Akşamüstü. Cuma yahut perşembe. Saat neredeyse altı olmuş. Mesai bitmemiş ama bitirdim. Yerimden kalktım, vedalarımı ettim, asansöre yöneldim. On katlık bir bina. Eski. 99 depreminden önce yapılmış. Bir benzerini kaldırabileceğini sanmıyorum. Bir sonrakinde hala orada çalışıp çalışmayacağımı sorguluyorum. Gelecek çalışmayacağımı gösterecek fakat henüz o zaman bunu bilmiyorum. Asansöre biniyorum. Tıngır mıngır inmeye başlıyor. ikinci kata yeni birileri taşınıyor. (Belki de ayrılıyor). Bu yüzden çıkan ve inen asansörler illa ki o katta duruyor. Birkaç saniyelik gecikme son derece sinir bozucu. Onlardan nefret ediyorum. Onlardan ve birinci, ikinci katta oturmasına rağmen inmek için asansör bekleyenlerden. Dakikalar geçer ancak onlar beklemekten vazgeçmezler. Oysa mesai bitmiştir, eve gidilecektir, ev olması şart değil, belki de benim gibi gitmekten hoşlanacakları yere gidecek, arkadaşlarıyla buluşacaklardır. Sabırsızlıktan başka ne doğabilir ki bu beklentiler içinde? Neden sabırsız değiller? Herkes iş yerinden bir an önce siktir olup gitmek istemez mi? Bence istemeli.
Çıkıyorum. Bahar gelmiş. Rüzgar, kendisine karşı son derece gayri nizami dizilmiş binaların arasından yüzüme esiyor. Sert. Kulaklarımı dolduruyor. Yaprak hışırtıları var. Yanlarından geçiyorum. Biten bir mesai ile beraber arkamda kalıyorlar. Binaları kıskandıracak bir ustalıkla rüzgara karşı doğru cephe alarak -biraz da bir sığınağa bürünen ellerimin yardımıyla- önce sigaramı ardından da dudaklarıma iliştirdiğim sigaramı yakıyorum. Doğru sigarayı bir türlü bulamadım. Çok içtiğim o zamanlarda da hiç içmediğim bu zamanlarda da.
Bir benzinlik var. E5'e bakıyor. Yolum arkasından geçiyor. Bazı zamanlar adliyeden dönerken oradan aldığım bir içecek elimde oluyor ve bazen diz hizasındaki korkuluklarına da yaslanıyorum. İlginç bir yer değil esasında ancak bir keresinde yine tam da geçtiğim yerde dururken kafama bir yaprak düşmüştü. Parlak, sarımtırak bir yeşille normal yeşilin harmanlandığı, kuru, çıtır ve de kıtır bir yapraktı. Usulca düşmüş, saçlarıma konmuştu. Saçlarım uzun olduğundan içlerine giren yaprağın sapını cana yakın bir edayla karşılamış, bir tabloya iliştirilmiş gibi orada öylece asılı kalmıştı. Hemen fotoğrafımı çekmiştim. O gün yaprağın öyle düşüp başıma konmasını bir işaret olarak algılamış, başıma çok güzel şeylerin geleceğini, şansımın hiçbir zaman azalmayacağını hissettiğimi hatırlıyorum. Bu bir yaprağın bahşedemeyeceği kadar büyük bir işaret, o zamanlar bilmesem de şimdi biliyorum. Yine de umdun, belki de diledim. İçim neşeyle dolmuş, mutlu ve güçlü hissetmiştim.
İş çıkışı yine aynı yerden geçerken o günü hatırlayıp yine, yeniden o benzer hisleri yakalayabiliyorum. Hayır, yakalayabilirdim. -Yakalayabildim. (Zamanlar birbirine karıştı.)
Ne yapıyorum şu an? Hatırlıyorum. Bambaşka bir zamanı, bir iş çıkışını. İş çıkışı anısı içerisinde başka bir anıyı daha anımsıyor, ondan bahsediyorum. Oysa şimdi iş çıkışına döneceğim. Asla şimdiki zamana gelmeden sözlerimi kesebilmeyi umuyorum. Zira şimdi zaman sonlanmış değil. Ben de sadece sonlanan şeyler hakkında yazmam gerektiğini bilecek kadar olgunlaştım.
Devam edersek; üstümde geniş bir kot var. Mavi. Altımda kot olduğuna göre gün de belirlenmiş oldu: Cuma. Yarın iş yok. Yapmam gereken bir şey olmadan yaşanılan herhangi bir cumaya daima aşık olabilirim. Tekrar tekrar.
