; kendine ve her şeye karşı’”
Çalı’nın bir dua gibi ezberden okuduğu mesel üzerine Cadı şaşkın ve içten bir gülümseme bahşediyor Çalı’ya. “Ah, serçeler kimi zaman da mantıklı konuşabilir elbette. Yeter ki tüm üstüne konacak iyi yürekli bir dal bulabilsinler. Bana öyle geliyor ki, sevgili Çalı, herhangi bir serçe en çok senin dallarına huzur bulur ve çelimsiz fakat iyi yürekli dalların da pek çok güzel, değerli sözlere yuva olur.”
Çalı duyduğu sözlerle etkileniyor. Bir cadı da olsa karşısındaki içtenliği en içinde hissediyor. Cadı’nın şefkati bir rüzgarın narin okşayışları gibi ensesinden süzülerek gelip geçiyor sanki. Güvende hissediyor kendini. Ve susuyor. Yolun devamında da konuşmuyorlar bir daha.
Yarım saatin sonunda ormanın en derinine ulaşıyorlar. Derme çatma ama nedense pek temiz görünen bir kulübe karşılıyor onları. Kulübenin genişçe ve kulübeyi kuşatmışçasına çembere alan bahçesi, içindeki türlü türlü çiçek ve sebzelerin ve bilimum yabani bitkinin kokusunu Çalı’ya taşıyor. Hayran hayran bakıyor Çalı. Cadı’nın yönlendirmesiyle kulübeye girerken ve kısa koridorda hiçbir yere sapmadan yatacağı odaya doğru götürülürken, belki de şifasının bahçeye doluşan bitkilerden birinde olduğu düşüncesi midesini kaşındırıyor.
Çalı ile Cadı, rüyalarında buluşup bulutların içinde kulaç atıncaya kadar konuşmamaya devam ediyorlar…
5
Çalı uykusundan uyandığından nedense o güne dek uyumuş olduğu en huzurlu uykudan uyandığını düşünüyor. Neden bilinmez gece boyu sayısız rüya gördüğünü hatırlasa da hiçbirini gözünde canlandıramıyor. Sadece, her birinde, Cadı’nın kahkalarını duymuş olduğundan emin olabiliyor. Unutmuş olsa da güzel şeyler yaşamış olmanın tatminkarlığıyla odasını inceliyor Çalı.
Bodruma benzeyen ve depo görevi gören bir odaya yerleştirilmiş olduğunu anlıyor hemen. Duvarlara yamalarla dolu kilimler asılmış. Güneş yuvarlak, dışarı doğru uzayan bir kısa pervazlı bir pencereden ilk ışıklarını cömertçe içeri gönderiyor. Çalı’nın küçük bir yatağı var. Bir insan için değil de daha çok büyükçe bir hayvana aitmiş gibi geliyor Çalı’ya. Beyaz benekli, gri battaniyesinde tüyler arıyor gözleri ancak ne battaniyede ne de odada bir tüye rastlıyor.
Neden sonra dikkati çalınan kapısına yöneliyor ve kapı nazikçe açılıyor. Cadı beyaz bir fanila içinde, saçları toplanmış ve üstü başı toza, toprağa bulanmış bir şekilde odasına beliriyor. Gözleri iri iri, dipsiz mavilere bürünmüş. Biraz gençleşmiş. Dudaklarında müşfik bir gülümsemeyle bakıyor Çalı’ya.
“Hadi bakalım, sevgili Çalı, bir şeyler yiyelim, sabah karnının guruldamaları beni uyandırdığı gibi ormandaki tüm yaratıkları uyandırmış olmalı.”
Çalı elleri midesine giderken utançla gülümsüyor. “Kusura bakmayın, hanımım, biraz acıktım sanırım. Geliyorum hemen.”
Çalı’nın sözlerine anlayışla gülümsüyor Cadı. “Sorun değil, küçük çalım. Acıkman hoşuma gitse de yeterince iyi bir misafirperverlik sergileyemediğimi yüzüme vuruyor. O yüzden af niyetine pek hoş bir kahvaltı hazırladım sana. Beğeneceğinden eminim. Hadi bakalım, Örtü; toplan ve gel bakayım sen de!”
Çalı, Cadı’nın ne dediğini anlamasa da hiç böyle düşünmemesini, çok iyi bir ev sahibi olduğunu söyleyecek oluyor ancak birden battaniyenin toplandığını, yatağın üstünde ve Çalı’nın içinde, ona hiç aldırmadan büzüşerek, beyaz benekli, gri, kocaman bir köpeğe dönüştüğünü görüyor. Çalı dilini yutacak gibi oluyor ve korkuyla kalkıyor yataktan. Bu sırada kolu yatağın kenarına iliştirilmiş su sürahine çarpıyor ve ahşap, kıvrımlı sürahi yere düşerek parçalanıyor. Kırılma sesiyle iyice ürken Çalı kapıya doğru hamle yapıyor ve ister istemez kendini Cadı’nın kolları arasında buluyor.
