Birden
dizlerindeki kasların kasıldığını hissetti. Bu yeni bir histen ziyade, bir
farkındalık gibi yer etti zihninde. Önce ayakları bir yere konmuş gibiydi, sonra
ayakları hep orada, fakat o, bunu yeni fark ediyormuş gibi gelmişti. Sonra ayak
tabanlarından bir his, dizlerine doğru zuhur etmişti. Kemiklerinin arasından seyreyleyen
damarları, yeni kan dalgalarıyla canlanıyormuş gibiydi. Ama daha bu düşünce
zihnine düştüğü anda, bunun saçmalık olduğunu anladı. Daha önce hiç kanını hissettiğini
hatırlamıyordu. Öyleyse neden böyle düşünmüştü? “Kuşkusuz,” dedi kendi kendine,
“kendimi anlamadığım bir şeye ikna etmeye çalışıyorum. ‘Detaylandırmak, bu işte
ilk ve en önemli kuraldır.’ derdi ustam.” Ustasının kim olduğunu da hatırlamıyordu gerçi.
Kendiyle
olan kısa konuşması bitince, etrafa baktı. Toprak bir yokuşun ortasında
duruyordu. Tanıdık bir yokuştu bu. Çocukluğundan gelen imgeler, bunu kanıtlıyordu.
Pek çok kez bu yokuşu çıkmıştı, kavgalar etmişti burada. Buraya top kaçmıştı
pek çok kez. Kaçında o almıştı topları? Sisli bir sabah vakti, ama tam olarak
kaç gibi, buradan kayarak düşmüştü? Sonra soğuğunu pek keskin hatırladığı bir
kış, hangi arkadaşı buradan kaymalarını önermişti? Nasılda ürkütücü bir düşünceydi
öyle! Evet, duyduğu heyecanı hala hatırlıyordu. Ya duramazsak, diye düşünmüştü
sonra. Ya yokuşun dönemecinden aşağı yuvarlanırsak? Küçüklüğünden bu yana neler
değişmiş diye çevresine baktı. Yokuş, hala arabalar için mecburi bir yoldu. Bu henüz
yeni olduğu belli olan tekerlek izlerinden belliydi. Fakat, bir bakımdan
değiştiği de belli oluyordu doğrusu. Ayağının birkaç kez burkulduğu çukurları,
yerlerinde bulamamıştı. Yolun yanına yeni evler dizilmişti. Derme çatma, köylü
evleri. Fakir evleri. Tam karşılarında bir otel yükseliyordu. Eskiden pansiyondu.
Sahibini tanırdı. İlginç bir tanışıklıktı bu. Birebir tanışmamışlardı, kendisini
hiç tanıtmamış, adamın tanıtmasına tanık olmamıştı. Onlara bir tanışıklık
buyurulmuştu. Aynı mahallede yaşıyorlardı. Ailesi, adamla tanışıyor diye, o da
tanışmış oluyordu. Bunu uzun süreler düşünmüştü çocukluğunda. Böyle şeyleri düşünmeye
epey vakti oluyordu. Ancak şimdi böyle şeylerin ne kadar saçma olduğunu
anlıyordu. Fakat, aynı zamanda bu saçmalığı fark edişinin, bilgelikten
gelmediğini de içten içe biliyordu. Sözgelimi: Eski bir saçmalığı fark ediş, bir
yenisine yol açmaktı onun için. Şu an hangi yeni saçmalığı özümsediğini bilmiyordu.
“Yakında çıkar kokusu,” diye düşündü. Bu eski pansiyon, yeni otelin içine
girsem mi diye düşündü önce. Üstüne uzun uzun düşündüğü tanışıklık buna müsaade
ediyormuş gibi geliyordu ona, oysa nedense buna vakti yokmuş gibiydi.
İçinde bir çan, durmadan gümbürdüyordu. Etrafına bakmalı; ne değişmiş, ne
yıllar önce nasılsa öyle kalmış bulmalıydı. O yüzden baktı. Önce aşağı indi.
Birkaç metre sonra yokuş sola doğru dönüyor, ana yola ekleniyordu. Dönemecin
ucuna yaklaştı. Bir uçurumdu burası. Doğrudan hareket eden arabaların ortasına iniyordu.
