Bazı
insanlar şanslıdır. Bazı hadiseler ise son derece basittir. Nitekim, bu şanslı
insanlar, bu hadiseleri olanca basitliği ile görebilirler. Onlar için ortada
bir hadise vardır. Bu hadisenin sebep ve sonuçları da vardır muhakkak. Sebep
belli, sonuç belli, işte; ortada basit bir hadise.
Bazı
insanlar… eh, biraz şanssızdır. Bazı hadiseler ise hala son derece basittir.
Yine de bu şanssız insanlar için ortaya karmaşık sonuçlar çıkabilir. Söz
gelimi; ortada bir hadise vardır, fakat sebep ve sonuç nerededir? Sebep bulunsa
sonuç kaçabilir gözlerinden yahut sonuçtur ilk buldukları ama sebep kim bilir
hangi deliktedir…
Bazı
şanssız insanlar, bazı şanslı insanları sürekli kıskanırlar. Bazı basit
hadiselerin, bazı şanslı insanlar için aynı basitlikte olduğunu görünce…
Doğrusu kıskançlıktan, bedbahtlıktan ve dahi öfkeden çatlarlar.
Bazı
şanslı insanların öfkeleri ekseriyetle basit hadiselerin kaderine ilişkin iken,
bazı şanssız insanların öfkeleri muhakkak kendi kaderlerine ilişkindir.
Su
içmek, diyelim, bazı şanslı insanlar için sadece su içmektir. Bir kap vardır,
bardak yahut şişe mesela, içi su doludur, ağza götürülür, yutma eylemi icra
edilir ve su mideye doğru yollanır. Böylesine basit bir hadisede biraz fazlası söz
konusu olmaz zaten. Bazı şanssız insanlar tam da bunu kıskanır. Elbette
ortada bir kap vardır, temiz yahut kirli midir? Ağzına kadar suyla
doldurulurken, mesanenin boşluğu doğru takdir edilmiş midir? Su mideye
inecektir elbette ama suyun boğazdaki hareketi bilinçli midir?
Bazı
şanssız insanlardan Orhan anlatır: Eski bir ilçenin uç köyünde, güzel, ılık
sulu bir dere vardı. Geniş bir havzadan beslenir, yağmurlu günlerde gürler,
susuz günlerde ise kendini esirgemeden fakat eski oynaklığını da sakınarak,
öylece gelip geçer. Yazları yüzmeye gidilen en güzel deredir o. Biz de giderdik…
Bir keresinde kış vakti gittik. Aslında ne dere ne de yüzmek için
gittik. Sadece geçiyorduk oradan. Bazen insanın başına gelen talihsizlikler,
sadece oradan geçtiği için gerçekleşir. Zaten bu yüzden insana şanssız,
hadiseye talihsiz deriz. Aslında -Orhan kararsızca durur bir an- hadiseye neden
talihsiz deriz bilmem. Hadisenin talihsizi yoktur. Hadiseden başka bir şey
yoktur hatta; hadise ya vardır ya da yoktur.
Sözün
özü, Orhan şanssız bir insandır ve aslında anlatacağı hadise son derece basit
olmasına rağmen, daha anlatmaya başlamadan girizgahta kaybolmayı becermiştir.
Biz anlatalım:
Orhan’ların ailesi göçmendir, ırak, çorak topraklardan gelmiş, tüm çorak
topraklardan gelenler gibi suyun ve toprağın değerini en iyi onlar bilmiş ve tüm
suyun ve toprağın değerini iyi bilenler gibi, sebzeden meyveden de en çok onlar
kazanmıştır. Orhan, bir anda yükselen maddi gelirleriyle inşa ettikleri üç
katlı aile apartmanın dört bir yanına kurulmuş bahçelerinde, talihine pek çok türkü
yakmıştır.
