1
“Rapunzel,” dedi kadın, usulca. Koynunda uyuyakalmış küçük kız, zorlukla gözlerini araladı. Masmavi iki yuvarlak merakla baktı.
“Seni seviyorum,” dedi kadın. “Beni affetmeni dilemeyeceğim, beni unutma sadece. Hatırla.” Kadın hıçkırdı. Kızının gözlerinde belirmeye başlayan korku onu iyice harap etti. “Korkma, bebeğim,” dedi usulca. Alnına küçük bir buse kondurdu. “Bir gün anlayacaksın. Söz veriyorum sana bir gün anlayacaksın!”
Ama kız şimdi anlamak istiyordu, artık uykusu da açılmıştı ve annesinin ağladığını, kötü bir şeylerin olduğunu idrak edebilmişti.
“Anne, neyin var?” diye sordu kız, korkuyla.
“Ah, yavrum benim! Hiçbir şeyim yok. Sadece vakit geldi; artık teyzene vermeliyim seni.”
Kızın gözleri doldu. Bu vaktin hiçbir zaman gelmeyeceğini düşünmüştü. Üstelik bunun için her gece dua etmişti. Bu yüzden teyzesi onu kollarına aldığında bu duruma hala inanamıyordu.
Taştan, yüksek bir kuleye girdiklerinde, annesini son kez bir kapı aralığından gördüğünde, annesi olanca gücüyle bağırmıştı.
“Altın saçlarını uzatmayı unutma, Rapunzel! Ömrün onların uzunluğunca olsun!”
İyi bir büyücünün son sözleri, hayatıyla beraber, Rapunzel’in saçlarına bağlanmış ve onu tılsımlamıştı.
2
Rapunzel, yüksek kulenin en tepesindeki mütevazı odasında, masasının başında oturmuş yazıyordu. Kalemi uzun duraklamalarla eski bir kağıdı çiziyor, Rapunzel’in kalbinden gelen dizeleri kağıda işliyordu. Yaklaşık bir aydır bir şiirin üstünde çalışıyordu Rapunzel, ve şiirin son iki dizesi ise iki haftadır zihnini uğraştırıyordu. İkindi vakitleri, yani teyzesinin olmadığı vakitler, uzun uzun bu son iki dize üstünde çalışıyor, fakat bir türlü doğru kelimeleri bulamıyordu. Ardından sinirle masasına vuruyor ve bir müddet sonra uykuya dalıyordu. Fakat bu uğraş rüyalarında da onu rahat bırakmıyordu. Sürekli kelimeler görüyordu; kulenin dibinden gelen kelimeler, annesinin hayaletinin içinden geçen kelimeler, saçlardan kelimeler… Tüm rüyalar, anlamsız kelimelerle kaplıydı. Rapunzel terliyor, sayıklıyor ve teyzesinin bağırışına kadar geçen sürede eziyet çekiyordu.
“Rapunzel!” diye bağıyıyordu teyzesi, “Ben geldim, haydi uzat altın saçlarını!”
Her gün aynı saatte gelen teyzesine, kuleden iki metre uzun olan altın sarısı saçlarını uzatıyor ve teyzesi, saçları yardımıyla kuleye çıkıyordu. Rapunzel bir zamanlar kulede olan kapıyı hatırladı ama şimdi neden olmadığını bir türlü hatırlayamıyordu.
“Senin işin değil,” diye onu cevapsız bırakıyordu teyzesi. “Ve saçların olduğu sürece benim işim de değil.”
“O zaman asla senin işin olmayacak ve ben sonsuza kadar bu kulede kalacağım,” derdi Rapunzel. Çünkü saçları asla zarar görmezdi, hatta teyzesi tırmanırken canı bile acımazdı.
“Annenden dolayı,” diye açıklamıştı teyzesi, “Son nefesinde yaptığı tılsım bunun sebebi. Onları ancak sen kesebilirsin, fakat bu yaşamının sonu demek olur, çünkü saçlarının uzunluğunca yaşayacaksın. Çok, çok güçlü bir büyü bu, annene minnettar olmalısın.”
