31 Ocak 2018 Çarşamba

İlahi

Üstü başı dağınıktı. Zorunlu bir dağınıklık değildi bu, tamamen isteği doğrultusundaydı. Bilinçliydi.
Bu pespaye görünüm onun için önemsizdi. Aldırmadan dansını ediyor, ellerini çırpıyor, müziğe ritim tutuyordu.
Ara ara seyircilerini teşvik etmeyi ihmal etmiyordu. Bunu güzelliği gösterme ihtiyacından dolayı yapıyordu. Aslında buna gerek olduğu söylenemezdi. Tuhaf, yapay olmayan, eşsiz bir etkisi vardı. Ortaya çıkmış bedenini özgürce hareket ettirirken, gözleri kapalı, müziğe uyarken herkesin dikkati ondaydı. Bu an öyle uhreviydi ki, dinleyiciler dahi dinleme eylemi için çaba harcamıyordu.
Şarkısını söylemeye başladığında, kalabalıktan derin bir zevk iniltisi çıktı. Narin ama güçlü, yontulmamış, doğal ama zarif sesi, kalabalığı kendinden geçiriyor, kalplerine nüfuz ediyordu. Kalabalığın gözünde bir ilaha dönüşmüştü. Sesi ise onlar için göklerin kelamıydı.

