23 Nisan 2024 Salı

oluyor olanlar.

 

Bir süredir bir şeyler yazmıyorum. Birkaç şey değişti sanırım. Ben pek değişmedim ama. Korkularım bir hayli azaldı ve zihnimin sulh içinde olduğu zamanlar da artıyor. Sanırım şükretmeliyim. Belki bu yazı da öyle bir şeydir.

Bir kitap yazıyorum. Yıllarca yer yer kafamı meşgul eden bir hikaye. Zaman zaman kendini kimi şarkılarda ve filmlerde yahut bambaşka kitaplarda buluyor doğrusu, yazmam için kıvranıyor sanki. Ama yazamıyorum. Başlamak bir türlü elimden gelmiyor. Ama başladım. Bir süre önce. Yavaş bir süreç olacağının farkındayım. Elden ne gelir. Güzel şeylerin zaman istemesi belki de en itirazsız kabullerimizdendir.

Shogun’u bitirdim. Açıkçası çok güzel bir serüvendi benim için. Sakin, bilinmedik yerlerde yaptığım bir gezintiydi. Ben Uzak Doğu kültürüne pek ilgi duymam. Anime ve mangalar dışında Japonlara da pek bir merakım yoktur. Gerçi, ırkçı bir şey söylemek amacı taşımasam da, zaten bu ikisinin Japonlara ilişkin pek çok şey anlamına geldiğini söyleyebilirim.

Ne diyordum?

Shogun.

Güzeldi. Anlatının sakinliği ve o egzotik tonu çok hoşuma gitti. Pek çok kez Japonlara karşı anlamsız sitemlere giriştiğimi fark ettim. Ağzımdan sıklıkla, “Ne gerek var abi şimdi?” cümlesi çıktı. -Gerçekten de bazı şeyleri çok gereksiz yere yapıyorlar. Buna onlar hariç kimse karşı çıkamaz bence.

Ama Shogun benim için kapı oldu, en çok buna seviniyorum sanırım. Shogun sayesinde bir sürü film izledim, daha önce hiç izlemediğim ve dahi merak bile etmediğim. Koca bir kültür ve hatta siyasi dönem, okuması, izlemesi, tüketmesi en keyifli konu haline geldi. Buna hem şaşkınım hem de seviniyorum.

İş değiştirdim. Her şey bir anda oldu esasında. Birdenbire. Bir gün, öylece sabahtan işe giderken telefonum çaldı. Bir akrabamdı arayan. Durumu anlattı, görüşmeyi ayarladı. Gittim. Konuştum. Kabul ettim. Kabul ettiler. Çıktım. Ofise dönüp bastım istifayı.

Çalıştığım sürece pek çok sıkıntı çıkmıştı. Bir sürü çirkinlik, söz bozma, gerginlik… Hal böyle olunca istifamı çok daha başka hayal ettiğimi söylemem gerek. Belki yüze atılan para, çarpılan kapı yahut ama ne olursa olsun barışçıl olmayan şekillerde… Ve belki de zora sokarak yapacaktım bunu. Ama hiçbiri olmadı. Söyledim. Karşılıklı teşekkürler ve vedalar takip etti. Ne tuhaf bir şey insan, en basit zamanlarda bile.

Bilmiyorum. Bazen yanlış yaptığımı düşünmüyor değişim. Ancak henüz gencim, sanırım. Gençlik riskler için değilse başka ne içindir ki?

Yani… Belki de hiçbir şey içindir.

Ben ne olursa olsun, mutlu olunca daha az yazanlardanım. Bunun sebebi ne bilmiyorum. Biliyorum aslında fakat tarif edilebilir bir şey olarak görmüyorum esasında. Yaşıyorum. Öleceğim. Sadece birinin zamanına vakıfım. Ve sürüyor. Haliyle doldurmak, değerli kılmak adına bir şeyler yapmaya çalışıyorum.

