23 Ekim 2026 Cuma

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksik ifade ediyor. Kendimi bildim bileli psikolojik sorunlarım var fakat kendimi bildim bileli sorunları olan biri gibi hissetmedim.

Çocukluğumun belli bir dönemine kadar ki sanırım da 4. sınıfa tekabül ediyor; bu meselenin zihnimi bu kadar meşgul etmediğini anımsıyorum. Nitekim o zamanlarda da OKB'lerim vardı. Genel olarak hareket bazlıydı. Obsesif düşünceler ise dini yönden rahatsız ederdi genelde. Yaş aldıkça kurtuldum bunlardan. Çocukken o kadar kolay değildi elbette ve her ne kadar çocukluğumu bu denli kötü hatırlamasam da yaşamın hiçbir noktasında tekrar çocuk olmak istemedim. 

Bunun birinci sebebi her ne kadar OKB ise de söylemeden edemeyeceğim; ikinci sebep tekrardan üniversite sınavına girmek istememem...

Hayatımım neredeyse son 5 yılıdır da aktif olarak bir mücadele ve kötü hisler bulamacı içerisindeydim. Bazen depresyon buna eşlik ediyor gibi hissediyorum. 30'a 1 yıl kalmışken, yaşlandığımı da hissediyorum. Enerjim sönüyor. Kaygı içindeyim. Fakat yaşamıyorum.

Doğruyu yapmamak, pişman olmak, yanlış seçeneği seçmek ve başkasına zarar vermekten ölesiye korkarken asla yaşamadığımı şimdi fark etmiyorum elbette. Benim kadar yaşamamaktan korkan biri yok tanıdığım. -En azından bunu bileceğim kadar bana içini açmış olanlardan. 

-Burnum akıyor. İlaçtan. 3 haftadır burnum akıyor. Bir üç hafta daha akacak. Dereye döndü.-

Ancak şimdilerde, bu  korkuya karşılık vermekte hiç olmadığı kadar zorlanıyorum. 

Zaman geçmiyor, günler kısalmıyor, ihtimallerin beynimdeki sorgusu beni uykuda bile rahat bırakmıyor. Oysa rahat uyuyabilmek için o kadar da para verdim... Bilen bilir mlsf. 

Sığlık çiğlik içindeyim bu aralar. Bir şeylerin değiştiğini, zihnimde bir şeylerin yerinden oynadığını biliyorum. Bunun ne zaman başladığını ise bir türlü kestiremiyorum. Sorunlar içinde sorunlar; zihnimin entrikaları içinde başka entrikalar... Başlar sonlar... Hepsi bir birine karıştı. Bir yılan yuvası gibi. Hangi başın hangi kuyruğa, hangi kuyruğun hangi başa ait olduğunu renklerinden çıkarmaya çalışamayacak kadar karanlık bir yuva üstelik. (Birkaç farklı şekilde de daha aynı şeyi söyleyebilirim.)

23 Ekim... Kasım az kaldı. Ekim sonlarını severim. Kasım için bir planım yahut hissim yok. Aralık güzel olacak gibi geliyor. Yine de geleceğe karşı herhangi bir heyecanım yok. Gelecek, çok uzun bir zamandır sadece yeni kaygı yumakları getiriyor. Beni, oyunbaz bir kedi sanmıyorsa ayıp ettiğini söylemem gerek. 

Yumaklardan bıktım. 

Neden bilmem, dağ yamacına kurulu bir köyde, kendi bahçesini ekip biçen ananemin, çapayla bahçe dışına yaptığı su yolunda bulunmak istiyorum. Ucu başarıyla dümdüz bir şekilde kesilmiş, içinde ipliklerin oynaştığı, plastik, koyu lacivert bir hortum olmak hoşuma gidebilirdi. 

12 Ağustos 2026 Çarşamba

özlem.

Özlem her yanımda. İçimde. Beynimde. Gözlerimin arkasında. Bazen izliyor. Plastik sandalyelerin kırık kolluklarında kendisini buluyor. Sarı otların kolay tutuşması onu korkutuyor. Dalgalar bir ayna gibi, düşmanca, dostça, hoyratça üstüne geliyor. Kaçışıyoruz. Ben. Özlem. Evet, özlem kaçıyor. Kulaklarımda şimdi. Tanıdık bir seste buluyor kendini. Tanıdık bir ses her yerde. Mide gurultusu, içten bir kahkaha, küçük bir kemirgenin zorlukla duyulan hızlı adımlarında.


Kalbim ne ilk ne de son adresi. Vicdan yükü içinde, kasılmalar ve kasılmaları terk ederse diye peyda olan korkular içinde. Özlem de orada. Benden ayrı, benimle. Benim kadar kararsız, benim kadar kadarlı. Ve korkak en az benim kadar.


Dün havluma bir uğur böceği kondu. Elime aldım. Benim üstüme konmuş sayılır mı? Özlem uğur böceğinin beneklerindeydi. Gördüm. Uçmasını istedim. Uçmadı. Üfledim hafifçe, kıpırdamadı. Güçlü üfledim, savruldu. Yere düştü. Uğurum ters teper diye korktum. Belki biri ezerdi? Ben suçlu olur muydum? Özlem ne düşünürdü? Baktım. Orada göremedim. Şimdi sadece uğur böceği vardı. Özlem yerine, içime, iliklerime, şüphenin hemen yanına dönmüştü bile. 


Bedenimde daha çok dolaşmasını istediğim zamanlar var. Tırnaklarımın uçlarında dahi hissetmek istediğim zamanlar. Bazen hiç hissetmiyorum. Tedirginlikle arıyorum. Bulamıyorum. Özlem tamamen gittiğinden mi yoksa yeterince anatomi bilgisine sahip olmadığımdan mı bulamıyorum, bilmiyorum. Bazen özlemi bilmediklerimde buluyorum. Bana gülüyor. Gaipten, gelecekten, henüz görülmemiş yıldızların altında, susuzlukla dilenen esintilerin üstünden, zihnimden. 


Özlem bir orada bir burada. Benimle ve bensiz. Ruhu dargın. Vurdumduymaz tavırları. Zaman zaman da içten. 


Özlem benden nefret etmiyor zannımca. Zamana düşman olduğunu biliyorum gerçi. Zamana ben de düşmanım. Hiç zamana düşman olmayanlardan olmadım. Özlemden benim olduğu için mi hasımlarıma hasım? 


Bu dünyada benim olan ve benim olmayanlarla yaşadığımı biliyorum. Vaktiyle benim olup da kaybettiklerimden de haberdarım. Kaybedilenler arasındakileri hiç unutmuyorum. Özlem kaybedilenler arasında değil. Olmasını çok isterdim. 