30 Ocak 2018 Salı

Rapunzel - Yorum

1
“Rapunzel,” dedi kadın, usulca. Koynunda uyuyakalmış küçük kız, zorlukla gözlerini araladı. Masmavi iki yuvarlak merakla baktı.
“Seni seviyorum,” dedi kadın. “Beni affetmeni dilemeyeceğim, beni unutma sadece. Hatırla.” Kadın hıçkırdı. Kızının gözlerinde belirmeye başlayan korku onu iyice harap etti. “Korkma, bebeğim,” dedi usulca. Alnına küçük bir buse kondurdu. “Bir gün anlayacaksın. Söz veriyorum sana bir gün anlayacaksın!”
Ama kız şimdi anlamak istiyordu, artık uykusu da açılmıştı ve annesinin ağladığını, kötü bir şeylerin olduğunu idrak edebilmişti.
“Anne, neyin var?” diye sordu kız, korkuyla.
“Ah, yavrum benim! Hiçbir şeyim yok. Sadece vakit geldi; artık teyzene vermeliyim seni.”
Kızın gözleri doldu. Bu vaktin hiçbir zaman gelmeyeceğini düşünmüştü. Üstelik bunun için her gece dua etmişti. Bu yüzden teyzesi onu kollarına aldığında bu duruma hala inanamıyordu.
Taştan, yüksek bir kuleye girdiklerinde, annesini son kez bir kapı aralığından gördüğünde, annesi olanca gücüyle bağırmıştı.
“Altın saçlarını uzatmayı unutma, Rapunzel! Ömrün onların uzunluğunca olsun!”
İyi bir büyücünün son sözleri, hayatıyla beraber, Rapunzel’in saçlarına bağlanmış ve onu tılsımlamıştı.
2
Rapunzel, yüksek kulenin en tepesindeki mütevazı odasında, masasının başında oturmuş yazıyordu. Kalemi uzun duraklamalarla eski bir kağıdı çiziyor, Rapunzel’in kalbinden gelen dizeleri kağıda işliyordu. Yaklaşık bir aydır bir şiirin üstünde çalışıyordu Rapunzel, ve şiirin son iki dizesi ise iki haftadır zihnini uğraştırıyordu. İkindi vakitleri, yani teyzesinin olmadığı vakitler, uzun uzun bu son iki dize üstünde çalışıyor, fakat bir türlü doğru kelimeleri bulamıyordu. Ardından sinirle masasına vuruyor ve bir müddet sonra uykuya dalıyordu. Fakat bu uğraş rüyalarında da onu rahat bırakmıyordu. Sürekli kelimeler görüyordu; kulenin dibinden gelen kelimeler, annesinin hayaletinin içinden geçen kelimeler, saçlardan kelimeler… Tüm rüyalar, anlamsız kelimelerle kaplıydı. Rapunzel terliyor, sayıklıyor ve teyzesinin bağırışına kadar geçen sürede eziyet çekiyordu.
“Rapunzel!” diye bağıyıyordu teyzesi, “Ben geldim, haydi uzat altın saçlarını!”
Her gün aynı saatte gelen teyzesine, kuleden iki metre uzun olan altın sarısı saçlarını uzatıyor ve teyzesi, saçları yardımıyla kuleye çıkıyordu. Rapunzel bir zamanlar kulede olan kapıyı hatırladı ama şimdi neden olmadığını bir türlü hatırlayamıyordu.
“Senin işin değil,” diye onu cevapsız bırakıyordu teyzesi. “Ve saçların olduğu sürece benim işim de değil.”
“O zaman asla senin işin olmayacak ve ben sonsuza kadar bu kulede kalacağım,” derdi Rapunzel. Çünkü saçları asla zarar görmezdi, hatta teyzesi tırmanırken canı bile acımazdı.
“Annenden dolayı,” diye açıklamıştı teyzesi, “Son nefesinde yaptığı tılsım bunun sebebi. Onları ancak sen kesebilirsin, fakat bu yaşamının sonu demek olur, çünkü saçlarının uzunluğunca yaşayacaksın. Çok, çok güçlü bir büyü bu, annene minnettar olmalısın.”
3
Yine bir gün, Rapunzel uyuyakalmıştı. Başının üstüne düştüğü kağıtlar, buruşmuş, mürekkep saçlarına bulaşmıştı. Ama bunu aldırmıyordu bile, çünkü o sırada rüyasında şiirler tarafından boğuluyordu. Birkaç gaddar kelime onu sulara boğuyor, şiirinin geri kalan kısmı onu dibe çekiyordu. Yanından geçen balıklardan ise, “Ömrün onların uzunluğunca olsun!” bağırışları yükseliyordu.
“Rapunzel!”
Rapunzel hızla uyandı. Yine ter içinde kalmıştı. Bir an kendine gelemese de hemen sonra teyzesinin geldiğini kavradı. Tam yerinden kalkmış pencereye yönelmişti ki durdu. Yüreği korkuyla çınladı. Repunzel, diye seslenmişti birisi ama bu teyzesi değildi. Kımıldamadan durdu ve sesi yeniden duymaya çalıştı. Ama odasına sessizlik hakimdi; hatta kuşlar bile ötmüyordu. Sonra delirmeye başladığını düşündü ve masaya yöneldi.
“Rapunzel! Ben geldim, haydi uzat altın saçlarını!”
Rapunzel kısık bir çığlık koyuverdi. Hayal falan görmüyordu; delirmemişti. Pencereye yöneldi hızla ve dışarı baktı.
Kulenin dibinde bir adam duruyordu. Uzun boylu, siyah saçlı ve uzaktan göründüğü kadarıyla oldukça yakışıklı bir erkek, gözleri ışıldayarak ona bakıyordu.
Rapunzel aşık oldu. Bunu anlamadı önce ve muhtemelen asla da anlamayacaktı. Hissettiği duyguların korkudan kaynakladığını düşünüyordu. Kaçması gerekiyordu, ama nereye kaçabilirdi ki? Onun hayatı bu kuleydi. Hatta kule bile değil, bu oda, diye düzeltti iç sesi. Bir an sonra kendi sesini duydu.
“Kimsiniz siz?”
“Aşığınızım, yüce hanım!” diye duyurdu adam. Ellerini göğe yükseltmiş, en baştan çıkarıcı gülümsemesini takınmıştı.
Rapunzel kızardı.
“Sizi tanımıyorum, hem nasıl buldunuz burayı?”
Adam güldü.
“Takip etmiştim annenizi,” dedi utanırmış gibi yaparak, “Burayı buldum sonra. Burayı dememe bakmayın, dünyayı buldum burada!”
Rapunzel iyice kızarmıştı. Diyecek bir şey bulamıyor, adamla konuşmasının bile yanlış olduğunu biliyordu.
“Ah, güzel hanım,” dedi adam, “Ne olur beni alın yanınıza. Görmek istiyorum sizi yakından, lütfen!”
Rapunzel cevap vermedi. Tuhaf bir şekilde adamı yanına almak istiyordu ama emin olamıyordu.
“Lütfen hanımım,” diye yalvarmaya devam etti adam. “Lütfen güneşim, lütfen! Tek arzum size yüreğimi sunmaktır, o ve geriye kalan her şey sizindir! Yüreğim, onurum, aşkım ve de bedenim!”
Rapunzel mest olmuştu. Belki de, diye düşündü, belki de son iki dizem bu adamdır!
Uzattı saçlarını. Düşen altın sarısı saçları selamladı güneşi ve güneş o saçları kıskandı.
4
“Bu çok güçlü bir büyü olmalı,” demişti adam. Göğsüne uzanmış Rapunzel’in saçlarını okşarken. Sıcacık, güçlü saçlar tüm bedenlerini sarmıştı. Sağlık fışkırıyordu altın sarısı saçlardan, yanında aşk, şehvet ve kederle beraber.
“Öyle sanırım,” dedi Rapunzel. Bu konu üzerine hiç düşünmemişti.
“Sonsuz bir yaşam efsanelerde bile kolayca elde edilmez, tanrıçam, büyü gerçekten de güçlü olmalı.”
Haklı galiba, diye düşündü Rapunzel, yüreği eski bir hatıranın özlem dolu öpücüğüyle sızladı.
“Annem sayesinde,” dedi, “Hayatıyla tılsımladı saçlarımı. Şimdi o da saçlarımda yaşıyor.”
Adam onu öptü.
“Peki,” dedi hızla, “Başka bir şey için kullanamaz mısın?”
Rapunzel anlamsızca gözlerini ona dikti.
“Tılsımın gücünü diyorum, hayatım,” bir kaç tutkulu öpücük saçları buldu, “Düşünsene nelere kullanabileceğini?”
Çok kısa bir an düşündü Rapunzel. Aklına pek çok şey geldi ama hiçbiri kalbini okşamadı.
“Hiçbir şeye,” diye kestirip attı.
“Ölümsüz mü olmak istiyorsun?”
Rapunzel soru karşısında şaşırdı. İçerikten çok sorunun gereksizliğiydi onu şaşırtan.
“Ölümsüz olmak mı istiyorum? Ben zaten ölümsüzüm; bu benim lanetim.”
Adam yanlış konulara girdiğini geç fark etmişti, ama olan olmuştu. Artık ne özür dileyecekti, ne de bu konu hakkında konuşacaktı. En azından Rapunzel, adamın sessizliğini buna yormuştu.
“Ben bir prensim,” demişti adam çok sonra.
“Nasıl yani?” diyerek uzandığı yerden şaşkınca kalktı Rapunzel. “Kitaplardaki gibi mi?”
Adam güldü.
“Kitaplarda biraz daha farklı anlatılıyor, bilirsin işte ejderhalara karşı onurlu savaşlar, aşk uğruna ölümler, cadı avcıları… Bunlar hepsi saçmalık,” Prens sır verecekmiş gibi yaklaştı, “Ben cadılarla işbirliği yapan prensler tanıyorum.”
Rapunzel sordu:
“Siz hangisisiniz?”
“Ben aşık olanım,” diye yanıtladı prens, “Aşkı için her şeyi yapabilecek olanım.”
Rapunzel şaşırdı, korktu, tedirgin oldu ama en çok da utanç dolu bir keyif duydu. Bunları hissettirmeye çalışmasa da, Prens anlamıştı. Bu yüzden konuyu değiştirdi, başka konulardan konuştular ve geçen haftalar defalarca yaptıkları gibi birlikte oldular.
5
Aşağı kayarken gülümsüyordu. Heyecandan kalbi duracak gibiydi, bu yüzden ayakları sert toprağa değdiğinde diz çöktü ve sakinleşmeye çalıştı. Toprağı avucunun içine aldı ve cesaret bulmak istercesine sıktı. Cesur olmalıydı, hem de bir prens gibi cesur olmalıydı.
Benim prensim gibi, diye düşündü aşkla.
Gerçekten de cesur bir prense aşık olmuştu. Onunla evlenmeye ant içmesi, Rapunzel’in hayatı boyunca gördüğü en cesurca hareketti. Hem şimdi Rapunzel’in ona kaçıyor olması bu andın yanında bir hiçti.
Nasıl da şaşıracak, diye düşündü heyecanla, nasıl da gurur duyacak, nasıl da sevinecek!
Ve böylece yarı yol boyunca prensin nasıl tepki vereceğine dair hayallere daldı. Bunlar uçuk hayallerdi ama her biri kalbini hızlandırıyor ve içini umutla dolduruyordu.
Bu hayallerde kendine yeni bir dünya kurmuş ve o dünyayı içinde yaşadığıyla birleştirmişti. Bu nedenle yolda karşılaştığı şey, dünyasını yıkmıştı.
Önce teyzesine rastlamıştı. Kırmızılar içindeki kadın, arkasında bir kaç kurtla ilerliyordu. Rapunzel çok uzaktan görmüştü onu ve kolaylıkla takip etmeye başlaması, anlık bir dürtüyle oldu.
Teyzesini yarım saat boyunca takip etti. İçindeki merak çok güçlüydü ve bundan dolayı geri dönemedi.
Sonunda bir açıklığa vardılar ve kurtlar ortadan yok oldu. Rapunzel hayret ve merakla doluydu. Koca bir ağacın arkasına sığınmış bekliyordu. Bir sonra, açıklığa başka biri girdi. Bir erkekti bu ve yamalı bir pelerine gizlenmişti.
Rapunzel, teyzesinin sesini duydu.
“Yakışıklı prensim!”
Rapunzel olduğu yerde kalakaldı. Tüm bedeni durmuştu. Dünya durmuştu. Hareket eden sadece iki nesne vardı ve Rapunzel bu iki nesnenin birine sarılmasını, birinini öpmesini acıyla izledi.
“Benim prensim yine Rapunzel’e mi gidiyor yoksa?” diye sordu teyzesi. Sesinde alaycılık ön planda olsa da, altında sinsilik ve saf öfke yatıyordu. “Üstelik,” diye devam etti teyzesi, “Bir süre gitmeyeceğin konusunda anlaşmışken.”
Prens cevap vermedi. Tedirgin bir şekilde durmasına rağmen aynı zamanda meydan okuyor gibiydi.
Rapunzel onları izlemeye devam ediyordu. Kalbi bin parçaya tekrar tekrar bölünürken o, teprenmeden hayatının sonuna tanıklık ediyordu.
“Hayır, sevgilim,” diye yanıtladı prens, etkileyici sesiyle.
Yalan söylemişti Prens, Rapunzel ses tonundan anlamıştı. Ama teyzesi anlamamış veya anlamamış gibi davranmıştı
"Ona karşı bir şeyler hissedersen, rol icabı dışında onu arzularsan neler olacağını biliyorsun değil mi?"
Prens başını salladı.
"Hayallerini süsleyen güç ve iktidara neler olacağını biliyorsun değil mi?"
Prens başını salladı.
Teyzesi memnuniyetle gülümsedi ve prensin kollarına atıldı.
Rapunzel dayanamadı daha fazla ve kuleye doğru koşmaya başladı. Yıllardır tam kullanmadığı bacakları şimdi ona iyilik ediyor, durmadan koşmasına yardımcı oluyordu.
Kuleye varlığında saçına bir taş bağlayıp onu pencereden içeri attı. Taş başarıyla odaya girince, taşı saran saçını sola kaydırıp çekti ve taş pencerenin köşesindeki çıkıntıya takıldı. Ardından Rapunzel odasına tırmandı.
Odaya girdiğinde hiç düşünmeden masasının başına oturmuş son dizeleri yazıyordu.
Kaleminin dansı bittiğinde şaşkınca kendine geldi. Dalıp yazdığı dizeler şiirin kendisiyle uyum içindeydi ama asıl şaşırdığı konu ise şiirin tamamen hayatıyla ilgili olmasıydı. Bu nasıl olabilirdi?
Aylar harcamıştı bu şiir üzerinde ve kendini anlattığını yeni fark ediyordu. Oysa hep annesini anlattığını sanırdı. Annesinin son görüntüsü geldi aklına. Anlamadım, dedi içinden, hala anlamadım anne.
Bir anda şu ana kadar neden son dizeyi yazamadığını fark etti. Korktu. Ama bu korku çok kısa süre sürdü; kabullendi.
"Rapunzel!"
Prensin sesi buldu onu. Gelmeyecekti bu gün, diye düşündü Rapunzel, geldi çünkü vakit de geldi.
Böylece ne yapması gerektiğini anladı.
“Rapunzel! Ben geldim haydi uzat altın saçlarını.”
Saçlarım, diye düşündü Rapunzel. Kalktı yerinden ve annesinin ıvır zıvırlarla dolu çekmecesinden büyükçe bir makas aldı.
Pencereye çıktığında prensin gülümseyen yüzüyle karşılaştı. Rapunzel’in yüzünü görür görmez gülümsemesi silinmişti prensin. Bundan dolayı önüne inen saçlara aceleyle tırmandı. Kulenin yarısını geçtiğinde ise Rapunzel’in ağlamaklı olduğunu gördü. İyice şaşırmıştı.
Pek bir şey düşünmedi Rapunzel.
Gizlediği makası çıkarıp saçlarını kesmeden önce, son iki dizeyi aklından bir kez daha geçirdi. Göğsüne iliştirdiği şiirinin gizemine bir kez daha şaştı. Ardından hüzünle kesti saçlarını. Tek seferde yapmıştı bunu ve bir anda aşağı çekilen prensin şaşkın bakışlarını yakalamıştı sadece.
Prens yere düşerken, Rapunzel’in gözünden süzülen bir damla yaş ona eşlik etti.
“Güm!” diye yükseldi çarpma sesi ve Rapunzel, yaşamı onu terkederken kendini aşağı bıraktı. Yere çarpmadan önce son iki dizeyi anımsayacak vakti bulacaktı.
Altındandı saçlarım, uzunluğuncaydı ömrüm,
Kestim her bir telini, artık alsın beni ölüm.

