31 Ağustos 2024 Cumartesi

kulenin en tepesinde

 

 

Yağmur yeni yağmış. Ben sokakta kayıyorum. Taze bir koku var şehrimin üstünde; kirden, beyhudelikten ırak. Belki de benden de ırak. Doyasıya içime çekiyorum. Ciğere çekilen ve pek muhtemel bir süre orada asılı kalan sigara dumanından pek ayrı bir tadı bu kokunun. Hoş, hafif. Ancak kabul etmek gerekir ki; öyle alelade bir yağmur sonrası kokusu da değil hani. Biraz oynak, biraz işveli.

Yüzüm bir ağacın amansız uzanan dalları arasından geçiyor. Çizilmiyor. Canım hiç acımıyor. Bir an içinde gerçekleşiyor tüm kargaşa. Sürtünme sesi kulaklarımı dolduruyor, gözlerim kapanıyor istemsiz, korunaklı bir mağaranın ardında çaresiz bir şekilde bir an bekledikten sonra dünyaya yeniden açılıyorlar. Ve ben, kargaşayı arkamda bırakmadan hemen önce, ıslak bir dalda birikmiş bir yağmur damlası görüyorum. Sonra görüntü gidiyor.

Yolunda devamında sokakta kaygısızca kayarken, ıslak dalın görüntüsünün ne denli tanıdık geldiğini fark ediyorum. Eskiden, bir yerlerde, hatta eminim ki çocukken gördüğüm bir görüntü olmalı. Bazen beklenmedik anlarda, sözgelimi hayatın olağan akışında bir şey, basit jest koku yahut saliselik bir görüntü sizi belli bir yere, belli bir ana götürür. Vaktiyle o an neler hissetmişseniz tekrar hissedersiniz. Hatta bu öyle güçlü yansımadır ki; hatıranızda kendini yeniden peyda eden anılar, bir ana ait değil, bir döneme aitmiş gibi gelir. Günler çuvala girer, saatler anlamsızlaşır ve mekan, zamanın içinde… Nasıl denir… Bir başka telden çalmaya başlar.

Neden bilmem bu bana sık sık olur. Bir yanımın oralarda kaldığını düşünürüm bazen. Bu düşünce ne denli edebi gelse de gerçekten bağışıktır, bilirim. Oralarda kalan hiçbir yanım yoktur muhakkak. Sorun daha derinlerde, çaresiz fakat tanımsız değil. Ben bir yanım oralarda kalsın isterim. 

Eskiye özlem yahut nostalji aşkı değil bu. İçten içe farkındayım. Pek lüzumlu bir denge arayışı. Neden bilmem, belki de o zamanlar daha sağlam bir zeminde olduğumdan, içten içe o zamanlara öykünüyorumdur. Bir ihtimal nihayetinde ve olası da. Ama hayır, sorun bu da olmasa gerek. Ortada sorun mu var gerçi? Ortada sorundan başka bir şey var mı? İnsanın ne istediğini bildiği zamanları arzulaması bir sorun olarak tanımlanabilir mi?

Bilmek en basit şeymiş gibi geliyor bazen. En basit eylem. İcrası pek kolay. Neden olması? Bir bilgi vardır, bilirsin ve tüm hadise bu kadardır. Bir şey istersin, bunu istediğini bilirsin ve hop, işte, ne istediğini biliyorsundur. Ne kadar kolay!

Böyle düşününce içim tatsız bir öfkeyle kavruluyor. Çünkü tüm bu kolaylığa, aynen bu kolaylıkta, pek kolayca erişebilen, hatta erişmesine gerek dahi olmadan sahip olan insanların bu dünyada var olduğunu biliyorum. Ekseriyet için böylesine basit ve eforsuz bir fonksiyonun, kimileri için nasıl da bir lüks haline gelebildiğine de şaşmadan edemiyorum.

