30 Temmuz 2026 Perşembe

ikircikli ağaç. 28. spider-man.

Keşke bir ağaç olsaydım.

Zayıflıklar ve sonu gelmez hatalar karmaşası, insanı, hissedebileceği en güvensiz hayal kırıklığına, kendini gerçekleştirememiş olmaktan duyulan kaygının dibine itiyor. Karşı durmak çok zor, ekseriyetle de mümkün değil. Böyle zamanlarda, en amansız rüzgarlara dahi direnen o bükülmek çınarlardan biri olmak isterim. Bu dünyaya bir ağaç olarak gelmek, muhakkak deneyimlemek istediğim bir şey olurdu.

Ağaçların ikircikli bir yapıları olduğunu sanmam. Eh, yani en azından dışarıdan öyle olmadıkları görülüyor. Bir ağaç olsaydım, elbette ikircikli bir ağaç olur olurdum. Hangi rüzgarı karşılayacağını bilmeyen, dallarından armut mu yoksa elma mı sarksın karar verememiş, sevdiklerine yakın olamayacak kadar uzak, yaklaşamayacak kadar sabit... Belki bir kedi konaklardı yamacımda, kalın dallarımda? İnemezdi belki tekrar yere. Kimse görmeden eğilir, yere indirirdim onu. Biri görüp de yardım çağırsa içerlerdim. Kedilere zarar vermeyeceğimi bilmeleri gereken insanların, bu dünyada var olduğu bilgisi, kabuklarımı çatlatırdı.

İkircikli bir ağaç olsaydım yağmurda fısıldar, karın altında terlerdim. Şarkı söylerdim en açık havalarda. Rüzgar okşarken yapraklarımı, gülümser, fakat asla dans etmezdim. Dans eden ağaçları görenlerden pek azına rastladım. Anlattıkları ise bir rüya gibiydi. Bu yüzden gerçekten de bir rüya olduklarına inandım.

Yaşım 28.

Günler hızlı geçmesini istediğim zamanlarda pek yavaş geçiyor. Sanırım herkes için olan bir durum. Genel de hızlı geçmelerini dilerim. Ancak yaşımı düşündükçe, yavaş olmaları işime gelir. Yavaş olmaları işime geldiğinde ise günler pek hızlı geçmeye başlar. Bunun da hemen hemen herkes için böyle olduğunu varsayıyorum.

Son sürat 29'u dolduruyorum. 30 olmama çok az kaldı. Pek hazır hissetmiyorum. Öte yandan aslında pek bir numarası da yok. Hiçbir şey değişmeyecek. Daha iyi olmaktan başka bir dileğim yok sanırım, ne de olsa bir ağaca dönüşemeyeceğimi biliyorum.

Her yıl başlangıcında, yeni yaşın ilk günlerinde, (doğum günüm sağ olsun, birbirlerinden pek uzak değiller), bir sonraki yıl daha dolu, daha farklı yaşayacağımı düşler dururum. Ve sanırım denerim de. Hiç başarılı olmadım. Bu kış 29'uncu kez aynı şeydi deneyeceğim. Bir şey değişeceğini sanmıyorum. Umuyorum ki bu diğerlerinde olduğu kadar kalabalık bir "ortak" deneyim değildir.

Spider-Man.

Cumartesi arkadaşımla sinemaya gideceğim. Ve yaşımın üstüne hemen dillendirmesi tam yerinde olacak; çokça heyecanlıyım. Spider-Man'in benim için yeri ayrı. İlk gördüğüm anı, kendimi ilk oymuş gibi hissederek sağa sola atladığım günü unutmuyorum. Kocaman bir sofraydım. Yer sofrası, uzun bir dikdörtgen. Pilav ve tavuk vardı. Tavuk kızarmış, derisi yağlı ve soğuk kola... Sanırım misafir vardı. Misafir menüsüydü çünkü yerdeki. Televizyonda film açık. Spider-Man. Raimi üçlemesinin ilki. İlk gördüğüm sahne, kafes dövüşü, sonrasında kostümü ilk giydiği an ve yemekten sonra dolu karınla koltuktan koltuğa zıplayan ben. O an ve devamında gelişen sadık hayranlık yaşanmasaydı, şu an çok farklı bir insan olacağımdan eminim. Kendime dair sevdiğim kimi şeyleri de o ana borçlu olduğumu biliyorum. O günkü lokmalarımın tadını hala anımsıyorum. Sanırım bu yüzden kaç yaşında olursam olayım, sinemada herhangi bir Spider-Man filmi olması, koşa koşa gitmem için yeterli. 