23 Ocak 2018 Salı

Bremen Mızıkacıları - Yorum

1 
Şimdi…
Ortalık son derece karışıktı. Savaş çığlıkları, feryatlar, inlemeler sokakları dolduruyor, hayvanlar ve insanlar ölümüne savaşıyordu. Bremen, o gece cehenneme dönüşmüştü. Hayvan haklarını savunan radikal bir grup protesto düzenlemeye kalkmış, hayvan düşmanı olan vali ise buna sertçe karşı çıkmıştı. Nihayetinde ortam iyice gerilmiş ve bir mücadele patlak vermişti. Tüm bunların asıl nedeni ise şuydu: Şehirdeki en büyük sahnenin sahibi, paragöz Adi, son zamanlarda özgürlüğünü kazanan hayvanların ceplerine gözünü dikmişti ve bu coşkun ortamdan yararlanmak istemiş, bunun için de çevre köylerde “Mızıkacılar” diye tanınan ve hayvanlardan oluşan bir müzik grubunu davet etmişti. İlk defa hayvanlardan oluşan bir müzik grubu Bremen’de sahne alacaktı ve bu, şehirdeki hayvanlar arasında coşkuyla karşılanmıştı. Buraya kadar bir sorun yoktu, ta ki valiye bu saçmalığı engellemesi için bir emir gelene kadar. Hayvanların desteğini bir türlü kazanamamış hükümdar, onları sindirmek ve korkutmak istemişti. Bu düşüncesiz hareketi isyan ateşini başlatan kıvılcımdan başka bir şey değildi. Ve şimdi o ateş Bremen’den başlayıp tüm dünyayı yakmak niyetindeydi.
2
Bir hafta önce…
"KORKAK!"
Kedi’nin bağırışları odada çınladı. Fırlatılmış bir tabağın kırılma sesi bağırışa eşlik etti.
“Korkak mendebur! Bir hainsin sen!” Kedi, bir yandan eline geçirdiği tabakları Köpek’e atmaya devam ediyor diğer yandan da saydırıyordu.
Köpek, saldırılardan ustaca sıyrılıyor hatta fırsat bulursa kendisi de bir kaç parça savuruyordu.
“Ben,” dedi Köpek, “sanıyorum ki, burada mantıklı davranan tek kişiyim. Sizi mantığa davet ediyorum, dostlarım. Özellikle de seni -bu sırada bacağına bir çatal saplandı_ Ah!” Köpek acıyla bağırdı. Diğer bacağının üstünde zıplamaya, saplanan çatalı çıkarmaya çalılıyordu. Öfkeli haykırmaları kulak tırmalıyordu.
"Özelikle de sana, lanet kedi! Lanet olsun sana! Öl, geber, kendi kanında boğul!"
Kedi halinden memnun bir şekilde sırıtıyordu. Sebep olduğu acı, öfkesini azıcık olsun yatıştırmıştı. Yardım istercesine, kavgayı bıkkınlıkla izleyen Eşek ve Horoz’a baktı.
Eşek bakışlardaki ihtiyacı hissedince grubun en yaşlısı olarak söze girdi.
“Köpek, sevgili dostum, dinle beni lütfen. İki yılı geçti mi evden kaçışımız? Unutmak için yeterince bir süre değil. Hem… biz yaşadıklarımızı unutabilir miyiz?” Eşek üzgünce iç çekti, “Neyse, tüm acıları hatırlatmak değil niyetim, sonuncusu yeterli. Hatırlıyorsun değil mi, sevgili dostum? Seni kan içinde, tek bacağın sakat bir şekilde, karlar içinde donmaya bırakmıştı. Seni nasıl bulduğumuzu da hatırlıyorsundur eminim; Horoz’un kızı kendini feda etmişti.”
Eşek devam etmeden önce köpeği kısaca süzdü. Dostu, çatalın çıktığı yeri ovarken pencereden uzaklara dalmıştı. Eşek, gözlerinin dolu olduğunu tahmin ediyordu. Köpek ara ara sinsice Kedi’ye bakınca, tahmini de doğrulanmış oldu. Köpeğin dinlediğinden emin olunca devam etti.
"O olay bardağı taşırmıştı. Gidip sahibimizi öldürdük."
Tüm grup üyeleri ürperdi. Eşek kararlıca ileri atıldı.
“Evet, onu öldürdük! Bunu söylemekten çekinecek değilim. Bundan utanacak da değilim; yaptığımız adildi. Önemli olan da bu.
Şimdi başka bir dönüm noktasındayız. Davet masanın üstünde duruyor, orada olmadığını inkar edemeyiz. Tıpkı Bremen’de tüm gazetelerde davet edildiğimizin yazmasını inkar edemeyeceğimiz gibi. Hayvanlar bizim cevabımızı bekliyor. Eğ-”
“Saçmalık!” diye araya girdi Köpek, “Saçmalık bu. Eğer kabul edersek bizi sahneye çıkaracaklarını mı sanıyorsunuz? Bu kadar aptal mısınız? -gözleri imalı bir şekilde kediye odaklandı- Size ne olacağını söyleyeyim, ahmak dostlarım. Daveti kabul edeceğiz diyelim; haber anında gazetelerde yer bulacak. Hükümdar şerefsizi tek mektubuyla valiye yasaklama emri verecek. Buna isyan edecek kitlelerce hayvan, askerlerle karşı karşıya gelecek. Tüfekler ateşlenecek, kılıçlar çekilecek ve sizi temin ederim, dostlarım, bolca kan akacak.”
Köpek sonunda konuşmayı bitirince, kimse karşı çıkmaya yeltenemedi,ve sessizliğin daimi hakimiyeti kendini yeniden hatırlattı.
3 
Üç gün önce…
Köpek, Horoz ve Eşek yorgun argın bir şekilde odaya girdiler ve her biri odanın bir köşesine yığıldı. Horoz zorlukla konuşarak, “Mızıkaya yanlış yerde giriyorsun, Köpek. Bunu sana tekrar tekrar söylemekten bıktım.”
Köpek yorgunluktan kendini savunamadı bile. İnatçılığı işlevsizdi, öfkesi uykudaydı. Odaya nüfuz eden loş ışık altında, gözleri yavaşça kapandı.
Rüyalar alemi bu yorgun ruhu hemen kuşattı. Onu önce bebekliğine götürdüler, ardından dik bir uçurumun kenarında şarkı söylettiler, bir zaman sonra bir kaplumbağa ile dans ettirdiler…
Tüm görüntüler tek tek geçiyordu; bazen hızlanıp korkmasına sebep oluyor, bazen de iyice yavaşlayıp onu sıkıyordu. Bir görüntüde Kedi’yi gördü. Ona aşkla bakıyordu Kedi. O ise utandı, arkasını dönmeye kalktı ama sonra nedendir bilinmez cesaret buldu ve koştu sarıldı. Kedi’nin sıcaklığı, aşk dolu dokunuşları sarhoş etti onu. Sonra görüntü değişti; kan içindeydi kedi. Korktu köpek, ağladı, yalvardı, uyanmak istedi, uyanamadı. Sonsuz düzlemde her bir tarafa koşuyor ama hiçbir yere ulaşamıyordu. Dizlerinin üstüne çöktü.
“Lütfen!” diye yakardı, "lütfen ona bir şey olmasın, lütfen!"
Görüntü tekrar değişti. Bu sefer oldukça küçük bir odada buldu kendini. Dizlerinin üstünde olduğunu fark edince kalktı ve arkasını döndü. Koyu kahverengi bir masanın üstünde uyuyakalmış Kedi’yi gördü. Yüzünü okşama isteği tüm bedenine hakim oldu birden. Yaklaştı, boynunu ve kulaklarını okşadı. Dikkatini kedinin üstüne yığıldığı kağıtlar çekti. Ne yazdığını merak etti ama uyanmadan önce görebildiği tek şey başlıktı.
Eski ve hırpalamış kağıdın en üstünde, güzel bir el yazısıyla şunlar yazılıydı: Bremen Mızıkacıları.
“Daha acı bir haber olamazdı!” diye bağırarak odaya girdi Kedi. Eşek ve Horoz endişeyle doğruldu, Köpek korkarak yere düştü.
“Hay bin kemik!”
“Ne oldu?” diye soran, kediye korkuyla bakan Eşek’ti.
“İhtilal!” diye acıyla bildirdi Kedi, "Daveti kabul etmediğimiz haberinin ulaşmasına gerek kalmadı, Hükümdar bunu beklemeden gidişimizi yasaklamış ve buna karşılık hayvanlar isyan etmiş."
Burada konuşmasını kesip kendisine hayretle bakan gözlerin anladığından emin oldu.
“Bir gün önce başlayan küçük çatışmalar, bu gün resmi bir ihtilal halini almış. Derhal oraya gitmeliyiz!”
4
Bir gün önce…
Arkadaşları olan atların çektiği araba, eğri büğrü yollarda son hız gidiyordu.
Eşek arabanın önüne kurulmuş, eksi köyünden tanıdığı arkadaşlarıyla sohbet ediyordu. Horoz, Kedi ve Köpek ise arabın içinde karasamca oturuyorlardı.
Köpek, uyuyan horoza yan yan baktı. Kısık sesli horlamaları canını sıksa da, aldırmamaya çalıştı. Kedi’ye baktığında onun da aynı durum içinde olduğunu gördü. Boğazını temizledi.
“Kedi,” dedi yavaşça. Kedinin gözleri sorarcasına ona döndü.
"Hikayelerini ne yaptın?"
Kedi soru karşısında afalladı. Yıllardır hikayeler yazardı ama Köpek ne okumuş ne de hikayeler hakkında konuşmuştu.
“Emanet ettim,” diye cevapladı kedi, ardından çekinerek devam etti, "bilirsin işte belki… belki döneriz diye."
Köpek anlayışla güldü.
"Dönersek eğer belki yayınlatmaya karar verirsin?"
Kedi güldü.
"Kim yayınlamak ister ki?"
Köpek şaşırdı.
"Nasıl yani? Çok güzeller, bence bir kaç yıl sonra, bilirsin işte; yayınlamaya cesaret edecek birileri olunca pek tâbii yayınlatabilirsin."
Kedi şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemedi.
"Ne yani, sen… okudun mu yazdıklarımı?"
Köpek mahçup bir şekilde sırıttı.
"Gizlice okudum, ve şu ana kadar okuduğum en güzel şeylerdi."
Kedi mutlulukla baktı. Gözlerinde uhrevi bir parıltı kendini gösterdi, kalbi de hızlanmıştı.
“Belki,” dedi Köpek, “Belki bu maceramızla ilgili de bir şeyler yazarsın? Ne dersin? Şöyle fiyakalı bir hikaye, belki de beni kahramanca tasvir edersin! Sokaklarda cesurca savaştığımı, mızıkamla yaralılara güç verdiğimi!” Köpek güldü. Kedi de hayal dünyasına dalmış gülümsüyordu.
"Belki de adını Bremen Mızıkacıları koyarsın?"
Kedi bir anda kendine geldi, neşeyle bir kahkaha koyuverdi. "Bremen Mızıkacıları mı? Nereden çıktı bu?"
Köpek utanarak omuz sikti.
“Bilmem,” dedi, "Resmi bir ismimizin olması gerekiyordu artık, sadece mızıkacılar diye anılmaktan gına geldi. Hem Bremen’den sonra başka yerlerde sahne almayacağımız ne malum?"
Kedi’nin neşeli gülüşü hüzünlü bir tebessüme dönüştü.
“Bremen’den sonra,” diye tekrarladı, “Bremen’den sonra…”
5
Şimdi…
Bremen’den yükselen dumanlar zifiri karanlığa karışıyordu. Ay tüm zarafetiyle altında gerçekleşen kıyımı izliyor, yıldızlar göz yaşı döküyordu.
Bremen’in her bir sokağı alev alev yanıyordu, ve bu sokaklar, dünyadaki tüm efendilerin yüreklerine korku salıyordu.
Hayvanlar ve insanlar günlerdir savaşıyor, isyan ateşi söndürülemiyordu. Bremen kontrolü kaybetmek üzereyken devamlı takviye kuvvetler geliyor ama yine de isyancıların hakkından gelinemiyordu.
Bunun için sadece bir kere şans bulmuştu Vali.
Günlerdir savaşmaktan bitap düşmüş hayvanlar, umutlarını yıkacak bir haber almışlardı: Davet edilen grup gelmek istememişti. Bu haberin isyancı cephelerinde dolaşımı ve her bir cephenin yenilgiye uğraması bir kaç saat içinde gerçekleşmişti.
Vali sonunda isyanı bastırabilecek ve şehri zaten nefret ettiği hayvan nüfusundan kurtarabilecekti.
“Sonuna kadar,” diye emretmişti o gün, “Hepsini katledin!”
Fakat istediğine ulaşamadı Vali. Askerleri vahşice ilerliyor, dünya bu kıyıma sessiz kalıyor ve isyancılar umutsuzca can veriyorken, ortaya çıkmıştı mızıkacılar denen grup.
O gün ölenlerin hiçbiri onları görmedi ama mızıkalarını, şarkı söyleyen umut dolu seslerini duydu.
En ön cephede savaşanların kulaklarına mızıka sesi ulaşmış ve yumuşak, hüzünlü bir ses de ardından gelmişti.
Fısıltılar anında tüm isyancıların kulağına çalınmıştı: Gelmişler!
Hepsi haber için birbirini kutladı. Ama fısıldayan başkası değildi aslında, müziği duyan ve gerçeği kavrayan kalpleriydi.
O gün yenilmekten kıl payı kurtulan isyancılar Bremen’in kalbine kadar ilerlediler ve mızıka seslerinde azalma olsa da, son ana kadar müziğin gücüyle kutsandılar.
İhtilalin sonunda gruptan geriye tek bir hayvan kalmıştı. O da, bembeyaz tüyleri kan içinde kalmış, dostlarının cesetlerinin başından ayrılmayan Kedi’ydi.
“Bremen’den sonra,” diye fısıldıyordu, “Bremen’den sonra…”

