23 Ekim 2026 Cuma

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksik ifade ediyor. Kendimi bildim bileli psikolojik sorunlarım var fakat kendimi bildim bileli sorunları olan biri gibi hissetmedim.

Çocukluğumun belli bir dönemine kadar ki sanırım da 4. sınıfa tekabül ediyor; bu meselenin zihnimi bu kadar meşgul etmediğini anımsıyorum. Nitekim o zamanlarda da OKB'lerim vardı. Genel olarak hareket bazlıydı. Obsesif düşünceler ise dini yönden rahatsız ederdi genelde. Yaş aldıkça kurtuldum bunlardan. Çocukken o kadar kolay değildi elbette ve her ne kadar çocukluğumu bu denli kötü hatırlamasam da yaşamın hiçbir noktasında tekrar çocuk olmak istemedim. 

Bunun birinci sebebi her ne kadar OKB ise de söylemeden edemeyeceğim; ikinci sebep tekrardan üniversite sınavına girmek istememem...

Hayatımım neredeyse son 5 yılıdır da aktif olarak bir mücadele ve kötü hisler bulamacı içerisindeydim. Bazen depresyon buna eşlik ediyor gibi hissediyorum. 30'a 1 yıl kalmışken, yaşlandığımı da hissediyorum. Enerjim sönüyor. Kaygı içindeyim. Fakat yaşamıyorum.

Doğruyu yapmamak, pişman olmak, yanlış seçeneği seçmek ve başkasına zarar vermekten ölesiye korkarken asla yaşamadığımı şimdi fark etmiyorum elbette. Benim kadar yaşamamaktan korkan biri yok tanıdığım. -En azından bunu bileceğim kadar bana içini açmış olanlardan. 

-Burnum akıyor. İlaçtan. 3 haftadır burnum akıyor. Bir üç hafta daha akacak. Dereye döndü.-

Ancak şimdilerde, bu  korkuya karşılık vermekte hiç olmadığı kadar zorlanıyorum. 

Zaman geçmiyor, günler kısalmıyor, ihtimallerin beynimdeki sorgusu beni uykuda bile rahat bırakmıyor. Oysa rahat uyuyabilmek için o kadar da para verdim... Bilen bilir mlsf. 

Sığlık çiğlik içindeyim bu aralar. Bir şeylerin değiştiğini, zihnimde bir şeylerin yerinden oynadığını biliyorum. Bunun ne zaman başladığını ise bir türlü kestiremiyorum. Sorunlar içinde sorunlar; zihnimin entrikaları içinde başka entrikalar... Başlar sonlar... Hepsi bir birine karıştı. Bir yılan yuvası gibi. Hangi başın hangi kuyruğa, hangi kuyruğun hangi başa ait olduğunu renklerinden çıkarmaya çalışamayacak kadar karanlık bir yuva üstelik. (Birkaç farklı şekilde de daha aynı şeyi söyleyebilirim.)

23 Ekim... Kasım az kaldı. Ekim sonlarını severim. Kasım için bir planım yahut hissim yok. Aralık güzel olacak gibi geliyor. Yine de geleceğe karşı herhangi bir heyecanım yok. Gelecek, çok uzun bir zamandır sadece yeni kaygı yumakları getiriyor. Beni, oyunbaz bir kedi sanmıyorsa ayıp ettiğini söylemem gerek. 

Yumaklardan bıktım. 

Neden bilmem, dağ yamacına kurulu bir köyde, kendi bahçesini ekip biçen ananemin, çapayla bahçe dışına yaptığı su yolunda bulunmak istiyorum. Ucu başarıyla dümdüz bir şekilde kesilmiş, içinde ipliklerin oynaştığı, plastik, koyu lacivert bir hortum olmak hoşuma gidebilirdi. 

12 Ağustos 2026 Çarşamba

özlem.