Özlem yanımda. Yazdıklarımı okuyor. Bir an sonra gidecek. Tekrar geleceğini biliyorum. Günler gelip geçecek, hava soğuyup, bulutlar hakimiyetini ilan edecek. Sonra yağmur yağacak. Yağmurdan sonraki karı beklerken, farkında olmadan özlemi de bekleyeceğim. Gelip gelmeyeceğini bilgisine şimdi sahip olmadığım gibi o zaman da sahip olmayacağım. 

4 Ağustos 2026 Salı

kar altında.

Kış. Kar altında sokaklar. Kaldırımlar buz tutmuş. Devler düşüp duruyor. Kaydıkları yerlerde geniş sulaklar kalıyor. İrice kar taneleri o sulakların üstüne düşüp, onları tekrar sert, soğuk buzlara çeviriyor. Beyaz buzlar güneşin altında parlıyor. Geceden yağan yağmur beslemiş hepsini, sonra kar köklerini ekmiş ve şimdi hepsi, uyum içerisinde, birlikte, kol kola, sarılarak, oynaşarak, öpüşerek duruyorlar. Yağmurdan sonraki kar, iri iri, usul usul, zamansız ve kaygısız, yağıyor.

O yokuşun başında. Aşağı inecek. Hedefini uzaktan görebiliyor. Yokuşun sonunda kaldırım sekteye uğramış, arkada kalan günlerin birinde bir araba yoldan fırlamış, araba fırlayınca uzun zaman önce oraya yerleştirilmiş pek de doğal olmayan taşlar, yerinden uçarak doğaya, yolun kenarındaki taş ve toprak içine süzülmüş. Eğer zamanında varırsa yokuşun sonuna, yerinden çıkmış taşların yerinde var olan toprağa ulaşırsa, oradan ufuktaki ormana, çiğ taneleriyle bezeli yaprakların altına gidebilir belki.

Belki.

Bir kesinlik görmeyi uzun zaman önce bıraktı. Yol da pek çok hadise yaşanabilir. Öğrendi. Karnı aç şimdi. Tek derdi yapraklara ulaşmak ve bir güzel kahvaltı edebilmek. Artık vaktini böyle şeyler için harcıyor zaten. İçi çok uzun bir süredir sessiz. Zihninin derinlerinde unuttuğu şeyler var. Nerede olduklarını biliyor. Ancak gitmeyecek yanlarına, bulup çıkarmayacak, hatırlamayacak.

Kış. Kar. Kar altında sokaklar. Kayıyor. Buz tabakası onu kucaklıyor. Ne hızlı ne de gereğinden fazla yavaş. Olması gerektiği gibi; rüzgar ancak hafif bir esinti kadar.

Devler gelip geçiyor. Henüz üzerine inen şimşekler yok. Onu fark edebilen de yok. Fark edilmezlerin içinde yaşayan bir tek kendisiymiş gibi hissediyor.

Bir zamanlar yaşadığı bu günleri düşlediğini anımsıyor. Tanıdık düşünce, zihninin derinlerinden o davet etmeden çıkageliyor. Neden şimdi? Düşüncelerin o davet etmeden gelmesinden nefret ediyor. Kısa hayatında öğrendiği tek şey ise, davet edilmeden gelen düşüncelerin kovulmaması gerektiği gibi.

Buzun yer yer pürüzlü yüzeyi altından kayıp geçerken, bugünde farklı olan şeyin ne olduğunu düşünüyor. Neden bugünü düşlemişti vaktiyle? İyilikten mi? Vaktiyle bugünden ne umduğunda dair en ufak bir fikri yok. Ummanın da mutluluk gibi kaybedilenler arasında olduğunu biliyor. Kaybedilen şeyleri yeniden bulmaya ise hiç hazırlıklı değil.

Yanında koca bir şimşek çakıyor. Buz parçalanıyor. Buz parçalanınca altından soğuk su fışkırıyor. Islanıyor. Hızlanıyor. Kış. Kar. Sokakta, kimsenin fark etmediği bir umut, son sürat aşağı kayıyor.

Hızlı hareketler tabiatına uzak. Nasıl yönetileceğini bilmiyor. Hızlı düşüncenin yanında günahı getirdiği söylenir. Bu, en sevmediği inançların başında gelir. O inanmaz. İnançlı birinin sahip olduğu tüm korkulara sahiptir. Kar altında ve buz üstünde öylece kayarken, başına bir şimşek düşmesinden titrercesine korkar.

Başına bir şimşek düşmüyor. Kayıyor. Hızlanıyor. Yavaşlıyor. Karın tadını alabiliyor. Eski günleri koklayabiliyor. Bir gülüşün tınısı hala kulaklarında. Bir sevgi sözcüğü davet edilmeyenler arasında. Göçmek henüz arkasında yahut tam önünde. Soluduğu kadar korkarken, yolun sonuna, yerinden fırlamış kaldırım taşının, pek de yerinde duramayan eski dostunun hemen üstünden toprağa ulaşıyor.

Soğuk.
Kış.
Kar altında sokaklar.
Buz tutmaktan çamura bulanamamış topraklar seviyor. Yaşama sebebi belki de onlar. Yapraklar şimdi çok daha yakın. Guruldayan bir karnın sesi, fark edilmeden esintilere karışıyor. 

30 Temmuz 2026 Perşembe

ikircikli ağaç. 28. spider-man.

Keşke bir ağaç olsaydım.

Zayıflıklar ve sonu gelmez hatalar karmaşası, insanı, hissedebileceği en güvensiz hayal kırıklığına, kendini gerçekleştirememiş olmaktan duyulan kaygının dibine itiyor. Karşı durmak çok zor, ekseriyetle de mümkün değil. Böyle zamanlarda, en amansız rüzgarlara dahi direnen o bükülmek çınarlardan biri olmak isterim. Bu dünyaya bir ağaç olarak gelmek, muhakkak deneyimlemek istediğim bir şey olurdu.

Ağaçların ikircikli bir yapıları olduğunu sanmam. Eh, yani en azından dışarıdan öyle olmadıkları görülüyor. Bir ağaç olsaydım, elbette ikircikli bir ağaç olur olurdum. Hangi rüzgarı karşılayacağını bilmeyen, dallarından armut mu yoksa elma mı sarksın karar verememiş, sevdiklerine yakın olamayacak kadar uzak, yaklaşamayacak kadar sabit... Belki bir kedi konaklardı yamacımda, kalın dallarımda? İnemezdi belki tekrar yere. Kimse görmeden eğilir, yere indirirdim onu. Biri görüp de yardım çağırsa içerlerdim. Kedilere zarar vermeyeceğimi bilmeleri gereken insanların, bu dünyada var olduğu bilgisi, kabuklarımı çatlatırdı.