3
Yine bir gün, Rapunzel uyuyakalmıştı. Başının üstüne düştüğü kağıtlar, buruşmuş, mürekkep saçlarına bulaşmıştı. Ama bunu aldırmıyordu bile, çünkü o sırada rüyasında şiirler tarafından boğuluyordu. Birkaç gaddar kelime onu sulara boğuyor, şiirinin geri kalan kısmı onu dibe çekiyordu. Yanından geçen balıklardan ise, “Ömrün onların uzunluğunca olsun!” bağırışları yükseliyordu.
“Rapunzel!”
Rapunzel hızla uyandı. Yine ter içinde kalmıştı. Bir an kendine gelemese de hemen sonra teyzesinin geldiğini kavradı. Tam yerinden kalkmış pencereye yönelmişti ki durdu. Yüreği korkuyla çınladı. Repunzel, diye seslenmişti birisi ama bu teyzesi değildi. Kımıldamadan durdu ve sesi yeniden duymaya çalıştı. Ama odasına sessizlik hakimdi; hatta kuşlar bile ötmüyordu. Sonra delirmeye başladığını düşündü ve masaya yöneldi.
“Rapunzel! Ben geldim, haydi uzat altın saçlarını!”
Rapunzel kısık bir çığlık koyuverdi. Hayal falan görmüyordu; delirmemişti. Pencereye yöneldi hızla ve dışarı baktı.
Kulenin dibinde bir adam duruyordu. Uzun boylu, siyah saçlı ve uzaktan göründüğü kadarıyla oldukça yakışıklı bir erkek, gözleri ışıldayarak ona bakıyordu.
Rapunzel aşık oldu. Bunu anlamadı önce ve muhtemelen asla da anlamayacaktı. Hissettiği duyguların korkudan kaynakladığını düşünüyordu. Kaçması gerekiyordu, ama nereye kaçabilirdi ki? Onun hayatı bu kuleydi. Hatta kule bile değil, bu oda, diye düzeltti iç sesi. Bir an sonra kendi sesini duydu.
“Kimsiniz siz?”
“Aşığınızım, yüce hanım!” diye duyurdu adam. Ellerini göğe yükseltmiş, en baştan çıkarıcı gülümsemesini takınmıştı.
Rapunzel kızardı.
“Sizi tanımıyorum, hem nasıl buldunuz burayı?”
Adam güldü.
“Takip etmiştim annenizi,” dedi utanırmış gibi yaparak, “Burayı buldum sonra. Burayı dememe bakmayın, dünyayı buldum burada!”
Rapunzel iyice kızarmıştı. Diyecek bir şey bulamıyor, adamla konuşmasının bile yanlış olduğunu biliyordu.
“Ah, güzel hanım,” dedi adam, “Ne olur beni alın yanınıza. Görmek istiyorum sizi yakından, lütfen!”
Rapunzel cevap vermedi. Tuhaf bir şekilde adamı yanına almak istiyordu ama emin olamıyordu.
“Lütfen hanımım,” diye yalvarmaya devam etti adam. “Lütfen güneşim, lütfen! Tek arzum size yüreğimi sunmaktır, o ve geriye kalan her şey sizindir! Yüreğim, onurum, aşkım ve de bedenim!”
Rapunzel mest olmuştu. Belki de, diye düşündü, belki de son iki dizem bu adamdır!
Uzattı saçlarını. Düşen altın sarısı saçları selamladı güneşi ve güneş o saçları kıskandı.
4
“Bu çok güçlü bir büyü olmalı,” demişti adam. Göğsüne uzanmış Rapunzel’in saçlarını okşarken. Sıcacık, güçlü saçlar tüm bedenlerini sarmıştı. Sağlık fışkırıyordu altın sarısı saçlardan, yanında aşk, şehvet ve kederle beraber.
“Öyle sanırım,” dedi Rapunzel. Bu konu üzerine hiç düşünmemişti.
“Sonsuz bir yaşam efsanelerde bile kolayca elde edilmez, tanrıçam, büyü gerçekten de güçlü olmalı.”
Haklı galiba, diye düşündü Rapunzel, yüreği eski bir hatıranın özlem dolu öpücüğüyle sızladı.
“Annem sayesinde,” dedi, “Hayatıyla tılsımladı saçlarımı. Şimdi o da saçlarımda yaşıyor.”
Adam onu öptü.
“Peki,” dedi hızla, “Başka bir şey için kullanamaz mısın?”
Rapunzel anlamsızca gözlerini ona dikti.