Özlem her yanımda. İçimde. Beynimde. Gözlerimin arkasında. Bazen izliyor. Plastik sandalyelerin kırık kolluklarında kendisini buluyor. Sarı otların kolay tutuşması onu korkutuyor. Dalgalar bir ayna gibi, düşmanca, dostça, hoyratça üstüne geliyor. Kaçışıyoruz. Ben. Özlem. Evet, özlem kaçıyor. Kulaklarımda şimdi. Tanıdık bir seste buluyor kendini. Tanıdık bir ses her yerde. Mide gurultusu, içten bir kahkaha, küçük bir kemirgenin zorlukla duyulan hızlı adımlarında.


Kalbim ne ilk ne de son adresi. Vicdan yükü içinde, kasılmalar ve kasılmaları terk ederse diye peyda olan korkular içinde. Özlem de orada. Benden ayrı, benimle. Benim kadar kararsız, benim kadar kadarlı. Ve korkak en az benim kadar.


Dün havluma bir uğur böceği kondu. Elime aldım. Benim üstüme konmuş sayılır mı? Özlem uğur böceğinin beneklerindeydi. Gördüm. Uçmasını istedim. Uçmadı. Üfledim hafifçe, kıpırdamadı. Güçlü üfledim, savruldu. Yere düştü. Uğurum ters teper diye korktum. Belki biri ezerdi? Ben suçlu olur muydum? Özlem ne düşünürdü? Baktım. Orada göremedim. Şimdi sadece uğur böceği vardı. Özlem yerine, içime, iliklerime, şüphenin hemen yanına dönmüştü bile. 


Bedenimde daha çok dolaşmasını istediğim zamanlar var. Tırnaklarımın uçlarında dahi hissetmek istediğim zamanlar. Bazen hiç hissetmiyorum. Tedirginlikle arıyorum. Bulamıyorum. Özlem tamamen gittiğinden mi yoksa yeterince anatomi bilgisine sahip olmadığımdan mı bulamıyorum, bilmiyorum. Bazen özlemi bilmediklerimde buluyorum. Bana gülüyor. Gaipten, gelecekten, henüz görülmemiş yıldızların altında, susuzlukla dilenen esintilerin üstünden, zihnimden. 


Özlem bir orada bir burada. Benimle ve bensiz. Ruhu dargın. Vurdumduymaz tavırları. Zaman zaman da içten. 


Özlem benden nefret etmiyor zannımca. Zamana düşman olduğunu biliyorum gerçi. Zamana ben de düşmanım. Hiç zamana düşman olmayanlardan olmadım. Özlemden benim olduğu için mi hasımlarıma hasım? 


Bu dünyada benim olan ve benim olmayanlarla yaşadığımı biliyorum. Vaktiyle benim olup da kaybettiklerimden de haberdarım. Kaybedilenler arasındakileri hiç unutmuyorum. Özlem kaybedilenler arasında değil. Olmasını çok isterdim. 


Özlem yanımda. Yazdıklarımı okuyor. Bir an sonra gidecek. Tekrar geleceğini biliyorum. Günler gelip geçecek, hava soğuyup, bulutlar hakimiyetini ilan edecek. Sonra yağmur yağacak. Yağmurdan sonraki karı beklerken, farkında olmadan özlemi de bekleyeceğim. Gelip gelmeyeceğini bilgisine şimdi sahip olmadığım gibi o zaman da sahip olmayacağım. 

4 Ağustos 2026 Salı

kar altında.

Kış. Kar altında sokaklar. Kaldırımlar buz tutmuş. Devler düşüp duruyor. Kaydıkları yerlerde geniş sulaklar kalıyor. İrice kar taneleri o sulakların üstüne düşüp, onları tekrar sert, soğuk buzlara çeviriyor. Beyaz buzlar güneşin altında parlıyor. Geceden yağan yağmur beslemiş hepsini, sonra kar köklerini ekmiş ve şimdi hepsi, uyum içerisinde, birlikte, kol kola, sarılarak, oynaşarak, öpüşerek duruyorlar. Yağmurdan sonraki kar, iri iri, usul usul, zamansız ve kaygısız, yağıyor.

