23 Mart 2026 Pazartesi

bazı şanssız insanlar.

 

Bazı insanlar şanslıdır. Bazı hadiseler ise son derece basittir. Nitekim, bu şanslı insanlar, bu hadiseleri olanca basitliği ile görebilirler. Onlar için ortada bir hadise vardır. Bu hadisenin sebep ve sonuçları da vardır muhakkak. Sebep belli, sonuç belli, işte; ortada basit bir hadise.

Bazı insanlar… eh, biraz şanssızdır. Bazı hadiseler ise hala son derece basittir. Yine de bu şanssız insanlar için ortaya karmaşık sonuçlar çıkabilir. Söz gelimi; ortada bir hadise vardır, fakat sebep ve sonuç nerededir? Sebep bulunsa sonuç kaçabilir gözlerinden yahut sonuçtur ilk buldukları ama sebep kim bilir hangi deliktedir…

Bazı şanssız insanlar, bazı şanslı insanları sürekli kıskanırlar. Bazı basit hadiselerin, bazı şanslı insanlar için aynı basitlikte olduğunu görünce… Doğrusu kıskançlıktan, bedbahtlıktan ve dahi öfkeden çatlarlar.

Bazı şanslı insanların öfkeleri ekseriyetle basit hadiselerin kaderine ilişkin iken, bazı şanssız insanların öfkeleri muhakkak kendi kaderlerine ilişkindir.

Su içmek, diyelim, bazı şanslı insanlar için sadece su içmektir. Bir kap vardır, bardak yahut şişe mesela, içi su doludur, ağza götürülür, yutma eylemi icra edilir ve su mideye doğru yollanır. Böylesine basit bir hadisede biraz fazlası söz konusu olmaz zaten. Bazı şanssız insanlar tam da bunu kıskanır. Elbette ortada bir kap vardır, temiz yahut kirli midir? Ağzına kadar suyla doldurulurken, mesanenin boşluğu doğru takdir edilmiş midir? Su mideye inecektir elbette ama suyun boğazdaki hareketi bilinçli midir?

Bazı şanssız insanlardan Orhan anlatır: Eski bir ilçenin uç köyünde, güzel, ılık sulu bir dere vardı. Geniş bir havzadan beslenir, yağmurlu günlerde gürler, susuz günlerde ise kendini esirgemeden fakat eski oynaklığını da sakınarak, öylece gelip geçer. Yazları yüzmeye gidilen en güzel deredir o. Biz de giderdik… Bir keresinde kış vakti gittik. Aslında ne dere ne de yüzmek için gittik. Sadece geçiyorduk oradan. Bazen insanın başına gelen talihsizlikler, sadece oradan geçtiği için gerçekleşir. Zaten bu yüzden insana şanssız, hadiseye talihsiz deriz. Aslında -Orhan kararsızca durur bir an- hadiseye neden talihsiz deriz bilmem. Hadisenin talihsizi yoktur. Hadiseden başka bir şey yoktur hatta; hadise ya vardır ya da yoktur.

Sözün özü, Orhan şanssız bir insandır ve aslında anlatacağı hadise son derece basit olmasına rağmen, daha anlatmaya başlamadan girizgahta kaybolmayı becermiştir.

Biz anlatalım: Orhan’ların ailesi göçmendir, ırak, çorak topraklardan gelmiş, tüm çorak topraklardan gelenler gibi suyun ve toprağın değerini en iyi onlar bilmiş ve tüm suyun ve toprağın değerini iyi bilenler gibi, sebzeden meyveden de en çok onlar kazanmıştır. Orhan, bir anda yükselen maddi gelirleriyle inşa ettikleri üç katlı aile apartmanın dört bir yanına kurulmuş bahçelerinde, talihine pek çok türkü yakmıştır.