Metroya ilerliyorum. Metroya iniyorum. Eve gittiğimin tersi istikamette gideceğim. Hedefim rıhtım. Ne yapacağıma henüz karar verdim. Sadece rıhtıma varıp, üçüncü çıkıştan çıkarken gökyüzüne bakacağımı, üçüncü çıkışın ucunda yükselen gürbüz ağacın dallarının gökyüzündeki uzanışını göreceğimi ve ihtiyacımın bu olduğunu kavrayacağımı hissediyorum.
"Evet," diyeceğim kendi kendime, "ben burasıyım. Bu birkaç saniyeyim. Bu birkaç saniye için varım." Dallar ne güzel uzanmış, yapraklar parlak parlak, berrak gökyüzü, dallar ve ben; biz varız sadece, diye düşüneceğim. Yürüyen merdiven de bana uyum sağlayacak, kimse fark etmeden biraz yavaşlayacak. Ben fark edeceğim ama. Kirli, tüm bakterileri üzerinde barındıran siyah kordonuna dirseğimi koyacağım ve o, teşekkür ettiğimi anlayacak. Anladı mı belki biraz daha yavaşlayacak. Ben hep yavaşlamasını umdum.
Tepeye varınca nihayetinde, ne yapacağımı düşünüyorum. İnsanlar bir sağa bir sola dağılıyorlar. Ben nereye baksam tanıdık birini görecekmişim gibi hissediyorum bir an için, kimseyi görmüyorum. Ne o gün ne de başka bir gün.
Ne yapacağımı bilmememe rağmen beynim alıştığı komutları sırasıyla beynime giriyor. Sağa yöneliyorum. Kırmızı ışığın yanmasını bekliyorum. İnsanları gözlemliyorum. Ne yapıp ettiklerini biliyorlar. Nereye gittiklerini de biliyorlar mı? Gitmek, bir şey yapmak mı sahiden diye düşünüyorum. Işık yanıyor. Karşıya geçiyorum. Normalde sağa dönüp daha az kalabalık bir yolu tercih ederim. Ancak o gün biraz daha ilerleyip, sağda, kahvecinin karşısındaki küçük bakkala girip sigara alıyorum. Aldığım markayı gerçekten sevmediğimi düşünüyorum. Baştaki sorular tekrar aklıma nüfuz ediyor; ben kendime uygun sigarayı hiç bulabilecek miyim? Artık bulamayacağımı biliyorum.
Bakkaldan çıkıp geri dönüyor ve en baştan dönmem gereken yola sapıyorum. İnsanlar daha az. Kaldırımlar ise fazlaca işgal altında. Aslında bana ayrılmış bir yolda yürürken nasıl olur da bir takım mekanların içinden geçebildiğimi düşünmemeye karar veriyorum. Nerede yaşadığımı unutacak değilim. Ne unutacak ne de duracak.
Sola, sonra tekrar sağa ve sonra tekrar sola sapıp uzun bir yokuş çıkıyorum. Yine insansız bir yol burası. Tercih sebebim bu. Ancak diğer yollara göre de buradan fazla araba geçiyor. Kulaklığımın sesini kısıyorum bu yüzden. Arkamdan gelebilecek arabaları duymak için. Çünkü kaldırımlar da dar burada. Bazen bir motor park edilmiş oluyor, ondan kaçınmak için yola çıkıyorum. Solda kalan binaların girişlerinde sevgililer oturur bazen de. Kibarlık edip bakmam. Orada olmaları hoşuma gider. Bazen kıskanırım. O dünyadan kopmuşluğun ve nefeslerde var olmanın herkese nasip olmayan bir şey olduğunu bilirim.
Son kez sağa döndükten sonra iki kez daha üst üste sola dönmek icap ediyor. Solumda bir otel var bu sefer. Severim bu oteli, otelleri genel olarak sevmememe rağmen. Bu otelin de girişi güzeldir ve oturulabilir. Ancak sık sık yabancılar çıkar. Seni orada görünce şaşırır ancak ses etmezler. Kıvrak bir şekilde yanından sıyrılıp yollarına giderler. Arkalarından hiç bakmam. Geri döneceklerini bilirim.
Sevdiğim kafem bu otelden sonraki soldadır işte. İçi küçük, dışındaki vantilatörler yetersizdir. Ama severim. Gittiğim ilk kafedir aynı zamanda ve herhangi bir iş çıkışı, nereye gittiğimi bilmediğim zamanlarda geldiğim bir yerdir.
Herhangi bir iş çıkışı, nereye gittiğimi bilmediğim ve son derece yalnız hissettiğim zamanlardaki istikametim böyledir işte. Sadece yazarak hatırlayabildiğim ve artık hiçbir yönüyle var olmayan eski bir istikamet. Bir öğle yemeği sonrasında hatırlanacak kadar ise yeni.
Özleyip özlemediğimi pek anlayamıyorum. İnsanın tabiatı ikirciklidir elbette.
Ben de tabiatımdan müteessirim.