O yokuşun başında. Aşağı inecek. Hedefini uzaktan görebiliyor. Yokuşun sonunda kaldırım sekteye uğramış, arkada kalan günlerin birinde bir araba yoldan fırlamış, araba fırlayınca uzun zaman önce oraya yerleştirilmiş pek de doğal olmayan taşlar, yerinden uçarak doğaya, yolun kenarındaki taş ve toprak içine süzülmüş. Eğer zamanında varırsa yokuşun sonuna, yerinden çıkmış taşların yerinde var olan toprağa ulaşırsa, oradan ufuktaki ormana, çiğ taneleriyle bezeli yaprakların altına gidebilir belki.

Belki.

Bir kesinlik görmeyi uzun zaman önce bıraktı. Yol da pek çok hadise yaşanabilir. Öğrendi. Karnı aç şimdi. Tek derdi yapraklara ulaşmak ve bir güzel kahvaltı edebilmek. Artık vaktini böyle şeyler için harcıyor zaten. İçi çok uzun bir süredir sessiz. Zihninin derinlerinde unuttuğu şeyler var. Nerede olduklarını biliyor. Ancak gitmeyecek yanlarına, bulup çıkarmayacak, hatırlamayacak.

Kış. Kar. Kar altında sokaklar. Kayıyor. Buz tabakası onu kucaklıyor. Ne hızlı ne de gereğinden fazla yavaş. Olması gerektiği gibi; rüzgar ancak hafif bir esinti kadar.

Devler gelip geçiyor. Henüz üzerine inen şimşekler yok. Onu fark edebilen de yok. Fark edilmezlerin içinde yaşayan bir tek kendisiymiş gibi hissediyor.

Bir zamanlar yaşadığı bu günleri düşlediğini anımsıyor. Tanıdık düşünce, zihninin derinlerinden o davet etmeden çıkageliyor. Neden şimdi? Düşüncelerin o davet etmeden gelmesinden nefret ediyor. Kısa hayatında öğrendiği tek şey ise, davet edilmeden gelen düşüncelerin kovulmaması gerektiği gibi.

Buzun yer yer pürüzlü yüzeyi altından kayıp geçerken, bugünde farklı olan şeyin ne olduğunu düşünüyor. Neden bugünü düşlemişti vaktiyle? İyilikten mi? Vaktiyle bugünden ne umduğunda dair en ufak bir fikri yok. Ummanın da mutluluk gibi kaybedilenler arasında olduğunu biliyor. Kaybedilen şeyleri yeniden bulmaya ise hiç hazırlıklı değil.

Yanında koca bir şimşek çakıyor. Buz parçalanıyor. Buz parçalanınca altından soğuk su fışkırıyor. Islanıyor. Hızlanıyor. Kış. Kar. Sokakta, kimsenin fark etmediği bir umut, son sürat aşağı kayıyor.

Hızlı hareketler tabiatına uzak. Nasıl yönetileceğini bilmiyor. Hızlı düşüncenin yanında günahı getirdiği söylenir. Bu, en sevmediği inançların başında gelir. O inanmaz. İnançlı birinin sahip olduğu tüm korkulara sahiptir. Kar altında ve buz üstünde öylece kayarken, başına bir şimşek düşmesinden titrercesine korkar.

Başına bir şimşek düşmüyor. Kayıyor. Hızlanıyor. Yavaşlıyor. Karın tadını alabiliyor. Eski günleri koklayabiliyor. Bir gülüşün tınısı hala kulaklarında. Bir sevgi sözcüğü davet edilmeyenler arasında. Göçmek henüz arkasında yahut tam önünde. Soluduğu kadar korkarken, yolun sonuna, yerinden fırlamış kaldırım taşının, pek de yerinde duramayan eski dostunun hemen üstünden toprağa ulaşıyor.

Soğuk.
Kış.
Kar altında sokaklar.
Buz tutmaktan çamura bulanamamış topraklar seviyor. Yaşama sebebi belki de onlar. Yapraklar şimdi çok daha yakın. Guruldayan bir karnın sesi, fark edilmeden esintilere karışıyor. 

30 Temmuz 2026 Perşembe

ikircikli ağaç. 28. spider-man.

Keşke bir ağaç olsaydım.