Yaşlı Bir Kadın

“Ah, feryatlar!”          
Sokağın başına çömelmiş yaşlı bir kadın, acıyla bağırıyordu. Bağırışı önce sokaktaki hayvanlara ulaşıyor, ardından insanları ziyaret ediyor, nihayetinde ise uçsuz bucaksız, sonu gelmez bir yolda kayboluyordu.
“Ah, benim insanlarım, benim çocuklarım!” Kadın ellerini yanından geçen, onu umursamayan insanlara uzatıyordu. “Ne hale geldiniz böyle? Ah, yıldızlar, koca güneş, bir vaveylada hayat bulan evren! Nasıl izin verdiniz bu çılgınlığa, nasıl gözlerini yumdunuz, nasıl seslerini işitmez oldunuz?!”
Yoldan geçen bir adam, kadının uzanan elini itti ve sertçe, “Deli!” dedi. Kadın itilen elini, giden adamın arkasından tekrar uzattı. Ulaşmaya çalıştı. Ama çabası nafileydi, adam gitmişti. Birden dikkati eline kaydı. _Ne kadar da yaşlıyım,_ diye düşündü. Ne kadar da buruş buruştu elleri. Hayat ne yapmıştı ona?
“Ellerim,” diye inledi, “Ah, o güzel ellerim… Ne haldeler şimdi? Yaşlanmışlar! Ah, tanrım! Yaşlıyım ben. Yaşlı…” Sesi giderek kısılırken, bir an sonra hıçkırıklar yükselmeye başladı. Daha fazla göz yaşı dökmek istemeyen göz kapakları kapandı. Gözleri karanlığın içinde bir film izlemeye başladı hemen. Gençliğinin filmi. Savrulan saçları, ışıl ışıl parlayan gözleri, hafif giysiler içindeki pürüzsüz teni ve aşığının öpücükleriyle karıncalanan narin elleri…
                “Umuyorum ki, bir gün tekrar karşılaşırız.” demişti aşığı. Gözleri dolu dolmuş, sesi titremişti. Parlak sağlıklı saçları terden ıslanmış bir şekilde alnına düşmüştü. Elleriyle çekti saçlarını. Gözleri sorarcasına bakıyordu. “Belki bir gün beni severseniz, belki… bana yazarsınız. Ve ben gelirim sizin için.” Kadın ne seni seviyorum ne de gitme demişti. Ah, sevgilim, görsen şimdi halimi sever miydin beni? Görsen ellerimi öper miydin yeniden? Görsen gözlerimi kaldırabilir miydin özlemi? Ah, sevgilim… gençtim bir zamanlar, yakıyor içimi gençliğin yansımasını taşıyan anılar.
                “Çocuklarım,” dedi tekrar. “Çocuklarım neredeler? Sizler misiniz onlar?” Önünden geçen biri kız ikisi erkekten oluşan bir çocuk grubuna seslendi. Çocuklar, korkarak adımlarını hızlandırdılar ve oradan tez vakitte uzaklaştılar. “Gitmeyin!” diye feryat etti kadın, “Gitmeyin…”

                Ellerine baktı tekrar. Anılar hücum etmeye başladı, ama aldırmadı. Dünyaya geldiği gün olduğunu bilmeden, her gün yaptığı gibi, “Lanet olsun bugüne!” diye lanet okudu. Yasladığı soğuk duvara dayanarak yükseldi. Kimsenin ona aldırmadığı gerçeği, yıllardır her an içine bir hançer gibi saplanırdı. Sürekli aynı yere saplanan hançer, yıllar sonra artık saplanacak bir şey bırakmamıştı geriye. Şükretti buna. Yürüdü. Normalde yürüyebildiğinden daha fazla yürüdü. Köle pazarlarını geçti, ejderhaların ikamet etti bir hanı gerisinde bıraktı, domuzların laflarına aldırmadan yürüdü, kafası olmayanların sokağından geçti. Sonunda şehirden çıkmıştı. Ormana yürüdü.
                “Kuşlar, sevgili kuşlar, zarif kuşlar, aşıklar! Ben geldim.”
Heyecanla baktı kuşlara. Beklentisi umut doluydu, onu kabul edecekti kuşlar. Ama kendini kandırıyordu. Ne umudu kalmıştı ne de beklentisi. Dünya üzerinde kabul göreceği tek bir yer dahi kalmamıştı. Yıldızlardı tek sığınağı.
                “Beni kabul etmez misiniz? Şarkılarınıza hayranım, onları duyarak ölme niyetimi de mi yok sayacaksınız!” Kadın dizlerinin üstüne çöktü. “Görmüyor musunuz beni? Elsiz mahluklar, kıskanmayın beni! Eskisi gibi değilim hem, neyimi kıskanıyorsunuz?”
Kuşlar cevap vermedi. “Duymuyor musunuz sesimi, duymuyor musunuz ruhumun derinliklerinden gelen çağrıyı?”
Kuşlar cevap vermedi. Kızamadı onlara, sonuçta kendisi de böyle birine cevap vermezdi. Kalktı çöktüğü yerden. Bağırdı delice.
                “O halde alın beni! Ey gökler, sizler, ey aşıklar, bir yıldız tozuyken geldim buraya, ayılmak istiyorum şimdi. Ey parıldayan yıldızlar, sarmaz mısınız varlığımı?”

                Öldü kadın. Bedeni basitçe düştü yere. Kahverengi, yapraklarla ıslanmış toprak, onu bağrına bastı. Kuşlar, kadını ağıtlarla toprağa gömmek istedi. Ama izin vermedi yıldızlar. Aldılar kadını yanlarına, kollarının arasına. 