Düz, keskin bir düşüş. Pek çok kez düşmekten korkutan, kışın kayma heyecanını bastıran
bu düşüşün düşüydü. Her şey aynıydı burada. Bu sefer üste döndü. Yokuştan yukarı
çıkmaya başladı. Otelin arkası açıktı, içlerindeki insanları görebiliyordu. İnsanlar
göründüklerinin farkında değillerdi. O da daha fazla bakmadı. Kendini bakmakta
özgür hissediyordu aslında, sonraları neden bakmadığı üzerine saatlerce
düşünecekti. Yoluna devam etti. Otel ile yükselen yamaç arasında beş metrelik bir boşluk vardı. Toprak kaymalarını önlemek için betondan bir duvar yapılmış, duvardan bir
sürü çarpık demir çıkmıştı. Görüntü ölü örümcek bacaklarını andırıyordu. Onları
görünce düşünmeden edemedi; “Şimdi buraya top kaçsa, ne zor olurdu almak!”
Yoluna
devam etti. Sonunda otelden ayrılmıştı. Solunda bir apartman yükseliyordu,
yeniydi. Eskiden tek katlı, çok odalı bir ev vardı burada. Çok kereleri
misafirliğe gitmişti. Çayın tadını hala anımsıyor olması garip geldi ona. Oysa
hiç sevmezdi o çayın tadını. Tuhaf, midesini bulandıran bir tat vardı o evde.
İçinden bir ses bir kokunun onu takip ettiğini söylemişti. O evde bir koku yaşıyordu,
ona düşman bir koku. O evden nefret ediyordu. “Belki bundan dolayı hatırlıyorum.
Hem burayı da hiçbir zaman sevmedim. Ama bak, nasıl da hatırlıyorum her bir detayı…” Yükselen
apartmanın ikinci katında, nefret ettiği arkadaşını gördü. Genç, sakallı bir
adam, balkona çıkmış, elinde içinde ne olduğu belli olmayan bir bardakla çevreyi
seyre dalmıştı. Ona el sallamak istedi, sonra nedense bunun yanlış olacağını
düşündü. Amacı farklıydı. Amacı neydi? Birden amacını bildiğini fark etti. Başından
beri bir rüya gibi gelen bu kısa gezi, her adımında daha bir gerçek oluyor, rüya
olduğu fikri kaybolmaya yüz tutuyordu. Bunun sebebini amaçta buldu. Amacının ne
olduğunu düşününce, bunu birdenbire bu kadar sakin bir şekilde kabul edişini
tuhaf buldu. Böyle biri olduğunu düşünmemişti hiç. Ama şimdi cesur, bilge bir
ifadeyle, yokuşun en tepesine bakıp, amacına saygıyla selam verme isteği
duyuyordu. Öyle de yaptı. Büyük, kırmızı, beş katlı bir ev oradaydı. Eskiden evim
dediği yer oradaydı. Eskiden ailem dediği insan içindeydi. Amacı oradaydı.
Gerçekten de buraya veda için gelmişti. Öleceği bilgisi, vücudunun tuhaf bir
yerinde, küçükken taş yediği baldırının üzerinde vuku bulmuştu. Bir kabul
etmeydi bu. Ayaklarının toprağa değdiğini, tabanlarından dizine, oradan
baldırına nasıl hissediyor, biliyorsa, öleceğini de öyle hissediyor, biliyordu.
İç çekti, “Öyleyse, buraya geldiğime şaşmamak gerek, vefa borcu ödenmeli,” diye
düşündü.
Eve ilerledi. Adımları daha bir kendinden emindi artık. Kaybolmuş gibi hissetmiyordu.
Ne yapacağını bildiği de kesindi. Bu kesinlik, onun soğukkanlı olmasına sebep
oluyordu. O ise ne kadar görmezden gelirse gelsin, soğukkanlı olmasına şaşırıyordu.
Hem her şeyi idrak etmiş hem de her şeyi idrak edişine şaşırmıştı. Evin solundan
çıkan merdivenler onu karşıladığında, düşüncelerinden henüz sıyrılmıştı. “Artık
konuşmanın anlamı yok. Ölüm ötemde, merhamet ediyor bana, bu şansı
değerlendirmeli ve bir kez olsun görevime odaklanmalıyım.” Taştan merdivenler yer
yer kırılmıştı. Mavimsi gök, onlarda tuhaf bir yansıma buluyor, yarıklardan çıkıp
dolaşan karıncalar ise bu yansımayı bir denize çeviriyordu. Karıncaların üstüne
basmamaya dikkat ederek merdivenlerden çıkmaya başladı. Birkaç anı onu orada
karşıladı. Zihni bir an doldu, o, zihnini bir an boşalttı. Görevini yapmalıydı.