Zayıflıklar ve sonu gelmez hatalar karmaşası, insanı, hissedebileceği en güvensiz hayal kırıklığına, kendini gerçekleştirememiş olmaktan duyulan kaygının dibine itiyor. Karşı durmak çok zor, ekseriyetle de mümkün değil. Böyle zamanlarda, en amansız rüzgarlara dahi direnen o bükülmek çınarlardan biri olmak isterim. Bu dünyaya bir ağaç olarak gelmek, muhakkak deneyimlemek istediğim bir şey olurdu.

Ağaçların ikircikli bir yapıları olduğunu sanmam. Eh, yani en azından dışarıdan öyle olmadıkları görülüyor. Bir ağaç olsaydım, elbette ikircikli bir ağaç olur olurdum. Hangi rüzgarı karşılayacağını bilmeyen, dallarından armut mu yoksa elma mı sarksın karar verememiş, sevdiklerine yakın olamayacak kadar uzak, yaklaşamayacak kadar sabit... Belki bir kedi konaklardı yamacımda, kalın dallarımda? İnemezdi belki tekrar yere. Kimse görmeden eğilir, yere indirirdim onu. Biri görüp de yardım çağırsa içerlerdim. Kedilere zarar vermeyeceğimi bilmeleri gereken insanların, bu dünyada var olduğu bilgisi, kabuklarımı çatlatırdı.

İkircikli bir ağaç olsaydım yağmurda fısıldar, karın altında terlerdim. Şarkı söylerdim en açık havalarda. Rüzgar okşarken yapraklarımı, gülümser, fakat asla dans etmezdim. Dans eden ağaçları görenlerden pek azına rastladım. Anlattıkları ise bir rüya gibiydi. Bu yüzden gerçekten de bir rüya olduklarına inandım.

Yaşım 28.

Günler hızlı geçmesini istediğim zamanlarda pek yavaş geçiyor. Sanırım herkes için olan bir durum. Genel de hızlı geçmelerini dilerim. Ancak yaşımı düşündükçe, yavaş olmaları işime gelir. Yavaş olmaları işime geldiğinde ise günler pek hızlı geçmeye başlar. Bunun da hemen hemen herkes için böyle olduğunu varsayıyorum.

Son sürat 29'u dolduruyorum. 30 olmama çok az kaldı. Pek hazır hissetmiyorum. Öte yandan aslında pek bir numarası da yok. Hiçbir şey değişmeyecek. Daha iyi olmaktan başka bir dileğim yok sanırım, ne de olsa bir ağaca dönüşemeyeceğimi biliyorum.

Her yıl başlangıcında, yeni yaşın ilk günlerinde, (doğum günüm sağ olsun, birbirlerinden pek uzak değiller), bir sonraki yıl daha dolu, daha farklı yaşayacağımı düşler dururum. Ve sanırım denerim de. Hiç başarılı olmadım. Bu kış 29'uncu kez aynı şeydi deneyeceğim. Bir şey değişeceğini sanmıyorum. Umuyorum ki bu diğerlerinde olduğu kadar kalabalık bir "ortak" deneyim değildir.

Spider-Man.

Cumartesi arkadaşımla sinemaya gideceğim. Ve yaşımın üstüne hemen dillendirmesi tam yerinde olacak; çokça heyecanlıyım. Spider-Man'in benim için yeri ayrı. İlk gördüğüm anı, kendimi ilk oymuş gibi hissederek sağa sola atladığım günü unutmuyorum. Kocaman bir sofraydım. Yer sofrası, uzun bir dikdörtgen. Pilav ve tavuk vardı. Tavuk kızarmış, derisi yağlı ve soğuk kola... Sanırım misafir vardı. Misafir menüsüydü çünkü yerdeki. Televizyonda film açık. Spider-Man. Raimi üçlemesinin ilki. İlk gördüğüm sahne, kafes dövüşü, sonrasında kostümü ilk giydiği an ve yemekten sonra dolu karınla koltuktan koltuğa zıplayan ben. O an ve devamında gelişen sadık hayranlık yaşanmasaydı, şu an çok farklı bir insan olacağımdan eminim. Kendime dair sevdiğim kimi şeyleri de o ana borçlu olduğumu biliyorum. O günkü lokmalarımın tadını hala anımsıyorum. Sanırım bu yüzden kaç yaşında olursam olayım, sinemada herhangi bir Spider-Man filmi olması, koşa koşa gitmem için yeterli. 