28 Temmuz 2026 Salı

sanki. (revisited)

Sanki bir şey olacak. 

Sanki bir esinti, belki bir titreme olacak. Bir şey hissedeceğim. Beklediğim türden. Sanki bir elimi kaldırsam, rüzgarı keseceğim. Sanki parmaklarım bükülecek, dikenli otların henüz ben çok küçükken ellerimde açtığı silik yaralar, ancak şimdi kapanacak. Rüzgar merhamet edecek belki yahut iliklerine kadar düşman kesilecek. Sanki ben havayı yaracağım enine boyuna ve mahzun esinti, alelade varlığımın etrafında tavaf edecek. Bir şeyler olacak sanki. 

Hissediyorum. 

Kalbim midemde atıyor. Kalbim devamlı yer değiştiriyor. Az önce bağırsaklarımdaydı, belki orada kalmalıydı. Artık boynuma yükseliyor ve bir noktada beynime girecek. Sanki bir şeyler olacak ve kalbim eski yerine dönecek. Sanki kalbim, yeniden atmaya başlayacak. Sanki kalbim beni daima attığına inandıracak. Bir balık gibi çırpınırken düşleyeceğim onu, soğuk, mavi sularda. Sanki bir şeyler olacak bu maviliklerde ve bana olacak. Ölecek miyim? 

Bazen kokusunu alıyorum. 

Yürüyorum sahilde. Kordon boylu boyunca uzanıyor. Denizin sesi zar zor duyuluyor. Yaklaşınca pisliği yüzüme vuruyor. Ve birkaç kağıt var, tükenmez kalemlerin dayanıksız mevcudiyetini kovan. Dilekler ayrılıyor kağıtlardan. Benimkiler de var mı aralarında diye eğiliyorum. Sanki biraz daha yaklaşsam atlayacağım o suya ve pahalı defterlerden nazikçe koparılan sayfaları yutacağım. Sanki bir dilek tıkayacak soluk borumu, mürekkep boyayacak boğazımı, genzimi, kalbimin henüz terk ettiği kaynayan midemi ve belki de ben ancak o zaman tam manasıyla nefes alabileceğim. 

Yüzmeyi biliyorum. 

Denize batabilirim. Batarsam çıkarım. Yüzeyde kalabilir, beklemeye orada devam edebilirim. Uyuyabilir, dinleyebilir, çok susarsam tuzlu deniz suyunu içebilirim. Bir teni deniz altında hissedebilirim. Kaldırabilirim herkesi denizde. Ellerim kaygan sırtlarını tutamaz, sıyrılıp usulca, daha sıkı kavrar dizlerime oturturum. Ben batsam bile, gün ışığı akmaya devam eder. Boynuma dolanmış kollar engeller yanmamı. Sıcak, tuzlu. Sanki iki hafifmeşrep iki balık gibi.

Öpüyorum. 

Dudaklarım soyuluyor. Sorun değil. İlaçlarım. Yumuşak, tatlı kremleri sever, sürerken de bir o kadar utanırım. Bir öpücüğün tende bıraktığı hislerde başlar soyulmalarım. Sanki bir başkası öper de ben ancak hissederim. Dudakların ıslaklığı bulaşır sakallarıma. Sakallarım ıslanmış gibi gelmez. Sıcak ve ıslak dudaklar öperim, sıcak ve ıslak dudaklarımla. İlk öpücüğüm hep sorulur bana, oysa ben hiç gerçeği söylemem. Sanki, ben sanki'si olmayanlardan biriyim.