Bir
gün yine böyle bir türkü yakarken, aşağıdan, bahçenin dibinden başlayıp belediyenin henüz bir yıl önce köy merkezine yaklaştırdığı yola uzanan küçük tepeyi,
kocaman, heybetli bir tır tırmanır. Orhan bunu görür görmez heyecanlanır. Hatırasında
babasının bir zamandır tırlarla ilgili konuştuğu yer etmektedir elbette. Orhan,
babasının tır alabilecek kadar para kazandığını düşünmediğinden, babasının
düşlerini de pek düşlememiştir. Ancak işte o gün, öğleden sonra, biraz
ılımanca, akşamdan kalmaların en sevdiği havalardan birinin yaşandığı o Salı gününde,
babasını tırın şoför koltuğunda görünce bir hayli şaşırır, mutlu olur ve dahi heveslenir.
Tır
ne içindir acaba? Orhan bilmez. Koşar babasına, yeni tırlarına. Kırmızı tır
güneş altında parlar. Lastikleri kalın, siyah, sanki yağlanmış gibi esnek ama
güçlü. Camlar tertemiz. Direksiyon deri bir kılıfla giydirilmiş, bu kılıf, tırın kendine has
değil de babası tarafından sonradan yaptırıldığı belli olacak kadar yeni
görünür. Orhan o zaman anlar ki babasının sadece tır alacak kadar değil, yeni
bir direksiyon kılıfı diktirecek kadar da parası vardır. Ve Orhan bilir ki,
direksiyona kılıf diktirecek kadar parası olan babaların oğulları muhakkak
şehir mekteplerinde yatıya gönderilir. Oysa tır mal taşımak içindir,
çocukları şehir mekteplerine götürdüğü hiç duyulmamıştır. Böylesine basit bir
bilgiyi, Orhan bilmez mi, düşünmez mi? Orhan bilir fakat düşünmez. Daha doğrusu
düşünmeye sıra gelmez. Öyle ya nihayetinde Orhan da şehir mekteplerine hiç gönderilmez zaten.
“Hayat...”
der Orhan.
Orhan’ın
öyküsü aslında çoğuna göre şanssız bir öykü değildir. Hatta kimisi Orhan’ın bir
öyküsü olduğunu ve onun var olduğunu dahi reddedecektir. Esasında haklı olanlar da onlardır. Orhan’ın
bir öyküsü yoktur. Hiç olmamıştır. Orhan, kardeşlerinin en küçüğü değildir. Hiç
kurnaz da değildir. Para saklamaz. Kardeşleriyle alay etmez, kardeşleri de ona ilişmez. Orhan hiç damdan düşmemiştir. Orhan
hiç hasta olmamış, hiç vurulmamış, hiç aşık olmamıştır. Orhan bir köylü kızıyla
evlendirilmez. Orhan her gece bu evlilik hakkında düşünmez. Orhan’ın karısı
zamanla şeytanlaşmaz. Orhan, karısını hiç tanımamıştır. Orhan hiç tır da sürmemiş,
hiç derelerde yüzmemiş, derelerde yüzmek hakkında düşünmemiş, derelere düşmemiş,
derelere oğul vermemiştir. Orhan hiç vermemiştir; sevgisini, düşüncelerini,
güzel sözlerini hep kendisine saklamamıştır. Orhan hiç ölmemiştir. Orhan hiç “Hayat…”
dememiştir.
Orhan’ın
varlığı ancak kimi şanssız insanların varlığı kadar mümkündür. Ve bunu Orhan’ın
kendisi dahi bilmektedir. Zira şanssız insanların, kimi basit hadiseleri
bilmekte bir hayli zorlansalar da tam tersine bazı karmaşık hadiseleri ise mideleri içinde yer
etmiş gibi kavradıkları herkesçe bilinir.
Bazı
şanssız insanlar, kavradıkları derin, karmaşık hadiselerin ne derece kalp
kırıcı olduğunu, ancak kavradıktan sonra anlarlar. Anlaşılmış çoğu şey gibi, bu
hadiselerin de merhamet göstermeyeceği, yine sadece o şanssız inşalara malum
olur.
Hüzün gerçektir. Acı gerçektir. İkisi de bir hayli basittir. Bazı şanssız insanlar, şanssızlıklarından olsa gerek, ikisini de aynı basitlikle hissederler.