Herkesin bir sınavı var derler?  Bazı insanlarınki de bu mu? Kaçıp gitmek isteğinin gücü karşısında direnmek, yanlış kararlardan korkmak ve bir kulenin en tepesinde, üstelik pek kısa bir saçla beklemek…

Bir kulenin en tepesindeyim ve saçımı uzatmanın kurtuluş anlamına gelmediğini biliyorum.

28 Ağustos 2024 Çarşamba

büyümedim.

Büyümedim. Olgunluktan bahsetmiyorum yahut çocuk kalmaktan. Hayır, öyle olmak istemem. Ama büyümedim bir şekilde. Ne kast ettiğimi inanın ben de bilmiyorum. İnsan büyür. Büyümeli. Bir gereklilik. Elbette kısmen, belki parça parça büyüdüm, biliyorum, aksi halde nasıl yaşardım? Fakat bir noktada da büyümedim. Belki elim, belki parmaklarım, göbeğimden bir parça belki de; büyümedi. Kaldı öylece. Bir başına ama hala benden, benim. Bir çekici gibi. Tarlada biten yabani bir ot. Oraksızım. Hayır, oraksız değilim. Kısa, büyümemiş bir yabani ot her defasında ustaca kaçıveriyorsa oraktan, bu benim suçum mu?


Ben aslında topaç oynamıyorum sokakta, anamın bir dediği de yok.

5 Ağustos 2024 Pazartesi

sulak çalı

-1- 

Ilıman, hafif rüzgarlı, her zamankinden biraz daha az kuş cıvıltılı bir güne uyandı Çalı.  Yatağında gerindi biraz. Kalkası gelmedi önce. Bugün doğum günüydü. Tam on yedisine  basmıştı. Eh, büyük bir iş değildi aslında. Ama yine de büyümekten memnundu. Evet, diye  düşündü, büyüdüm artık. Gerçi hala Yulma'dan bir yıl küçüğüm.  

Tavanı izledi bir süre. Battaniyesinin sıcaklığına verdi kendini. Midesi ağrıyordu azıcık.  Battaniyenin sıcaklığı iyi geliyordu. Daha da sarındı. Dizlerini midesine çekti. Büzüştü yatakta.  Biraz hayallere daldı. Gününü planladı. Bahçesiyle, çok sevdiği ortancasıyla ilgilenecekti.  Biraz sulayacak, biraz konuşacaktı onunla. Adını direkt Ortanca koymuştu. Böylesi daha  kolaydı.  

Çalı iki ay önce bulmuştu Ortanca'nın tohumunu. Nereden bulduğunu hatırlamıyordu ama. Bir  anda, bir kese içinde cebinde peyda olmuştu sanki. Kavrup, küçük şeylerdi. Önce ne olduğunu  bile anlamamıştı. Yulma'ya göstermişti ancak Yulma da bilmiyordu ne olduğunu. Tam  atacakken içinden şimşek gibi geçen bir his vazgeçirmişti onu. O da akşam babasına sormuştu.  "Tohum bunlar." demişti babası, "Ek bakalım, görelim ne çıkacak."  

Çalı o zamanlar elindeki şeylerin ne olduğunu öğrendiğine sevindiyse de babasının onunla  normal bir şekilde konuşmasına daha çok sevinmişti. Çünkü babası çok uzun bir süredir  yastaydı. Annesi göçmüştü Çalı'nın. İki yıl geçmişti üzerinden ama babası atlatmakta zorlanıyordu. Doğrusu, Çalı da pek iyi hissetmiyordu. İçinde devamlı bir yoksunluk ve pişmanlık vardı. Bazen  sebebini bilmeden kendini kötü hissederdi. Bazen kötü hissetmeliymiş gibi gelirdi.  Zorlanıyordu. Zorlanması gerektiğini de içten içe biliyordu.  

