-1-
Ilıman, hafif rüzgarlı, her zamankinden biraz daha az kuş cıvıltılı bir güne uyandı Çalı. Yatağında gerindi biraz. Kalkası gelmedi önce. Bugün doğum günüydü. Tam on yedisine basmıştı. Eh, büyük bir iş değildi aslında. Ama yine de büyümekten memnundu. Evet, diye düşündü, büyüdüm artık. Gerçi hala Yulma'dan bir yıl küçüğüm.
Tavanı izledi bir süre. Battaniyesinin sıcaklığına verdi kendini. Midesi ağrıyordu azıcık. Battaniyenin sıcaklığı iyi geliyordu. Daha da sarındı. Dizlerini midesine çekti. Büzüştü yatakta. Biraz hayallere daldı. Gününü planladı. Bahçesiyle, çok sevdiği ortancasıyla ilgilenecekti. Biraz sulayacak, biraz konuşacaktı onunla. Adını direkt Ortanca koymuştu. Böylesi daha kolaydı.
Çalı iki ay önce bulmuştu Ortanca'nın tohumunu. Nereden bulduğunu hatırlamıyordu ama. Bir anda, bir kese içinde cebinde peyda olmuştu sanki. Kavrup, küçük şeylerdi. Önce ne olduğunu bile anlamamıştı. Yulma'ya göstermişti ancak Yulma da bilmiyordu ne olduğunu. Tam atacakken içinden şimşek gibi geçen bir his vazgeçirmişti onu. O da akşam babasına sormuştu. "Tohum bunlar." demişti babası, "Ek bakalım, görelim ne çıkacak."
Çalı o zamanlar elindeki şeylerin ne olduğunu öğrendiğine sevindiyse de babasının onunla normal bir şekilde konuşmasına daha çok sevinmişti. Çünkü babası çok uzun bir süredir yastaydı. Annesi göçmüştü Çalı'nın. İki yıl geçmişti üzerinden ama babası atlatmakta zorlanıyordu. Doğrusu, Çalı da pek iyi hissetmiyordu. İçinde devamlı bir yoksunluk ve pişmanlık vardı. Bazen sebebini bilmeden kendini kötü hissederdi. Bazen kötü hissetmeliymiş gibi gelirdi. Zorlanıyordu. Zorlanması gerektiğini de içten içe biliyordu.
Nihayetinde tohumları ekmiş, her gün sulamaya başlamıştı. Sularken konuşuyordu çiçeğiyle. Ona her şeyi anlatıyordu. Köydeki yarışı, hayatında ilk defa balık tuttuğunda aklından geçenleri, köyün sınırındaki kadim ve tehlikeli ormanı, Yulma'yı ve... annesini. Ve çiçeği de hep dinliyordu onu.
Ve çiçeği Çalı'yı dinleyek büyüdü.
Mor, pembe karışımı bir renkte, gür bir ortancaya dönüştü. Çalı bilmiyordu tabi çiçeğinin ne tür bir çiçek olduğunu, nasıl bir karaktere, mizaca sahip olduğunu. Bir gün Yulma ile onun üstüne konuşurken, Yulma, "Yasemindir belki?" dedi. Yasemin, kokusunu hep duydukları ama köylerinde hiç yetişmeyen bir çiçekti. Bazen ikisi çiçekler hakkında konuştuklarında, Yulma durur durur, "Acaba yasemin nasıl kokar?" diye meraklanırdı. Acaba yasemin nasıl kokardı? Çalı bunu hiç gerçekten merak etmemişti. Onun için çiçeklerin nasıl korktuğu değil, nasıl göründükleri önemliydi. İçten içten bundan utanıyordu aslında ama elden ne gelirdi; Çalı, sadece bir çalıydı.