Sıcak, yumuşak bir sarmalanma hissine, boğuk fakat bir o kadar canlı ses eşlik ediyor: “Ah, gerçekten kötü bir ev sahibiyim ben… Siz sıradan halkların geleneğindeki yoksunluğu unutuverdim birden. Kusura bakma, böyle birden Örtü’nün ortaya çıkmasının seni korkutacağını düşünemedim.” Cadı yavaşça kollarını açıp Çalı’ya bakıyor, gözlerinde mahcup bir ifade parlıyor, “Seni onun yatağına yatırdım, bilirsin işte, seni örterek hoş, huzurlu düşlerin olsun, seni ormanın ve ormanın dışında kalan tüm kötülüklerden, karanlık ruhlardan, yaramaz karabasanlardan ve nadiren söz dinleyen ev cinlerinden korusun diye.”
Çalı bir yandan Cadı’yı dinlemeye çalışırken, diğer yandan da korka korka köpeğe bakmaya çalışıyor. İçinde bir yerde güm güm atan nazik yüreği Cadı’nın gönlünü ferahlatma, iyi niyeti için teşekkür etme arzusuyla yanıp tutuşsa da hislerini kelimelere dökemiyor bir türlü.
Köpek tüm olanlara şaşmış bir şekilde orda öylece dikiliyor. Kuyruğu tatlı bir ritimle sallanıp duruyor ve dilinden salyaları dökülüyor. Çalı köpeğin içinden yattığı döşeği görebildiğini fark edince tekrardan güçlüklü yutkunuyor. Kalbinin atışı yavaşlamaya başlarken gördüğü şeyin en azından zararsız olduğuna ikna oluyor.
“Teşekkür ederim,” diyor Çalı bir an sonra, neredeyse mırıldanarak, “İyi niyetiniz için yani, hanımım ve kırdığım sürahi için de affınızı dilerim. Bilerek olmadı. Daha dikkatli olmalıydım.”
Cadı, Çalı’nın mahcup sesini duyunca şefkatle doluyor, onu telkin etme ihtiyacıyla, “Hiç dert değil, sevgili Çalı, altı üstü bir sürahi! Bende bir sürü var. Boşver onu. Hem dediğim gibi, biraz da benim hatamdı, uyarmarlıydım seni. Neyse, gel, bir şeyler yiyelim.”
Çalı ile Cadı usulca odadan çıkıyorlar. Çalı çaktırmadan köpeği süzüyor kaçamak bakışlarla. Örtü yer yer gerinerek, yer yer esneyerek takip ediyor onları. Kuyruğunun sallanması hiç azalmıyor.
6
Kulübenin bahçesinde, Çalı’nın varlığını bilmediği renklerde sardunyalar ve yaseminlerle bezenmiş bir çember var. Küçük, hemen hemen iki kişilik bir masa bu çemberin ortasına iliştirilmiş. Masanın etrafı ise dört tane derme çatma kütükle kuşatılmış.
Çalı bahçeye çıktıklarında, gece gördüğüyle aynı bahçeyi mi gördüğünden bir türlü emin olamıyor. Nedense daha tekinsiz ve düzensiz bir bahçe hatırlıyor düşünde. Oysa şimdi, sabah ışıklarıyla gözlerinin önüne serilen bahçe renk renk çiçekler, türlü otlar ve iş bilen ellerin diktiği belli olan tahta çitlerle düzenlenmiş.
Tahta masanın her bir köşesine türlü türlü yiyecekler sıralanmış. Yağda kızartılmış yumurta, kıpkırmızı domatesler, üstünde hala su damlaları süzülen marullar, koca koca dilim peynir, yeşil zeytin, birazcık da pastırma.
Cadı, hafifçe boğazını temizleyip, "Kusura bakmazsın artık diye düşünüyorum, sevgili Çalı, pastırmam biraz az ve jambonum da hiç kalmamış. Aslında bu yöredeki en nefis jambonlarda bendedir. Ormanın kuzeyinde, Gezgir Dağın yamaçlarında gezen domuzlar sağ olsun, tadı nefistir.
Çalı büyük bir mahcubiyetle gülümsüyor. En son ne zaman böyle güzel bir kahvaltı yediğini hatırlamakta güçlük çekerken, bir gözü Örtü'de, bir gözü masada, kendini açıklamaya yelteniyor: "Her şey çok güzel, efendim. Dürüst olmak gerekirse uzun zamandır bu kadar zengin bir sofra görmemiştim. Sanırım hudut savaşlarının gölgesi bu kocaman ormanınızın üstüne düşmedi hiç?"