İkircikli bir ağaç olsaydım yağmurda fısıldar, karın altında terlerdim. Şarkı söylerdim en açık havalarda. Rüzgar okşarken yapraklarımı, gülümser, fakat asla dans etmezdim. Dans eden ağaçları görenlerden pek azına rastladım. Anlattıkları ise bir rüya gibiydi. Bu yüzden gerçekten de bir rüya olduklarına inandım.

Yaşım 28.

Günler hızlı geçmesini istediğim zamanlarda pek yavaş geçiyor. Sanırım herkes için olan bir durum. Genel de hızlı geçmelerini dilerim. Ancak yaşımı düşündükçe, yavaş olmaları işime gelir. Yavaş olmaları işime geldiğinde ise günler pek hızlı geçmeye başlar. Bunun da hemen hemen herkes için böyle olduğunu varsayıyorum.

Son sürat 29'u dolduruyorum. 30 olmama çok az kaldı. Pek hazır hissetmiyorum. Öte yandan aslında pek bir numarası da yok. Hiçbir şey değişmeyecek. Daha iyi olmaktan başka bir dileğim yok sanırım, ne de olsa bir ağaca dönüşemeyeceğimi biliyorum.

Her yıl başlangıcında, yeni yaşın ilk günlerinde, (doğum günüm sağ olsun, birbirlerinden pek uzak değiller), bir sonraki yıl daha dolu, daha farklı yaşayacağımı düşler dururum. Ve sanırım denerim de. Hiç başarılı olmadım. Bu kış 29'uncu kez aynı şeydi deneyeceğim. Bir şey değişeceğini sanmıyorum. Umuyorum ki bu diğerlerinde olduğu kadar kalabalık bir "ortak" deneyim değildir.

Spider-Man.

Cumartesi arkadaşımla sinemaya gideceğim. Ve yaşımın üstüne hemen dillendirmesi tam yerinde olacak; çokça heyecanlıyım. Spider-Man'in benim için yeri ayrı. İlk gördüğüm anı, kendimi ilk oymuş gibi hissederek sağa sola atladığım günü unutmuyorum. Kocaman bir sofraydım. Yer sofrası, uzun bir dikdörtgen. Pilav ve tavuk vardı. Tavuk kızarmış, derisi yağlı ve soğuk kola... Sanırım misafir vardı. Misafir menüsüydü çünkü yerdeki. Televizyonda film açık. Spider-Man. Raimi üçlemesinin ilki. İlk gördüğüm sahne, kafes dövüşü, sonrasında kostümü ilk giydiği an ve yemekten sonra dolu karınla koltuktan koltuğa zıplayan ben. O an ve devamında gelişen sadık hayranlık yaşanmasaydı, şu an çok farklı bir insan olacağımdan eminim. Kendime dair sevdiğim kimi şeyleri de o ana borçlu olduğumu biliyorum. O günkü lokmalarımın tadını hala anımsıyorum. Sanırım bu yüzden kaç yaşında olursam olayım, sinemada herhangi bir Spider-Man filmi olması, koşa koşa gitmem için yeterli. 

28 Temmuz 2026 Salı

sanki. (revisited)

Sanki bir şey olacak. 

Sanki bir esinti, belki bir titreme olacak. Bir şey hissedeceğim. Beklediğim türden. Sanki bir elimi kaldırsam, rüzgarı keseceğim. Sanki parmaklarım bükülecek, dikenli otların henüz ben çok küçükken ellerimde açtığı silik yaralar, ancak şimdi kapanacak. Rüzgar merhamet edecek belki yahut iliklerine kadar düşman kesilecek. Sanki ben havayı yaracağım enine boyuna ve mahzun esinti, alelade varlığımın etrafında tavaf edecek. Bir şeyler olacak sanki. 

Hissediyorum. 

Kalbim midemde atıyor. Kalbim devamlı yer değiştiriyor. Az önce bağırsaklarımdaydı, belki orada kalmalıydı. Artık boynuma yükseliyor ve bir noktada beynime girecek. Sanki bir şeyler olacak ve kalbim eski yerine dönecek. Sanki kalbim, yeniden atmaya başlayacak. Sanki kalbim beni daima attığına inandıracak. Bir balık gibi çırpınırken düşleyeceğim onu, soğuk, mavi sularda. Sanki bir şeyler olacak bu maviliklerde ve bana olacak. Ölecek miyim? 

Bazen kokusunu alıyorum. 

Yürüyorum sahilde. Kordon boylu boyunca uzanıyor. Denizin sesi zar zor duyuluyor. Yaklaşınca pisliği yüzüme vuruyor. Ve birkaç kağıt var, tükenmez kalemlerin dayanıksız mevcudiyetini kovan. Dilekler ayrılıyor kağıtlardan. Benimkiler de var mı aralarında diye eğiliyorum. Sanki biraz daha yaklaşsam atlayacağım o suya ve pahalı defterlerden nazikçe koparılan sayfaları yutacağım. Sanki bir dilek tıkayacak soluk borumu, mürekkep boyayacak boğazımı, genzimi, kalbimin henüz terk ettiği kaynayan midemi ve belki de ben ancak o zaman tam manasıyla nefes alabileceğim. 

Yüzmeyi biliyorum. 

Denize batabilirim. Batarsam çıkarım. Yüzeyde kalabilir, beklemeye orada devam edebilirim. Uyuyabilir, dinleyebilir, çok susarsam tuzlu deniz suyunu içebilirim. Bir teni deniz altında hissedebilirim. Kaldırabilirim herkesi denizde. Ellerim kaygan sırtlarını tutamaz, sıyrılıp usulca, daha sıkı kavrar dizlerime oturturum. Ben batsam bile, gün ışığı akmaya devam eder. Boynuma dolanmış kollar engeller yanmamı. Sıcak, tuzlu. Sanki iki hafifmeşrep iki balık gibi.

Öpüyorum. 

Dudaklarım soyuluyor. Sorun değil. İlaçlarım. Yumuşak, tatlı kremleri sever, sürerken de bir o kadar utanırım. Bir öpücüğün tende bıraktığı hislerde başlar soyulmalarım. Sanki bir başkası öper de ben ancak hissederim. Dudakların ıslaklığı bulaşır sakallarıma. Sakallarım ıslanmış gibi gelmez. Sıcak ve ıslak dudaklar öperim, sıcak ve ıslak dudaklarımla. İlk öpücüğüm hep sorulur bana, oysa ben hiç gerçeği söylemem. Sanki, ben sanki'si olmayanlardan biriyim.

Yaşıyorum.

Dosyalar arasında, yüksekte. İçim sürünüyor. Şimdi, tam şu an. Yukarıdan bakıyorum. Sanki gökyüzü oluverdim. Yaşadığım günleri izleyebiliyorum. Yüksek Mahkemeler kurulu her birinde. Sanki başka bir dünyaya bakıyorum. Çok zaman geçti. Kışları eskiden daha katı, daha karlı hatırlıyorum. Yağmurun ise merhametli bir tavrı vardı. Ve ben bir zamanlar olabileceğim insanları düşünürdüm. Sanki kaygısızdım. 