Bir gün, köylerinin ay ortası şenliklerine bir gezgin gelmişti. Biraz savruk tipli, hantal ama aynı zamanda atletik, orta yaşlı ve çıkıntılı saçlı bir tipti bu gezgin. Dişleri bembeyazdı. Bedeninde garip garip resimler vardı. Çalı, bu resimlerden birini ineğe benzetse de bunu hiç dillendirmemişti. Gezgin, handa konaklamış, hikayeler anlatmış, kumaşlar ve taşlar satmış, çalgı çengiyle köy halkını eğlendirmişti. Şenliğin bitişinde ise sabaha karşı kimse fark etmeden köyden ayrılmıştı. Bir tek Çalı görmüştü onu. Çiçeğini sulamak için erkenden kalkmıştı çünkü. Evlerinin yanından geçerken rast gelmişlerdi. Gezgin şöyle bir bakmıştı Çalı'ya, sonra gözleri çiçeğe kaymış ve "Ah, ne güzel bir ortanca!" diye çınlamıştı. İşte çiçeğinin ne olduğunu böyle öğrenmişti Çalı. Çiçeğine dönüp, "Demek bir ortancasın sen. Benim ortancam hem de! Ortanca diyeceğim sana bundan sonra." diyerek çiçeğiyle resmen tanışmıştı.
Sonunda yatağından kalktı Çalı. Battaniye bedeninin üstünden yatağa dökülürken, sabah serinliği bir an için zapt etti içini. İnce bir titremeye yakalandı. Üşütmemek için hızla üstünü giymeye başladı. Soluk kırmızı, kalınca bir tunik geçirdi üstüne. Pantolonu yeniydi. Yarım yıl önce almıştı. İçi yünlüydü ve giyer giymez bacaklarını hemen ısıttı. Çizmeleri ise babasından kalmıştı. Ama köylerindeki bir deyişe göre de; en iyi çizmeler atadan geçenlerdi.
Salonları soğuktu. Babası pencereleri açık unutmuştu zira. Çalı kapattı tek tek. İki yumurta kırdı, yağda bir güzel kızarttı. Biraz marulları da vardı, sofraya ekledi. Biraz yaprak kaynatıp çay da yaptı. Sonra babasını uyandırmadan oturup yemeye başladı. Doğrusu kahvaltıları az geliyordu ona. Ama Çalı fazla yiyemiyordu. Midesinde bir tür rahatsızlık vardı. Biraz fazla kaçırınca yemeği, tüm gün dik durma yetisini kaybediyordu sanki. O yüzden her ne kadar sağlıksız olduğunu bilse de yemeği kısa kesti.
Babasının odasına şöyle bir baktı. Babası hala uyuyordu. Yorgundu muhtemelen. Annesinin kaybından sonra uzunca bir dönem hiç çalışmamıştı. Çalı tüm işi üstlenmişti. Zor bela evi geçindirmişti. Son bir yıldır ise işler değilmiş, babası çalışmaktan başka hiçbir şey yapmaz olmuştu. Günlerce, haftalarca tarladan dönmediği oluyordu. Yaz aylarında hiç dönmezdi zaten. Küçük bir çadır yapar, ayrılmazdı oradan. Ama kışın mecburen dönmeye başlamıştı çünkü kış gecelerinde kurtlar yakınlarda gezerdi.
Çalı kendine bir fincan daha çay koyduktan sonra testisine su doldurmaya başladı. Çeşmeleri çoğu köy evinin aksine evlerinin içindeydi. Çalı bu en azından bu konuda kendilerini şanslı hissediyordu. Yulma'larınki evlerinin arkasındaydı ve evlerinin arka kapısı da yoktu. Önden çıkar, arkaya kadar yürürlerdi. Soğuk havalarda ve çok susuz günlerde bu pek büyük bir dert olurdu. Öyle ki, bazen Yulma direkt pencereden atlayarak çeşmelerine giderdi. Çalı bir keresinde Yulma'nın pencereden düşüşünü görmüştü ve bu anı gözlerinin önüne geldiğinde istemsizce güldü.
Testisi sonuna kadar dolunca, Çalı, evden çıktı. Bahçelerine girdi. Ayçiçeklerinin arkasına ekmişti Ortanca'yı. Fakat ayçiçeklerini geçince Ortanca gözükmedi gözüne. Boynu öyle heybetli değildi, kıvrılmış hatta bükülmüştü. Yere bakıyordu. Renksizdi. Çatallaşmış ve kavruklaşmıştı. Bir zehir gibi tuhaf renk kümelerine esir düşmüştü. Istırap içinde gibiydi.