Nihayetinde tohumları ekmiş, her gün sulamaya başlamıştı. Sularken konuşuyordu çiçeğiyle.  Ona her şeyi anlatıyordu. Köydeki yarışı, hayatında ilk defa balık tuttuğunda aklından  geçenleri, köyün sınırındaki kadim ve tehlikeli ormanı, Yulma'yı ve... annesini. Ve çiçeği de  hep dinliyordu onu. 

Ve çiçeği Çalı'yı dinleyek büyüdü.  

Mor, pembe karışımı bir renkte, gür bir ortancaya dönüştü. Çalı bilmiyordu tabi çiçeğinin ne  tür bir çiçek olduğunu, nasıl bir karaktere, mizaca sahip olduğunu. Bir gün Yulma ile onun  üstüne konuşurken, Yulma, "Yasemindir belki?" dedi. Yasemin, kokusunu hep duydukları ama  köylerinde hiç yetişmeyen bir çiçekti. Bazen ikisi çiçekler hakkında konuştuklarında, Yulma  durur durur, "Acaba yasemin nasıl kokar?" diye meraklanırdı. Acaba yasemin nasıl kokardı?  Çalı bunu hiç gerçekten merak etmemişti. Onun için çiçeklerin nasıl korktuğu değil, nasıl  göründükleri önemliydi. İçten içten bundan utanıyordu aslında ama elden ne gelirdi; Çalı,  sadece bir çalıydı.  

Bir gün, köylerinin ay ortası şenliklerine bir gezgin gelmişti. Biraz savruk tipli, hantal ama aynı zamanda atletik, orta yaşlı ve çıkıntılı saçlı bir tipti bu gezgin. Dişleri bembeyazdı. Bedeninde garip garip resimler vardı. Çalı, bu resimlerden birini ineğe benzetse de bunu hiç  dillendirmemişti. Gezgin, handa konaklamış, hikayeler anlatmış, kumaşlar ve taşlar satmış,  çalgı çengiyle köy halkını eğlendirmişti. Şenliğin bitişinde ise sabaha karşı kimse fark etmeden köyden ayrılmıştı. Bir tek Çalı görmüştü onu. Çiçeğini sulamak için erkenden kalkmıştı çünkü.  Evlerinin yanından geçerken rast gelmişlerdi. Gezgin şöyle bir bakmıştı Çalı'ya, sonra gözleri  çiçeğe kaymış ve "Ah, ne güzel bir ortanca!" diye çınlamıştı. İşte çiçeğinin ne olduğunu böyle öğrenmişti Çalı. Çiçeğine dönüp, "Demek bir ortancasın sen. Benim ortancam hem de! Ortanca  diyeceğim sana bundan sonra." diyerek çiçeğiyle resmen tanışmıştı.  

Sonunda yatağından kalktı Çalı. Battaniye bedeninin üstünden yatağa dökülürken, sabah  serinliği bir an için zapt etti içini. İnce bir titremeye yakalandı. Üşütmemek için hızla üstünü  giymeye başladı. Soluk kırmızı, kalınca bir tunik geçirdi üstüne. Pantolonu yeniydi. Yarım  yıl önce almıştı. İçi yünlüydü ve giyer giymez bacaklarını hemen ısıttı. Çizmeleri ise  babasından kalmıştı. Ama köylerindeki bir deyişe göre de; en iyi çizmeler atadan geçenlerdi.  

Salonları soğuktu. Babası pencereleri açık unutmuştu zira. Çalı kapattı tek tek. İki yumurta kırdı,  yağda bir güzel kızarttı. Biraz marulları da vardı, sofraya ekledi. Biraz yaprak kaynatıp çay da  yaptı. Sonra babasını uyandırmadan oturup yemeye başladı. Doğrusu kahvaltıları az geliyordu  ona. Ama Çalı fazla yiyemiyordu. Midesinde bir tür rahatsızlık vardı. Biraz fazla kaçırınca  yemeği, tüm gün dik durma yetisini kaybediyordu sanki. O yüzden her ne kadar sağlıksız olduğunu bilse de  yemeği kısa kesti.  