Yaz geliyor. Hazır değilim. Baharın çiçeklenmesine tanık olmadığımı hissediyorum. Yazın sıcağından gayrı neyini hissedeceğim ki? Biraz karamsar olduğumu itiraf etmem gerekiyor. Anlamlı kılamıyorum her anı. Akıp gidiyorlar. Tutamayacağımı biliyor, uzanmıyorum. Beni ben yapan şeylerin başında coşkunluğumun geldiğini düşünürdüm. Hiç coşkun hissetmiyorum. Pek az şeye heyecan duyuyorum. Oluyor olanlarda benim için bir şey yok. Olsun diye uğraşıyorum.

Neyse.

Bir güncük tatil.

Fazla harcamayayım.

 

 

12 Nisan 2024 Cuma

şeylerin belki de geçmezliği üzerine.

Bu blogda yer alan yazılarımdan da anlaşılacağı üzere son üç yıldır pek iyi zamanlar geçirmiyorum. Ekseriyetle mutluluk hakim benliğime ama tam anlamıyla bir huzurlu olma hali yaşamıyorum. Sürekli bu hale engel çıkacak bir düşünce peyda oluyor zihnimde. Kaçınılmaz bir düşman oldu benim için; bir türlü geçemediğim, öfkelensem de ağlasam da fayda bir bölüm sonu canavarı ile karşı karşıyayım adeta. Ki ben bölüm sonu canavarlarını pek sevmem. Hele ki geçemiyor isem. 


[Oyunlarda zorlanmayı da bu yüzden sevmem aslında. Kimi insanlara göre bu tür oyunlardaki azim ve inatçılık gerçek hayatta da yansımasını bulan bir şey. Muhakkak haklıdırlar. Ancak ben oyunu gerçek hayata bir antrenman olsun diye oynamıyorum pek. Derdim dertten sıyrılmak, bir süreliğine de olsa, kaçmak. Ama işte, her şeyi ben bilirim havasında biri değilim, o yüzden de belki haklıdırlar diye son zamanlarda biraz daha bu oyunlara eğilmeye başladım.]


Bir şey var. Bir his. Kapana kısılmış hissediyorum. Eskisi gibi özgür hissetmiyorum. Şimdi çıkıp, yine eskisi gibi, gamsız ve kaygısız bir şekilde Kadıköy sokaklarını dolaşabilirmiş gibi hissetmiyorum uzun bir zamandır. Benliğimi tıkayan bir şey var. Düşünmeme ket vuran bir duvar gibi. Neyi neden istediğimi, neyi neden istemediğimi ve hatta neyi isteyip istemediğimi dahi bilmiyorum. Karanlıktayım. Üstümde sürekli bir sorumluluk var. Yetişkinlik başa bela gerçekten. Hele ki hiç var olmak istemeyen biriysen.


Yaşadığımı hissetmiyorum. 


Bir şeyler geçecek diye beklemek aşırı sıkıcı bir savunma şekli. Bir şeylerin belki de geçmeyeceği kuşkusu ise çok güçlü. Bir kere girdi mi akla çok fena oluyor gerisi. Aklıma Frodo geldi neden bilmem. Onun için esas yolculuk, yolculuğun hayatına mal olacağını bildiği anda başlamıştı. Çok saçma hissettirdi şu an ve bazen geek olmak keşke geçici süreliğine de olsa peşimizi bıraksa. Anlayacağınız yazıyorum öyle. Saçmalıyorum. Savuruyorum düşüncelerimi. Elimden sadece ve sadece bu geldiği için. 


