24 Eylül 2019 Salı

bir garip rüya rengi


           Birden dizlerindeki kasların kasıldığını hissetti. Bu yeni bir histen ziyade, bir farkındalık gibi yer etti zihninde. Önce ayakları bir yere konmuş gibiydi, sonra ayakları hep orada, fakat o, bunu yeni fark ediyormuş gibi gelmişti. Sonra ayak tabanlarından bir his, dizlerine doğru zuhur etmişti. Kemiklerinin arasından seyreyleyen damarları, yeni kan dalgalarıyla canlanıyormuş gibiydi. Ama daha bu düşünce zihnine düştüğü anda, bunun saçmalık olduğunu anladı. Daha önce hiç kanını hissettiğini hatırlamıyordu. Öyleyse neden böyle düşünmüştü? “Kuşkusuz,” dedi kendi kendine, “kendimi anlamadığım bir şeye ikna etmeye çalışıyorum. ‘Detaylandırmak, bu işte ilk ve en önemli kuraldır.’ derdi ustam.” Ustasının kim olduğunu da hatırlamıyordu gerçi.
           
           Kendiyle olan kısa konuşması bitince, etrafa baktı. Toprak bir yokuşun ortasında duruyordu. Tanıdık bir yokuştu bu. Çocukluğundan gelen imgeler, bunu kanıtlıyordu. Pek çok kez bu yokuşu çıkmıştı, kavgalar etmişti burada. Buraya top kaçmıştı pek çok kez. Kaçında o almıştı topları? Sisli bir sabah vakti, ama tam olarak kaç gibi, buradan kayarak düşmüştü? Sonra soğuğunu pek keskin hatırladığı bir kış, hangi arkadaşı buradan kaymalarını önermişti? Nasılda ürkütücü bir düşünceydi öyle! Evet, duyduğu heyecanı hala hatırlıyordu. Ya duramazsak, diye düşünmüştü sonra. Ya yokuşun dönemecinden aşağı yuvarlanırsak? Küçüklüğünden bu yana neler değişmiş diye çevresine baktı. Yokuş, hala arabalar için mecburi bir yoldu. Bu henüz yeni olduğu belli olan tekerlek izlerinden belliydi. Fakat, bir bakımdan değiştiği de belli oluyordu doğrusu. Ayağının birkaç kez burkulduğu çukurları, yerlerinde bulamamıştı. Yolun yanına yeni evler dizilmişti. Derme çatma, köylü evleri. Fakir evleri. Tam karşılarında bir otel yükseliyordu. Eskiden pansiyondu. Sahibini tanırdı. İlginç bir tanışıklıktı bu. Birebir tanışmamışlardı, kendisini hiç tanıtmamış, adamın tanıtmasına tanık olmamıştı. Onlara bir tanışıklık buyurulmuştu. Aynı mahallede yaşıyorlardı. Ailesi, adamla tanışıyor diye, o da tanışmış oluyordu. Bunu uzun süreler düşünmüştü çocukluğunda. Böyle şeyleri düşünmeye epey vakti oluyordu. Ancak şimdi böyle şeylerin ne kadar saçma olduğunu anlıyordu. Fakat, aynı zamanda bu saçmalığı fark edişinin, bilgelikten gelmediğini de içten içe biliyordu. Sözgelimi: Eski bir saçmalığı fark ediş, bir yenisine yol açmaktı onun için. Şu an hangi yeni saçmalığı özümsediğini bilmiyordu. “Yakında çıkar kokusu,” diye düşündü. Bu eski pansiyon, yeni otelin içine girsem mi diye düşündü önce. Üstüne uzun uzun düşündüğü tanışıklık buna müsaade ediyormuş gibi geliyordu ona, oysa nedense buna vakti yokmuş gibiydi. İçinde bir çan, durmadan gümbürdüyordu. Etrafına bakmalı; ne değişmiş, ne yıllar önce nasılsa öyle kalmış bulmalıydı. O yüzden baktı. Önce aşağı indi. Birkaç metre sonra yokuş sola doğru dönüyor, ana yola ekleniyordu. Dönemecin ucuna yaklaştı. Bir uçurumdu burası. Doğrudan hareket eden arabaların ortasına iniyordu. Düz, keskin bir düşüş. Pek çok kez düşmekten korkutan, kışın kayma heyecanını bastıran bu düşüşün düşüydü. Her şey aynıydı burada. Bu sefer üste döndü. Yokuştan yukarı çıkmaya başladı. Otelin arkası açıktı, içlerindeki insanları görebiliyordu. İnsanlar göründüklerinin farkında değillerdi. O da daha fazla bakmadı. Kendini bakmakta özgür hissediyordu aslında, sonraları neden bakmadığı üzerine saatlerce düşünecekti. Yoluna devam etti. Otel ile yükselen yamaç arasında beş metrelik bir boşluk vardı. Toprak kaymalarını önlemek için betondan bir duvar yapılmış, duvardan bir sürü çarpık demir çıkmıştı. Görüntü ölü örümcek bacaklarını andırıyordu. Onları görünce düşünmeden edemedi; “Şimdi buraya top kaçsa, ne zor olurdu almak!”