Yaşıyorum.

Dosyalar arasında, yüksekte. İçim sürünüyor. Şimdi, tam şu an. Yukarıdan bakıyorum. Sanki gökyüzü oluverdim. Yaşadığım günleri izleyebiliyorum. Yüksek Mahkemeler kurulu her birinde. Sanki başka bir dünyaya bakıyorum. Çok zaman geçti. Kışları eskiden daha katı, daha karlı hatırlıyorum. Yağmurun ise merhametli bir tavrı vardı. Ve ben bir zamanlar olabileceğim insanları düşünürdüm. Sanki kaygısızdım. 

22 Temmuz 2026 Çarşamba

bugünlerde

Zaman bugünlerde geçmiyor. Bekliyorum, dinliyorum, izlemeye çalışıyorum. İlerlediğini bir türlü göremememin sebebi bu mu? Öte yandan biliyorum ki, ilerlediğinde, nihayete erdiğinde, bundan üzüntü duyacağım. İkircikli hisler yumağı olmak kaderimde var mıydı? En başından beri yani. Bilerek mi geldim?

Hayatımın nereye gideceğini bilmiyorum. Hayatı zaman zaman fazla önemsiyor, zaman zaman ise kolayca verebileceğimi düşünüyorum. Hayır. Bir kayıp değil, kurtuluş gibi. Ben sanırım uzun bir kış uykusuna yatmak istiyorum.

İnsan biraz da "lame" cümlelerde saklı bence. Geçen gün örneğini gördüm: Nehir kenarında, akıntının huzurlu, neşeli, kuş cıvıltısına benzer sesindeki güzelliğin, suyun önüne çıkan taşlardan kaynaklandığına dair. Teknik olarak her zaman doğru değil elbette ama altında yatan fikre katılıyorum. Engeller, bizi biz yapar. Engeller, yaşamımızı anlamlı kılar. Taşıp sıçradığımız, yarıldığımız, parçalanıp un ufak olduğumuz, göğe yükselip sonra tekrar varoluşumuza döndüğümüz yolculuğun bir parçası bu taşlar, sivri kayalar. Hikayemizi güzelleştiren de onlar. Bunu anlıyorum. Hissediyorum. Ancak çarpmanın zorluğu azalmıyor. İş kaya çıkıntısına çarpmaya geldiğinde, çarpmak anlık bir olaydan uzunca bir sürece yayılıyor. Kış uykusu gibi.

Kendimi lapa lapa yağan karın altında görüyorum. (Hayır, böyle hissetmiyorum, sadece görüyorum.) Engin bir ormanın hemen girişinde başlayan, sert bir yamacın ucunda. Bir mağara var. Sıcak görünüyor dışarıdan. Sert rüzgar (bir anda peyda oldu) içine ulaşamıyor. Ben ise diplerinde değil, hemen girişindeyim. Yağan karı izliyorum. Rüzgarı hissediyor, mağara ağzıyla yaptığı dansı dinliyorum. Zamanın geçmediğini hissediyorum. 

6 Temmuz 2026 Pazartesi

iki saniyenin peşinde

Cumartesi garip bir an yaşadım. Esasında çok garip değil. Daha doğrusu işin garipliği, olayın kendisinde değil de kısıtlı hayatımda yer aldığı fazlasıyla sınırlı sürede. Neden bazı anlar, özellikle en çok ihtiyaç duyduklarımız sadece iki saniye sürer?

Hayır, bu yazı bir erken boşalma şakası değil. Buna yemin ederim.

Baştan alalım.