Ummuyorum bir şeyler. Ummaktan da hayır gelmiyor. Çiçeklere bakmıyorum. Rüzgarı hissettiğimde duraksamıyorum. Tatlar sönük. Baharı hoş karşılamadım ilk defa. Sesim kısık sanki. Batıyor gibiyim. Nehirde? Bilmiyorum. Bir şeyler hakikaten geçmeyecek gibi geliyor. İnsan çaresiz olduğunu kanıksayınca umabileceği iki şey var: Ya gerçekten çaresiz olmamak yahut durumu yanlış yorumlamış olmak. Sözgelimi; kendimi son derece ağır ve bu yüzden yaşam nehrinde batıyormuş gibi hissetmem umarım sadece deli dehşet kilo almam ile ilgilidir.


3 Nisan 2024 Çarşamba

direnmek haktır.

 

“Koca Süleyman bana, Abdi gider de yerine Hamza gelirse, dedi... İşte öyle dedi. Dünyada boş olan, işe yaramaz olan hiçbir şey yok, dedi. Uğraşmak haktır. Savaşmak haktır. Dövüşmek, boş olmaz, haktır, dedi.”

Geçen sene bu zamanlar, yani tam olarak bu zamanlar değil ama bu zamanların çevresindeki zamanlarda, yine seçime girmiştik. Eh, malum, sonu büyük bir hüsran. Ama hatırlıyorum. Heyecanımı, coşkumu, inancımı ve gerçekleşeceğinden, daha doğrusu gerçek bir şeyler elde edeceğimize olan umudumu hatırlıyorum. Zerre kuşkum yoktu. Emindim. Güçlüydüm.

Hayal kırıklığı çok sert bir şey. Çarpıyor, yere seriyor ve sanki öylece yoluna devam etmiyor. Hayır, bir süre üstünüzde tepinmese olmaz…

Tabii hemen toparlanmaya çalıştım. Tekrar bir güç bulmaya çalışmak belki de en zoru. Şöyle böyle bir şeyler başardım. O zamanlar attığım sabit tweet’im hala Twitter profilimdeki sabit tweet’im. (Evet, hala Twitter.)

Bir iki hafta. Daha ateşli, daha inançlıydım. Sonra… Yitti. Biraz uzaklaştım. Hayal kırıklığım sadece sonuca ilişkin değildi zira, davranışlara ilişkindi de aynı zamanda. Hayal kırıklığına uğratılmıştım desteklediğim insanlar tarafından. Ve bunu unutmadım. Küskünlük baş gösterince insan grup yorum şarkıları dinleyerek kolay kolay alevlenemiyor tekrardan. Küskünlüğün hayal kırıklığından daha şiddetli olabileceğini o zaman anladım.

Zaman geçti. Umudum da yoktu. Yerel seçimler geldi. Kendini sol sanan ama uzun bir süre sağa kaymaktan başka bir şey yapmayan partiye oy atmamaya kararlıydım. Ki atmadım da. (Büyükşehir hariç gerçi.)  Gerisinde pek bir şek beklemiyordum.

Sonra yine 2019’daki gibi beklenmedik zaferler geldi üst üste. Çok fazlaydılar. Mucizeydiler. Hatırlıyorum; 2019 zaferinden sonra Beşiktaş sokaklarında dans eden insanları gördüğümde sosyal medyada, burnumda yaşamadığım bu ortamın özlemi tütmüştü. İstanbul’da değildim o zamanlar.

Yıl 2024. İstanbul’dayım. Öncekinden daha büyük bir zafer kazandık. Ancak o kadar sönmüşüm ki, hayalini kurduğum şekilde sevinemedim bile. Şaşırdım kaldım. Coşku her yerimdeydi ama harekete geçirecek bir odağı yoktu. Yine de, tam manasıyla hakkını veremesem de, bu şekilde kazanmak harika bir histi.

Ve ben tekrar umut doluyum.

Bugün bunun üzerinde düşündüm. Bu da bu topraklara has bir şey. Ümitsizliğe düşmek ve bir daha benzer hissedemeyeceğini düşünmek… Sonra tekrar ümitlenmek ve eskisinden de gür bir ateşle solumak…

Sevindim. Çok sevindim. Haz duydum. Gurur duydum.