            Yoluna devam etti. Sonunda otelden ayrılmıştı. Solunda bir apartman yükseliyordu, yeniydi. Eskiden tek katlı, çok odalı bir ev vardı burada. Çok kereleri misafirliğe gitmişti. Çayın tadını hala anımsıyor olması garip geldi ona. Oysa hiç sevmezdi o çayın tadını. Tuhaf, midesini bulandıran bir tat vardı o evde. İçinden bir ses bir kokunun onu takip ettiğini söylemişti. O evde bir koku yaşıyordu, ona düşman bir koku. O evden nefret ediyordu. “Belki bundan dolayı hatırlıyorum. Hem burayı da hiçbir zaman sevmedim. Ama bak, nasıl da hatırlıyorum her bir detayı…” Yükselen apartmanın ikinci katında, nefret ettiği arkadaşını gördü. Genç, sakallı bir adam, balkona çıkmış, elinde içinde ne olduğu belli olmayan bir bardakla çevreyi seyre dalmıştı. Ona el sallamak istedi, sonra nedense bunun yanlış olacağını düşündü. Amacı farklıydı. Amacı neydi? Birden amacını bildiğini fark etti. Başından beri bir rüya gibi gelen bu kısa gezi, her adımında daha bir gerçek oluyor, rüya olduğu fikri kaybolmaya yüz tutuyordu. Bunun sebebini amaçta buldu. Amacının ne olduğunu düşününce, bunu birdenbire bu kadar sakin bir şekilde kabul edişini tuhaf buldu. Böyle biri olduğunu düşünmemişti hiç. Ama şimdi cesur, bilge bir ifadeyle, yokuşun en tepesine bakıp, amacına saygıyla selam verme isteği duyuyordu. Öyle de yaptı. Büyük, kırmızı, beş katlı bir ev oradaydı. Eskiden evim dediği yer oradaydı. Eskiden ailem dediği insan içindeydi. Amacı oradaydı. Gerçekten de buraya veda için gelmişti. Öleceği bilgisi, vücudunun tuhaf bir yerinde, küçükken taş yediği baldırının üzerinde vuku bulmuştu. Bir kabul etmeydi bu. Ayaklarının toprağa değdiğini, tabanlarından dizine, oradan baldırına nasıl hissediyor, biliyorsa, öleceğini de öyle hissediyor, biliyordu. İç çekti, “Öyleyse, buraya geldiğime şaşmamak gerek, vefa borcu ödenmeli,” diye düşündü.
            
           Eve ilerledi. Adımları daha bir kendinden emindi artık. Kaybolmuş gibi hissetmiyordu. Ne yapacağını bildiği de kesindi. Bu kesinlik, onun soğukkanlı olmasına sebep oluyordu. O ise ne kadar görmezden gelirse gelsin, soğukkanlı olmasına şaşırıyordu. Hem her şeyi idrak etmiş hem de her şeyi idrak edişine şaşırmıştı. Evin solundan çıkan merdivenler onu karşıladığında, düşüncelerinden henüz sıyrılmıştı. “Artık konuşmanın anlamı yok. Ölüm ötemde, merhamet ediyor bana, bu şansı değerlendirmeli ve bir kez olsun görevime odaklanmalıyım.” Taştan merdivenler yer yer kırılmıştı. Mavimsi gök, onlarda tuhaf bir yansıma buluyor, yarıklardan çıkıp dolaşan karıncalar ise bu yansımayı bir denize çeviriyordu. Karıncaların üstüne basmamaya dikkat ederek merdivenlerden çıkmaya başladı. Birkaç anı onu orada karşıladı. Zihni bir an doldu, o, zihnini bir an boşalttı. Görevini yapmalıydı. Şimdi okul anılarının, neşeli çocukluk anılarının, kötü, fena, berbat anıların sırası değildi. Bu merdivenlerden kaç kez gülerek çıktığını, kaç kez ağlayarak indiğini hatırlamak istemiyordu. Bacağındaki yaralara bakıp, dizinin hemen altındaki yatay kesiğin, hangi basamağın hatırası olduğunu hatırlatmak istemiyordu. Bu yüzden, ilk kez -her defasında ilk kez- bilge olduğunu hissederek, istemediği düşünceleri kovdu. Berrak bir zihin onu karşıladı. Merdiven daha fazla zarar vermeden ayaklarının altında kayıp gitti. Beyaz duvarlar, maviye dönüştüler. Merdivenler geniş bir balkona ulaştı. Balkon eski bir zevkle döşenmiş, çok az değişmişti. Bir armut ağacı, yandan balkona çıkıyor, yeni olmuş armutları cömertlikle balkondakilere sunuyordu. Oysa eskiden yoktu bu ağaç. Bir fidandı. Balkon da eskisi gibi kalabalık değildi. Sadece tek bir kişi vardı. O da aradığı kişiydi. Balkonun ucunda, öte yana uzanmış, aşağı bakan, biriyle konuştuğu belli olan bir kadın. Kızıl saçları beyazlamış, dar bedeni genişlemiş, sarkan ayaklarının topukları çatlamış… “Hayır!” diye düşündü. “Zamanları karıştırıyorum. O topuklarda daima çatlaklar vardı. İşten, yükten, uğraşmaktan doğmuş çatlaklar! Ve pek çok keresinde çocuk ayaklarımı çizen çatlaklar!”
            