Babasının odasına şöyle bir baktı. Babası hala uyuyordu. Yorgundu muhtemelen. Annesinin  kaybından sonra uzunca bir dönem hiç çalışmamıştı. Çalı tüm işi üstlenmişti. Zor bela evi geçindirmişti. Son bir yıldır ise işler değilmiş, babası çalışmaktan başka hiçbir şey yapmaz olmuştu. Günlerce, haftalarca tarladan dönmediği oluyordu. Yaz aylarında hiç dönmezdi zaten. Küçük bir çadır yapar, ayrılmazdı oradan. Ama  kışın mecburen dönmeye başlamıştı çünkü kış gecelerinde kurtlar yakınlarda gezerdi.  

Çalı kendine bir fincan daha çay koyduktan sonra testisine su doldurmaya başladı. Çeşmeleri  çoğu köy evinin aksine evlerinin içindeydi. Çalı bu en azından bu konuda kendilerini şanslı hissediyordu.  Yulma'larınki evlerinin arkasındaydı ve evlerinin arka kapısı da yoktu. Önden çıkar, arkaya  kadar yürürlerdi. Soğuk havalarda ve çok susuz günlerde bu pek büyük bir dert olurdu. Öyle ki, bazen Yulma direkt pencereden atlayarak çeşmelerine giderdi. Çalı bir keresinde Yulma'nın  pencereden düşüşünü görmüştü ve bu anı gözlerinin önüne geldiğinde istemsizce güldü.  

Testisi sonuna kadar dolunca, Çalı, evden çıktı. Bahçelerine girdi. Ayçiçeklerinin arkasına  ekmişti Ortanca'yı. Fakat ayçiçeklerini geçince Ortanca gözükmedi gözüne. Boynu öyle  heybetli değildi, kıvrılmış hatta bükülmüştü. Yere bakıyordu. Renksizdi. Çatallaşmış ve  kavruklaşmıştı. Bir zehir gibi tuhaf renk kümelerine esir düşmüştü. Istırap içinde gibiydi.  

Çalı anladı. Ortanca soluyordu. Ortanca tıpkı annesi gibi gidiyordu. Çalı ne yapsa bilemedi.  

-2- 

Testisi elinden düşecek gibi oldu Çalı'nın ama sıkıca tuttu. Ortanca'nın üstüne bocalama döktü  tüm suyu ve sonra içeri koştu. Ayakları gümbürdüyordu yerde. Ayaklarının gümbürdeyişi  kalbine eşlik ediyormuş gibi geldi. Çeşmeyi olanca gücüyle pompalamaya başladı. Su tekrar  boşaldı testiye. Şimdi, testinin içi gibi hissediyordu Çalı kendini.  

Testi dolunca tekrar bahçeye koştu. Tüm suyu tekrar boşalttı çiçeğine. "Lütfen, sevgili Ortanca," diye dil dökmeye başladı, "Lütfen solma. Çok erken, daha yeni  tanıştık seninle neredeyse!"

Çalı'nın sesi çatal çataldı. Gözlerinin dolduğunu hissetti. Ortanca gidemezdi. Solamazdı. Eğer  solarsa Çalı kiminle konuşacaktı? Kime dökecekti derdini? Kimi sulayacaktı? "Belki kendimi  sularım." diye düşündü. Nedense bu düşünce güldürdü onu. Sulak bir çalı olurdu o zaman da.  "Sulak Çalı!" diye seslendi şöyle bir kendine. Sonra gözyaşları dökülmeye başladı. Birkaç  damla doğrudan çenesinden süzülüp Ortanca'ya ulaştı. Ama Ortanca emmedi o damlaları.  

Çalı bir kez daha doldurdu testisini. Belki gözyaşları fazla tuzluydu, Ortanca ondan  sevmemişti? Olabilirdi pekala bu. O yüzden bir kez daha boşalttı suyunu. Ortanca'nın toprağı  iyice çamurlaşmıştı. Emecek miydi suyu? Çalı beklemeye başladı.  