22 Temmuz 2026 Çarşamba

bugünlerde

Zaman bugünlerde geçmiyor. Bekliyorum, dinliyorum, izlemeye çalışıyorum. İlerlediğini bir türlü göremememin sebebi bu mu? Öte yandan biliyorum ki, ilerlediğinde, nihayete erdiğinde, bundan üzüntü duyacağım. İkircikli hisler yumağı olmak kaderimde var mıydı? En başından beri yani. Bilerek mi geldim?

Hayatımın nereye gideceğini bilmiyorum. Hayatı zaman zaman fazla önemsiyor, zaman zaman ise kolayca verebileceğimi düşünüyorum. Hayır. Bir kayıp değil, kurtuluş gibi. Ben sanırım uzun bir kış uykusuna yatmak istiyorum.

İnsan biraz da "lame" cümlelerde saklı bence. Geçen gün örneğini gördüm: Nehir kenarında, akıntının huzurlu, neşeli, kuş cıvıltısına benzer sesindeki güzelliğin, suyun önüne çıkan taşlardan kaynaklandığına dair. Teknik olarak her zaman doğru değil elbette ama altında yatan fikre katılıyorum. Engeller, bizi biz yapar. Engeller, yaşamımızı anlamlı kılar. Taşıp sıçradığımız, yarıldığımız, parçalanıp un ufak olduğumuz, göğe yükselip sonra tekrar varoluşumuza döndüğümüz yolculuğun bir parçası bu taşlar, sivri kayalar. Hikayemizi güzelleştiren de onlar. Bunu anlıyorum. Hissediyorum. Ancak çarpmanın zorluğu azalmıyor. İş kaya çıkıntısına çarpmaya geldiğinde, çarpmak anlık bir olaydan uzunca bir sürece yayılıyor. Kış uykusu gibi.

Kendimi lapa lapa yağan karın altında görüyorum. (Hayır, böyle hissetmiyorum, sadece görüyorum.) Engin bir ormanın hemen girişinde başlayan, sert bir yamacın ucunda. Bir mağara var. Sıcak görünüyor dışarıdan. Sert rüzgar (bir anda peyda oldu) içine ulaşamıyor. Ben ise diplerinde değil, hemen girişindeyim. Yağan karı izliyorum. Rüzgarı hissediyor, mağara ağzıyla yaptığı dansı dinliyorum. Zamanın geçmediğini hissediyorum. 

6 Temmuz 2026 Pazartesi

iki saniyenin peşinde

Cumartesi garip bir an yaşadım. Esasında çok garip değil. Daha doğrusu işin garipliği, olayın kendisinde değil de kısıtlı hayatımda yer aldığı fazlasıyla sınırlı sürede. Neden bazı anlar, özellikle en çok ihtiyaç duyduklarımız sadece iki saniye sürer?

Hayır, bu yazı bir erken boşalma şakası değil. Buna yemin ederim.

Baştan alalım.

Cumartesi dışarı çıktım. Aslında çıkmayacaktım ama çıktım. Arkadaşlarım buluşmuştu. Ben pek iyi hissetmiyordum açıkçası. Dışarı çıkasım yoktu. Bilirsiniz öyle anları. Tam olarak depresyon sayılmaz. Bir tür enerjisizlik. Esvap ve ayakkablarım benim, fakat sokaklar diğerlerinin gibi geliyordu.

Hava yağmurluydu. Son zamanlardaki en fena yağmurlardandı üstelik. Bilenler bilir. (Hep bu cümleyi kurmak istemişimdir). Buhranımın sebebi belki yağmurdu, bilemiyorum. Ancak kararsızlık içinde tüm günümü geçirdiğimden endişe ettiğimi hatırlıyorum. Zira hava kararmış, akşammış gibi gelmişti. Oysa neden bilmem saate baktığım henüz "2" olmadığını gördüm. Daha öğle vakitleriydi, akşama çok vardı. Gün bitmekten çok uzak, diğer her şey ise fazlasıyla yakınmış gibiydi.

-En basit cümle kurulumunda dahi, kendimize, başkalarına; dünyaya küçük işaretler bırakıyor olmamız, yazmak ile ilgili en güzel şeylerden biri.-

Çıkmaya karar verdim. Üstümü giydim. Son zamanlarda pek değişiklik içeren bir eylem dizisi değil. Benzer, hatta ekseriyle aynı kıyafet parçalarına uzanır ellerim. Üstüme olan tek pantolon, üstüme olacağından emin olarak aldığım aynı tip, farklı renkteki iki üç tişörtten biri. (Beyaz temiz ise her daim beyaz). Renk uyumuna bakılmaksızın giyilen aynı rahat ayakkabı. Terlemekten nefret ettiğim, terimin bir şekilde tişörtüme ulaşmasından daha da nefret ettiğim için atlet giymeden çıkmam. Eğer çok merak ediyorsanız onun rengi de griydi. Daima gri. Diğer -neredeyse- her şey gibi. (Evet, yazarken de okunduğu gibi cringe hissettirdi. Fakat bazı şeyler nasılsa öyledir.)

Nitekim sonunda evden çıkabildim ve doğruca Suavi'ye yollandım.

Yağmur sağanaktan çiselemeye dönmüştü. Şansım asla tamamen bitmez, bir gıdım da olsa kendini hissettirir bana. Dünyanın en şanslı insanı olmak biraz da böyle bir şey... Dünyanın en "biraz da böyle bir şey" insanı olmak da tam olarak böyle bir şey.

Vardım. Arkadaşlarım oturuyordu. Aralarına katıldım. Üstümde bir tutukluk vardı. Atamadım hemen. Atabilecek gibi hissetmedim. Sohbet etmeye çalıştım, pek olmadı. Spor falan konuştuk. Direnç bantlarıyla çalışıyorum yarım aydır falan. İşe yarıyor mu bilmiyorum. En azından çalışıyor olmak yeterli geliyor.

Neyse, tamam, sadede geleceğim. Söz. Az kaldı. Hatta, geldim bile.