Çalı anladı. Ortanca soluyordu. Ortanca tıpkı annesi gibi gidiyordu. Çalı ne yapsa bilemedi.
-2-
Testisi elinden düşecek gibi oldu Çalı'nın ama sıkıca tuttu. Ortanca'nın üstüne bocalama döktü tüm suyu ve sonra içeri koştu. Ayakları gümbürdüyordu yerde. Ayaklarının gümbürdeyişi kalbine eşlik ediyormuş gibi geldi. Çeşmeyi olanca gücüyle pompalamaya başladı. Su tekrar boşaldı testiye. Şimdi, testinin içi gibi hissediyordu Çalı kendini.
Testi dolunca tekrar bahçeye koştu. Tüm suyu tekrar boşalttı çiçeğine. "Lütfen, sevgili Ortanca," diye dil dökmeye başladı, "Lütfen solma. Çok erken, daha yeni tanıştık seninle neredeyse!"
Çalı'nın sesi çatal çataldı. Gözlerinin dolduğunu hissetti. Ortanca gidemezdi. Solamazdı. Eğer solarsa Çalı kiminle konuşacaktı? Kime dökecekti derdini? Kimi sulayacaktı? "Belki kendimi sularım." diye düşündü. Nedense bu düşünce güldürdü onu. Sulak bir çalı olurdu o zaman da. "Sulak Çalı!" diye seslendi şöyle bir kendine. Sonra gözyaşları dökülmeye başladı. Birkaç damla doğrudan çenesinden süzülüp Ortanca'ya ulaştı. Ama Ortanca emmedi o damlaları.
Çalı bir kez daha doldurdu testisini. Belki gözyaşları fazla tuzluydu, Ortanca ondan sevmemişti? Olabilirdi pekala bu. O yüzden bir kez daha boşalttı suyunu. Ortanca'nın toprağı iyice çamurlaşmıştı. Emecek miydi suyu? Çalı beklemeye başladı.
Saatler geçti.
Çalı bahçesinde öylece durmuş, oturmak için kullandığı içi kazılmış, beyaz kütüğünün üstüne çökmüştü. Güneş tepe ulaşmış, az biraz hükümdarlığını sürdürmüş, sonra tekrar tahtından feragat ederek alçalmaya başlamıştı. Ortanca ise hiç teprenmemişti.
Çalı annesini düşündü. Kuşkusuz, annesi bir çiçek yetiştirmek konusunda Çalı'dan çok daha fazla şey bilirdi. Eğer burada olsaydı ona yardım da ederdi. Ama annesi de solmuştu. Eğer yeterince bilseydi kendi solmasını da engelleyemez miydi? Annesi bir çiçek değildi. Çalı bu düşünceden utandı. "İnsanlar ve çiçekler farklıdır." diye hatırlattı kendine.
Yine de akşam olunca evine dönerken, annesinin gülüşüyle Ortanca'nın güneş altındaki parıldamasının birbirine ne denli benzediğini düşünmekten kendini alıkoyamadı.
-3-
Ertesi gün Çalı kahvaltı yapmadan uyanır uyanmaz Ortanca'yı görmeye gitti. İçinde bir umut vardı. İçten içe Ortanca'nın artık gittiğini, tekrar yeşermeyeceğini biliyordu. Bir daha dimdik uzatmayacaktı boynunu, güneş altında gülümsemeyecekti. Dinlemeyecekti Çalı'yı. Biliyordu bunların hepsini. Ama Çalı iyimser bir yürekle kuşanmıştı. O yüzden evden çıkarken ve ayçiçeklerini geçerken, içinde adımlarını hızlandıran ve dizlerinin altında sıcak bir his yayan, güçlü bir umut vardı.
Fakat Ortanca iyice solmuş, kıvrılmış ve sanki uyur gibi toprağa uzanmıştı boylu boyunca.
Çalı'nın içi bir fena oldu. Derin bir üzüntü ve faydasız bir suçluluk pençesine düşmüştü sanki. Ne yapabilirdi? Nasıl daha iyi edebilirdi? Neyi yanlış yapmıştı.