           Bir kez daha bunların hepsinin bir rüya olduğu fikri zihnine girdi. Oysa şimdi, başından kolayca inanacağı bu fikir, ona bir yalan, bir oyun gibi geliyordu. Öleceğinden o kadar emindi ki, böyle bir vedanın zorunluluğunu hiç yadsımıyordu. Dünya tuhaf şeylere gebeydi. Burada olması, öleceği için veda edecek olması şaşılacak şey değildi. O halde en başta şaşırmayı bırakmalıydı. Böylece oyuncu düşlere şans vermeyi bırakmış olacaktı. Kadına yaklaştı ve ona seslendi. Bunu birden yapmıştı. Heyecanla yapmıştı. Sesindeki istemsiz heyecan kadını ürküttü. Yerinden zıplayan kadın korkarak döndü ona. İnce yüzü, kırış kırış gözleri, küçük burnu, çatlak dudaklarıyla çevrili ağzı. Hepsi oradaydı. Eskiyi yansıtıyorlardı elbet, eskiden olduklarından farklı olmaları, bunu değiştirmiyordu. O dudaklar tarafından öpülmüştü. O gözlerden akan yaşları anımsıyordu. Aynı gözlerdi. Kadın koşar adam yaklaşırken ona, o da kollarını açtı. İçten bir kavuşma yaşandı. Bu kadarını beklemiyordu doğrusu. Omzunda hissettiği ıslaklık onu suçlu hissettiriyor, bedenine dolanan kollar kafesinin içindeki bir kuşu hatırlatıyordu. Ama kendini en gerçek haliyle hissettiği ortadaydı. Birden her şeyi söylemek istedi: “Öleceğim. Bir taş tarafından bilgilendirildim. Ne sembolizm ama! Hayır, ağlama, kızma da. Saçmalamıyorum, öleceğimden geldim buraya. Bu yalan oldu gerçi; ben gelmedim, getirildim. Tuhaf işleri var dünyanın, nerede ne olacağını kim bilebilir? Bu da onlardan biri işte. Veda etmem için getirdi beni. Dur gitme, çok şey istemem. Biraz muhabbet, bir iki dilim kek belki, sonra soğuk bir şeyler, en son da armut yeriz, sulu suludurlar şimdi. Sonra ölmem gerek. Biliyorum, şaşıyorsun bana, bunu nasıl böyle kabul ettiğime. Ben de senin gibiyim. En tuhafı insanın kendine şaşması. Kendi yaptığın bir şeye neden şaşarsın? Ama beni görüyorsun işte, öleceğim diyorum, bunu kabul ediyorum, sonra da bunu yaptığıma şaşıyorum. İşte, buradayım şimdi. Yakında öleceğim, ama önce vedalarımı etmeliyim. İnsan veda etmeden; geçmişiyle hesaplaşmadan gitmemeli sanırım. Dünya bunu istiyor. Geçmişe dönmeli, içindekileri dökmeli, geçmiş de sana dökmeli, böylece tamamlanmalı. Tamamlanmadan ölmek fena olurdu. Bak şu işe! Şimdi konuşurken anlıyorum, evet, tam da şu anda, yeni anlıyorum; salt bir veda amacıyla getirilmedim buraya, aynı zamanda tamamlanmalıyım! Tamamlanıp sonra ölmeliyim. Ne fena, her şeyin sonu yine ölüm… Kafan allak bullak oldu, değil mi? Şimdi de ölümden veryansın ediyorum. Ancak bunda karmaşık bir iş yok, ölüm başından beri istenmeyen bir son, onu kabul etmekse bambaşka bir şey. Bunu küçüklükten çözdüğümü de şimdi fark ediyorum. Bu balkonda, bu armut ağacının altında üstelik. Bu yolculuk ne çok şey gösteriyor bana! İşte bu ağaçtan düşen bir armut öğretmişti. Biliyor musun, burayı hiç sevmiyorum. Evet, kendini suçla. Ah, hayır, dur. Suçlama. Kader diye bir şeyin varlığına bugün inancımı tamamen yitirdim, ama onu suçlamak kolaylığını terk etmek çok daha zor. Çocukluktan zorluğu sevmezdim, bilirsin. O yüzden gel, yeni darılmacalar olmasın, beraberce kadere sövelim. Artık büyüdüm, birlikte küfredebiliriz, değil mi? Sen yanımda olduğun için daha kibar olmaya çalışacağım, fakat sen de aldırmayıver, öleceğim diyorum, çirkinliğimi buna ver. Ya da boş ver. Ne için getirildim, ne yapıyorum... Tekrar götürülmekten korkuyorum aslında. Sende ummadığım bir yakınlık hissettim. Bu yakınlık beni ölümden korkutursa ne olacak? Kabullenişim bozulursa, metanetim yiterse? Bunu istemezsin, bana karşı hala büyük bir sevgi duyduğunu tekrar anladım. Acılar içinde gömülmemi istemezsin. Oysa sessiz de acı duyabilirim. Ama dur, endişelenme, göstermediğim bir acı beslemiyorum içimde. Ölmem gerek sadece. Uzatıyorum. Bilincim bir insanın bilinci. Zihnimi kendime ait hissetmesem de kendimden bir parça var içinde. Muhtemelen o, konuşmayı uzatmamı, belki de saçmalamamı istiyor. Ölümü ertelemeyi istiyor. Buna mahal vermemeliyim. Haydi, lütfen, son bir kez kekini yemek isterim. Şimdi hatırladığım bir yaz vakti, sırf ben sevdiğim için devamlı yapmış, beni o kekten bıktırmıştın. Bunu hatırlamak birden kalbime çok büyük bir acı yükledi. Sanırım ağlayacağım. Haydi, şimdi ben omzuna gireyim, olmaz mı?”
            