Bir an dalgın bir şekilde sorduğu sorunun nasıl bir kabalık olduğunu fark etmiyor Çalı. Hemen sonra ise utançla kıpkırmızı oluyor. Öyle ki kulaklarının ucu bile sızlıyor.
"Kusura bakmayın lütfen, kötü bir niyetle sormadım."
"Kötü bir niyetle sormadığı biliyorum," diyor Cadı, "Eh, ancak cevabını bildiğin soruları kötü niyetle sorabilirsin gibi gelir bana. Onların da pek azı böylesine bir niyeti taşıyacak kadar güçlüdür."
Çalı bir an Cadı'nın ne demek istediğini anlamıyor.
"Doğrusu Çalı, iyi ya da kötü, pek az şey girer ormanlarımın hudutlarından içeri. Girebilenleri ise neredeyse hiçbiri çıkamaz. Bana sorarsan masam pek kendine münhasır. Biraz mahcup bile edebilir beni. Ama kendimi savunmama izin ver; her gün böylesine şatafatlı sofralarda yemeyi sevmem. Zira çok az şey yerim. Anlarsın ya, pek ihtiyacım olmaz."
"Anlarım tabi ki, efendim... Öyleyse misafirperverliğiniz için çok teşekkür ederim. Kendimi olduğumdan fazla büyütmüyorsam bu sofrayı benim için hazırlamışsınız. Korkarım ki pek hak etmediğim ve muhtemelen asla da edemeyeceğim bir onur."
Cadı gülüyor. “Ne demek, rica ederim. Senin gibi tatlı bir konuğum olmamıştı uzun zamandır.”
Çalı utanıyor. Ne yapsa bilemiyor yine. Masaya hareket edecek gibi oluyor, tereddüt ediyor. Aç aslında, otursa, yese, tutamaz kendini.
Halden anlıyor Cadı.
"Geç hadi, otur bakalım, hızlı da ye, Sevimli Çalı'm. Yoksa Örtü bırakmaz sana bir şey, haberin olsun."
Çalı gülümsüyor. Yavaşça sofraya oturuyor. Kütük sert, azıcık soğuk ama daha o oturur oturmaz ısınıveriyor. Çalı ısınıyor.
Örtü geliyor. Sofrada yerine oturuyor. Çalı biraz çekimser bir çekilde Örtü'ye bakıyor. Örtü gülüyor. Ya da Çalı'ya öyle geliyor. Bir zamanlar ona benzer bir köpek gördüğünü hatırlar gibi oluyor. Köylerinin batısında, ince uzun bir derenin hemen kıyısında. Öylece oturan, kuyruğu sallanıp duran bir köpek.
Yulma ile beraber görmüşlerdi köpeği. "Fındık!" diye bağırmıştı Yulma. Çalı anlamamış, "Biliyor musun o köpeği?" diye sormuştu. Sonra, "Saldırmasın bize, köyden birinin köpeği mi acaba? Hiç görmedim daha önce."
"Ben gördüm birkaç kez. Tatlı bir köpek. Hiç saldırgan değil. Kimsenin de değil, başı boş takılıyor."
"E adını nereden biliyorsun, sen mi koydun?" diye sormuştu Çalı.
"Evet," demişti Yulma, "Ben koydum. Beğenmedin mi?"
Beğenmemişti Çalı. Fındığa benzer bir yanı yoktu köpeğin. Beyaz, kıvırcık tüylü, ne kadar gülümsese de biraz mahzun bir köpekti. Kar taneleri üstüne yapışmış gibi gelmişti Çalı'ya. Yine de Yulma'ya koyduğu ismi beğenmediğini söyleyememiş, "Beğendim." demişti.
"Noldu?" diye sorunca Cadı, Çalı kendine geliyor.
"Kusura bakmayın, daldım. Bir keresinde köpeğinize çok benzeyen bir köpek görmüştüm. Bembeyazdı gerçi o ama yüzlerinde aynı ifade vardı sanki."
"Nasıl bir ifade?"
Çalı düşünür gibi oluyor, "Emin olamadım ben de. Gülümser gibi ve aynı zamanda mahzun."
"Örtü de tam olarak öyledir aslında." diyor Cadı, "Tüyleri de bir zamanlar bembeyaz olabilir. Su renkleri soldurur, belki de değiştirir zamanla."
Çalı anlıyor, "Evet," diyor kısık bir sesle. "Zamanla değişmeyen pek az şey vardır der Büyük Serçe."
"Hayır, Titrek Çalı'm benim, zamanla değişmeyen hiçbir şey yoktur. Ama sen sıkma tatlı canını. Bu illa kötü bir şey demek değil nihayetinde."
Çalı gülümsemeye çalışsa da nedense yapamıyor. Sonra yemeye başlıyor. Başka ne yapacağı konusunda en ufak bir fikri olmayınca, Çalı çareyi yemekte bulur hep. İçten içe biliyor bunu.
