Meral ile geçirdiğimiz yazları neden unutamıyorum,
anlamıyorum. Fikret, unutmak istemediğimi söylüyor. Her ne kadar unutmak istediğimi
söylesem de içten içe bunu istemiyormuşum. Bilinçaltı zırvalıkları...
Saçmalık! Oysa tam aksine, unutmak istediğimden eminim. Doğrusu bazen unuttuğum
da oluyor. Ancak insan zihni de bir tuhaf doğrusu; nadiren faydamıza çalışıyor.
Sözgelimi: En mutlu olduğum bir an, neden tam olarak o an, Meral, o engin
karanlıkta beliriyor? Tam gözlerimin arkasındaymış gibi. Neden en ihtiyacım
olmadığı anlarda çıkageliyor bana? Oysa onsuz çok mutluyum. Bu, varlığında emin
olduğum bir mutluluk. Yalnızken, yine bir başka yaz vakti, sıcak mı sıcak, her
şey ziyadesiyle zamansız… Bir rüzgâr açlığı içindeyim, ancak tadım kaçık değil,
akşamüstünü düşlüyorum bir başıma. -Oysa akşamüstü benim felaket tellalım- Ve
işte tam o an, rüzgârda bir belirti dahi yokken ve kimse adımı seslendirmiyorken,
birden çıkageliyor. Sanki hep oradaymış gibi. İçimde nüksediyor önce, sonra bir
pus gibi dağılıyor her şey: Meral zihnimi ele geçiriyor…
Şimdi düşününce, Meral ile geçirdiğimiz zamanlar çok da uzun
değildi. Aslında size olanları anlatırken bariz bir yanlışlık yaptığımı şimdi
fark ediyorum. Basit bir anlatım tercihi gibi duruyor, ancak öze indiğimizde,
belki de her şey bu yanlışlıkta yatıyor. Size yazlardan bahsettim. Meral ile
geçirdiğimiz yazlardan. Yaz, uzun bir zaman dilimi; oysa gerçek çok daha kısa.
Temmuz? Hadi haziran diyelim: Haziranın bir iki haftası. Bunlara Meral’in
Haftaları adını koydum. Bir başka yalan. Koydum değil, hemen şimdi koyuyorum.
Benim dünyamda, bu haftalar, yazın kırbaçlı sahipleridir... Sorumluluklardan kaçış, kırmızıya çalan
gökyüzü, sıcaklar, sona erişler ve her yazın aynı olan başlangıcı. Meral… Hani
güneş batmadan önce balkona çıkarsınız, tam o an tuhaf bir his yakalar sizi. Huzur
veren bir his. Sarı, kızıl, mavi bir şey. Ne olduğundan emin değilim. Gökyüzüne
bakarsınız. Güneş vedasını ediyordur. Ancak hayır, bu huzur veren tatlı his gökyüzünün
bir nimeti değil, ne dahi güneşin; gökyüzünden yere döner gözleriniz, belki
betondan bir manzara bulur, belki kahverengi, çatlamış toprağı, belki de sarı,
ölü otları. Açıkçası fark etmez, çünkü o huzur yerdedir. Bir kaldırımın
üstünde, bir çatlağın arasından çıkmakta olan büyük bir karıncanın
ağzında ve belki de sarı otların arasında gizlenen bir çekirgenin sol kanadının
üstünde. Hiç beklenmedik bir huzur sizi bulur orada. Geceyi sevmeyen biriyseniz
bile, ki ben öyleydim, gecenin en büyük habercisine böylece âşık olursunuz.
Meral, sanırım bu histen başka bir şey değildi. O sonunu bildiğiniz bir filmi
tekrar izlemekten daha eğlenceli, bir kitabı ikinci kez okumaktan ise daha
derindi. O sevmediğiniz bir zorunluluğa sürüklenmek ve bundan keyif
duymakla alakalıydı. Büyük bir yarısı, belki iki kolu, iki bacağı, gövdesi ve
kafası geceydi; ancak içinde, sesinde, bakışlarında, gök kararmadan hemen önce bakışlarınızı
gökyüzünden kapan ve sizi daima şaşırtma ihtimali bulunan beton, toprak ve
otlar vardı. Öte yandan… Meral aynı zamanda Meral’di… Her şeyden çok bir
tanıdıklıktı. O yapmaktan hoşnut olmadığınız sinirsel bir tekrardı. Maneviyatınızda huzursuzluk yaratan yasaklı
bir ritüeldi. Tüm hareketlerini bilirdiniz bu ritüelin; ezbere, farkında
olmadan yapardınız hepsini, fakat nihayetinde mum daima eliniz yakardı. Mum… Mum da
nereden çıktı?
Geçtiğimiz yaz belki de son kez gördüm onu. Bir başka yalan
daha. Bu yaz da gördüm onu. Neden ilkinde söylemedim, bilmiyorum… Belki gelecek
yaz da göreceğim, ancak bu sefer hiç inancım yok buna. Çünkü içimden bir ses, Meral’inkinden
güçlü olan bir ses, bana ömrümün kalan yazlarında sevmediğim geceyi
beklemeyeceğimi söylüyor. Doğrusu ona inanmak istiyorum. Fikret’e göre birkaç yıla
her şey değişecek ve ben bambaşka bir insan olacağım. Öyle ki akşamüstlerini
bile umursamayacağım. Diyor ki bu benim benim için en iyisiymiş. Belki
de haklıdır.
Bunu okur musun, bilmiyorum, sevgili dostum, ama ne denli büyük bir tezatlık olsa da bana öyle
geliyor ki; ben akşamüstlerini beklemeyi özleyeceğim. Biliyorum, bu tuhaf bir arzu. Bir kaçış. Bir alışkanlık. Basit bir iradesizlik, güçsüzlük, bir
sığıntılık. Ah, Fikret, Kuş gibiyim... Amansız, kaygısız, aptal.
Belki de bu
yazıyı burada sonlandırmak en iyisidir. Zira bunu bir
mektuba dönüştürüp sana yollamak, içimdeki bazı şeyleri dindirecek gibi hissediyorum. Oysa biliyorum
ki Meral’den bıktın sen. Bıktırdım. Beni sevdiğini bilsem de benden de bıkmandan
çekiniyorum şimdi. Çünkü ben, sıklıkla kendimden bıkıyorum. Meral de bazı
zamanlar bıkardı benden. Anlardım. Aslında birçok yönden ona benziyorsun. Oysa
sen bana her zaman kışı anımsatmışsındır ve zihnimdeki yerin beyazlar
içindedir. Belki de (milyon taneden sonuncusu) insanları mevsimlere benzetmekten vazgeçmeliyim. Kendimi sonsuz
döngüden azat etmemin tek yolu bu olmalı. Bu da ötekiler gibi pek tanıdık bir düşünce.