           Ancak hiçbir şey söylemedi. Yine de dünya tuhaflıklarına devam etti. Omuz açıldı, kafası oraya girdi. Tüm bedeni sarsılmaya başladı ve o ağladı. Geçmişe içini döküyordu. Kadın onun saçlarına kapanmıştı. Ağzı, kıvrık saçlar arasında titriyor, gözleri o kıvrımları ıslatıyordu. Geçmiş içini döküyordu. Gün böylece sona yaklaştı. Ancak o zaman, o, vaktin gündüz olduğunu, şimdi akşamın çöktüğünü anladı. Sevdiği kekten yedi, dolapta bozulmaya yüz tutmuş elma suyundan içti. Temelsiz tezatlıkla ilgili espriler yaparak dalından kopardığı armutlardan birini yedi. Diğerini cebine attı. Tuhaf bir merak duygusu, armudu sonrası için saklaması gerektiğini söylüyordu; Armut sonrasına kalacak mıydı?
            
           Ay tam tepede, tüm endamıyla kendini gösterirken evden çıktı. Hatırladığı yolları karşılaştırmaya gerek duymadı. Nedense geçmiş kavramı yok olmuştu. Sanki daima oradaymış gibiydi, merdivenlerde hep çatlaklar varmış, yokuşta hiç çukurlar olmamıştı. Anıları tamamlanmıştı. Geldiği yoldan dönmek, ona bu yolda ilk kez yürüyormuş gibi hissettiriyordu. Artık aynı insan değildi. Hemen mi değişmişti? Şaşılacak durumdu doğrusu. Hem en başta; artık bir insan mıydı? İnsan öldükten sonra değişmiyorsa eğer, kuşkusuz, şimdi yine çocukluğunda adet edindiği huyu doğrultusunda saçma sapan şeyler üzerine düşünüyordu.
Bilinçsizce yokuşun dönemecindeki uçuruma geldi. Atladı. Yumuşak bir iniş, eski bir arabanın üstünde bitti. Sonra araba yok yoldu. Yol yok oldu. Bir süre sonra cebindeki armut da yok oldu. Oysa o hala gidiyordu.