Sonra Van olayları oldu. Hızla. Şaşırmadım. Bekliyordum zaten bir şeyler, fakat bu denli hızlı ve ayyuka çıkan bir alicengiz oyunuyla yapılması ve ve ve hiç utanılmaması biraz şaşırmadı desem yalan olur. Ben üç ay sonra falan bekliyordum.

Ne oldu? Halkın yetkisi gasp edildi. Aleni bir şekilde. Kaygısızca. Kudurmuş bir şekilde değil ama alışmış bir halde. Alışmak. Bu topraklar umuda da gebe, haksızlığa da. İnsanların bir döngü haline gelmiş haksızlıklara alışmasına şaşmamak gerek. Ama, evet, yine, bir kez daha ama; bu topraklar direnmeye de gebe. Alışan halkların direnci de bir başka oluyor bence.

Van halkı da öyle direndi. Haklı bir direnişti.

Ben, İstanbul’da, oturduğum yerde kızdım durdum. Ne olacaktı? Geri adım gelecek miydi? Gelmeseydi ne olacaktı? Alışmayacak mıydık? Ben bir şey yapacak mıydım? Ben ne yapabilirdim kendimi çaresiz görmekten gayrı?

Çok fazla düşünmek, haksızlık karşısında bir boka yaramıyor.

Van halkı fazla düşünmedi. Hakkını savundu korkusuzca. Birkaç şarlatanan diline pelesenk olduğu şekilde; zulme karşı mukavemet gösterdi. Ve haklı direnişinin sonucunu aldı. Bir haftada iki kez kazandılar. İlki müthişti, ikincisinin gerekmesi ne denli acı olsa da, ilkini de gölgede bıraktı.

Zulme karşı, haksızlığa karşı direnmenin nasıl hak olduğunu ve sonuca ulaşabileceğini tekrardan gösterdi. Gurur duyuyorum. Bir kez daha; Koca Süleyman’ın da dediği gibi, dövüşmek boş olmaz, haktır.

 

eskiden yazabilir idim.

 

Bir şeyler hakkında yazmak genelde zordur. İçinizi dökmek istersiniz. Sanki yünden bir şeyler göğsünüzde birikmiştir. Yün gibi fakat hafif değil, sevecen değil; ağır, dikenli, acı. Atmak için tek yol yazmak gibi görünür. Şöyle bir başlasanız her şey dökülecek, içinizdeki tüm musibeti atacaksınız ve sonunda, evet, sonunda, huşu ve huzur içinize dolacak. Belki küçük, mütevazı bir gülümseme de eşlik bunlara.

Fakat iş nadiren böyle gerçekleşir. Nadiren diyorum ama daha önce hiç benim için gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda emin değilim. Uzun şiirlerde yaşardım bu durumu. Henüz lisedeyken. İçimdekileri yazmak beni yalnızca o dönemde rahatlattı diyebilirim. Gerçi bu da biraz haksız bir yargı oldu.

Hala yazarken rahatlıyorum. Hala bir şeyleri dökebiliyorum. Hala yazmak beni iyileştiren bir şey. Fakat eskisinden çok daha zor.

Eskiden bir şeyleri doğrudan ortaya dökmeme gerek yoktu. Alegorik hikayelerle anlatabilirdim. Aile evinden, yalnızlıktan, hayatın boktanlığından şikayet edebilir, aşkımı ayakkabı peşinde koşan bir yaşlı adamın hikayesiyle anlatabilirdim. Şimdilerde ise, bunlar yetmiyor gibi geliyor. Yahut biraz çocukça ve belki de korkakça olduğunu itiraf etmeden duramıyorum.

Yıllar geçti, içimdekiler de yıllarla beraber güçlendi ve pek çok şey açıkça ortaya konulmadan, süsten azade bir şekilde tanımlanmadan ve yüz yüze gelmeden terk etmiyor beni.