16 Ocak 2018 Salı

Kırmızı Başlıklı Kız - Yorum

Orman rengarenkti. Küçük kız her adımında başka bir renk arıyor ve onu bulduktan sonra bir sonrakine geçiyordu. En sonda ise tekrar başa dönüyordu. Neşeli kahkahası her renkten sonra ormanı dolduruyordu.
“Kırmızı!”
“İşte, Mavi, orada!”
Küçük parmak ucuyla her rengi işaret ederken, kız, birdenbire durdu. Bir uğur böceği işaret parmağının üstüne konmuştu. Suratında bir hüzün vardı bu uğur böceğinin. Derdi neydi ki?
Eliyle uğur böceğinin kafasını okşamaya yeltendi.
“Ah, biricik uğur böceğim!” diye çınladı kız. “Derdin ne senin?”
Uğur böceği cevap vermedi, aksine duymamış gibi yaptı ve uçup gitti.
Kız öfkelense de aldırış etmemeye çalıştı. Sonuçta her şey çok güzeldi. Orman rengarenkti, uzaktan bir akarsuyun tatlı sesi geliyordu ve kuşlar koro halinde şarkı söylüyordu.
Kız derin bir nefes çekti. Etraftaki çiçeklerin, böceklerin, ağaçların, hayvanların dikkatini dağıtmasına izin vermemeliydi. Onun önemli bir işi vardı.
“Büyükannen çok hasta, canım böceğim, ormanın yanıltıcı güzelliğine dalıp ölmesine izin vermeyesin!” Diye uyarmıştı annesi, ardından yapışkan öpücüklerini kızın suratının her bir parçasına kondurmadan önce.
Fakat bu uyarıya rağmen, kız, ormanın keyfini çıkarıyordu. Büyükannesi ölecekse, pek tabii ölebilirdi. Buna hakkı vardı. Kız kimdi ki bunu engelleyecekti? Üstelik gönlünden ölmesine yardım etmek bile geçiyordu. Sonuçta yeterince yaşamıştı büyükannesi. Üstelik kıza göre fazla da yaşamıştı. Kız sadece on yıldır yaşarken büyükannesi ise doksanlı yaşlarına varmıştı. Bu haksızlık değil de neydi?
Kız yine kısa bir öfke nöbetine tutulsa da kısa sürede atlattı. Orman güzeldi sonuçta ve büyükannesine ilaç götürmesi gerekiyorsa da götürecekti. Bunu evde sorun yaşamamak için yapacaktı. Sırf kendi için. Ama yine de bu karar hızını değiştirmedi. Etrafındaki her şeyi yavaş yavaş ve büyük bir ilgiyle inceleyerek ilerledi. Büyük annesi doksan yaşına kadar yaşamışsa, eh, biraz daha yaşayabilirdi.

Kurt, kızı evinden çıktığından beri takip ediyordu. Nedenini bilmese de kız onu çekiyordu. Küçük sarışın bir kızdı, tatlı olduğu söylenemezdi. Bembeyaz suratında donuk bir ifade vardı; öyle ki beyaz başlığı yüzünün devamıymış gibi görünüyordu. Fakat bunlar kurdun dikkatini çeken asıl şeyler değildi. Tatlı etinin kokusu da dikkatini çekmemişti. Kız sırık kadar zayıftı ve kurt onu yakalamak için vereceği emeği boşa harcamakla eşdeğer görüyordu. Hayır, bu ormanda, bu kızdan çok daha doyurucu yiyecekler vardı.
Kurdun asıl dikkatini çeken şey, kızın etrafındaki havaydı. Kız sanki her şeyin efendisiymiş gibi yürüyordu ve her şey de bunu kabul ediyormuş gibiydi. Kız hiçbir şeyi umursamıyor gibi davranıyordu ve hiçbir şey de onun umurunda olmak istiyormuş gibi görünmüyordu. Kız, sanki tanrının farkında olmadığı bir canlıydı. Belki de en farkında olduğu…
Kurt kızı takip etti. Annesinden duyduğuna göre; kız, büyükannesini ziyaret edecek ve ona ilaçlar verecekti. Daha bunu duyduğu anda kurdun aklına kötü bir plan düşmüştü. Bu planın motivasyonu ise kızın bembeyaz suratının ala çalmasını görmek istemesiydi. O havanın, o umursamazlığın, o unutulmuşluğun bozulmasını istiyordu. Kızda gördüğü ve için için kıskandığı ne varsa, yerle bir olsun istiyordu.
Bu sebeple kızın büyük annesinin etine dişlerini geçirdiğinde dünyanın en mutlusu oydu. Bu eski ve bayıcı yumuşaklıktaki et, dişlerinin arasına girmişti ve bozuk bir tat dilini uyuşturmuştu. Kadının zayıf çığlığı kulaklarına dolarken, kurt, kadının karnını deşiyordu. Heyecan, öfke, merak ve doğasına uygun davranma keyfi tüm bedenini ele geçirmişti. Her bir kasında bir zevk dalgası geziyor, gözleri mutlulukla seğiriyordu. Kadının kalbine ulaştığında hiç duraksamadı. Çoktan durmuş kalp kurdun ağzında parçalandı ve bolca kan aktı.

Kız büyükannesinin kulübesine vardığında, neredeyse akşam olacaktı. Ağaçlardan zor bela görünen gökyüzü kızıl bir renge bürünmüş, koyu yağmur bulutları yer yer kendini göstermeye başlamıştı. Serin bir esinti yerdeki yaprakları süpürürken, kız, kulübenin kapısını çaldı.
Tak! Tak!
Açan olmadı; fakat buna ihtiyaç da yoktu. İkinci vuruşunda kapı yavaşça açıldı. Kulakları rahatsız edecek bir gıcırdamaya birkaç arı vızıltısı eşlik ederken, kız, içeri doğru adımını attı.
Kapıyı hemen ardından kapatıp içeri göz attığında ise korkudan sıçradı. Beyaz başlığı başından aşağı kayıp kan gölüne bulanırken, kızın kalbi duracak gibi oldu. Kapıdan hemen büyükannesinin geniş odasına giden koridor, kıpkırmızı kana bulanmıştı. Koridorun ortasında, büyük annesinin eli, parçalanmış bir şekilde duruyordu ve elin üstünde kırılmış gözlük parçaları vardı. Duvarda yer yer kanlı el izleri varken onların hemen altında ise garip ayak izleri vardı.
Kız kandan kırmızıya boyanmış başlığını aldı ve kafasına geçirdi. Başlıktan süzülen kanlar, yanaklarından şeritler halinde aşağı süzüldü. Usulca koridoru geçti ve büyükannesinin odasına girdi. Orada, büyükannesini, yatağının hemen yanında yerde buldu. Bir kolu kopmuş ve sol bacağı ters dönmüştü. Üstelik ayak bileklerinde koca koca diş izleri vardı. Baldırları kan içindeydi ve karnı yarılmıştı. Boğazının görüntüsü ise kan donduracak kadar kötüydü. Kızın bir an midesi bulanacak gibi olduysa da, büyükannesinin yüzüne bakabildi.
Kan çekilmiş yüzden geriye korku içinde sabitlenmiş bir sağ göz kalmıştı. Sol gözü yerinde yoktu ve saçlarının bir kısmı kopmuştu. Bu korkunç sahne kızın içinde bir şeyleri yerinden oynattı.
Çok sonra, kız, yatağın üstünde yatan ve büyükannesinin giysilerine bürünmüş büyük kurdu fark etti. Korkmamıştı. Şaşırmamıştı. Bu vahşeti başka kim yapabilirdi ki zaten? O veya ben… diye düşündü. Fakat hemen konuşmadı. Önce kalp atışlarının yavaşlamasını bekledi.
Ardından sakin bir ses tonuyla sordu.

“Beni de öldürecek misin?”

Kurt önce şaşırdı. Kızın kendini kontrol altına alması onu sinirlendirse de, bunu göz ardı etti ve yataktan 
aşağı zıpladı.

“Ölüm, ölüm, ölüm!
Tatlı teninde iki gözüm!
Bir ağlama, bir gülüş, bir kahkaha;
Hepsi sefil bir numara!”

Kız heyecanla geriledi. Korkmamıştı ama kalbinin hızlandığını hissediyordu. İçinde büyük bir coşku vardı.

“Ben ne ağlayacağım ne de korkacağım.
Umurumda değil hiç biri;
Ne sen ne de yaptıkların.”

Kurt şaşırdı ama kız devam etti.

“Önemli değil kimi öldürdüğün;
Dilersem ben de öldürürüm.
Kan ve kemiklerin üstünde,
Senin yanında yürürüm!”

Kurt heyecanlandı. Bir an, artık kızın bembeyaz yüzünün, donukluğunun bozulmasını istemediğini fark etti. Kızın yanaklarındaki, başlığından süzülmüş iki şerit kan, kurda yeterdi.

“Kan mı istiyorsun sen de benim gibi?
Hain, mendebur, vahşi!
İkna etmek istiyorsan beni,
Çelmek istiyorsan eğer zihnimi,
Al, ye kendi hısımının kalbini!”

Kurt yatağın altına yuvarlamış birkaç kalp parçasını aldı ve kıza fırlattı.
Kız parçaları yerden aldı ve pencereden içeri süzülen son ışıklara tutarak inceledi. Ardından duraksamadan yedi o parçaları.

“Ah, bir akşam vakti döndüm iyiden;
Kötüyüm ben artık sahiden!
Midem büyükannemin kalbiyle doldu,
Fakat canım istiyor yeniden!”

Kurt neşeyle yerinde zıpladı. Yıllardır aradığı varlığı bulmuştu! Kendi doğasına uygun biri! Doğaya 
uyduğu için yanında utanmayacağı biri!

“Demek doymadın bu kalpten, kırmızı başlıklı vahşi kız,
O zaman daha fazla bulur ve bir kamp ateşinde kızartırız!”

“Evet,” diye çınladı kırmızı başlıklı kız. “Evet!”