Yumurtanın doygun bir tadı var. Reçeller pek tatlı. Biraz fazla tatlı hatta. Zeytinler kaygan, yağlı, ekşi. Peynirin ekmekle güzelleşiyor tadı. Hepsi kendi başına ve ayrı ayrı güzel geliyor Çalı'ya. Çalı da yemeye devam ediyor. Yedikçe yiyor. Su içiyor bol bol. Ne kadar içse ve ardından ne kadar yemek tıkıştırsa da midesi dolmuyor gibi geliyor. Örtü bile bir süre sonra kalkıp, bahçenin çimenlerinde oradan oraya savurmaya başlıyor kendini. Ama Çalı yemeye devam ediyor. Cadı da ona eşlik ediyor gibi geliyor.
Neden sonra Cadı, "Yeter." diyor. "Üzgünüm, Obur Çalı'm. Ama bu kadarı yeter. Zira doymayacaksın asla."
Çalı anlamaz bir şekilde bakıyor öylece. Cadı devam ediyor.
"Anlarsın ya, ben bir cadıyım. Lezzetli ve büyülüdür yemeklerim. Ne kadar yersen ye, doyamaycaksın asla."
Çalı duruyor, durduğu anda iştahı bitiyor. Çalı birden konuşmaya başlıyor: "Doğrusu sizden korkuyordum. Her ne kadar sizin için girmiş olsam da bu ormana... Anlarsınız ya, bu ormanda boğulmaktan korkuyordum. Sizi bulmayı çok istedim. İyi hissetmeyi, düzelmeyi çok istedim. Ama diğer taraftan daha kötü olabileceğimi de biliyordum. Aslında sağlıklyım. Yaşıyorum. Titriyorum. Kılıç sallamasam da olur. Ama olur mu gerçekten? Bilmiyorum. Bazen bir hikaye anlatılır köyde. Sonunun nasıl biteceğini bilir gibi olurum. Bazen bilmem. Bazen bildiğim için sonunu getirdiğini sanırım. Bazen ise sadece titrerim. Bunlardan neden bahsettiğimi bilmiyorum. Ne istediğimi de. Hayır, biliyorum. Titremem geçsin istiyorum. Bu yüzden size geldim. Sizin yardımınıza ihtiyacım var. Sağlıklıyım ama değilim de. Üzgünüm, canım yanıyor titrekliğime. Büyük işler başarma ülküm yok. Hiç olmadı. Ama olması gerek, değil mi? Benim gibi biri ne yapabilir ki? Nasıl bir ülküm olabilir? Neye şevk duymalıyım? Bilmiyorum. Saçmalıyorum. Lütfen, efendim, kudretli Cadı! Ne oluyor böyle?"
Çalı nefes nefese kalıyor, afallıyor, konuşma isteği göğsünden yukarı, boğazına doğru bir baskı uyguluyor. Eli boğazına gidiyor. Sıkıyor göğsünü.
Sonra konuşuyor Cadı. "Eh, yemeklerim büyülüdür demiştim, Şüpheci Çalı'm. Ne geçerse zihninden, söyletir diline. Ama doğrusu zihnin öyle karmaşık ki, bir iş çıkmaz gibi duruyor bundan. Öyleyse seni azat ediyorum."
Cadının sesi sonlara doğru buğulaşırken, ÇAlı'nın boğazındaki baskı kayboluyor. Ilık bir sıcaklık midesine yayılıyor. Yulma'yı düşünüyor. Bir an sonra, "Bana yardım edecek misiniz?" diye soruyor.
"Doğrusu, sana kabalık ettiğimi düşünüyorum, Çalı. İçim biraz suçluluk doldu. Eh, öyleyse bunu ancak ödeşirsek gidebilirim sanırım. Şimdi diğer yumurtayı da ben yiyeceğim. Ve kendime bir süre engel olmayacağım. Bakalım ödeşmiş sayacak mısın bizi?"
Çalı ne olduğunu anlamadan, Çadı yumurtaya uzanıyor, tek seferde mideye indiriyor. Gülümsüyor. Gözlerinden kısa bir gölge geçiyor, saçları hafifçe dalgalanıyor. Cadı şöyle bir öne eğiliyor.
Cadı konuşmaya başlıyor.