Cumartesi dışarı çıktım. Aslında çıkmayacaktım ama çıktım. Arkadaşlarım buluşmuştu. Ben pek iyi hissetmiyordum açıkçası. Dışarı çıkasım yoktu. Bilirsiniz öyle anları. Tam olarak depresyon sayılmaz. Bir tür enerjisizlik. Esvap ve ayakkablarım benim, fakat sokaklar diğerlerinin gibi geliyordu.

Hava yağmurluydu. Son zamanlardaki en fena yağmurlardandı üstelik. Bilenler bilir. (Hep bu cümleyi kurmak istemişimdir). Buhranımın sebebi belki yağmurdu, bilemiyorum. Ancak kararsızlık içinde tüm günümü geçirdiğimden endişe ettiğimi hatırlıyorum. Zira hava kararmış, akşammış gibi gelmişti. Oysa neden bilmem saate baktığım henüz "2" olmadığını gördüm. Daha öğle vakitleriydi, akşama çok vardı. Gün bitmekten çok uzak, diğer her şey ise fazlasıyla yakınmış gibiydi.

-En basit cümle kurulumunda dahi, kendimize, başkalarına; dünyaya küçük işaretler bırakıyor olmamız, yazmak ile ilgili en güzel şeylerden biri.-

Çıkmaya karar verdim. Üstümü giydim. Son zamanlarda pek değişiklik içeren bir eylem dizisi değil. Benzer, hatta ekseriyle aynı kıyafet parçalarına uzanır ellerim. Üstüme olan tek pantolon, üstüme olacağından emin olarak aldığım aynı tip, farklı renkteki iki üç tişörtten biri. (Beyaz temiz ise her daim beyaz). Renk uyumuna bakılmaksızın giyilen aynı rahat ayakkabı. Terlemekten nefret ettiğim, terimin bir şekilde tişörtüme ulaşmasından daha da nefret ettiğim için atlet giymeden çıkmam. Eğer çok merak ediyorsanız onun rengi de griydi. Daima gri. Diğer -neredeyse- her şey gibi. (Evet, yazarken de okunduğu gibi cringe hissettirdi. Fakat bazı şeyler nasılsa öyledir.)

Nitekim sonunda evden çıkabildim ve doğruca Suavi'ye yollandım.

Yağmur sağanaktan çiselemeye dönmüştü. Şansım asla tamamen bitmez, bir gıdım da olsa kendini hissettirir bana. Dünyanın en şanslı insanı olmak biraz da böyle bir şey... Dünyanın en "biraz da böyle bir şey" insanı olmak da tam olarak böyle bir şey.

Vardım. Arkadaşlarım oturuyordu. Aralarına katıldım. Üstümde bir tutukluk vardı. Atamadım hemen. Atabilecek gibi hissetmedim. Sohbet etmeye çalıştım, pek olmadı. Spor falan konuştuk. Direnç bantlarıyla çalışıyorum yarım aydır falan. İşe yarıyor mu bilmiyorum. En azından çalışıyor olmak yeterli geliyor.

Neyse, tamam, sadede geleceğim. Söz. Az kaldı. Hatta, geldim bile.

Üstümdeki tutukluk, buhran bir türlü geçmiyor. Sanki yanaklarımın içinde bir duvar var, metalden, aşamıyorum. Arkadaşlarım "hava almak" için hareketlendi. Bende arkalarına takıldım. Kafeden çıkışa yöneldik. İnsan kalabalığı artmıştı. Eskiden severdim bunu. Son birkaç yıldır emin değilim. Fakat tam kapıdan çıktığımızda, esinti, kısa, abartısız gülüşler, sohbet sesleri, yağmurun yerdeki taze ıslaklığı falan derken iki saniye, ben, çok mutlu, sınırsızca özgür, hava kadar hafif hissettim. Can bulmuş, yaşam pınarından içmiş, hayır yaşam pınarında çıplak bir şekilde yüzmüş gibi hissettim. Bunun sebebi üsttekilerden hiçbiri değildi. Sebebini bilmiyorum. Düşünüp duruyorum. Ne vardı o iki saniyede? Neydi özel kılan, neden bana öyle hissettirmişti ve neden o kadar kısa sürmüştü?