Saatler geçti.  

Çalı bahçesinde öylece durmuş, oturmak için kullandığı içi kazılmış, beyaz kütüğünün üstüne  çökmüştü. Güneş tepe ulaşmış, az biraz hükümdarlığını sürdürmüş, sonra tekrar tahtından  feragat ederek alçalmaya başlamıştı. Ortanca ise hiç teprenmemişti.  

Çalı annesini düşündü. Kuşkusuz, annesi bir çiçek yetiştirmek konusunda Çalı'dan çok daha  fazla şey bilirdi. Eğer burada olsaydı ona yardım da ederdi. Ama annesi de solmuştu. Eğer  yeterince bilseydi kendi solmasını da engelleyemez miydi? Annesi bir çiçek değildi. Çalı bu  düşünceden utandı. "İnsanlar ve çiçekler farklıdır." diye hatırlattı kendine.  

Yine de akşam olunca evine dönerken, annesinin gülüşüyle Ortanca'nın güneş altındaki  parıldamasının birbirine ne denli benzediğini düşünmekten kendini alıkoyamadı.  

-3- 

Ertesi gün Çalı kahvaltı yapmadan uyanır uyanmaz Ortanca'yı görmeye gitti. İçinde bir umut  vardı. İçten içe Ortanca'nın artık gittiğini, tekrar yeşermeyeceğini biliyordu. Bir daha  dimdik uzatmayacaktı boynunu, güneş altında gülümsemeyecekti. Dinlemeyecekti Çalı'yı. Biliyordu bunların  hepsini. Ama Çalı iyimser bir yürekle kuşanmıştı. O yüzden evden çıkarken ve ayçiçeklerini  geçerken, içinde adımlarını hızlandıran ve dizlerinin altında sıcak bir his yayan, güçlü bir umut vardı.  

Fakat Ortanca iyice solmuş, kıvrılmış ve sanki uyur gibi toprağa uzanmıştı boylu boyunca. 

Çalı'nın içi bir fena oldu. Derin bir üzüntü ve faydasız bir suçluluk pençesine düşmüştü sanki.  Ne yapabilirdi? Nasıl daha iyi edebilirdi? Neyi yanlış yapmıştı.  

"Çalı!"  

Yulma'ydı gelen. Çalı daha dönmeden, tatlı sesinden tanımıştı onu. İçi bir kurtuluş umuduyla  daha doldu.  

"Yulma!" diye seslendi, "Çabuk gel lütfen! Bak, Ortanca'm soldu."  

Yulma anlamaz bir ifadeyle ama arkadaşının isteğine de sadakat göstererek, hızlı adımlarla  ulaştı Çalı'ya. Gözleri Ortanca'yı buldu. Üzgün bir ifade şirin gözlerini kuşattı. Neden sonra eli  Çalı'nın omzuna gitti ve zarifçe okşadı orayı.  

"Çok üzgünüm, Çalı. Soldu demek?" 

"Evet," dedi Çalı. "Ne yapsam bilemedim? Ne yapabilirim Yulma?" 

Yulma çaresizce başını salladı. "Sanırım artık çok geç, Çalı."  

Çalı kabul etmek istemedi. Ama başka çaresi var mıydı ki?  

"Suladım durdum, her gün suladım, dün bile iki kez tüm suyu boşalttım üstüne. Ama bana mısın  demiyor, Yulma!" 

Yulma usulca Çalı'nın yanına çöktü. Elleriyle Ortanca'ya uzandı. Solmuş, büzüşmüş ve artık  kabul etmesi ne kadar zor olsa da ruhsuz yapraklarına şöyle bir dokundu. Hiçbir şey yoktu  orada. Hiçbir belirti, sıcaklık, his... yoktu.  

"Belki fazla sulamışsındır?" 