"Suçluluk? Üç asırdır bu ormanda dolanıp duruyorum. Hiç suçlukuk hissettim? Tuzağıma takılanlar oldu, tuzağımda ölenler oldu... Yardım etmekten hep yüksündüm. Kötü niyetle gelenlere ise zevkle eziyet ettim. Yedikli zehirli mantarlar benim mantarlarımdı. Onları zehre bulayan gözyaşlarını ben kendim döktüm. Hepsi yanağımdan çeneme değin süzüldü. Pek azının ayrılığı canımı acıtmadı. Ormanın derinliklerinden uçlarına kadar hak hukuk gözetmeden devindiğim zamanlar da oldu. Henüz gençtim, daha dramatiktim. Görevimin ağırlığı canımı sıkıyordu. Doğrusunu istersen, Dürüst Çalı'm, biraz da isyankardım. Bizim, benim türümün yani vicdanı seyrek çalışır. Selefim çok daha acımasızdı. Bu yüzden köyünüz pek iyi bakmaz ormanıma. Doğrusu onun acımasızlığı beni de yüreklendirdi ve daha az vicdan azabı duydum. Çünkü ona göre daha az zulmediyordum. Gerçi ondan önceki de pek iyiydi, hiç can almadı, yalnızca birkaç avcının birden bire kolu bacağı kırılıverirdi. Ama ona karşın hiç zehirli mantarlar yetiştirmedi ve ormanın hafif içlerine doğru, genç kızların başını süslesin diye renk renk çiçekler yetiştirir, hevesli ve kibar gençlerin gelip o çiçekleri koparmasına izin verirdi. Kurtlar insanları avlayamazdı onun ormanında. Baksana ama; kimse hatırlamıyor şimdi onu. İnsan nadiren iyi şeyleri hatırlıyor. Belki aşk acısı dışında...
Eh, bir zamanlar tanıdığım bir ormancı vardı. Henüz bir ormanım yoktu ama ağaçlar yetiştirirdim. Her birinin kökünde bir saç telim yatardı. Gözlerim suları boyar, o sularla da ağaçlarımı doyururdum. Güneş de en çok benim ağaçlarımı severdi. Sonra biri daha sevdi. Dedim ya, bir ormancı. Oduncu, daha doğrusu. Ağaçlarıma geldi bir gün. Kesti. Öldürme yetkim yoktu. Öldürmedim. Sonra tekrar geldi. Dayandım. Üçüncüde sordum ona, neden sürekli benim ağaçlarıma geldiğini. 'En güzeli seninkiler, ey orman cadısı!' dedi bana. Yüreğim biraz kasıldı sanırım. Hoşuma gitti. Ona ağaçlar yetiştirdim. Dallarında bazen meyveler bile olurdu o ağaçların. Renklendirdim. Gür yapraklarla donattım. Her fırsatta dokunup, kışın bile tomurcuklandırdım ağaçlarımı. O ise gelip kesmeye devam etti. Ağaçlarımı değil de beni sevmeye başladığını düşündüm. Eh, salak değilim ya, kendisi dedi bana. 'Seni seviyorum.' dedi. 'Gel, ormanı arkanda bırak, birlikte yaşayalım. Nasıl istersen öyle olur her şey, söz veriyorum.' dedi. İnandım. Gitmedim ama inandım. Neden bilmem hiç şüphe duymadım. Bazı şeyler ilk defa olduğunda, insan başka türlü de olabileceğini bilmediğinden belki de, inanıveriyor hemencecik. Şüphesizliğin en güzel anları böylece peyda oluyor. Tamlık hissini bilirsin. Tamlık şüphesizlik değildir. Ama şüphesiz bir tamlık en güzelidir. Ne diyordum, ağaçlarıma geldi, geldi, gelmeye devam etti. Bir gün ise gelmeyi bıraktı aniden. Bir daha gelmedi. Hiç gelmedi. Gelmedi. Böyle diyordum kendime. Tekrarlıyordum aynen böyle, hikayemi nehirlerime anlatırken.
Bir can, bir feda.
Ruhumuzun yegane varlık amacı budur, Çalı. Ormanı korumaktır görevimiz. Hayatımız pahasına. Eğer ormana zarar verecek biri girerse sınırlarımıza, kana bularız onu. Ormana zarar vermek için girmese bile, mavi gökler altında canını almaktan bir beis göremeyiz. Tek sınırımız vardır ormanı korumak... Ve onu koruyanlara yardım etmek. Ancak yazgı tuhaf bir şey, Canım Çalı. Neden biliyor musun? Çünkü işin içinde bir bit yeniği var. Sana en büyük sırrımı söyleyeyim mi? Biz binlercesini öldürsek de asıl işimiz can vermektir. Sürekli ormana can veririz. Kendi canımızdandır bu canlar. Hayat akar içimizden ona. Bizdeki azalır. Ama orman insan gibi değildir, büyür, yenilenir ve canımızı bize geri verir. Orman yaşadıkça yaşarız. Biz yaşadıkça orman yaşar. Ama insalar...
x
İnsanlar nankördür. Ormanı koruyan birine verdiğimiz can, geri gelmez asla. Çünkü insanlar alıp götürür. Yenilemez, paylaşmaz. Ve canımız azalır. Yılların yükü üstümüze biner. Gittikçe solar, yaşlanırız... Sen benim son alacaklımsın, Çalı."
Çalı tüm dinlediklerinin etkisiyle mest olmuş bir şekilde dinliyor. Çadı'ya acısa mı ondan korksa mı bilemiyor. Aklına bir sürü soru geliyor ama Çalı soramadan devam ediyor.