28 Temmuz 2026 Salı

sanki. (revisited)

Sanki bir şey olacak. 

Sanki bir esinti, belki bir titreme olacak. Bir şey hissedeceğim. Beklediğim türden. Sanki bir elimi kaldırsam, rüzgarı keseceğim. Sanki parmaklarım bükülecek, dikenli otların henüz ben çok küçükken ellerimde açtığı silik yaralar, ancak şimdi kapanacak. Rüzgar merhamet edecek belki yahut iliklerine kadar düşman kesilecek. Sanki ben havayı yaracağım enine boyuna ve mahzun esinti, alelade varlığımın etrafında tavaf edecek. Bir şeyler olacak sanki. 

Hissediyorum. 

Kalbim midemde atıyor. Kalbim devamlı yer değiştiriyor. Az önce bağırsaklarımdaydı, belki orada kalmalıydı. Artık boynuma yükseliyor ve bir noktada beynime girecek. Sanki bir şeyler olacak ve kalbim eski yerine dönecek. Sanki kalbim, yeniden atmaya başlayacak. Sanki kalbim beni daima attığına inandıracak. Bir balık gibi çırpınırken düşleyeceğim onu, soğuk, mavi sularda. Sanki bir şeyler olacak bu maviliklerde ve bana olacak. Ölecek miyim? 

Bazen kokusunu alıyorum. 

Yürüyorum sahilde. Kordon boylu boyunca uzanıyor. Denizin sesi zar zor duyuluyor. Yaklaşınca pisliği yüzüme vuruyor. Ve birkaç kağıt var, tükenmez kalemlerin dayanıksız mevcudiyetini kovan. Dilekler ayrılıyor kağıtlardan. Benimkiler de var mı aralarında diye eğiliyorum. Sanki biraz daha yaklaşsam atlayacağım o suya ve pahalı defterlerden nazikçe koparılan sayfaları yutacağım. Sanki bir dilek tıkayacak soluk borumu, mürekkep boyayacak boğazımı, genzimi, kalbimin henüz terk ettiği kaynayan midemi ve belki de ben ancak o zaman tam manasıyla nefes alabileceğim. 

Yüzmeyi biliyorum. 

Denize batabilirim. Batarsam çıkarım. Yüzeyde kalabilir, beklemeye orada devam edebilirim. Uyuyabilir, dinleyebilir, çok susarsam tuzlu deniz suyunu içebilirim. Bir teni deniz altında hissedebilirim. Kaldırabilirim herkesi denizde. Ellerim kaygan sırtlarını tutamaz, sıyrılıp usulca, daha sıkı kavrar dizlerime oturturum. Ben batsam bile, gün ışığı akmaya devam eder. Boynuma dolanmış kollar engeller yanmamı. Sıcak, tuzlu. Sanki iki hafifmeşrep iki balık gibi.

Öpüyorum. 

Dudaklarım soyuluyor. Sorun değil. İlaçlarım. Yumuşak, tatlı kremleri sever, sürerken de bir o kadar utanırım. Bir öpücüğün tende bıraktığı hislerde başlar soyulmalarım. Sanki bir başkası öper de ben ancak hissederim. Dudakların ıslaklığı bulaşır sakallarıma. Sakallarım ıslanmış gibi gelmez. Sıcak ve ıslak dudaklar öperim, sıcak ve ıslak dudaklarımla. İlk öpücüğüm hep sorulur bana, oysa ben hiç gerçeği söylemem. Sanki, ben sanki'si olmayanlardan biriyim.

Yaşıyorum.

Dosyalar arasında, yüksekte. İçim sürünüyor. Şimdi, tam şu an. Yukarıdan bakıyorum. Sanki gökyüzü oluverdim. Yaşadığım günleri izleyebiliyorum. Yüksek Mahkemeler kurulu her birinde. Sanki başka bir dünyaya bakıyorum. Çok zaman geçti. Kışları eskiden daha katı, daha karlı hatırlıyorum. Yağmurun ise merhametli bir tavrı vardı. Ve ben bir zamanlar olabileceğim insanları düşünürdüm. Sanki kaygısızdım. 