Çalı bu gerçekle çarpılır gibi oldu. Belki fazla sulamıştı? Nereden bilebilirdi ki? Çalı gerçekten  çiçek yetiştirmekten anlamazdı. Kimse öğretmemişti. Tarlada çalışır, güçlü ve hayata gelmek  için can atan sebzelerle çalışırdı. Çorak zamanlarda, susuzken bile yetişirdi o sebzelerden  bazıları. Ama Ortanca neden öyle değildi ki? Fazla suyu sevmez miydi? Annesi de mi öyleydi?  Hayır, öyle olamazdı. Bu biraz onda suç bulmaktı sanki. Ama annesinin suçu yoktu. Ortanca'nın da olamazdı.  

"Belki de." dedi Çalı.  

"Kim vermişti sana bu tohumları? Hatırlamıyor musun hala? Belki ona sorsan, bir çaresi  olabilir. Belki bir tane daha verir hem?"  

Çalı çaresizce cevapladı: "Hatırlamıyorum, dedim ya, birden belirdi cebimde. Ne olduğunu bile  bilmiyordum. Keşke bilseydim. Keşke hatırlasaydım. Ama hayır, başka bir tane daha  istemiyorum sanırım. Buna bile bakamadım ki! Baksana, gitti." 

Yulma tekrardan ulaştı Çalı'ya. Anlar bir yakınlıkla sardı onu. "Üzülme," dedi. "Yanlış da  yapsan suç değil bu. Bilmiyordun. Tamam mı, Çalı?" 

Çalı bir an onun yüzüne bakamadı. Yulma inat etti. "Bak bakayım bana," diyerek Çalı'nın  yüzünü kendine çevirdi. Gözleri dolmuştu Çalı'nın. "Yanlış da yapsan, elinden gelen her şeyi  yaptın kendince. Bence önemli olan da buydu. Hem eminim ki Ortanca da biliyor bunu."  

"Keşke çabalasaydı o zaman!" diye isyan etti Çalı.  

Yulma gözleriyle gülümsedi. "Eh, ne yapalım, yaratılışında yoktu belki de."  Başka bir şey demedi Çalı. Sarıldı Yulma'ya.  

Gün geçti.  

-4- 

Ertesi gün o kadar acele etmedi Çalı. Kendisine ve babasına kahvaltı hazırladı. Babası biraz geç de olsa uyandı. Tarlaya gitmeyeceğini söyledi. "Biraz dinlenirim bugün, çok yoruldum." diye dert yandı Çalı'ya. 


Çalı anlıyordu onu. Kendisi de yorulmuştu. Bedeninden ziyade zihni yorgundu. "Ben giderim."  dedi babasına. Bir şeylerle uğraşsa, başka bir şeyler yapsa belki Ortanca'yı düşünmeyi bırakabilir diye umuyordu.  

Çalı tarlaya gitti. Çalıştı. Çok çalıştı. Tarladakilerle konuştu molalarında. Zihnini dolu tutmak  için her şeyi yaptı. Onlara bir ortancanın nasıl yetiştirildiğini sordu. Kimse bilmiyordu.  Kimsenin bilmediği şeylerden korkardı Çalı içten içe. Yine de bir tür huzur buldu kendi kendine.  

Artık bilmediği için eskisi kadar suçlu hissetmiyordu.  

-Son- 

Çalı uyandı. Aklında Ortanca yoktu. İçinde suçluluk yoktu. Biraz tembellik edip hemen  kalkmadı yataktan. Neden sonra başka bir çaresinin olmadığını bilerek kalktı. Bugün Yulma'yla yakınlardaki dereye gidip piknik yapacaklardı. Çalı biraz patates kaynattı piknik için. Yulma  severdi. Biraz da baharat kattıktan sonra bohçasını toparlayıp çıktı evden.  

Adımlarını onu alışkanlıkla ters istikamete, ayçiçeklerinin arkasına götürdü. Çalı ancak  Ortanca'yı görünce farkında vardı.  