Cevabı arıyorum o andan beri. Bulabileceğimden değil. Sadece "aradım" diyebilmek için. "Ya bulursam" umudu da yok değil. İkiyi özel kılan şeyi, o bir iki adımda gerçekleşen hadiseyi azıcık daha genişletebilirsem, dünyalar benim olacak gibi hissediyorum. Belki olmayacak. Fakat anlamak önemli.

Adımlarımda mı bir şey vardı? Soluğumu farklı kılan neydi? Dışarı çıkar çıkmaz yüzüme serin, tatlı bir esinti çarptığından mı yoksa çarpmadığından mı yaşanmıştı her şey? Gidecek bir yeri olanların hissettiği güven miydi yoksa? Nehirde yüzmek değil de sürüklenmek böyle bir şey miydi? Bilmiyorum. Açıkçası artık unutmaya başladım. Nasıl hissettiğim bile silikleşiyor. Anımsamanın da kaybedilenler arasında olduğunu biliyorum. Yine de bir süre daha aramaya devam edeceğim, sanırım.

1 Temmuz 2026 Çarşamba

bilmediğim zamanların istikameti.

Akşamüstü. Cuma yahut perşembe. Saat neredeyse altı olmuş. Mesai bitmemiş ama bitirdim. Yerimden kalktım, vedalarımı ettim, asansöre yöneldim. On katlık bir bina. Eski. 99 depreminden önce yapılmış. Bir benzerini kaldırabileceğini sanmıyorum. Bir sonrakinde hala orada çalışıp çalışmayacağımı sorguluyorum. Gelecek çalışmayacağımı gösterecek fakat henüz o zaman bunu bilmiyorum. Asansöre biniyorum. Tıngır mıngır inmeye başlıyor. ikinci kata yeni birileri taşınıyor. (Belki de ayrılıyor). Bu yüzden çıkan ve inen asansörler illa ki o katta duruyor. Birkaç saniyelik gecikme son derece sinir bozucu. Onlardan nefret ediyorum. Onlardan ve birinci, ikinci katta oturmasına rağmen inmek için asansör bekleyenlerden. Dakikalar geçer ancak onlar beklemekten vazgeçmezler. Oysa mesai bitmiştir, eve gidilecektir, ev olması şart değil, belki de benim gibi gitmekten hoşlanacakları yere gidecek, arkadaşlarıyla buluşacaklardır. Sabırsızlıktan başka ne doğabilir ki bu beklentiler içinde? Neden sabırsız değiller? Herkes iş yerinden bir an önce siktir olup gitmek istemez mi? Bence istemeli.

Çıkıyorum. Bahar gelmiş. Rüzgar, kendisine karşı son derece gayri nizami dizilmiş binaların arasından yüzüme esiyor. Sert. Kulaklarımı dolduruyor. Yaprak hışırtıları var. Yanlarından geçiyorum. Biten bir mesai ile beraber arkamda kalıyorlar. Binaları kıskandıracak bir ustalıkla rüzgara karşı doğru cephe alarak -biraz da bir sığınağa bürünen ellerimin yardımıyla- önce sigaramı ardından da dudaklarıma iliştirdiğim sigaramı yakıyorum. Doğru sigarayı bir türlü bulamadım. Çok içtiğim o zamanlarda da hiç içmediğim bu zamanlarda da.