Koymak istiyorum. Her şeyden açıkça bahsetmek istiyorum. Ama yapamıyorum. Neden yapamadığımı bilmiyorum. Utanıyorum belki, yahut yargılanma korkusu herkes kadar beni de ele geçiriyor ve hatta daha fazla, oysa ben de yargılarım insanları ve ortak günahtan payıma düşeni alırım gururla… Korkuyorum belki de. Yazmak biraz da soyunmak gibi biraz.

Yavaş yavaş, bazen hızla, bazen temkinli hareketlerle; her halükarda, kıyafeti çıkarıp atmak cüretkarca bir eylem bence. O cüretkarlıktan yoksun olduğuma inanmak istemiyorum.

Sadece… Hazır değilim galiba.

Bir öykü yazmak istiyorum. Her şeyi ortaya dökecek ama görünmeyecek bir öykü. Herkesin okurken ne anlattığımı anlayacağı ama anlattığım şeyi ispat edemeyeceği türden bir şey; yoğun, dolambaçlı ve dürüst. Mümkünse tabii şayet.

Fakat, yazamıyorum.

Aklıma bir şeyler geliyor elbet, ancak hangi hissi, hangi duyguyu arıyorum bunlarla, kestiremiyorum.

Olmuyor.

 

eskinin karamsarı.

 

Karanlıklar içinde kaybolmak. Karanlık olması zorunlu değilse şayet, istiyorum bunu. İhtiyacım var. Kaybolmaya. Sonsuza dek değil belki. Zamanın göreceliliği yeni bir haber olmasa gerek; sadece bir an için. Yok olmak istiyorum. Basit bir yok olmak değil. Tüm mevcudiyetimin kaybolmasını kastediyorum. Öyle bir yok olmak ki o kısacık an, sanki hiç var olmamışım gibi hissetmek istiyorum. Hiç var olmamış olmak ve hiç, asla, katiyen var olmayacak olmak. Bu hissin getireceği rahatlığı düşlüyorum. Bazen çaresiz kalmak, insanda tuhaf bir rahatlık hissi uyandırıyor. Sanıyorum, yine benzer bir his içinde olurdum.

Kaçmak mı bu? Çoğu zaman. Etkimizin olduğu veyahut olmadığı şeyleri düşününce, kuşkusuz, bir tür kaçmak. Ama gerekli. Dayanılmazla savaşmak yerine, geri çekilmek, hayır, geri çekilmek de değil bu, tamamen çekilmek, kaçmak, savaş meydanını terk etmek… Çünkü elden ne gelir. Elden gelmeyen ne çok şey var diyorum bir yıldır. Belki de daha fazla bir süredir.

Ben kötü hissedince bir şey çöküyor üstüme. Kaplanıyorum. Yoruluyorum. Bunalıyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum. O an bana yaklaşılması beni daha kötü yapıyor. Başka zaman yaklaşılması nasıl mutlu ediyorsa ve başka zaman denecek şeyler nasıl mutlu edecekse beni, o an tam tersi oluyor. Tam tersi.

Kendi başıma bırakılmak istiyorum. Hiç bırakıldım mı? Muhakkak bırakılmış olmalıyım. Fakat hatırlamıyorum. Zira hala denenmemiş bir rahatlama türü gibi geliyor. Ama dediğim gibi, bırakılmış olmalıyım. Hatıramda kimi görüntüler de yer ediyor. Sakinliğin, suskunluğun hüküm sürdüğü ve kimsenin bir şey demediği. Zihnimin düşüncelere bölünmediği ve bölündüyse de yavaştan, usturuplu bir şekilde toplandığı. Artık ihtiyacım var.

Toparlanmaya ihtiyacım var.

Ne yapacağımı pek bilmiyorum.

Belki her şey budur ve geriye kalan çaresiz bir vicdan azabıdır.

Ölmek istemiyorum.

Zaman zaman; hiç var olmamak en büyük arzum.

 

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...