Ortanca toprağa işlenmeye başlamıştı. Gömülüyordu yavaş yavaş. Bir an Çalı hiçbir şey  hissetmedi. Sonra gözleri Ortanca'nın tek bir yaprağına kaydı. Yeşermişti. Birden neşeyle doldu  içi. Bir umut vardı belki de. Ancak hemen sonra o yaprak biraz yorgun gibi koparak toprağa  süzüldü. Çalı'nın içine dolan tüm güzel hisler aynı hızla gitti. Soldu içi Ortanca gibi.  

Biraz bekledi orada. "Eh," dedi kendi kendine, "Yapacak bir şey yok artık."  

Biliyordu Çalı, bazen bir şeyler olurdu, Çalı istemese de olurdu ve buna katlanmak gerekirdi.  Başka yapacak ne vardı ki? "Sevgili Ortanca'm," dedi, "Elimden geleni yaptım. Biliyorsun,  biliyorum. Ama bir tek teşekkür etmedim sanırım sana. Dinledin beni günlerce. Yalnız  değildim, sen de vardın. Olduğun anların güzelliğiyle yaşayacağım. Bir süre sonra onlar da  solacak. Ama ben unutmayacağım. Annem gibi hatırlayacağım seni. Onu düşünerek mutlu  olduğumda seni de düşünerek mutlu oldum sayacağım kendimi. O yüzden sen de unutma  lütfen."  

Çalı ayrıldı oradan, yola çıktı. Yulma'nın yolun başındaki siluetini izlemeye başladı. Neşeyle  yürüyordu. Çalı da neşeyle dolur gibi oldu. Bazı şeyler olurdu, devam etmek gerekirdi.  

"Günaydın," diye vardı yanına Yulma. Çalı elindeki sepeti aldı. Yulma başıyla teşekkür etti.  Cebinden iki armut çıkarıp birini Çalı'ya verdi. "Al bakalım, teşekkür niyetine!" diye buyurdu.  

"Ne teşekkürü?" diye sordu Çalı.  

"Bilmem, herhangi bir şey için sanırım. Varsın diye, diyelim."  

Çalı gülümsedi. "Ben de teşekkür ederim o zaman." 

İkisi birbirine uygun adımlarla yürümeye başladılar.  

"Yulma," dedi Çalı bir an, "Ortanca değil ama belki başka şeyler ekerim. Gelecekte yani."  "Ne güzel!" dedi Yulma coşkuyla. "Bana öyle geliyor ki çiçek yetiştirmek senin ruhunda var." 

Çalı mutlu oldu. Yulma haklı olabilirdi. Şans vermeye değerdi. Annesi de buna sevinirdi gibi  geldi ona. "Belki haklısındır." dedi neşeyle.


4 Ağustos 2024 Pazar

kısa fakat amansız açlık

Hayatımız döngülerden ibaret. Bir isteğin bir başkasının yerini alması, alırken ise belki de merhamet edip, o eski isteği tamamen öldürmemesinden kaynaklı döngüler… Granitza’nın boyunda koyun gütmek isterken, anlamsız bir teknoloji buhranı içinde kendini bulmak tamamen bundan. Doyumsuz açlık. Evet, her şeyin sorumlusu bu. Her şey açlığın suçu. Ve ben bunu hiç mi hiç sevmiyorum.

Açlığın yöneldiği hedefler sonsuz; açlık da öyle. Açlık her yerde. Uykuda, düşünde, düşüncende, sevgilerde ve nefretlerde. Soğuk kanlı bir sapık. Katil. Yufka yürekli bir düşman. Şayet olmasaydı böyle, çoktan her şey bitmişti. Nitekim isteğimin bu olduğunu şükür ki çok geç olmadan fark edenlerdenim.

Tüm bu… Döngüler, açlığın peşinde debelenmeler fazlasıyla yorucu. Sabit, saf bir mutluluk ne yazık ki kaybedilenlerden. Aramak anlamsız.

Zamanın geçmesini durdurmayı istememek isterdim. Bu açlıkların en fenası. 

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...