Şimdi okul anılarının, neşeli çocukluk anılarının, kötü, fena, berbat anıların
sırası değildi. Bu merdivenlerden kaç kez gülerek çıktığını, kaç kez ağlayarak
indiğini hatırlamak istemiyordu. Bacağındaki yaralara bakıp, dizinin hemen altındaki
yatay kesiğin, hangi basamağın hatırası olduğunu hatırlatmak istemiyordu. Bu yüzden,
ilk kez -her defasında ilk kez- bilge olduğunu hissederek, istemediği düşünceleri
kovdu. Berrak bir zihin onu karşıladı. Merdiven daha fazla zarar vermeden
ayaklarının altında kayıp gitti. Beyaz duvarlar, maviye dönüştüler. Merdivenler geniş bir balkona ulaştı. Balkon eski bir zevkle döşenmiş, çok az
değişmişti. Bir armut ağacı, yandan balkona çıkıyor, yeni olmuş armutları cömertlikle
balkondakilere sunuyordu. Oysa eskiden yoktu bu ağaç. Bir fidandı. Balkon da
eskisi gibi kalabalık değildi. Sadece tek bir kişi vardı. O da aradığı kişiydi. Balkonun ucunda, öte
yana uzanmış, aşağı bakan, biriyle konuştuğu belli olan bir kadın. Kızıl
saçları beyazlamış, dar bedeni genişlemiş, sarkan ayaklarının topukları
çatlamış… “Hayır!” diye düşündü. “Zamanları karıştırıyorum. O topuklarda daima
çatlaklar vardı. İşten, yükten, uğraşmaktan doğmuş çatlaklar! Ve pek çok
keresinde çocuk ayaklarımı çizen çatlaklar!”
Bir
kez daha bunların hepsinin bir rüya olduğu fikri zihnine girdi. Oysa şimdi, başından
kolayca inanacağı bu fikir, ona bir yalan, bir oyun gibi geliyordu. Öleceğinden
o kadar emindi ki, böyle bir vedanın zorunluluğunu hiç yadsımıyordu. Dünya tuhaf
şeylere gebeydi. Burada olması, öleceği için veda edecek olması şaşılacak şey
değildi. O halde en başta şaşırmayı bırakmalıydı. Böylece oyuncu düşlere şans
vermeyi bırakmış olacaktı. Kadına yaklaştı ve ona seslendi. Bunu birden yapmıştı.
Heyecanla yapmıştı. Sesindeki istemsiz heyecan kadını ürküttü. Yerinden zıplayan kadın
korkarak döndü ona. İnce yüzü, kırış kırış gözleri, küçük burnu, çatlak
dudaklarıyla çevrili ağzı. Hepsi oradaydı. Eskiyi yansıtıyorlardı elbet,
eskiden olduklarından farklı olmaları, bunu değiştirmiyordu. O dudaklar tarafından
öpülmüştü. O gözlerden akan yaşları anımsıyordu. Aynı gözlerdi. Kadın koşar
adam yaklaşırken ona, o da kollarını açtı. İçten bir kavuşma yaşandı. Bu
kadarını beklemiyordu doğrusu. Omzunda hissettiği ıslaklık onu suçlu
hissettiriyor, bedenine dolanan kollar kafesinin içindeki bir kuşu hatırlatıyordu.
Ama kendini en gerçek haliyle hissettiği ortadaydı. Birden her şeyi söylemek
istedi: “Öleceğim. Bir taş tarafından bilgilendirildim. Ne sembolizm ama! Hayır,
ağlama, kızma da. Saçmalamıyorum, öleceğimden geldim buraya. Bu yalan oldu gerçi;
ben gelmedim, getirildim. Tuhaf işleri var dünyanın, nerede ne olacağını kim
bilebilir? Bu da onlardan biri işte. Veda etmem için getirdi beni. Dur gitme,
çok şey istemem. Biraz muhabbet, bir iki dilim kek belki, sonra soğuk bir şeyler,
en son da armut yeriz, sulu suludurlar şimdi. Sonra ölmem gerek. Biliyorum,
şaşıyorsun bana, bunu nasıl böyle kabul ettiğime. Ben de senin gibiyim. En
tuhafı insanın kendine şaşması. Kendi yaptığın bir şeye neden şaşarsın? Ama beni
görüyorsun işte, öleceğim diyorum, bunu kabul ediyorum, sonra da bunu yaptığıma
şaşıyorum. İşte, buradayım şimdi. Yakında öleceğim, ama önce vedalarımı
etmeliyim. İnsan veda etmeden; geçmişiyle hesaplaşmadan gitmemeli sanırım. Dünya
bunu istiyor. Geçmişe dönmeli, içindekileri dökmeli, geçmiş de sana dökmeli,
böylece tamamlanmalı. Tamamlanmadan ölmek fena olurdu. Bak şu işe! Şimdi konuşurken
anlıyorum, evet, tam da şu anda, yeni anlıyorum; salt bir veda amacıyla
getirilmedim buraya, aynı zamanda tamamlanmalıyım! Tamamlanıp sonra ölmeliyim. Ne
fena, her şeyin sonu yine ölüm… Kafan allak bullak oldu, değil mi? Şimdi de
ölümden veryansın ediyorum. Ancak bunda karmaşık bir iş yok, ölüm başından beri
istenmeyen bir son, onu kabul etmekse bambaşka bir şey. Bunu küçüklükten
çözdüğümü de şimdi fark ediyorum. Bu balkonda, bu armut ağacının altında
üstelik. Bu yolculuk ne çok şey gösteriyor bana! İşte bu ağaçtan düşen bir
armut öğretmişti. Biliyor musun, burayı hiç sevmiyorum. Evet, kendini suçla.