2 Eylül 2019 Pazartesi

son sohbet - başlangıç

— İnsan en boğucu ana geldiğinde, bilirsin ya; başka umudun kalmadığını düşünürsün, artık bir şeyler olması gerekiyordur, bir kıvılcım belki, fakat içten içe olmayacağını bilirsin. Sevgili Solum, hiçbir şey olmayacaktır. Öyleyse insan ne diye kendini kandırır durur? Günler gelmezse, bırak, gelmesinler. Işık, böylesine düşmansa bize, kahrolsun!
İçim tuhaf bir his ile dolup taşıyor, Solum. Kendimi yılgın, çaresiz hissediyorum. Bir zamanlar yüksekteymişim, dünyanın talihi dönünce ben de düşmüşüm gibi.
Biliyor musun? İnsanın şiir yazası geliyor böyle zamanlarda.

— Fakat Lux, bahsettiklerin bir balığı anımsatıyor bana. Özgürce dolaşan, o ürkütücü koyu sonsuzluğun ötesine sürülenlerden değil. Bir balıkçının oltasının ucunda çaresizce sallanan küçük bir balıktan bahsediyorum. Oysa senin tüm veryansınların bir oltadan çok uzakta. Sen çok uzaktasın. Talih tümüyle düşman değil sana. Vaktiyle isteseydin yükseklerde kalırdın. Şiirlere muhtaç olmazdın üstelik. Baştan pes ettin sen. Kendine inancın kayboldu. Bir zamanlar olduğun insan değilsin artık. Öldürdün kendini. Hiçbir akrep kapana kısılmadıkça sokmaz kendini. Hiçbir zaman ateşten duvarlar esir almadı seni.

— Ah, Solum... Benim sadık, eski dostum. Yalnızlığımı seninle paylaşma imkanım olsaydı bir saniye bile düşünmezdim. Böylece kurtulurdum ondan. Ama biliyorum, sen de sıkıldın. Böylece seni yaşamıma eklemiyorum. Bu davranışım senin için bir kurtuluş, benim için ise sonsuz azabımda fark edilmeyen bir yanılsama. Ne kadar saf olduğunu unutmuşum. Özgürlüğe inanan bir aptal! Ah, dur lütfen. Ne düşündüğünü, ne söyleyeceğini biliyorum. Bakışlarını ele veriyor. Benim kendi eylemlerimin sonucu görmekten aciz bir kör, sorumluluk kabul etmekten çekinen bir korkak olduğumu söyleyeceksin. Eski dostum, sinirlenme. Başka başka hareketleri ben kendime ediyorum zaten. Senin o temiz ağzını kirletmene gönlüm el vermez. Sen bana kalan son yansımasın. O yansımanın son çırpınışları... Benim son çırpışınımsın sen. Evet, bazı kararlar verdim geçmişte. Bu kararlarımı takip eden sonuçlar oldu, pek tabii. Seni özgürlük üzerine felsefi bir tartışmaya çekmeye çalışmıyorum, bunu baştan söyleyeyim. Kafanı argümanlarla da şişirmeyeceğim. Daha önce bu konularda pek çok kez tartıştık. Biliyorsun, özgürce verdiğini düşündüğün bir karar, özgür bir karar değildir. Sen benim aksime; bunun tam bir kayıp olduğunu değil, yarım bir kısıtlama olduğunu savunuyorsun. Ben ise tam anlamıyla bir kısıtlama, özgürlük yoksunluğu diyorum. Öyleyse bu konuda beni nasıl ikna edebilirsin? O yüzden bırakalım bu tartışmaları. Son kez dertleşelim, eski dostum. Seni bir daha görmeyeceğimden o kadar eminim ki, konuşulmadık bir şey bırakmak, yüzüne şöyle iyice bir bakmadan ayrılmak koyar bana. Dur, itiraz etmeye kalkışma yine. Beni kandıramazsın. Çocukluk ettiğimi düşündüğünü de biliyorum, ondan da eminim. Varsın öyle olsun. Hem bilmiyor musun içinde bir parça çocuk taşıyanlar amma övülüyor bugünlerde. Akşamamız geceye doğru seyreylesin, biz konuşalım, kendimizi şiirlerle harmanlayalım. Ah, Solum! Öylesine bağırmak istiyorum ki!

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...