“Tılsımın gücünü diyorum, hayatım,” bir kaç tutkulu öpücük saçları buldu, “Düşünsene nelere kullanabileceğini?”
Çok kısa bir an düşündü Rapunzel. Aklına pek çok şey geldi ama hiçbiri kalbini okşamadı.
“Hiçbir şeye,” diye kestirip attı.
“Ölümsüz mü olmak istiyorsun?”
Rapunzel soru karşısında şaşırdı. İçerikten çok sorunun gereksizliğiydi onu şaşırtan.
“Ölümsüz olmak mı istiyorum? Ben zaten ölümsüzüm; bu benim lanetim.”
Adam yanlış konulara girdiğini geç fark etmişti, ama olan olmuştu. Artık ne özür dileyecekti, ne de bu konu hakkında konuşacaktı. En azından Rapunzel, adamın sessizliğini buna yormuştu.
“Ben bir prensim,” demişti adam çok sonra.
“Nasıl yani?” diyerek uzandığı yerden şaşkınca kalktı Rapunzel. “Kitaplardaki gibi mi?”
Adam güldü.
“Kitaplarda biraz daha farklı anlatılıyor, bilirsin işte ejderhalara karşı onurlu savaşlar, aşk uğruna ölümler, cadı avcıları… Bunlar hepsi saçmalık,” Prens sır verecekmiş gibi yaklaştı, “Ben cadılarla işbirliği yapan prensler tanıyorum.”
Rapunzel sordu:
“Siz hangisisiniz?”
“Ben aşık olanım,” diye yanıtladı prens, “Aşkı için her şeyi yapabilecek olanım.”
Rapunzel şaşırdı, korktu, tedirgin oldu ama en çok da utanç dolu bir keyif duydu. Bunları hissettirmeye çalışmasa da, Prens anlamıştı. Bu yüzden konuyu değiştirdi, başka konulardan konuştular ve geçen haftalar defalarca yaptıkları gibi birlikte oldular.
5
Aşağı kayarken gülümsüyordu. Heyecandan kalbi duracak gibiydi, bu yüzden ayakları sert toprağa değdiğinde diz çöktü ve sakinleşmeye çalıştı. Toprağı avucunun içine aldı ve cesaret bulmak istercesine sıktı. Cesur olmalıydı, hem de bir prens gibi cesur olmalıydı.
Benim prensim gibi, diye düşündü aşkla.
Gerçekten de cesur bir prense aşık olmuştu. Onunla evlenmeye ant içmesi, Rapunzel’in hayatı boyunca gördüğü en cesurca hareketti. Hem şimdi Rapunzel’in ona kaçıyor olması bu andın yanında bir hiçti.
Nasıl da şaşıracak, diye düşündü heyecanla, nasıl da gurur duyacak, nasıl da sevinecek!
Ve böylece yarı yol boyunca prensin nasıl tepki vereceğine dair hayallere daldı. Bunlar uçuk hayallerdi ama her biri kalbini hızlandırıyor ve içini umutla dolduruyordu.
Bu hayallerde kendine yeni bir dünya kurmuş ve o dünyayı içinde yaşadığıyla birleştirmişti. Bu nedenle yolda karşılaştığı şey, dünyasını yıkmıştı.
Önce teyzesine rastlamıştı. Kırmızılar içindeki kadın, arkasında bir kaç kurtla ilerliyordu. Rapunzel çok uzaktan görmüştü onu ve kolaylıkla takip etmeye başlaması, anlık bir dürtüyle oldu.
Teyzesini yarım saat boyunca takip etti. İçindeki merak çok güçlüydü ve bundan dolayı geri dönemedi.
Sonunda bir açıklığa vardılar ve kurtlar ortadan yok oldu. Rapunzel hayret ve merakla doluydu. Koca bir ağacın arkasına sığınmış bekliyordu. Bir sonra, açıklığa başka biri girdi. Bir erkekti bu ve yamalı bir pelerine gizlenmişti.
Rapunzel, teyzesinin sesini duydu.
“Yakışıklı prensim!”
Rapunzel olduğu yerde kalakaldı. Tüm bedeni durmuştu. Dünya durmuştu. Hareket eden sadece iki nesne vardı ve Rapunzel bu iki nesnenin birine sarılmasını, birinini öpmesini acıyla izledi.