Üstümdeki tutukluk, buhran bir türlü geçmiyor. Sanki yanaklarımın içinde bir duvar var, metalden, aşamıyorum. Arkadaşlarım "hava almak" için hareketlendi. Bende arkalarına takıldım. Kafeden çıkışa yöneldik. İnsan kalabalığı artmıştı. Eskiden severdim bunu. Son birkaç yıldır emin değilim. Fakat tam kapıdan çıktığımızda, esinti, kısa, abartısız gülüşler, sohbet sesleri, yağmurun yerdeki taze ıslaklığı falan derken iki saniye, ben, çok mutlu, sınırsızca özgür, hava kadar hafif hissettim. Can bulmuş, yaşam pınarından içmiş, hayır yaşam pınarında çıplak bir şekilde yüzmüş gibi hissettim. Bunun sebebi üsttekilerden hiçbiri değildi. Sebebini bilmiyorum. Düşünüp duruyorum. Ne vardı o iki saniyede? Neydi özel kılan, neden bana öyle hissettirmişti ve neden o kadar kısa sürmüştü?

Cevabı arıyorum o andan beri. Bulabileceğimden değil. Sadece "aradım" diyebilmek için. "Ya bulursam" umudu da yok değil. İkiyi özel kılan şeyi, o bir iki adımda gerçekleşen hadiseyi azıcık daha genişletebilirsem, dünyalar benim olacak gibi hissediyorum. Belki olmayacak. Fakat anlamak önemli.

Adımlarımda mı bir şey vardı? Soluğumu farklı kılan neydi? Dışarı çıkar çıkmaz yüzüme serin, tatlı bir esinti çarptığından mı yoksa çarpmadığından mı yaşanmıştı her şey? Gidecek bir yeri olanların hissettiği güven miydi yoksa? Nehirde yüzmek değil de sürüklenmek böyle bir şey miydi? Bilmiyorum. Açıkçası artık unutmaya başladım. Nasıl hissettiğim bile silikleşiyor. Anımsamanın da kaybedilenler arasında olduğunu biliyorum. Yine de bir süre daha aramaya devam edeceğim, sanırım.

1 Temmuz 2026 Çarşamba

bilmediğim zamanların istikameti.

Akşamüstü. Cuma yahut perşembe. Saat neredeyse altı olmuş. Mesai bitmemiş ama bitirdim. Yerimden kalktım, vedalarımı ettim, asansöre yöneldim. On katlık bir bina. Eski. 99 depreminden önce yapılmış. Bir benzerini kaldırabileceğini sanmıyorum. Bir sonrakinde hala orada çalışıp çalışmayacağımı sorguluyorum. Gelecek çalışmayacağımı gösterecek fakat henüz o zaman bunu bilmiyorum. Asansöre biniyorum. Tıngır mıngır inmeye başlıyor. ikinci kata yeni birileri taşınıyor. (Belki de ayrılıyor). Bu yüzden çıkan ve inen asansörler illa ki o katta duruyor. Birkaç saniyelik gecikme son derece sinir bozucu. Onlardan nefret ediyorum. Onlardan ve birinci, ikinci katta oturmasına rağmen inmek için asansör bekleyenlerden. Dakikalar geçer ancak onlar beklemekten vazgeçmezler. Oysa mesai bitmiştir, eve gidilecektir, ev olması şart değil, belki de benim gibi gitmekten hoşlanacakları yere gidecek, arkadaşlarıyla buluşacaklardır. Sabırsızlıktan başka ne doğabilir ki bu beklentiler içinde? Neden sabırsız değiller? Herkes iş yerinden bir an önce siktir olup gitmek istemez mi? Bence istemeli.

Çıkıyorum. Bahar gelmiş. Rüzgar, kendisine karşı son derece gayri nizami dizilmiş binaların arasından yüzüme esiyor. Sert. Kulaklarımı dolduruyor. Yaprak hışırtıları var. Yanlarından geçiyorum. Biten bir mesai ile beraber arkamda kalıyorlar. Binaları kıskandıracak bir ustalıkla rüzgara karşı doğru cephe alarak -biraz da bir sığınağa bürünen ellerimin yardımıyla- önce sigaramı ardından da dudaklarıma iliştirdiğim sigaramı yakıyorum. Doğru sigarayı bir türlü bulamadım. Çok içtiğim o zamanlarda da hiç içmediğim bu zamanlarda da.

Bir benzinlik var. E5'e bakıyor. Yolum arkasından geçiyor. Bazı zamanlar adliyeden dönerken oradan aldığım bir içecek elimde oluyor ve bazen diz hizasındaki korkuluklarına da yaslanıyorum. İlginç bir yer değil esasında ancak bir keresinde yine tam da geçtiğim yerde dururken kafama bir yaprak düşmüştü. Parlak, sarımtırak bir yeşille normal yeşilin harmanlandığı, kuru, çıtır ve de kıtır bir yapraktı. Usulca düşmüş, saçlarıma konmuştu. Saçlarım uzun olduğundan içlerine giren yaprağın sapını cana yakın bir edayla karşılamış, bir tabloya iliştirilmiş gibi orada öylece asılı kalmıştı. Hemen fotoğrafımı çekmiştim. O gün yaprağın öyle düşüp başıma konmasını bir işaret olarak algılamış, başıma çok güzel şeylerin geleceğini, şansımın hiçbir zaman azalmayacağını hissettiğimi hatırlıyorum. Bu bir yaprağın bahşedemeyeceği kadar büyük bir işaret, o zamanlar bilmesem de şimdi biliyorum. Yine de umdun, belki de diledim. İçim neşeyle dolmuş, mutlu ve güçlü hissetmiştim.

İş çıkışı yine aynı yerden geçerken o günü hatırlayıp yine, yeniden o benzer hisleri yakalayabiliyorum. Hayır, yakalayabilirdim. -Yakalayabildim. (Zamanlar birbirine karıştı.)

Ne yapıyorum şu an? Hatırlıyorum. Bambaşka bir zamanı, bir iş çıkışını. İş çıkışı anısı içerisinde başka bir anıyı daha anımsıyor, ondan bahsediyorum. Oysa şimdi iş çıkışına döneceğim. Asla şimdiki zamana gelmeden sözlerimi kesebilmeyi umuyorum. Zira şimdi zaman sonlanmış değil. Ben de sadece sonlanan şeyler hakkında yazmam gerektiğini bilecek kadar olgunlaştım.

Devam edersek; üstümde geniş bir kot var. Mavi. Altımda kot olduğuna göre gün de belirlenmiş oldu: Cuma. Yarın iş yok. Yapmam gereken bir şey olmadan yaşanılan herhangi bir cumaya daima aşık olabilirim. Tekrar tekrar.

Metroya ilerliyorum. Metroya iniyorum. Eve gittiğimin tersi istikamette gideceğim. Hedefim rıhtım. Ne yapacağıma henüz karar verdim. Sadece rıhtıma varıp, üçüncü çıkıştan çıkarken gökyüzüne bakacağımı, üçüncü çıkışın ucunda yükselen gürbüz ağacın dallarının gökyüzündeki uzanışını göreceğimi ve ihtiyacımın bu olduğunu kavrayacağımı hissediyorum.