Bir benzinlik var. E5'e bakıyor. Yolum arkasından geçiyor. Bazı zamanlar adliyeden dönerken oradan aldığım bir içecek elimde oluyor ve bazen diz hizasındaki korkuluklarına da yaslanıyorum. İlginç bir yer değil esasında ancak bir keresinde yine tam da geçtiğim yerde dururken kafama bir yaprak düşmüştü. Parlak, sarımtırak bir yeşille normal yeşilin harmanlandığı, kuru, çıtır ve de kıtır bir yapraktı. Usulca düşmüş, saçlarıma konmuştu. Saçlarım uzun olduğundan içlerine giren yaprağın sapını cana yakın bir edayla karşılamış, bir tabloya iliştirilmiş gibi orada öylece asılı kalmıştı. Hemen fotoğrafımı çekmiştim. O gün yaprağın öyle düşüp başıma konmasını bir işaret olarak algılamış, başıma çok güzel şeylerin geleceğini, şansımın hiçbir zaman azalmayacağını hissettiğimi hatırlıyorum. Bu bir yaprağın bahşedemeyeceği kadar büyük bir işaret, o zamanlar bilmesem de şimdi biliyorum. Yine de umdun, belki de diledim. İçim neşeyle dolmuş, mutlu ve güçlü hissetmiştim.

İş çıkışı yine aynı yerden geçerken o günü hatırlayıp yine, yeniden o benzer hisleri yakalayabiliyorum. Hayır, yakalayabilirdim. -Yakalayabildim. (Zamanlar birbirine karıştı.)

Ne yapıyorum şu an? Hatırlıyorum. Bambaşka bir zamanı, bir iş çıkışını. İş çıkışı anısı içerisinde başka bir anıyı daha anımsıyor, ondan bahsediyorum. Oysa şimdi iş çıkışına döneceğim. Asla şimdiki zamana gelmeden sözlerimi kesebilmeyi umuyorum. Zira şimdi zaman sonlanmış değil. Ben de sadece sonlanan şeyler hakkında yazmam gerektiğini bilecek kadar olgunlaştım.

Devam edersek; üstümde geniş bir kot var. Mavi. Altımda kot olduğuna göre gün de belirlenmiş oldu: Cuma. Yarın iş yok. Yapmam gereken bir şey olmadan yaşanılan herhangi bir cumaya daima aşık olabilirim. Tekrar tekrar.

Metroya ilerliyorum. Metroya iniyorum. Eve gittiğimin tersi istikamette gideceğim. Hedefim rıhtım. Ne yapacağıma henüz karar verdim. Sadece rıhtıma varıp, üçüncü çıkıştan çıkarken gökyüzüne bakacağımı, üçüncü çıkışın ucunda yükselen gürbüz ağacın dallarının gökyüzündeki uzanışını göreceğimi ve ihtiyacımın bu olduğunu kavrayacağımı hissediyorum.

"Evet," diyeceğim kendi kendime, "ben burasıyım. Bu birkaç saniyeyim. Bu birkaç saniye için varım." Dallar ne güzel uzanmış, yapraklar parlak parlak, berrak gökyüzü, dallar ve ben; biz varız sadece, diye düşüneceğim. Yürüyen merdiven de bana uyum sağlayacak, kimse fark etmeden biraz yavaşlayacak. Ben fark edeceğim ama. Kirli, tüm bakterileri üzerinde barındıran siyah kordonuna dirseğimi koyacağım ve o, teşekkür ettiğimi anlayacak. Anladı mı belki biraz daha yavaşlayacak. Ben hep yavaşlamasını umdum.

Tepeye varınca nihayetinde, ne yapacağımı düşünüyorum. İnsanlar bir sağa bir sola dağılıyorlar. Ben nereye baksam tanıdık birini görecekmişim gibi hissediyorum bir an için, kimseyi görmüyorum. Ne o gün ne de başka bir gün.

Ne yapacağımı bilmememe rağmen beynim alıştığı komutları sırasıyla beynime giriyor. Sağa yöneliyorum. Kırmızı ışığın yanmasını bekliyorum. İnsanları gözlemliyorum. Ne yapıp ettiklerini biliyorlar. Nereye gittiklerini de biliyorlar mı? Gitmek, bir şey yapmak mı sahiden diye düşünüyorum. Işık yanıyor. Karşıya geçiyorum. Normalde sağa dönüp daha az kalabalık bir yolu tercih ederim. Ancak o gün biraz daha ilerleyip, sağda, kahvecinin karşısındaki küçük bakkala girip sigara alıyorum. Aldığım markayı gerçekten sevmediğimi düşünüyorum. Baştaki sorular tekrar aklıma nüfuz ediyor; ben kendime uygun sigarayı hiç bulabilecek miyim? Artık bulamayacağımı biliyorum.