Bir gün yine böyle bir türkü yakarken, aşağıdan, bahçenin dibinden başlayıp belediyenin henüz bir yıl önce köy merkezine yaklaştırdığı yola uzanan küçük tepeyi, kocaman, heybetli bir tır tırmanır. Orhan bunu görür görmez heyecanlanır. Hatırasında babasının bir zamandır tırlarla ilgili konuştuğu yer etmektedir elbette. Orhan, babasının tır alabilecek kadar para kazandığını düşünmediğinden, babasının düşlerini de pek düşlememiştir. Ancak işte o gün, öğleden sonra, biraz ılımanca, akşamdan kalmaların en sevdiği havalardan birinin yaşandığı o Salı gününde, babasını tırın şoför koltuğunda görünce bir hayli şaşırır, mutlu olur ve dahi heveslenir.  

Tır ne içindir acaba? Orhan bilmez. Koşar babasına, yeni tırlarına. Kırmızı tır güneş altında parlar. Lastikleri kalın, siyah, sanki yağlanmış gibi esnek ama güçlü. Camlar tertemiz. Direksiyon deri bir kılıfla giydirilmiş, bu kılıf, tırın kendine has değil de babası tarafından sonradan yaptırıldığı belli olacak kadar yeni görünür. Orhan o zaman anlar ki babasının sadece tır alacak kadar değil, yeni bir direksiyon kılıfı diktirecek kadar da parası vardır. Ve Orhan bilir ki, direksiyona kılıf diktirecek kadar parası olan babaların oğulları muhakkak şehir mekteplerinde yatıya gönderilir. Oysa tır mal taşımak içindir, çocukları şehir mekteplerine götürdüğü hiç duyulmamıştır. Böylesine basit bir bilgiyi, Orhan bilmez mi, düşünmez mi? Orhan bilir fakat düşünmez. Daha doğrusu düşünmeye sıra gelmez. Öyle ya nihayetinde Orhan da şehir mekteplerine hiç gönderilmez zaten.

“Hayat...” der Orhan.

Orhan’ın öyküsü aslında çoğuna göre şanssız bir öykü değildir. Hatta kimisi Orhan’ın bir öyküsü olduğunu ve onun var olduğunu dahi reddedecektir. Esasında haklı olanlar da onlardır. Orhan’ın bir öyküsü yoktur. Hiç olmamıştır. Orhan, kardeşlerinin en küçüğü değildir. Hiç kurnaz da değildir. Para saklamaz. Kardeşleriyle alay etmez, kardeşleri de ona ilişmez. Orhan hiç damdan düşmemiştir. Orhan hiç hasta olmamış, hiç vurulmamış, hiç aşık olmamıştır. Orhan bir köylü kızıyla evlendirilmez. Orhan her gece bu evlilik hakkında düşünmez. Orhan’ın karısı zamanla şeytanlaşmaz. Orhan, karısını hiç tanımamıştır. Orhan hiç tır da sürmemiş, hiç derelerde yüzmemiş, derelerde yüzmek hakkında düşünmemiş, derelere düşmemiş, derelere oğul vermemiştir. Orhan hiç vermemiştir; sevgisini, düşüncelerini, güzel sözlerini hep kendisine saklamamıştır. Orhan hiç ölmemiştir. Orhan hiç “Hayat…” dememiştir.

Orhan’ın varlığı ancak kimi şanssız insanların varlığı kadar mümkündür. Ve bunu Orhan’ın kendisi dahi bilmektedir. Zira şanssız insanların, kimi basit hadiseleri bilmekte bir hayli zorlansalar da tam tersine bazı karmaşık hadiseleri ise mideleri içinde yer etmiş gibi kavradıkları herkesçe bilinir.  

Bazı şanssız insanlar, kavradıkları derin, karmaşık hadiselerin ne derece kalp kırıcı olduğunu, ancak kavradıktan sonra anlarlar. Anlaşılmış çoğu şey gibi, bu hadiselerin de merhamet göstermeyeceği, yine sadece o şanssız inşalara malum olur.

Hüzün gerçektir. Acı gerçektir. İkisi de bir hayli basittir. Bazı şanssız insanlar, şanssızlıklarından olsa gerek, ikisini de aynı basitlikle hissederler. 