"Evet," diyeceğim kendi kendime, "ben burasıyım. Bu birkaç saniyeyim. Bu birkaç saniye için varım." Dallar ne güzel uzanmış, yapraklar parlak parlak, berrak gökyüzü, dallar ve ben; biz varız sadece, diye düşüneceğim. Yürüyen merdiven de bana uyum sağlayacak, kimse fark etmeden biraz yavaşlayacak. Ben fark edeceğim ama. Kirli, tüm bakterileri üzerinde barındıran siyah kordonuna dirseğimi koyacağım ve o, teşekkür ettiğimi anlayacak. Anladı mı belki biraz daha yavaşlayacak. Ben hep yavaşlamasını umdum.

Tepeye varınca nihayetinde, ne yapacağımı düşünüyorum. İnsanlar bir sağa bir sola dağılıyorlar. Ben nereye baksam tanıdık birini görecekmişim gibi hissediyorum bir an için, kimseyi görmüyorum. Ne o gün ne de başka bir gün.

Ne yapacağımı bilmememe rağmen beynim alıştığı komutları sırasıyla beynime giriyor. Sağa yöneliyorum. Kırmızı ışığın yanmasını bekliyorum. İnsanları gözlemliyorum. Ne yapıp ettiklerini biliyorlar. Nereye gittiklerini de biliyorlar mı? Gitmek, bir şey yapmak mı sahiden diye düşünüyorum. Işık yanıyor. Karşıya geçiyorum. Normalde sağa dönüp daha az kalabalık bir yolu tercih ederim. Ancak o gün biraz daha ilerleyip, sağda, kahvecinin karşısındaki küçük bakkala girip sigara alıyorum. Aldığım markayı gerçekten sevmediğimi düşünüyorum. Baştaki sorular tekrar aklıma nüfuz ediyor; ben kendime uygun sigarayı hiç bulabilecek miyim? Artık bulamayacağımı biliyorum.

Bakkaldan çıkıp geri dönüyor ve en baştan dönmem gereken yola sapıyorum. İnsanlar daha az. Kaldırımlar ise fazlaca işgal altında. Aslında bana ayrılmış bir yolda yürürken nasıl olur da bir takım mekanların içinden geçebildiğimi düşünmemeye karar veriyorum. Nerede yaşadığımı unutacak değilim. Ne unutacak ne de duracak.

Sola, sonra tekrar sağa ve sonra tekrar sola sapıp uzun bir yokuş çıkıyorum. Yine insansız bir yol burası. Tercih sebebim bu. Ancak diğer yollara göre de buradan fazla araba geçiyor. Kulaklığımın sesini kısıyorum bu yüzden. Arkamdan gelebilecek arabaları duymak için. Çünkü kaldırımlar da dar burada. Bazen bir motor park edilmiş oluyor, ondan kaçınmak için yola çıkıyorum. Solda kalan binaların girişlerinde sevgililer oturur bazen de. Kibarlık edip bakmam. Orada olmaları hoşuma gider. Bazen kıskanırım. O dünyadan kopmuşluğun ve nefeslerde var olmanın herkese nasip olmayan bir şey olduğunu bilirim.

Son kez sağa döndükten sonra iki kez daha üst üste sola dönmek icap ediyor. Solumda bir otel var bu sefer. Severim bu oteli, otelleri genel olarak sevmememe rağmen. Bu otelin de girişi güzeldir ve oturulabilir. Ancak sık sık yabancılar çıkar. Seni orada görünce şaşırır ancak ses etmezler. Kıvrak bir şekilde yanından sıyrılıp yollarına giderler. Arkalarından hiç bakmam. Geri döneceklerini bilirim.

Sevdiğim kafem bu otelden sonraki soldadır işte. İçi küçük, dışındaki vantilatörler yetersizdir. Ama severim. Gittiğim ilk kafedir aynı zamanda ve herhangi bir iş çıkışı, nereye gittiğimi bilmediğim zamanlarda geldiğim bir yerdir.

Herhangi bir iş çıkışı, nereye gittiğimi bilmediğim ve son derece yalnız hissettiğim zamanlardaki istikametim böyledir işte. Sadece yazarak hatırlayabildiğim ve artık hiçbir yönüyle var olmayan eski bir istikamet. Bir öğle yemeği sonrasında hatırlanacak kadar ise yeni.

Özleyip özlemediğimi pek anlayamıyorum. İnsanın tabiatı ikirciklidir elbette.
Ben de tabiatımdan müteessirim. 

öğle yemeği üstüne hissedilen yalnızlık.




Çoğu zaman kendimi fazlasıyla yalnız hissediyorum. Göğsümde, göğüs kafesimin içinde bir his bu. Şişiyor, kasılıyor, bazen çırpınıyor. Onunla nasıl baş edebileceğimi bilmiyorum. Hissettirdiği gibi gerçekten fiziksel bir formu olsaydı, belki dışıma çıkarabilir, onu ellerimle yok edebilirdim. Şekli nasıl bir şeye benzerdi acaba? Pürüzlü, bir türlü patlamayan bir balon mu? Taş, kaya parçası? Kokusuz yağmurlarla ıslanıp da neredeyse çamura dönmek üzere olan kum birikintisi belki de? Bilmiyorum. Sanırım en çok bana benzemesini, hayır, formunun direkt benim bir klonum olmasını arzu ederdim. Böylece kendimi öldürerek her şeye son verebilir, yaşamaya devam edebilir ve yalnızlığımı sona erdirebilirdim.

29 Haziran 2026 Pazartesi

sesimden korkuyorum.

 Uzun zamandır bir şey yazmıyorum buraya. Hiç yazmıyor değilim de, yazdıklarımı kendimle sınırlı tutmaya çalışıyorum, diyelim. Aslında, kaçırıyorum, daha doğru bir ifade olacak. Kaçıyor, yazdıklarımı kaçırıyor, saklıyorum tüm gözlerden. Uçtan uca şifreli sistemlerle korunan dijital günlük app'leri işimi görüyor. Şifresini sadece benim bildiğim, benden başkasına cevap vermeyen bilinçli bir kayanın ardındaki mağaranın içinde gizliler. O kadar gizliler ki bazen ben bile bulamıyorum.

Gerçi bundan dert devşirmiyorum kendime. Sanırım benim için başka türlüsü mümkün olmadı hiçbir zaman. Gerçekten hissettiğim yahut düşündüğüm şeyleri öylece yazamadım. Hala yazamıyorum. Kimsenin görmeyeceğinden emin olmam gerek. Sesim çıksın fakat kimse duymasın istiyorum. Sesime güvenmediğimden değil. Sesimden korkuyorum. Bana söyleyeceklerinden. Çünkü bir kez duyarsam, duymamış gibi yapmam bir daha. Harekete geçmeden yaşamaya devam edemem.