Bakkaldan çıkıp geri dönüyor ve en baştan dönmem gereken yola sapıyorum. İnsanlar daha az. Kaldırımlar ise fazlaca işgal altında. Aslında bana ayrılmış bir yolda yürürken nasıl olur da bir takım mekanların içinden geçebildiğimi düşünmemeye karar veriyorum. Nerede yaşadığımı unutacak değilim. Ne unutacak ne de duracak.

Sola, sonra tekrar sağa ve sonra tekrar sola sapıp uzun bir yokuş çıkıyorum. Yine insansız bir yol burası. Tercih sebebim bu. Ancak diğer yollara göre de buradan fazla araba geçiyor. Kulaklığımın sesini kısıyorum bu yüzden. Arkamdan gelebilecek arabaları duymak için. Çünkü kaldırımlar da dar burada. Bazen bir motor park edilmiş oluyor, ondan kaçınmak için yola çıkıyorum. Solda kalan binaların girişlerinde sevgililer oturur bazen de. Kibarlık edip bakmam. Orada olmaları hoşuma gider. Bazen kıskanırım. O dünyadan kopmuşluğun ve nefeslerde var olmanın herkese nasip olmayan bir şey olduğunu bilirim.

Son kez sağa döndükten sonra iki kez daha üst üste sola dönmek icap ediyor. Solumda bir otel var bu sefer. Severim bu oteli, otelleri genel olarak sevmememe rağmen. Bu otelin de girişi güzeldir ve oturulabilir. Ancak sık sık yabancılar çıkar. Seni orada görünce şaşırır ancak ses etmezler. Kıvrak bir şekilde yanından sıyrılıp yollarına giderler. Arkalarından hiç bakmam. Geri döneceklerini bilirim.

Sevdiğim kafem bu otelden sonraki soldadır işte. İçi küçük, dışındaki vantilatörler yetersizdir. Ama severim. Gittiğim ilk kafedir aynı zamanda ve herhangi bir iş çıkışı, nereye gittiğimi bilmediğim zamanlarda geldiğim bir yerdir.

Herhangi bir iş çıkışı, nereye gittiğimi bilmediğim ve son derece yalnız hissettiğim zamanlardaki istikametim böyledir işte. Sadece yazarak hatırlayabildiğim ve artık hiçbir yönüyle var olmayan eski bir istikamet. Bir öğle yemeği sonrasında hatırlanacak kadar ise yeni.

Özleyip özlemediğimi pek anlayamıyorum. İnsanın tabiatı ikirciklidir elbette.
Ben de tabiatımdan müteessirim. 

öğle yemeği üstüne hissedilen yalnızlık.




Çoğu zaman kendimi fazlasıyla yalnız hissediyorum. Göğsümde, göğüs kafesimin içinde bir his bu. Şişiyor, kasılıyor, bazen çırpınıyor. Onunla nasıl baş edebileceğimi bilmiyorum. Hissettirdiği gibi gerçekten fiziksel bir formu olsaydı, belki dışıma çıkarabilir, onu ellerimle yok edebilirdim. Şekli nasıl bir şeye benzerdi acaba? Pürüzlü, bir türlü patlamayan bir balon mu? Taş, kaya parçası? Kokusuz yağmurlarla ıslanıp da neredeyse çamura dönmek üzere olan kum birikintisi belki de? Bilmiyorum. Sanırım en çok bana benzemesini, hayır, formunun direkt benim bir klonum olmasını arzu ederdim. Böylece kendimi öldürerek her şeye son verebilir, yaşamaya devam edebilir ve yalnızlığımı sona erdirebilirdim.

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...