"Çalı!"
Yulma'ydı gelen. Çalı daha dönmeden, tatlı sesinden tanımıştı onu. İçi bir kurtuluş umuduyla daha doldu.
"Yulma!" diye seslendi, "Çabuk gel lütfen! Bak, Ortanca'm soldu."
Yulma anlamaz bir ifadeyle ama arkadaşının isteğine de sadakat göstererek, hızlı adımlarla ulaştı Çalı'ya. Gözleri Ortanca'yı buldu. Üzgün bir ifade şirin gözlerini kuşattı. Neden sonra eli Çalı'nın omzuna gitti ve zarifçe okşadı orayı.
"Çok üzgünüm, Çalı. Soldu demek?"
"Evet," dedi Çalı. "Ne yapsam bilemedim? Ne yapabilirim Yulma?"
Yulma çaresizce başını salladı. "Sanırım artık çok geç, Çalı."
Çalı kabul etmek istemedi. Ama başka çaresi var mıydı ki?
"Suladım durdum, her gün suladım, dün bile iki kez tüm suyu boşalttım üstüne. Ama bana mısın demiyor, Yulma!"
Yulma usulca Çalı'nın yanına çöktü. Elleriyle Ortanca'ya uzandı. Solmuş, büzüşmüş ve artık kabul etmesi ne kadar zor olsa da ruhsuz yapraklarına şöyle bir dokundu. Hiçbir şey yoktu orada. Hiçbir belirti, sıcaklık, his... yoktu.
"Belki fazla sulamışsındır?"
Çalı bu gerçekle çarpılır gibi oldu. Belki fazla sulamıştı? Nereden bilebilirdi ki? Çalı gerçekten çiçek yetiştirmekten anlamazdı. Kimse öğretmemişti. Tarlada çalışır, güçlü ve hayata gelmek için can atan sebzelerle çalışırdı. Çorak zamanlarda, susuzken bile yetişirdi o sebzelerden bazıları. Ama Ortanca neden öyle değildi ki? Fazla suyu sevmez miydi? Annesi de mi öyleydi? Hayır, öyle olamazdı. Bu biraz onda suç bulmaktı sanki. Ama annesinin suçu yoktu. Ortanca'nın da olamazdı.
"Belki de." dedi Çalı.
"Kim vermişti sana bu tohumları? Hatırlamıyor musun hala? Belki ona sorsan, bir çaresi olabilir. Belki bir tane daha verir hem?"
Çalı çaresizce cevapladı: "Hatırlamıyorum, dedim ya, birden belirdi cebimde. Ne olduğunu bile bilmiyordum. Keşke bilseydim. Keşke hatırlasaydım. Ama hayır, başka bir tane daha istemiyorum sanırım. Buna bile bakamadım ki! Baksana, gitti."
Yulma tekrardan ulaştı Çalı'ya. Anlar bir yakınlıkla sardı onu. "Üzülme," dedi. "Yanlış da yapsan suç değil bu. Bilmiyordun. Tamam mı, Çalı?"
Çalı bir an onun yüzüne bakamadı. Yulma inat etti. "Bak bakayım bana," diyerek Çalı'nın yüzünü kendine çevirdi. Gözleri dolmuştu Çalı'nın. "Yanlış da yapsan, elinden gelen her şeyi yaptın kendince. Bence önemli olan da buydu. Hem eminim ki Ortanca da biliyor bunu."
"Keşke çabalasaydı o zaman!" diye isyan etti Çalı.
Yulma gözleriyle gülümsedi. "Eh, ne yapalım, yaratılışında yoktu belki de." Başka bir şey demedi Çalı. Sarıldı Yulma'ya.
Gün geçti.
-4-
Ertesi gün o kadar acele etmedi Çalı. Kendisine ve babasına kahvaltı hazırladı. Babası biraz geç de olsa uyandı. Tarlaya gitmeyeceğini söyledi. "Biraz dinlenirim bugün, çok yoruldum." diye dert yandı Çalı'ya.