Duymamış gibi yapamayacağım bir şeyleri söyleyeceğimden emin olacak kadar neler söyleyebileceğini hissetmek huzursuzluğu yaygın bir hastalık mı? Bilmiyorum. Tedavi beklemekten uzun zaman önce vazgeçtim. İhtiyacım olan tedavi edilebilir olduğunu bilmek sadece.

...

En son buraya yazdığımdan beri neler değişti? Kısa cevap: Hiçbir şey. Geri, değiştiğini sandığım zamanlar oldu. Sanmaktan öte buna "inandım" da. Bir şeyler değişir, değil mi? Daima değişir. Değişim kaçınılmaz değil midir? Zorunluluktur hatta. Bir şeyler değişmiş "olmalıdır". Bunun bir olgu olduğu savunacak çok insan tanıyorum. Ancak anlamadığım şu, değişen o şeyi bulamadığımızda, bir şeylerin değiştiğinden ne denli emin olabiliriz ki? Değişime inananların, değişimi yaşayanların, hep şahit olanlar olması üstünkörü bir rastlandı olamaz.

Bende bir şeyler değiştiyse şahit olmadım. Günlerim sıradan, kaygılarım kıvrak ve kaçıngan. Yaşayamamak korkusu içimde, yolun yanlış olduğu şüphesi adımlarımı takip ediyor.

Şimdi, her ne kadar yukarıda dediklerimi tamamen boşa çıkaracak bir şey olsa da, söylemem gerekiyor ki yaşlandığımı hissediyorum. Soluklarımda. Omuzlarımda. Beklediğimden daha erken olsa da sağlığımda. Ancak şunu öğrendim, gerçekten yaşlandığını hissetmek, yaşlandığını hissedeceğinden korkmak kadar sancılı bir deneyim değil. 

23 Mart 2026 Pazartesi

bazı şanssız insanlar.

 

Bazı insanlar şanslıdır. Bazı hadiseler ise son derece basittir. Nitekim, bu şanslı insanlar, bu hadiseleri olanca basitliği ile görebilirler. Onlar için ortada bir hadise vardır. Bu hadisenin sebep ve sonuçları da vardır muhakkak. Sebep belli, sonuç belli, işte; ortada basit bir hadise.

Bazı insanlar… eh, biraz şanssızdır. Bazı hadiseler ise hala son derece basittir. Yine de bu şanssız insanlar için ortaya karmaşık sonuçlar çıkabilir. Söz gelimi; ortada bir hadise vardır, fakat sebep ve sonuç nerededir? Sebep bulunsa sonuç kaçabilir gözlerinden yahut sonuçtur ilk buldukları ama sebep kim bilir hangi deliktedir…

Bazı şanssız insanlar, bazı şanslı insanları sürekli kıskanırlar. Bazı basit hadiselerin, bazı şanslı insanlar için aynı basitlikte olduğunu görünce… Doğrusu kıskançlıktan, bedbahtlıktan ve dahi öfkeden çatlarlar.

Bazı şanslı insanların öfkeleri ekseriyetle basit hadiselerin kaderine ilişkin iken, bazı şanssız insanların öfkeleri muhakkak kendi kaderlerine ilişkindir.

Su içmek, diyelim, bazı şanslı insanlar için sadece su içmektir. Bir kap vardır, bardak yahut şişe mesela, içi su doludur, ağza götürülür, yutma eylemi icra edilir ve su mideye doğru yollanır. Böylesine basit bir hadisede biraz fazlası söz konusu olmaz zaten. Bazı şanssız insanlar tam da bunu kıskanır. Elbette ortada bir kap vardır, temiz yahut kirli midir? Ağzına kadar suyla doldurulurken, mesanenin boşluğu doğru takdir edilmiş midir? Su mideye inecektir elbette ama suyun boğazdaki hareketi bilinçli midir?

Bazı şanssız insanlardan Orhan anlatır: Eski bir ilçenin uç köyünde, güzel, ılık sulu bir dere vardı. Geniş bir havzadan beslenir, yağmurlu günlerde gürler, susuz günlerde ise kendini esirgemeden fakat eski oynaklığını da sakınarak, öylece gelip geçer. Yazları yüzmeye gidilen en güzel deredir o. Biz de giderdik… Bir keresinde kış vakti gittik. Aslında ne dere ne de yüzmek için gittik. Sadece geçiyorduk oradan. Bazen insanın başına gelen talihsizlikler, sadece oradan geçtiği için gerçekleşir. Zaten bu yüzden insana şanssız, hadiseye talihsiz deriz. Aslında -Orhan kararsızca durur bir an- hadiseye neden talihsiz deriz bilmem. Hadisenin talihsizi yoktur. Hadiseden başka bir şey yoktur hatta; hadise ya vardır ya da yoktur.

Sözün özü, Orhan şanssız bir insandır ve aslında anlatacağı hadise son derece basit olmasına rağmen, daha anlatmaya başlamadan girizgahta kaybolmayı becermiştir.

Biz anlatalım: Orhan’ların ailesi göçmendir, ırak, çorak topraklardan gelmiş, tüm çorak topraklardan gelenler gibi suyun ve toprağın değerini en iyi onlar bilmiş ve tüm suyun ve toprağın değerini iyi bilenler gibi, sebzeden meyveden de en çok onlar kazanmıştır. Orhan, bir anda yükselen maddi gelirleriyle inşa ettikleri üç katlı aile apartmanın dört bir yanına kurulmuş bahçelerinde, talihine pek çok türkü yakmıştır.

Bir gün yine böyle bir türkü yakarken, aşağıdan, bahçenin dibinden başlayıp belediyenin henüz bir yıl önce köy merkezine yaklaştırdığı yola uzanan küçük tepeyi, kocaman, heybetli bir tır tırmanır. Orhan bunu görür görmez heyecanlanır. Hatırasında babasının bir zamandır tırlarla ilgili konuştuğu yer etmektedir elbette. Orhan, babasının tır alabilecek kadar para kazandığını düşünmediğinden, babasının düşlerini de pek düşlememiştir. Ancak işte o gün, öğleden sonra, biraz ılımanca, akşamdan kalmaların en sevdiği havalardan birinin yaşandığı o Salı gününde, babasını tırın şoför koltuğunda görünce bir hayli şaşırır, mutlu olur ve dahi heveslenir.  