"Merak ediyorsun tabii bununla ne demek istediğimi. Cesaret önemli bir meziyettir, Çalı. Cesareti olmayan bir insan titremese de ne fayda... Titrek biri ise cesaret ettiği sürece kalkışabilir her yüce işe. Yahut küçük, çok küçük bir merhamet bile yeter bazen. Sen cesursun. Bir gece vakti, belki korkarak, çok korkarak girdin bu ormana. Sığındın bir kovuğa. Cesurdun. Cesaret korkaklığın yokluğu değildir, Çalı. Cesaret korkaklığa rağmen bir şeyler yapabilmekte saklıdır. Ve merhametliydin de. O gece sınırlarımda kol gezen avcılardan kaçak minik bir tavşan sığındı yanına. Aldın kolladın onu. Ormanıma girmiştin. Ya ölecektin ya değişecektin. Sıcakkanlı, senin gibi şüpheci bir tavşanı korudun, merhamet gösterdin ona. Bağladın beni, Çalı. Artık sana borçluydum. Sana hayat vermeye. Anlarsın ya dileğini gerçekleştirmeye..."
Çalı heyecanla, mutlulukla ve hızla konuşuyor: "Ama, Sayın Cadı, ben böyle bir şeyi hatırlamıyorum! Evet, bir tavşan geldi ama onu içeri almadım. Korumadım onu."
Cadı gülümsüyor. "Çünkü, dürüst Çalı'm, o gece yaşananları doğru hatırlamıyorsun. Üzgünüm ama bunun suçlusu benim. Anlıyorsun ya korktum. Hakkını istemenden korktum. Ormandan ayrılmaktan, ruhumun bir daha ağaçlar arasında yürümemesinden korktum."
Çalı anlamıyor, anlamadığı için kızarıp bozarıyor.
Cadı bir an kendine bir şeyler fısıldıyor ve hemen sonra rahatlamış gibi gülümsüyor. "Yumurtam her şeyi olduğu gibi söyletir ama olduğu gibi söylenen her şey, her daim anlaşılması gerektiği gibi anlaşılamaz."
Çalı anlamamaya devam ediyor.
"Sana bir can borcum doğru, Çalı. Dileğini gerçekleştirmem, yaranı iyileştirmem için bir borç. Ama sonuncusu. Çünkü tükendi hayat enerjim. Üç asır uzun bir süre doğrusu ama nedense kısacık geliyor şimdi. Selefim sekiz asır devinip durmuştu bu ormanda."
Çalı ne hissedeceğini bilemiyor. Zaten nadiren bilirdi. Utanıyor önce, sonra üzülüyor, kızıyor, haksızlığa uğradığını düşünüyor, hayal kırıklığına saplanmış gibi hissediyor, "Nasıl yani, efendim," diyor, "Yani bana yardım ederseniz siz... Ölecek misinz?"
Cadı gülümsemiyor. "Hayır, düşünceli Çalı'm, ölmeyeceğim. Ölemem ki. Ayrılacağım ama. Yerime bir başkası gelecek. Bu çiçekler benim olmayacak artık. Ağaçlarımın büyüyüşünü görmeyeceğim. Sularım akmayacak derin yataklarda, akanlar da benden gelmeyecek. Çiğ taneleri birazcık daha dursun diye yapraklarda, hayıflanmayacağım soğuk sabahlarda."
Çalı üzülüyor. Başı önüne düşüyor.
"Seni üzmek için söylemedim bunları, Çalı. Gerçek oldukları için söyledim. Belki gelecekte daha zor olacaktı. Belki de şimdi ayrılmam daha iyidir. Böyle şeyler pek bilinmez. Bilinmezliğe teslim olmak ise ancak cesaret edebilenlerin işidir.
"Yüksek Serçe, 'Yaşamaktan korkanlar, ölümden korkmayı öğrenmedikçe cesaret edemezler.' der... Belki duymuşsunuzdur." diyor Çalı.
Cadı bir şey demiyor. Arkasına yaslanıyor. Örtü'yü izliyor biraz. Çalı ilkin o zaman dikkat ediyor ona. Mutlu gözüküyor köpek. Ara ara sevgiyle bakıyor Cadı'ya. Bir şeyler bekliyor sanki. Sonra gözleri Çalı'ya dönüyor. İstiyor bir şeyler, belli de, Çalı ne olduğunu bilemiyor.