Kurt ve kırmızı başlıklı kız sabah vakti kulübeden çıkmışlar. Önce kızın evine gidip orada bir ziyafet çekmişler, sonra da kurdun inine gidip orada da bir ziyafet çekmişler.
Bu böyle sürüp gitmiş. Ziyafet ziyafeti getirmiş ve gündüzler gecelere bulanmış. Ta ki bir avcı ikisini de öldürene kadar.
Bu kızın neler yaptığını kavrayan ve tiksintiyle dolan avcı, çevre köylerin faydasını düşünmek için kendini zorlamış. Ve nihayetinde, çoğu insanın ekmek yediği ticaret yollarının değerini etkilemeyecek ve avcıları korkutmayacak bir hikaye uydurmuş. Öyle ki bu hikaye; onlara, ormana bir şeytanın musallat olduğunu düşündürtmeyecek bir hikayeymiş. Bu hikayede kırmızı başlıklı kız pek de masummuş.

Kıpkısa Hikayeler II

-Parlak bir kılıcı, haşmetli bir atı, onu çok seven bir karısı ve de bedbaht bir alın yazısı vardı; yine de öldüğünde kimse onun için bir ağıt yakmadı.





-Adamın biri, her gece uyumadan önce, eski odasının penceresinde güneşi bekleyen, yapmak istediği ama yapamadıklarının anılarıyla dolu saksıları sulardı. Bunu ölene kadar yaptı.





-Güneşin hiç doğmadığı, fakat doğduğuyla ilgili hikayelerin anlatıldığı bir kasabada, yakamoz resmi çizecek bir çocuk doğdu.





-Ölüm, ilk sonbaharın dalından söktüğü sarı yaprağın üzerinde, sessiz bir çığlık atarak doğdu.





-Ilık bir yaz akşamı yıldızlar dans ediyor, ağaçlar şarkı söylüyor ve ihtiyar bir kaplumbağa katıla katıla gülüyordu.




-Ağlayan yaşlı bir kadının anılarla ıslanmış gözyaşlarında, genç bir kadın kahkahalarla gülüyordu.




-Son insanın öldüğü bir sabah vaktinde, dünya, hüzünlü bir gülümseme bahsetmiş güneşe.





-Çamaşır asmaktan çok hoşlanan bir adam, sürekli çamaşır asıyormuş. Günün birinde ise artık çıplak dolaşmaya başlamış.




-Taşın üstündeki bir kurbağa içli içli vıraklamış, ırak diyarlarda bir yıldız kaymış ve geceyi bir kahkaha doldurmuş.




-Hep bir elma yemeyi düşleyen bir adam, elma yiyemeden ölünce; onu, bir elma ağacının altına gömmüşler.




-Yalnızlığın doldurduğu bir odada, eski bir sallanan sandalye, ölümü beklerken gıcırtılarla sallanıyormuş.




-Günün birinde adamın biri, ovduğu bir lambadan çıkan cinden bir dilek hakkı istemiş. Cin, bu mütevazı isteğe hayır dememiş ve adamın dileğini sormuş.
Adam coşkuyla dileğini bağırmış:
“Bacağımın kopup bir erkeğe dönüşmesini ve beni sevmesini istiyorum!”



-Tanrının dostu insan, bir gün ona yalvarmış.
"Yalnız olmak ve bundan keder duymamak istiyorum!"
Tanrı gülümsemiş.
"Ama bu imkansız, küçük dostum."
Tanrı dostu öfke ve acıyla sormuş.
“Senin için bile mi?”




-Sadece en karanlık düşlerde eline kalem alabilen bir şair, bir zaman sonra kendini kabuslar yaratırken bulmuş.
-Ölmek üzereyken rüya alemine dalan bir ihtiyar, sonsuza kadar kabus görme arzusu duymaya başlamış.




-Kirpinin teki, hiçbir sebep yokken masum bir fareyi öldürmüş. Ardından, bu cinayetten dolayı vicdan azabı çekmeye başlayınca fare adaletine teslim olmuş.




-Bir pazar günü ekmeğimi çalmaya çalışan iki karıncadan birini öldürüp diğeriyle de evlendim. Ben bir pisliğim.




-Zamanın birinde, idam edilmek üzere olan bir adam, birdenbire gardiyanlardan kurtulmuş ve “Hayır, HAYIR!” diye bağırmış. Ardından kalabalığın şaşkın bakışları önünde celladın baltasını kapıp kendi göğsünü yarmış ve içinden çıkardığı kalbini gülerek yemiş. Bu hikaye asırlarca çocukların en sevdiği hikaye olmuş.



-Eskimiş tabelaya yeni yapıştırılmış bir reklam: KİRALIK BOYUN!
Not: Pranga izleri kazınarak çıkarılmıştır.




-“İnsanlar! İnsanlar! İnsanlar!” diye bağırıyordu adamın biri.
Gecenin karanlığında avare bir şekilde dolaşırken ve kaybolmak üzereyken, sırtından fırlamış bir elin karnından çıkan başka bir eli sıktığını gördü.
Adam kaybolduktan sonra ise sesi gelmeye devam etti:
“İnsanlar! İnsanlar! İnsanlar!”





-Gitme vaktiydi, gece yarısını geçeli çok olmuştu;
artık canavara dönüşmüştü ve geri dönüş yoktu.




-Ölümün soğukluğunu hissettiğimde üstüme bir hırka aldım; bunun ölümü engelleyeceğini düşünüyordum. Yanılmışım.





Cehennemin Kıyısında Şeytanla Sohbet


Bilincini ne zaman kaybetmişti? Ne zaman kazanmıştı? Bu gözlerini yakan beyaz ışık ve tenini kızartacak kadar sıcak rüzgâr… nereden geliyorlardı?
Birden gözleri görebilir oldu, kokular duyulabilir hale geldi ve kalbinin atmadığını fark etti. Nefes almıyordu. Yaşamıyordu.
Gözlerini sımsıkı kapadı ve anımsamaya çalıştı; kimdi o, ölmüş müydü?
“Nasıl öldüm ki?” derken duydu kendi sesini. Nasıl öldüm? Nasıl?
“Hatırlaman mümkün değil?”
Hüzünlü bir ses, arkasından ona ilişmişti. Ürpererek döndü.
Karşısında orta boylu, sıska bir adam vardı. Bembeyaz utangaç yüzü ve yüzüne düşen lüle saçlarıyla oldukça iyi niyetli görünüyordu. Ama asıl dikkat çeken şey; adamın arkasında uzanan, alevlerden bir denizdi.
Cehennem? diye düşündü; gerçek olmamasını umarak.
“Kimsin sen?”
Adam sıcak bir gülümseme bahşetti.
“Şeytan.”
Olmayan nefesi kesilmiş gibiydi. Duraksadı. Yutkundu. Tüm gereksiz alışkanlıklar, kısa bir süre için, kendini yeniden canlı hissetmesini sağladı. Ama artık ölüyüm, diye düşündü, elinde olmadan. Ölü, ölü, ölü, ölü!
“Burası cehennem mi?
“Akıllıca bir çıkarım.”
Ukala.
“Neden buradayım? Hatırlayamıyorum.”
Şeytan anlayışla kafasını salladı ve yaklaşmaya başladı. Yakınlaştıkça, her saniye renk değiştiren göz bebekleri daha açık görünmeye başlamıştı.
Gözlerim ne renkti benim? Var mıydılar ki? Neyim ben?
Şeytanın tanıdık sesi tekrar duyuldu.
“Zamanla hatırlayacaksın. Fakat öncesinde biraz sohbet etmek ister misin?
Şaşkınlıktan ağzı kocaman açıldı. Gereksiz, saçma alışkanlıklar…
“Beni sohbet etmeye mi davet ediyorsun? Nasıl bir şeytansın sen?”
“Şeytan mı? Şeytan olduğumu da kim söyledi?
“Ah, az önce ben söyledim ya?”
“Doğru, neyse,” diye homurdandı şeytan. Dudaklarında alaycı bir kıvrılma vardı.
“Eh, o zaman algıları bozmayalım. Sohbetimize cehennemin kıyısında devam edelim. Konsepte uygun olsun.”
Şeytan, yaklaştı ve koluna girmesini işaret etti. Kol kola cehennemin kıyısına ilerlediler.
“Pek şeytana benzemiyorsun?”
Şeytan kahkaha attı, kızartan bir sıcaklık yayıldı ve gözleri bir an için kıpkırmızı oldu.
“Bu yüzü iki çocuğa tecavüz edip, sonrada onları yakan bir adamdan aldım. Bana çok şeytan işiymiş gibi görünüyordu.”
Eli hızla başına yöneldi ve oradan alnına inip, orayı ovuşturdu.
“Ne oldu?” diye sordu Şeytan; yüzündeki alaycı ifade iyice belirginleşmişti.
“Bir an için başımın ağrıdığını sandım.”
“Ama ölüler hissedemez.” dedi Şeytan.
Şaşırdı.
“Öyleyse cehennemin ve şu dalgalarla yükselen alevlerin anlamı ne? Çünkü onları çok canlı hissedebiliyorum.”
“Çünkü hissetmen gerektiğini düşünüyorsun.”
“Nasıl yani?” Şaşkınlıkla bakakaldı.
“Ah, dostum, gel otur.” Diye buyurdu şeytan. Bir an sonra, daha önce orada olmayan iki sandalye belirdi. Gümüşten yapılmış sandalyeler fazlasıyla rahatlatıcıydı; ama bu rahatlık hissi de alışkanlık olmalıydı. Rahatlık neydi?
“Eğer bu denize girmek istemiyorsan, girme.”
“Anlamadım?”
“Denize girmeme hakkın var diyorum, sevgili dostum. Sonsuzluğun ötesine kadar burada bekleyebilirsin.”
“Ama o zaman herkes burada beklemeyi seçer? Girmeme hakkımız varsa cehennemin anlamı nedir ki?”
Şeytan gülümsedi.
“Çünkü, sevgili dostum, yanmak için girmene gerek yok. Burada kalmak mı istiyorsun? Kalabilirsin. Fakat bu acıyı çekmeyeceğin anlamına gelmez. Acı oranın içinde bulunduğun için var olmayacak; acı şu anda bile var. Hissetmemenin tek sebebi hatırlamaman.”
Korkuyla yutkundu. Alışkanlıklar…
“Neyi hatırladıkça?”
“Kim olduğunu ve ne yaptığını.”
“Kimim ben, ne yaptım? Ah, korkuyorum! Ne kadar acıyacak canım?”
Şeytan omuzlarını silkti.
“Ancak hisseden tarif edebilir.”
“Ama sen şeytansın, burası en başta senin için yaratıldı, acısını nasıl bilemezsin?”
“Bilmem, o kadar çok günahım var ki hatırlamakta zorluk çekiyor olabilirim.”
“Sen şeytan mısın?”
“İkinci kez soruyorsun.”
“İlkinde ne cevap verdiğini hatırlamıyorum.”
“Ben de.”
“Peki neden başkası yok, diğerleri nerede?”
“Diğerleri?”
“Diğer günahkârlar? Bilirsin işte ibneler, fahişeler, tanrının diğer düşmanları?”
“Ah, sevgili dostum, orada tecavüzcüler, katiller, soy katledenler var, ve senin aklına ilk gelenlere de bak…” Şeytan kahkaha attı. “Dünyanın nasıl sefil bir yer olduğunu unutmuşum. Fakat, bu arada, merak ediyorsan cevaplandırayım; diğerleri de şu an burada bulunuyor. Tam şu anda sayamayacağın kadar şeytan sohbet ediyor. “
“Şeytanın tek olduğunu düşünürdüm hep… Bizi yoldan çıkaran, kırmızı suratlı bir tip.”
“Ah, o mu? Ona pek gerek kalmadı.”
“Nasıl gerek kalmadı?”
“Siz kendi şeytanlarınızı yarattınız da ondan. O zavallı, senin aklının almayacağı kadar uzun bir süredir denizin dibinde yanmakta.”
“O şeytan sen değilsen, sen hangisisin?
“Ben… sadece şeytanım.”
“Anlamıyorum, o halde burada ne yapıyoruz?”
Şeytan cevap vermeden önce uzunca bir süre kahkahalarla güldü. Sıcaklık artıyor, denizdeki dalgalar yükseliyordu.
“Ben cehennemin kıyısında oturmuş, şeytanla sohbet ediyorum,” diye yanıtladı şeytan ve devam etti, “Ya sen?”