Çalı anlıyordu onu. Kendisi de yorulmuştu. Bedeninden ziyade zihni yorgundu. "Ben giderim." dedi babasına. Bir şeylerle uğraşsa, başka bir şeyler yapsa belki Ortanca'yı düşünmeyi bırakabilir diye umuyordu.
Çalı tarlaya gitti. Çalıştı. Çok çalıştı. Tarladakilerle konuştu molalarında. Zihnini dolu tutmak için her şeyi yaptı. Onlara bir ortancanın nasıl yetiştirildiğini sordu. Kimse bilmiyordu. Kimsenin bilmediği şeylerden korkardı Çalı içten içe. Yine de bir tür huzur buldu kendi kendine.
Artık bilmediği için eskisi kadar suçlu hissetmiyordu.
-Son-
Çalı uyandı. Aklında Ortanca yoktu. İçinde suçluluk yoktu. Biraz tembellik edip hemen kalkmadı yataktan. Neden sonra başka bir çaresinin olmadığını bilerek kalktı. Bugün Yulma'yla yakınlardaki dereye gidip piknik yapacaklardı. Çalı biraz patates kaynattı piknik için. Yulma severdi. Biraz da baharat kattıktan sonra bohçasını toparlayıp çıktı evden.
Adımlarını onu alışkanlıkla ters istikamete, ayçiçeklerinin arkasına götürdü. Çalı ancak Ortanca'yı görünce farkında vardı.
Ortanca toprağa işlenmeye başlamıştı. Gömülüyordu yavaş yavaş. Bir an Çalı hiçbir şey hissetmedi. Sonra gözleri Ortanca'nın tek bir yaprağına kaydı. Yeşermişti. Birden neşeyle doldu içi. Bir umut vardı belki de. Ancak hemen sonra o yaprak biraz yorgun gibi koparak toprağa süzüldü. Çalı'nın içine dolan tüm güzel hisler aynı hızla gitti. Soldu içi Ortanca gibi.
Biraz bekledi orada. "Eh," dedi kendi kendine, "Yapacak bir şey yok artık."
Biliyordu Çalı, bazen bir şeyler olurdu, Çalı istemese de olurdu ve buna katlanmak gerekirdi. Başka yapacak ne vardı ki? "Sevgili Ortanca'm," dedi, "Elimden geleni yaptım. Biliyorsun, biliyorum. Ama bir tek teşekkür etmedim sanırım sana. Dinledin beni günlerce. Yalnız değildim, sen de vardın. Olduğun anların güzelliğiyle yaşayacağım. Bir süre sonra onlar da solacak. Ama ben unutmayacağım. Annem gibi hatırlayacağım seni. Onu düşünerek mutlu olduğumda seni de düşünerek mutlu oldum sayacağım kendimi. O yüzden sen de unutma lütfen."
Çalı ayrıldı oradan, yola çıktı. Yulma'nın yolun başındaki siluetini izlemeye başladı. Neşeyle yürüyordu. Çalı da neşeyle dolur gibi oldu. Bazı şeyler olurdu, devam etmek gerekirdi.
"Günaydın," diye vardı yanına Yulma. Çalı elindeki sepeti aldı. Yulma başıyla teşekkür etti. Cebinden iki armut çıkarıp birini Çalı'ya verdi. "Al bakalım, teşekkür niyetine!" diye buyurdu.
"Ne teşekkürü?" diye sordu Çalı.
"Bilmem, herhangi bir şey için sanırım. Varsın diye, diyelim."
Çalı gülümsedi. "Ben de teşekkür ederim o zaman."
İkisi birbirine uygun adımlarla yürümeye başladılar.
"Yulma," dedi Çalı bir an, "Ortanca değil ama belki başka şeyler ekerim. Gelecekte yani." "Ne güzel!" dedi Yulma coşkuyla. "Bana öyle geliyor ki çiçek yetiştirmek senin ruhunda var."
Çalı mutlu oldu. Yulma haklı olabilirdi. Şans vermeye değerdi. Annesi de buna sevinirdi gibi geldi ona. "Belki haklısındır." dedi neşeyle.