Çalı ne istiyor? Bilmiyor. Düşünüyor düşünüyor, bilemiyor. Kendisi hakkında şüpheye düştüğü ilk anı hatırlamaya çalışıyor. Çalı kılıç tutmak istiyor mu? Çalı bilmiyor. Bir izin günü. Tarlada oturuyor öylece. İşi gücü yok. Çalı kılıç tutmak istiyor mu? Çalı bilmiyor. Savaşlar hayal ediyor, büyük kahramanlıklar, Çalı kılıç tutmak istiyor mu? Bilmiyor. Öyle işte; bir an şüpheye düşüyor. Sonra sırtı doğrulmuyor. Çalı korkuyor. Kılıç tutamazsa ne yapabilir ki? Daha da kötüsü, kılıç tutmak istemezse ne ister Çalı? O kadar uzun bir süredir kılıç tutmayı istiyor ki, bir süre sonra o isteğin olmamasını kabul edemiyor. Çalı kılıç tutmak istiyor mu? Çalı bilmiyor. Çalı kılıç tutmayı istediği zamanları özlüyor. Çalı o günlere dönecek mi? Çalı bilmiyor.
Cadı kalkıyor. Örtü kalkıyor. Cadı açıklık alandan ağaçların arasına dalıyor. Örtü takip ediyor. Çalı kalkıyor. Kimse kalmıyor. Çalı başka tarafa doğru gidiyor, ağaçlar aralarına alıyor onu. Kimse Çalı'yı takip etmiyor. Çalı yalnız.
Yürüyor, düşünüyor. Cevaplar arıyor içinde. Cadı kötü biri mi? Çalı Cadı'yı sevdi mi? Kılıç tutma isteği, Cadı'nın ölümüne değer mi? Ama zaten Cadı'nın yerine bir yenisi gelecek, önemli mi ki Cadı'nın gidişi? Ama gelen cadı, Cadı olacak mı? Kılıç tutma isteği Cadı'dan önemli mi? Çalı kılıç tutmayı istiyor mu ki? Çalı bilmiyor.
Patika hoş sesli bir dereye iniyor. İçinde renk renk balıklar var. Balıkların altında bir iki kertenkele, yumuşak kumulların üstünde oradan oraya geçiyor. Türlü türlü uçuşan sinekler derenin öte tarafından ona bakıyor. Yosunlar yukarı doğru dans edip duruyor. Bir kelebek dönüp dolaşıyor şimdi Çalı'nın önünde, nereden geldiği belli olmaksızın. Ansızın dalıyor ona Çalı. Çok güzel, masmavi renklerle bezeli bir kelebek bu. Çalı'nın burnuna konuyor, Çalı bir hoş hissediyor. Şimdi mutluluk, bir kelebeğin burnuna kondurduğu küçük ayakları diye düşünüyor Çalı. Ve sonra kelebek uçuyor. Çalı çaresiz hissediyor. Çalı nereden geldiği belli olmayan bir ızdırap içinde kalıyor. Şimdi acı, bir kelebeğin küçük ayakları oluyor onun için; dönüp dolaşan, bir an için Çalı'nın ilgisini, sevgisini ve mutluluğunu isteyen masmavi bir kelebek. Ve sonra Çalı ayrılıyor oradan.
Kısa bir geçit var derenin üstünde. Derenin en dar yerinde. Çalı oradan karşıya geçiyor.
Su altında akıp gidiyor. Yeni bir patikada savruluyor Çalı. Hızla atılıyor. Ağaçlara dokunuyor, çiçeklere bakıyor. Sincap görüyor bir iki tane.
Hepsi ona bir şeyler hatırlatıyor. Yulma olsaydı ne yapardı acaba? Birden ayağı takılıyor Çalı'nın, düşüyor yuvarlanıyor düzlüğe kadar. İlginç bir şekilde canı hiç yanmıyor. Sanki hissiz.
Gökyüzü bulut dolu. Her birini bir kılıca benzetiyor Çalı. Kılıç savurduğunu, şan ve şöhrete doyduğunu düşünüyor. Sonra kılıçlar titrek elinden uçuyor. Belki ününü böyle kazanır diye umuyor. Bir savaş meydanın elinden uçan kılıç, düşmanın en güçlü, en korkunç generalinin kafasına saplanır belki... Çalı kılıç tutmayı istiyor mu? Çalı bilmiyor.
Çalı nasıl bilecek ki?
Cadı'yı düşünüyor. Yaşadığı yılları. Ormanı düşünüyor. Yıllarca orman hakkında kendisine anlatılanlar geliyor aklına. Ne kadar çok şeyin değiştiğini düşünüyor. Utanıyor kendinden. Belki de Çalı bir şeyi gerçekten istemeyi bilmiyor. Bu düşünce yaralıyor Çalı'yı.
Eğer emin değilse, kılıç tutmak istediğinden yani, Cadı'nın canını almaya değer mi gerçekten? Hayır? Evet?