22 Temmuz 2026 Çarşamba

bugünlerde

Zaman bugünlerde geçmiyor. Bekliyorum, dinliyorum, izlemeye çalışıyorum. İlerlediğini bir türlü göremememin sebebi bu mu? Öte yandan biliyorum ki, ilerlediğinde, nihayete erdiğinde, bundan üzüntü duyacağım. İkircikli hisler yumağı olmak kaderimde var mıydı? En başından beri yani. Bilerek mi geldim?

Hayatımın nereye gideceğini bilmiyorum. Hayatı zaman zaman fazla önemsiyor, zaman zaman ise kolayca verebileceğimi düşünüyorum. Hayır. Bir kayıp değil, kurtuluş gibi. Ben sanırım uzun bir kış uykusuna yatmak istiyorum.

İnsan biraz da "lame" cümlelerde saklı bence. Geçen gün örneğini gördüm: Nehir kenarında, akıntının huzurlu, neşeli, kuş cıvıltısına benzer sesindeki güzelliğin, suyun önüne çıkan taşlardan kaynaklandığına dair. Teknik olarak her zaman doğru değil elbette ama altında yatan fikre katılıyorum. Engeller, bizi biz yapar. Engeller, yaşamımızı anlamlı kılar. Taşıp sıçradığımız, yarıldığımız, parçalanıp un ufak olduğumuz, göğe yükselip sonra tekrar varoluşumuza döndüğümüz yolculuğun bir parçası bu taşlar, sivri kayalar. Hikayemizi güzelleştiren de onlar. Bunu anlıyorum. Hissediyorum. Ancak çarpmanın zorluğu azalmıyor. İş kaya çıkıntısına çarpmaya geldiğinde, çarpmak anlık bir olaydan uzunca bir sürece yayılıyor. Kış uykusu gibi.

Kendimi lapa lapa yağan karın altında görüyorum. (Hayır, böyle hissetmiyorum, sadece görüyorum.) Engin bir ormanın hemen girişinde başlayan, sert bir yamacın ucunda. Bir mağara var. Sıcak görünüyor dışarıdan. Sert rüzgar (bir anda peyda oldu) içine ulaşamıyor. Ben ise diplerinde değil, hemen girişindeyim. Yağan karı izliyorum. Rüzgarı hissediyor, mağara ağzıyla yaptığı dansı dinliyorum. Zamanın geçmediğini hissediyorum. 

6 Temmuz 2026 Pazartesi

iki saniyenin peşinde

Cumartesi garip bir an yaşadım. Esasında çok garip değil. Daha doğrusu işin garipliği, olayın kendisinde değil de kısıtlı hayatımda yer aldığı fazlasıyla sınırlı sürede. Neden bazı anlar, özellikle en çok ihtiyaç duyduklarımız sadece iki saniye sürer?

Hayır, bu yazı bir erken boşalma şakası değil. Buna yemin ederim.

Baştan alalım.

Cumartesi dışarı çıktım. Aslında çıkmayacaktım ama çıktım. Arkadaşlarım buluşmuştu. Ben pek iyi hissetmiyordum açıkçası. Dışarı çıkasım yoktu. Bilirsiniz öyle anları. Tam olarak depresyon sayılmaz. Bir tür enerjisizlik. Esvap ve ayakkablarım benim, fakat sokaklar diğerlerinin gibi geliyordu.

Hava yağmurluydu. Son zamanlardaki en fena yağmurlardandı üstelik. Bilenler bilir. (Hep bu cümleyi kurmak istemişimdir). Buhranımın sebebi belki yağmurdu, bilemiyorum. Ancak kararsızlık içinde tüm günümü geçirdiğimden endişe ettiğimi hatırlıyorum. Zira hava kararmış, akşammış gibi gelmişti. Oysa neden bilmem saate baktığım henüz "2" olmadığını gördüm. Daha öğle vakitleriydi, akşama çok vardı. Gün bitmekten çok uzak, diğer her şey ise fazlasıyla yakınmış gibiydi.