Kıpkısa Hikayeler I


  • “Ciddi olun!” diye bağırdı ünlü komedyen. 
  • Bazı zamanlar, fakat güzel zamanlar, bir kelebek olduğumu düşlerim.
  • Saat sabaha karşı dört civarıydı, karanlık gökyüzünde güneş vardı, rüya görüyordum.
  • Yok olmak isteyen bir adam vardı, ama bu saçma bir istekti; adam zaten yoktu. Bunu fark edince de var olmayı istemeye başladı. Tutarsızdı.
  • Bir gün bir boz ayı ile bir kutup ayısı öpüşmüşler ve tüm hikaye o zaman başlamış.


-Bir sokakta ekmeğini yere düşürdüğü için ağlayan bir adam ve düşen ekmeği çekmeye çalışan bir karınca vardı. Bunda yanlış bir şey yoktu.

Kısa Bir Mücadele


Hayvan ona bakıyor, o da bu bakışa korkusuzca cevap veriyordu. Elindeki mızrağı varlığını yoklarcasına sıktı. Hala oradaydı. Mızrağı tuttuğu sol kolu hafifçe titretti, kasları esnekti. Yutkundu. Boynu yutkunmayla kısa bir an kasıldı ve tekrar eski haline geldi. Bu gayriihtiyari, canlılık dolu hareket, hayvanın iştahını kabarttı. Hırladı önce; bu, fırtınanın patlayan ilk şimşeğiydi, ardından atladı hayvan; bu, fırtınanın kendisiydi. O geri kaçtı, mızrağın arkasını toprağa dayadı ve vücudu asil bir şekle büründü. Fakat hayvan zekiydi, zorlanarak da olsa ağır bedenini durdurup mızraktan sıyrıldı. Geriye çekildi. Sağa ve sola sinirle atıldı. Neredeyse tuzağa düşecek olduğunu fark etmişti ve bundan utanmıştı. Şimdi bunu gören tüm canlılar diğerlerine anlatmasın diye onları korkutmaya çalışıyordu. Kükredi. Delice kükredi. O ise olanları sadece izledi. Hareket etmedi. Şeklini bozmadı. Mızrağının arkası hala toprağa dayalıydı ve ucu hayvanın atılma yoluna dikiliydi. Güneş ışığında öfkeyle parlıyordu. Kanla ıslanmak istiyordu. Etten bir duvarı yarmak ve içinde ne varsa yok etmek istiyordu. Can almak istiyordu. O da bunu hissetmişti, mızrağını güven verircesine tekrar sıktı. Hayvana kolay lokma olmayacağını göstermişti bir kez, şimdi atak sırası ondaydı. Mızrağın arkasını kaldırdı, yere paralel olacak şekilde tuttu, hizasını göz ucuyla kontrol etti. Nefes aldı, gözlerini kapattı, arkada duran sol ayağını ileri attı ve yere sağlam bastığını hissetti. Bu hissediş, bu farkındalık, saniyenin onda biri kadar bile sürmedi. Sol ayağına ağırlığını verdi ve ileri atılıp, üstünde yarım daire döndü. Hayvan korkarak aceleci davrandı ve saldırdı. O tekrar sol ayağına yüklendi ve sağ ayağıyla yere küçük bir dokunuş yapıp bu sefer ters istikamette döndü. Yanından rüzgâr gibi geçen hayvandan yayılan hava onu geriye sarstı. Ters yöne fırladı ve sağ ayağının üstüne indi. Bu sırada güçlü bir inleme duyduğundan emin oldu. Gözlerini açtı. Hayvan beş metre kadar uzağında durmuş, gerisin geriye yürüyordu. Aksayan arka sol bacağından kanlar süzülüyordu. Gözleri hayvandan mızrağına döndü. Mızrak yere paralel bir şekilde duruyordu; biçimi bozulmamıştı. Ucundan gövdesine kadar kanla lekelenmişti. Fakat doyduğunu hissetmiyordu. O da bunu biliyordu. Saldırısını beceriyle yapmıştı ve başarıya ulaşmıştı. Şimdi öldürücü darbeyi indirmeliydi. Hayvanı inceledi. Aksayan sol bacağına ne kadar güvenebilirdi, emin değildi. Hayvan sinirliydi. Sağa sola tepiniyor, onu çembere almaya çalışıyordu. O ise arkasını verdiği ağaçlara güveniyor, hayvanın tehditkâr ilerleyişlerine sadece mızrağını toprağa dayayarak ve ucunu ona yönelterek karşılık veriyordu. Çember çizmeyecekti. Bu en önemli hataydı. Birden durdu. Bu en büyük hataydı ve en sık yaşanandı. Şu an bile çember çizmeye başlarsa ölme şansını artıracağını biliyordu ve bunu hayvanın da bildiğini biliyordu. Fakat, bu kez durum farklıydı. Hayvanın sol bacağı yaralıydı. Evet, yaranın derinliğini, bıraktığı hasarı kestiremiyordu ama iki ihtimalin olduğundan emindi: Birincisi; yara küçük bir sıyrık olabilirdi ve bu durumda, hayvana sol bacağına ters gelecek şekilde çember çizdirtmenin bir önemi olmayacaktı. İkinci durumda ise; yara derindi ve hayvanın yarayı aldırmıyor görünmesinin tek sebebi öfkesi olmalıydı. Tecrübesi ve mantığı, ona, ilk ihtimalin olası olduğunu söylüyordu. Aldırmak istemedi. Bugün farklı hissediyordu. Nasıl veya neden olduğunu bilmese de bugün önem vermiyordu. Mızrağını kaldırdı, toprağa paralel olacak şekilde tuttu. Sağlamlığını kontrol etti. Kolunu esnetti. Ayakları, hayvanın arka sol bacağına ters gelecek şekilde çember çizmeye başladı. Buna hevesli ve aç olan hayvan hemen çembere uydu. Hareketlerinde bir terslik görünmüyordu, gözleri ise alevlere bürünmüştü. Sessizce çember çizdiler. Uzun uzun birbirlerini süzerlerken, doğa, sessizliğe gömüldü. Dünyanın unutulmuş, önemsiz bir yerinde yaşanan bu mücadele, yaşanmış ve yaşanacak her şeyin bir yansıması, bir tezahürüydü. Bir anı, bir görü, bir şarkı, bir hıçkırık, bir kahkaha, bir andı. Dünyanın şahitliğinde, o, hayvanın soluna atıldı, sağ ayağının üstüne kondu, ona atılan hayvandan korunmak için sağ dizinin üstüne indi, sol bacağıyla destek verdi ve hayvan onun üstünden süzülürken, o, toprağa bulanarak hayvanın altından kaydı. Bu küçük anda, havaya doğrulmuş mızrağı hayvanın böğrünü deldi ve elinden uçtu gitti. Keskin bir kükreme duyuldu, hayvan yere çarptı ve bedeni iki metre yuvarlandı. Mızrak bu çarpışta hayvanın bedenine biraz daha girdi ve yuvarlanma sırasında kırıldı. Doyuma ulaşmış ve hemen sonra ölmüştü. O ise toparlanıp dizlerinin üstünde doğrulmaya çalıştı. Hayvana bakacak durumda değil. Bilmediği bir şey vardı. Bir his gibiydi, fakat ondan öteydi aynı zamanda. Sağ omzunun üstünden göğsüne doğru kan sızıyordu. Acı hissetmedi. Doğrulmaya çalışmaktan vazgeçti. Bedeni yere ulaşmaya çalıştı ve rahatça uzandı. Güneş tepeye ulaşmak üzereydi. Kulaklarına kuşların şarkıları çalındı. Bugün bir şeyler farklıydı. Bugün… farklı hissediyordu.