7 Mart 2026 Cumartesi

yazmaya başladığımda;

İnsanın her zaman bir şeyler yazası gelmiyor aslında, eğer bir romancı yahut öykücü veyahut lafına pek değer verir, boşboğaz bir fikir adamı değilseniz.

Zaman zaman ise herkesin duygu ve his yoğunluğundan kendini çıldıracakmış gibi hissettiği, bunu bir şekilde dışa vurması gerektiğinden emin olduğu ancak en doğru yolun nasıl olacağına bir türlü karar veremediği anlar oluyor muhakkak.

Kimisi çiziyor, kimisi besteliyor, en kolayı yazmak aslında ve pek çoğu da yazıyor. Ben de bu işin yazı tarafındayım. Neden bu tarafta olduğumu derinlemesine biliyor değilim.

Fakat sanırım her şey şöyle başlıyor: Bir gün, İzmir'de, odamda, içim pek kara iken, odamda duran evdeki tek bilgisayarda annem bir şeyler okuyor ben de yerde, bir köpeğimiz olmadığı zamanlarda kullandığımız halılardan birinde oturuyordum. Neden bilinmez oyuncaklarım yerine elime bir kalem ve kağıt almış, bir şeyler yazmaya niyetlenmiştim. Henüz yeni öğrendiğim bir kelime olan "Lakin"i kullanmak istiyordum. Bu amaçla bir kovboy öyküsü yazmaya başladım. Çok kısa, belki bir a4 sayfası dahi yer kaplamayacak kısalıkta bir öykü...

-Ara bilgi: Yıllar sonra dahi, hala beni bir şeyler yazmaya iten en büyük güdü, bir kelime yahut cümle kurma, aklımda beliren o güzel kalıbı bir şekilde kullanma isteğidir.-

Neyse, tahmin edileceği üzere, öykü elbette pek güzel değildi.(Hala saklıyorum.)
Yüzeysel, anlamsız, bitmek isteyen ve bir çocuğun elinden çıktığı her halinden belli olan kısa ancak yine de tatlı bir "şey"di.

Eminim ki kendinden daha büyük sorunların müsebbibi olması onun suçu değildi...

O gün o öyküyü yazdığım için- evet, daha da vurgulamak istiyorum; çocukluğumun herhangi bir gününde, fazlasıyla yersiz biçimde oturup da o öyküyü yazdığım için, bugün beni boğan hisleri, duyguları, düşünceleri ancak yazmak ile içimden atabileceğime dair diğer her şeyden daha dogma bir inanış inşa ettim benliğimde.

Yazmak benimdi. Ben yazmaktan ibaret olmalıydım. Yazarak özgürleşecek, yazarak destansı şeyler yaratacaktım. Hem böyle büyük şeyler düşlüyor hem de duyguları gıdıklamaktan gayrısını istemiyordum. Bir öykü anlatarak karşıdakini güldürmek, ağlatmak; mutlu yahut mutsuz etmek, düşündürmek, düşündürmemek, korkutmak, aldatmak, bağlamak, süründürmek, uçurmak... Her şeyi arzuluyordum. Her hissi, duyguyu doğurmalıydım. Kendimi hep bu hayallerle besledim. Aslında gerçek hayallerim olup olmadığından dahi bugün bile emin değilim. Bu yüzden, asla başka bir ihtimale daha sahip olamayacağım ve şayet kaderimde yazmak yoksa, aslında, bu, en başından beri o tek öykü ile sınırlı kalması gereken bir eylemse, başka ne yaparım bilmiyorum.

Yazmaya başladığımda, bunların olacağını düşünmemiştim. Aklımda sadece "Lakin" kelimesi vardı ve her gece uykusunda öleceğini gören basit bir kovboy hikayesinde nasıl kullanabilirim diye düşünüyordum.

Kovboyum ölmedi. Ancak, sanırım, hiç var olmamayı tercih edebilirdi.

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...