Tır ne içindir acaba? Orhan bilmez. Koşar babasına, yeni tırlarına. Kırmızı tır güneş altında parlar. Lastikleri kalın, siyah, sanki yağlanmış gibi esnek ama güçlü. Camlar tertemiz. Direksiyon deri bir kılıfla giydirilmiş, bu kılıf, tırın kendine has değil de babası tarafından sonradan yaptırıldığı belli olacak kadar yeni görünür. Orhan o zaman anlar ki babasının sadece tır alacak kadar değil, yeni bir direksiyon kılıfı diktirecek kadar da parası vardır. Ve Orhan bilir ki, direksiyona kılıf diktirecek kadar parası olan babaların oğulları muhakkak şehir mekteplerinde yatıya gönderilir. Oysa tır mal taşımak içindir, çocukları şehir mekteplerine götürdüğü hiç duyulmamıştır. Böylesine basit bir bilgiyi, Orhan bilmez mi, düşünmez mi? Orhan bilir fakat düşünmez. Daha doğrusu düşünmeye sıra gelmez. Öyle ya nihayetinde Orhan da şehir mekteplerine hiç gönderilmez zaten.

“Hayat...” der Orhan.

Orhan’ın öyküsü aslında çoğuna göre şanssız bir öykü değildir. Hatta kimisi Orhan’ın bir öyküsü olduğunu ve onun var olduğunu dahi reddedecektir. Esasında haklı olanlar da onlardır. Orhan’ın bir öyküsü yoktur. Hiç olmamıştır. Orhan, kardeşlerinin en küçüğü değildir. Hiç kurnaz da değildir. Para saklamaz. Kardeşleriyle alay etmez, kardeşleri de ona ilişmez. Orhan hiç damdan düşmemiştir. Orhan hiç hasta olmamış, hiç vurulmamış, hiç aşık olmamıştır. Orhan bir köylü kızıyla evlendirilmez. Orhan her gece bu evlilik hakkında düşünmez. Orhan’ın karısı zamanla şeytanlaşmaz. Orhan, karısını hiç tanımamıştır. Orhan hiç tır da sürmemiş, hiç derelerde yüzmemiş, derelerde yüzmek hakkında düşünmemiş, derelere düşmemiş, derelere oğul vermemiştir. Orhan hiç vermemiştir; sevgisini, düşüncelerini, güzel sözlerini hep kendisine saklamamıştır. Orhan hiç ölmemiştir. Orhan hiç “Hayat…” dememiştir.

Orhan’ın varlığı ancak kimi şanssız insanların varlığı kadar mümkündür. Ve bunu Orhan’ın kendisi dahi bilmektedir. Zira şanssız insanların, kimi basit hadiseleri bilmekte bir hayli zorlansalar da tam tersine bazı karmaşık hadiseleri ise mideleri içinde yer etmiş gibi kavradıkları herkesçe bilinir.  

Bazı şanssız insanlar, kavradıkları derin, karmaşık hadiselerin ne derece kalp kırıcı olduğunu, ancak kavradıktan sonra anlarlar. Anlaşılmış çoğu şey gibi, bu hadiselerin de merhamet göstermeyeceği, yine sadece o şanssız inşalara malum olur.

Hüzün gerçektir. Acı gerçektir. İkisi de bir hayli basittir. Bazı şanssız insanlar, şanssızlıklarından olsa gerek, ikisini de aynı basitlikle hissederler. 

7 Mart 2026 Cumartesi

yazmaya başladığımda;

İnsanın her zaman bir şeyler yazası gelmiyor aslında, eğer bir romancı yahut öykücü veyahut lafına pek değer verir, boşboğaz bir fikir adamı değilseniz.

Zaman zaman ise herkesin duygu ve his yoğunluğundan kendini çıldıracakmış gibi hissettiği, bunu bir şekilde dışa vurması gerektiğinden emin olduğu ancak en doğru yolun nasıl olacağına bir türlü karar veremediği anlar oluyor muhakkak.

Kimisi çiziyor, kimisi besteliyor, en kolayı yazmak aslında ve pek çoğu da yazıyor. Ben de bu işin yazı tarafındayım. Neden bu tarafta olduğumu derinlemesine biliyor değilim.

Fakat sanırım her şey şöyle başlıyor: Bir gün, İzmir'de, odamda, içim pek kara iken, odamda duran evdeki tek bilgisayarda annem bir şeyler okuyor ben de yerde, bir köpeğimiz olmadığı zamanlarda kullandığımız halılardan birinde oturuyordum. Neden bilinmez oyuncaklarım yerine elime bir kalem ve kağıt almış, bir şeyler yazmaya niyetlenmiştim. Henüz yeni öğrendiğim bir kelime olan "Lakin"i kullanmak istiyordum. Bu amaçla bir kovboy öyküsü yazmaya başladım. Çok kısa, belki bir a4 sayfası dahi yer kaplamayacak kısalıkta bir öykü...

-Ara bilgi: Yıllar sonra dahi, hala beni bir şeyler yazmaya iten en büyük güdü, bir kelime yahut cümle kurma, aklımda beliren o güzel kalıbı bir şekilde kullanma isteğidir.-

Neyse, tahmin edileceği üzere, öykü elbette pek güzel değildi.(Hala saklıyorum.)
Yüzeysel, anlamsız, bitmek isteyen ve bir çocuğun elinden çıktığı her halinden belli olan kısa ancak yine de tatlı bir "şey"di.

Eminim ki kendinden daha büyük sorunların müsebbibi olması onun suçu değildi...

O gün o öyküyü yazdığım için- evet, daha da vurgulamak istiyorum; çocukluğumun herhangi bir gününde, fazlasıyla yersiz biçimde oturup da o öyküyü yazdığım için, bugün beni boğan hisleri, duyguları, düşünceleri ancak yazmak ile içimden atabileceğime dair diğer her şeyden daha dogma bir inanış inşa ettim benliğimde.

Yazmak benimdi. Ben yazmaktan ibaret olmalıydım. Yazarak özgürleşecek, yazarak destansı şeyler yaratacaktım. Hem böyle büyük şeyler düşlüyor hem de duyguları gıdıklamaktan gayrısını istemiyordum. Bir öykü anlatarak karşıdakini güldürmek, ağlatmak; mutlu yahut mutsuz etmek, düşündürmek, düşündürmemek, korkutmak, aldatmak, bağlamak, süründürmek, uçurmak... Her şeyi arzuluyordum. Her hissi, duyguyu doğurmalıydım. Kendimi hep bu hayallerle besledim. Aslında gerçek hayallerim olup olmadığından dahi bugün bile emin değilim. Bu yüzden, asla başka bir ihtimale daha sahip olamayacağım ve şayet kaderimde yazmak yoksa, aslında, bu, en başından beri o tek öykü ile sınırlı kalması gereken bir eylemse, başka ne yaparım bilmiyorum.

Yazmaya başladığımda, bunların olacağını düşünmemiştim. Aklımda sadece "Lakin" kelimesi vardı ve her gece uykusunda öleceğini gören basit bir kovboy hikayesinde nasıl kullanabilirim diye düşünüyordum.

Kovboyum ölmedi. Ancak, sanırım, hiç var olmamayı tercih edebilirdi.

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...