Çalı hiçbir zaman köyden ayrılmak istemiyor. Hayır, bu doğru değil. Çalı günü gelince dünyayı görmek istiyor. Çalı bundan emin. Ama şimdi, Çalı en azından öğlen molalarında Yulma ile konuşmak, kargaları korkutmak istiyor. Bunda gerçekten utanacak bir şeyler var mı? Çalı bilmiyor. Kılıç tutmayı istemese ve tüm hayatı boyunca köyde kalacak olsa da ne değişirdi ki? Çalı, çalı olmaya devam ederdi. Belki de Çalı, çalı olmaya devam etsin diye çalıydı. Bu düşünce onu eğlendiriyor.
Yattığı yerden kalkmıyor Çalı. Göğü izlemeye devam ediyor. Cadı onu orada buluyor. Meraklı, süzgün bir hali var. Çalı önce gölgesini görüyor onun, sonra başını çeviriyor ona. Gülümsüyor.
"Sanırım, Sayın Cadı, kılıç tutmak isteseydim bile sizin canınızı alamazdım. İsteyip istemediğimden emin değilken hele ki, sanırım bu hakkı kendimde asla göremem."
Cadı bir an bir şey demiyor. Neden sonra emin olamaz bir şekilde: "Emin misin?" diye soruyor.
Çalı, "Emin olmadığımdan mı? Kesinlikle eminim." diye yanıtlıyor. Suratına belli belirsiz bir gülümseme yerleşiyor. "Yulma burada anlattıklarıma asla inanamayacak."
Cadı gülümsüyor. "Üzgünüm, Sevimli Çalı'm. Bu ormandan çıktığın anda unutacaksın her şeyi. Ama merak etme, tekrar ormana geldiğinde dünmüş gibi hatırlayacaksın. Ve biz yine konuşacağız."
Çalı birden korkuyor. "Ben en çok unutmaktan korkarım ama efendim!"
Cadı gülümsemeye devam ediyor. "Üzgünüm, Titrek Çalı'm. Unutmak zorundasın. Yaşamına ancak böyle devam edebilirsin."
Çalı kendine engel olamayarak soruyor: "Peki ya siz? Devam edebilecek misiniz?"
"Sen yaşadığın sürece devam edeceğim, Çalı. Sonra... Solacağım. Belki solarken yasemin gibi kokarım. Kim bilir?"
Çalı bir şey diyemiyor. Cadı da beklemiyor zaten. İkisi sanki anlaşmış gibi yürümeye başlıyorlar. Orman sınırı geceden daha çabuk geliyor. Vedalaşıyorlar. Cadı bir şey diyecek gibi oluyor ama sonra vazgeçiyor. "Bir dahakine artık." diyor sadece, "Görüşmek üzere, bodur Çalı'm benim."
Çalı gülümsüyor. İçi huzursuz. Çıkıyor ormandan. Sanki orman arkasından kapanıyor.
*****
Akşam vakti.
Çalı ev yolunda. Aklı karışık, içi huzursuz, şüpheli. Bir garip hissediyor. Bir an önce eve gitmek, yemek yemek ve uyumak istiyor. Başka hiçbir şeye takadi ve isteği yok gibi hissediyor. Ve neden bilinmez, bunda bir sorun görmüyor.
"Çalı!"
Seslenen Yulma. Meraklı, endişeli gözlerle koşuyor ona. Uzun, püsküllü, yeşil ot izleriyle bezenmiş elbisesi uçuşuyor havada.
"Çalı, baksana, ne oldu? İyi misin?"
Geliyor, sarılıyor Çalı'ya. Dokunuşu sıcak, endişeli. Çalı iyi hissediyor. Bundan emin. Emin olduğu ne kadar az şey var diye hayıflanacak oluyor ama sonra, belki de kendisi için yaşamak budur diye düşünüyor.
"İyileştin mi?" diye soruyor Yulma.
"Sanırım hayır." diyor Çalı, üzüntü hissetmeyi bekleyerek ama beklediğinden az üzülerek.
"Titriyorsun yani hala?"
"Evet."
Çalı merak ediyor: "Sence bu büyük bir sorun mu?" diye soruyor.
Yulma anlamaz bir ifadeyle bakıyor. "Bunu senin bilmen gerekmez mi?"
Çalı gülüyor. "Kendim için değil. Senin için?"
Yulma şaşırmıyor nedense. Biliyor Çalı'nın huyunu. "Senin için değilse kimse için olmasa gerek. Benim için bile."
Çalı başını sallıyor. "Hadi gidelim, yürürken konuşuruz biraz."
"Tamam," diyor Yulma gülümseyerek.
"Ee? Rahatladın mı peki?"
"Hayır."
Çalı Yulma'ya bakıyor. Artık daha emin kendinden. "Rahatlamak zorunda hissetmiyorum kendimi artık, Yulma. Eh, bu da nereden baksan kendi başına rahatlatıcı bir şey. Öyle değil mi?"
"Öyledir, sanırım. Doğrusunu istersen, olmasa da sorun değil."
Çalı anlıyor.
"Biliyor musun, Yulma? Bence de."