Rahatsızlık


"Şu nasıl?"
Parmak ucunu parlayan altın yüzüğe doğrulttu.
Kuyumcunun dudakları hafifçe kıvrıldı, gözleri parladı, kalbi gümledi, yutkundu, “Efendim,” dedi, "O yüzük son derece değerlidir ve bundan dolayıdır ki size layık olacağını düşünüyorum."
Cimri Zengin -kasabada böyle anılırdı- gözlerini devirdi.
"Kendime almıyorum."
Kuyumcu tekrar yutkundu, heyecanı hata yapmasına sebep olmuştu. Evet, küçük bir hataydı, fakat bu tür küçük hatalar, Bay Cimri Zengin’e mal satma sürecinde büyük önem taşırlardı. Bay Cimri Zengin’i kızdırmamak en çok beceri isteyen işti, ve bu durumda kuyumcunun iyi gittiği söylenemezdi.
Cimri Zengin, kendisine bön bön bakan kuyumcuya sinirlenmişti. Eğer başka zaman olsa, yani şu an hissettiklerini hissetmediği bir zamandan bahsediyorum, Cimri Zengin burayı kuyumcunun başına yıkardı. Ama başka zaman değildi, Cimri Zengin aşıktı ve hayatının aşkına alacağı en iyi yüzük de bu kuyumcuda olmalıydı. Evet, kuyumcu düzenbaz namussuzun önde gideniydi, fakat işini iyi yapardı.
“Yüzüğü çıkarsana be adam!” diye çıkıştı Cimri Zengin.
Kuyumcu titreyen elleriyle altından yüzüğü çıkardı ve Cimri Zengin’in avucuna bıraktı.
Yüzüğün soğukluğu Cimri Zengin’in avucunu gıdıklayıp hoş bir his bıraktı. Cimri Zengin büyülenmişti.
“Çok kıymetli olmalı?” diye sordu.
Kuyumcu hızla başını salladı. “Evet,” dedi alnındaki terler sağa sola uçuşurken, "Şehirden getirttim, son derece kıymetlidir, hatta benim en kıymetli malımdır, evet, öyledir!"
Cimri Zengin tek kaşını kaldırarak kuyumcuya baktı. "Sadede gelecek misin?"
Kuyumcu yutkundu.
“Pek tabii, efendim! Demek istediğim; en kıymetli malım olduğu için son derece pahalıdır,” diye baklayı çıkardı, ardından hemen ekledi: "Tabii sizin için hiçbir şey bunlar!"
Cimri Zengin, kuyumcunun iğrenç sırıtışına aldırmamaya çalıştı.
“Peki,” dedi, "Alıyorum."
Kuyumcu çaktırmadan kalbini tutarak referans yaptı, hayatının vurgununu yapmak üzereydi. Hızla yüzüğü aldı ve satışı gerçekleştirmek için hazırlayacakken kapı açıldı.
Cimri Zalim kapı açıldığında beklemek için konulmuş, büyük siyah koltuğa yeni oturmuştu. Mutluydu. Aklında tek bir şey vardı ve bunu hiçbir şey değiştiremezdi, fakat yanılmıştı. İçeri giren kişiyi göz ucuyla görünce ister istemez dikkatini ona verdi.
Orta yaşlarına ulaşmak üzere olan bir kadındı bu, ya da başka bir ihtimalle, çok gençti fakat yaşadığı acılar onu yaşlandırmıştı. Eski püskü bir paltoya sarılmıştı. Paltonun altından çiçekli eteği gri botlarına kadar uzanıyordu. Gri botları çamur içindeydi. Kahverengi çamur kısa saçlarıyla uyum sağlayan tek şeydi. Gözleri görünmüyordu, ama köşeli yüzünün ıslak olduğu anlaşılıyordu.
Cimri Zengin bu kadını tanımıyordu, basit bir köylü olmalı diye düşündü. Ama nedense kadın merakını cezbetmişti.
Bu sırada titriyordu kadın, konuşmaya çalışıyordu.
Kuyumcu sertçe çıkıştı; "Ne istiyorsun kadın?"
Zorlukla ancak konuşacabilecek kadın, bu çıkışın üstüne tekrar durakladı, görünmeyen gözleri dolu dolmuştu.
Cimri Zengin ensesinde bir soğukluk hissetti.
“Bu,” dedi kadın, cebinden eski bir yüzük çıkartırken, “Bunu alır mısınız?”
“Hayır!” diyerek kestirip attı kuyumcu.
“Lütfen, efendim, ihtiyacım var, evet, çok ihtiyacım var,” kadın eliyle gözlerini sildi, konuşurken bir yandan da ağlıyordu.
Cimri Zengin bir kasılma hissetti. Sanki kafasının etrafında surlar örülüyor ve onu sıkıştırıyordu. Baskı şakaklarında dolaşıyor ardından alnında toplanıylordu. Dik oturuşu bozuldu, öne doğru eğildi, boynu büküldü, gözleri yere dikildi. Kalbi kısa bir an sıkıştı, midesi yandı, ayaklarını yerinden oynattı. Orada değilmiş gibi yapmak istedi delice, orada olmak istemiyordu. Yanakları ağırlaşmış, ağzı kurumuştu. Oturduğu yerde kıpırdadı, saatine baktı, bir kapsülün içinde havasız kalmış gibi hissettiği gerçeğini unutmaya çalıştı. Göz ucuyla kadına bakmaya çalıştı, beceremedi.
“Hayır,” diye yineledi bu arada kuyumcu, "Anlamıyor musun? Almıyorum, hayır!"
Kadın ürkekçe geri çekildi. Son bir çare yüzüğü uzattı.
"Lütfen, haşmetli efendim, bari ne kadar eder onu söyleyin!"
Kuyumcu sertçe aldı yüzüğü ve tarttı, iki saniyede inceleyip tekrar kadının eline sıkıştırdı.
“Bir metelik bile verilmez buna,” diye bildirdi kuyumcu. Kadın ölmüşçesine sessiz bir feryat kopardı. Durdu. Hareketsiz kaldı. Bir an sonra yüzüğü tekrar cebine koyup sessizce çıktı. Aslında tam sessiz sayılmazdı, duyabilenler için bazı fısıldamalar bıraktı gerisinde, “Tanrım, ne yapacağım ben?”
Cimri Zengin tereddütle kalktı yerinden ve cesaret edip kadının arkasından baktı, fakat kadın gitmişti bile.
Kuyumcunun titreyen sesini duydu.
“Affedin efendim, rahatsız olmadınız umarım?”
“Rahatsız mı?” diye sordu Cimri Zengin,
“Evet, sanırım oldum.”

Kısa bir hıçkırık.


Sokakların henüz kalabalık olmadığı ıssız saatlerdi. Bu saatlerde her yer gizemli bir görünüme boğulur, her yer sessiz olurdu. Bir farenin serzenişini, bir kedisinin içli şiirini yahut bir kumrunun yere çarpan pisliğini duyabilirdiniz. Fakat bazıları böyle sabahlarda dilencilerin hıçkırıklarını da duyduklarını iddia ederlerdi.
Hüzünlü, anılarla dolu, ağıta benzer bir hıçkırık. Öyle ki, günün ya da gecenin diğer saatlerinde göze çarpmayan bu dilenciler, o tek bir hıçkırıkla görünür olurlardı. Tüm acıları somutlaşır, ayazda vücut bulan bir gölge haline gelirdi. Soğuk göz yaşları sokakları temizler ve tüm kini, pisliği, kibri geride bırakarak, sokaklardaki tüm iyiliği silip süpürürdü. Merhamet görmeyişlerinin acısını böyle çıkarırlardı.
Eğer şanslıysanız duyacağınız hıçkırık, dilencinin de şanslı olması durumunda yüreğinizi sızlatır ve sizi öldürebilirdi.
İşte böyle bir hıçkırık çıktı ağzından, Düşmüş’ün, ağlamaları arasından. Issız, soğuk ve gölgelerle dolu sokakta ona yoldaşlık eden göz yaşları, teselli etmeye çalıştı onu. Ama ne mümkün! Düşmüş başlamıştı bir kez ağlamaya ve tüm göz yaşları düşene kadar duramazdı, çünkü kolay kolay ağlamazdı. Ancak yeterince düşünmüşse, anılarını yeterince hatırladıysa -ya da hatırladığını sandıysa-
ağlardı. Geçmişi, geleceği ve şimdisi akardı sokağa. Böyle zor ağlardı işte ve hıçkırıklarını duyacak tek kimse dahi olmazdı. Böyle de şanssızdı.
Çok ama çok şanssızdı. Böyle olmadığı zamanları da unutmaya başlamıştı artık. Sokaklar ve soğuk sabah böyle yapardı düşmüşlere; düşmeden önceki zamanları silerdi hafızalarından. Öyle ki, yeterince yüksekten düşersen, kim olduğunu dahi unutur, düşmüş adını alır ve yalnızlığın kendisi olurdun.
Birkaç silik hatıra kurtulmuşsa eğer kıyımdan, sabahları hıçkırıklarla doldururdun.

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...