Ah, hayır, dur. Suçlama. Kader diye bir şeyin varlığına bugün inancımı tamamen
yitirdim, ama onu suçlamak kolaylığını terk etmek çok daha zor. Çocukluktan
zorluğu sevmezdim, bilirsin. O yüzden gel, yeni darılmacalar olmasın, beraberce
kadere sövelim. Artık büyüdüm, birlikte küfredebiliriz, değil mi? Sen yanımda
olduğun için daha kibar olmaya çalışacağım, fakat sen de aldırmayıver, öleceğim
diyorum, çirkinliğimi buna ver. Ya da boş ver. Ne için getirildim, ne
yapıyorum... Tekrar götürülmekten korkuyorum aslında. Sende ummadığım bir yakınlık
hissettim. Bu yakınlık beni ölümden korkutursa ne olacak? Kabullenişim
bozulursa, metanetim yiterse? Bunu istemezsin, bana karşı hala büyük bir sevgi
duyduğunu tekrar anladım. Acılar içinde gömülmemi istemezsin. Oysa sessiz de
acı duyabilirim. Ama dur, endişelenme, göstermediğim bir acı beslemiyorum
içimde. Ölmem gerek sadece. Uzatıyorum. Bilincim bir insanın bilinci. Zihnimi
kendime ait hissetmesem de kendimden bir parça var içinde. Muhtemelen o, konuşmayı
uzatmamı, belki de saçmalamamı istiyor. Ölümü ertelemeyi istiyor. Buna mahal
vermemeliyim. Haydi, lütfen, son bir kez kekini yemek isterim. Şimdi
hatırladığım bir yaz vakti, sırf ben sevdiğim için devamlı yapmış, beni o
kekten bıktırmıştın. Bunu hatırlamak birden kalbime çok büyük bir acı yükledi.
Sanırım ağlayacağım. Haydi, şimdi ben omzuna gireyim, olmaz mı?”
Ancak
hiçbir şey söylemedi. Yine de dünya tuhaflıklarına devam etti. Omuz açıldı,
kafası oraya girdi. Tüm bedeni sarsılmaya başladı ve o ağladı. Geçmişe içini
döküyordu. Kadın onun saçlarına kapanmıştı. Ağzı, kıvrık saçlar arasında titriyor,
gözleri o kıvrımları ıslatıyordu. Geçmiş içini döküyordu. Gün böylece sona yaklaştı.
Ancak o zaman, o, vaktin gündüz olduğunu, şimdi akşamın çöktüğünü anladı.
Sevdiği kekten yedi, dolapta bozulmaya yüz tutmuş elma suyundan içti. Temelsiz
tezatlıkla ilgili espriler yaparak dalından kopardığı armutlardan birini yedi.
Diğerini cebine attı. Tuhaf bir merak duygusu, armudu sonrası için saklaması
gerektiğini söylüyordu; Armut sonrasına kalacak mıydı?
Ay
tam tepede, tüm endamıyla kendini gösterirken evden çıktı. Hatırladığı yolları
karşılaştırmaya gerek duymadı. Nedense geçmiş kavramı yok olmuştu. Sanki daima
oradaymış gibiydi, merdivenlerde hep çatlaklar varmış, yokuşta hiç çukurlar
olmamıştı. Anıları tamamlanmıştı. Geldiği yoldan dönmek, ona bu yolda ilk kez yürüyormuş
gibi hissettiriyordu. Artık aynı insan değildi. Hemen mi değişmişti? Şaşılacak
durumdu doğrusu. Hem en başta; artık bir insan mıydı? İnsan öldükten sonra değişmiyorsa
eğer, kuşkusuz, şimdi yine çocukluğunda adet edindiği huyu doğrultusunda saçma
sapan şeyler üzerine düşünüyordu.
Bilinçsizce yokuşun dönemecindeki
uçuruma geldi. Atladı. Yumuşak bir iniş, eski bir arabanın üstünde bitti. Sonra
araba yok yoldu. Yol yok oldu. Bir süre sonra cebindeki armut da yok oldu. Oysa o hala gidiyordu.