“Benim prensim yine Rapunzel’e mi gidiyor yoksa?” diye sordu teyzesi. Sesinde alaycılık ön planda olsa da, altında sinsilik ve saf öfke yatıyordu. “Üstelik,” diye devam etti teyzesi, “Bir süre gitmeyeceğin konusunda anlaşmışken.”
Prens cevap vermedi. Tedirgin bir şekilde durmasına rağmen aynı zamanda meydan okuyor gibiydi.
Rapunzel onları izlemeye devam ediyordu. Kalbi bin parçaya tekrar tekrar bölünürken o, teprenmeden hayatının sonuna tanıklık ediyordu.
“Hayır, sevgilim,” diye yanıtladı prens, etkileyici sesiyle.
Yalan söylemişti Prens, Rapunzel ses tonundan anlamıştı. Ama teyzesi anlamamış veya anlamamış gibi davranmıştı
"Ona karşı bir şeyler hissedersen, rol icabı dışında onu arzularsan neler olacağını biliyorsun değil mi?"
Prens başını salladı.
"Hayallerini süsleyen güç ve iktidara neler olacağını biliyorsun değil mi?"
Prens başını salladı.
Teyzesi memnuniyetle gülümsedi ve prensin kollarına atıldı.
Rapunzel dayanamadı daha fazla ve kuleye doğru koşmaya başladı. Yıllardır tam kullanmadığı bacakları şimdi ona iyilik ediyor, durmadan koşmasına yardımcı oluyordu.
Kuleye varlığında saçına bir taş bağlayıp onu pencereden içeri attı. Taş başarıyla odaya girince, taşı saran saçını sola kaydırıp çekti ve taş pencerenin köşesindeki çıkıntıya takıldı. Ardından Rapunzel odasına tırmandı.
Odaya girdiğinde hiç düşünmeden masasının başına oturmuş son dizeleri yazıyordu.
Kaleminin dansı bittiğinde şaşkınca kendine geldi. Dalıp yazdığı dizeler şiirin kendisiyle uyum içindeydi ama asıl şaşırdığı konu ise şiirin tamamen hayatıyla ilgili olmasıydı. Bu nasıl olabilirdi?
Aylar harcamıştı bu şiir üzerinde ve kendini anlattığını yeni fark ediyordu. Oysa hep annesini anlattığını sanırdı. Annesinin son görüntüsü geldi aklına. Anlamadım, dedi içinden, hala anlamadım anne.
Bir anda şu ana kadar neden son dizeyi yazamadığını fark etti. Korktu. Ama bu korku çok kısa süre sürdü; kabullendi.
"Rapunzel!"
Prensin sesi buldu onu. Gelmeyecekti bu gün, diye düşündü Rapunzel, geldi çünkü vakit de geldi.
Böylece ne yapması gerektiğini anladı.
“Rapunzel! Ben geldim haydi uzat altın saçlarını.”
Saçlarım, diye düşündü Rapunzel. Kalktı yerinden ve annesinin ıvır zıvırlarla dolu çekmecesinden büyükçe bir makas aldı.
Pencereye çıktığında prensin gülümseyen yüzüyle karşılaştı. Rapunzel’in yüzünü görür görmez gülümsemesi silinmişti prensin. Bundan dolayı önüne inen saçlara aceleyle tırmandı. Kulenin yarısını geçtiğinde ise Rapunzel’in ağlamaklı olduğunu gördü. İyice şaşırmıştı.
Pek bir şey düşünmedi Rapunzel.
Gizlediği makası çıkarıp saçlarını kesmeden önce, son iki dizeyi aklından bir kez daha geçirdi. Göğsüne iliştirdiği şiirinin gizemine bir kez daha şaştı. Ardından hüzünle kesti saçlarını. Tek seferde yapmıştı bunu ve bir anda aşağı çekilen prensin şaşkın bakışlarını yakalamıştı sadece.
Prens yere düşerken, Rapunzel’in gözünden süzülen bir damla yaş ona eşlik etti.
“Güm!” diye yükseldi çarpma sesi ve Rapunzel, yaşamı onu terkederken kendini aşağı bıraktı. Yere çarpmadan önce son iki dizeyi anımsayacak vakti bulacaktı.
Altındandı saçlarım, uzunluğuncaydı ömrüm,
Kestim her bir telini, artık alsın beni ölüm.