-En basit cümle kurulumunda dahi, kendimize, başkalarına; dünyaya küçük işaretler bırakıyor olmamız, yazmak ile ilgili en güzel şeylerden biri.-

Çıkmaya karar verdim. Üstümü giydim. Son zamanlarda pek değişiklik içeren bir eylem dizisi değil. Benzer, hatta ekseriyle aynı kıyafet parçalarına uzanır ellerim. Üstüme olan tek pantolon, üstüme olacağından emin olarak aldığım aynı tip, farklı renkteki iki üç tişörtten biri. (Beyaz temiz ise her daim beyaz). Renk uyumuna bakılmaksızın giyilen aynı rahat ayakkabı. Terlemekten nefret ettiğim, terimin bir şekilde tişörtüme ulaşmasından daha da nefret ettiğim için atlet giymeden çıkmam. Eğer çok merak ediyorsanız onun rengi de griydi. Daima gri. Diğer -neredeyse- her şey gibi. (Evet, yazarken de okunduğu gibi cringe hissettirdi. Fakat bazı şeyler nasılsa öyledir.)

Nitekim sonunda evden çıkabildim ve doğruca Suavi'ye yollandım.

Yağmur sağanaktan çiselemeye dönmüştü. Şansım asla tamamen bitmez, bir gıdım da olsa kendini hissettirir bana. Dünyanın en şanslı insanı olmak biraz da böyle bir şey... Dünyanın en "biraz da böyle bir şey" insanı olmak da tam olarak böyle bir şey.

Vardım. Arkadaşlarım oturuyordu. Aralarına katıldım. Üstümde bir tutukluk vardı. Atamadım hemen. Atabilecek gibi hissetmedim. Sohbet etmeye çalıştım, pek olmadı. Spor falan konuştuk. Direnç bantlarıyla çalışıyorum yarım aydır falan. İşe yarıyor mu bilmiyorum. En azından çalışıyor olmak yeterli geliyor.

Neyse, tamam, sadede geleceğim. Söz. Az kaldı. Hatta, geldim bile.

Üstümdeki tutukluk, buhran bir türlü geçmiyor. Sanki yanaklarımın içinde bir duvar var, metalden, aşamıyorum. Arkadaşlarım "hava almak" için hareketlendi. Bende arkalarına takıldım. Kafeden çıkışa yöneldik. İnsan kalabalığı artmıştı. Eskiden severdim bunu. Son birkaç yıldır emin değilim. Fakat tam kapıdan çıktığımızda, esinti, kısa, abartısız gülüşler, sohbet sesleri, yağmurun yerdeki taze ıslaklığı falan derken iki saniye, ben, çok mutlu, sınırsızca özgür, hava kadar hafif hissettim. Can bulmuş, yaşam pınarından içmiş, hayır yaşam pınarında çıplak bir şekilde yüzmüş gibi hissettim. Bunun sebebi üsttekilerden hiçbiri değildi. Sebebini bilmiyorum. Düşünüp duruyorum. Ne vardı o iki saniyede? Neydi özel kılan, neden bana öyle hissettirmişti ve neden o kadar kısa sürmüştü?

Cevabı arıyorum o andan beri. Bulabileceğimden değil. Sadece "aradım" diyebilmek için. "Ya bulursam" umudu da yok değil. İkiyi özel kılan şeyi, o bir iki adımda gerçekleşen hadiseyi azıcık daha genişletebilirsem, dünyalar benim olacak gibi hissediyorum. Belki olmayacak. Fakat anlamak önemli.

Adımlarımda mı bir şey vardı? Soluğumu farklı kılan neydi? Dışarı çıkar çıkmaz yüzüme serin, tatlı bir esinti çarptığından mı yoksa çarpmadığından mı yaşanmıştı her şey? Gidecek bir yeri olanların hissettiği güven miydi yoksa? Nehirde yüzmek değil de sürüklenmek böyle bir şey miydi? Bilmiyorum. Açıkçası artık unutmaya başladım. Nasıl hissettiğim bile silikleşiyor. Anımsamanın da kaybedilenler arasında olduğunu biliyorum. Yine de bir süre daha aramaya devam edeceğim, sanırım.

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...