Yağmur yeni yağmış. Ben sokakta kayıyorum. Taze bir koku var şehrimin üstünde; kirden, beyhudelikten ırak. Belki de benden de ırak. Doyasıya içime çekiyorum. Ciğere çekilen ve pek muhtemel bir süre orada asılı kalan sigara dumanından pek ayrı bir tadı bu kokunun. Hoş, hafif. Ancak kabul etmek gerekir ki; öyle alelade bir yağmur sonrası kokusu da değil hani. Biraz oynak, biraz işveli.
Yüzüm bir ağacın amansız uzanan dalları arasından geçiyor. Çizilmiyor. Canım hiç acımıyor. Bir an içinde gerçekleşiyor tüm kargaşa. Sürtünme sesi kulaklarımı dolduruyor, gözlerim kapanıyor istemsiz, korunaklı bir mağaranın ardında çaresiz bir şekilde bir an bekledikten sonra dünyaya yeniden açılıyorlar. Ve ben, kargaşayı arkamda bırakmadan hemen önce, ıslak bir dalda birikmiş bir yağmur damlası görüyorum. Sonra görüntü gidiyor.
Yolunda devamında sokakta kaygısızca kayarken, ıslak dalın görüntüsünün ne denli tanıdık geldiğini fark ediyorum. Eskiden, bir yerlerde, hatta eminim ki çocukken gördüğüm bir görüntü olmalı. Bazen beklenmedik anlarda, sözgelimi hayatın olağan akışında bir şey, basit jest koku yahut saliselik bir görüntü sizi belli bir yere, belli bir ana götürür. Vaktiyle o an neler hissetmişseniz tekrar hissedersiniz. Hatta bu öyle güçlü yansımadır ki; hatıranızda kendini yeniden peyda eden anılar, bir ana ait değil, bir döneme aitmiş gibi gelir. Günler çuvala girer, saatler anlamsızlaşır ve mekan, zamanın içinde… Nasıl denir… Bir başka telden çalmaya başlar.
Neden bilmem bu bana sık sık olur. Bir yanımın oralarda kaldığını düşünürüm bazen. Bu düşünce ne denli edebi gelse de gerçekten bağışıktır, bilirim. Oralarda kalan hiçbir yanım yoktur muhakkak. Sorun daha derinlerde, çaresiz fakat tanımsız değil. Ben bir yanım oralarda kalsın isterim.
Eskiye özlem yahut nostalji aşkı değil bu. İçten içe farkındayım. Pek lüzumlu bir denge arayışı. Neden bilmem, belki de o zamanlar daha sağlam bir zeminde olduğumdan, içten içe o zamanlara öykünüyorumdur. Bir ihtimal nihayetinde ve olası da. Ama hayır, sorun bu da olmasa gerek. Ortada sorun mu var gerçi? Ortada sorundan başka bir şey var mı? İnsanın ne istediğini bildiği zamanları arzulaması bir sorun olarak tanımlanabilir mi?
Bilmek en basit şeymiş gibi geliyor bazen. En basit eylem. İcrası pek kolay. Neden olması? Bir bilgi vardır, bilirsin ve tüm hadise bu kadardır. Bir şey istersin, bunu istediğini bilirsin ve hop, işte, ne istediğini biliyorsundur. Ne kadar kolay!
Böyle düşününce içim tatsız bir öfkeyle kavruluyor. Çünkü tüm bu kolaylığa, aynen bu kolaylıkta, pek kolayca erişebilen, hatta erişmesine gerek dahi olmadan sahip olan insanların bu dünyada var olduğunu biliyorum. Ekseriyet için böylesine basit ve eforsuz bir fonksiyonun, kimileri için nasıl da bir lüks haline gelebildiğine de şaşmadan edemiyorum.
Herkesin bir sınavı var derler? Bazı insanlarınki de bu mu? Kaçıp gitmek isteğinin gücü karşısında direnmek, yanlış kararlardan korkmak ve bir kulenin en tepesinde, üstelik pek kısa bir saçla beklemek…
Bir kulenin en tepesindeyim ve saçımı
uzatmanın kurtuluş anlamına gelmediğini biliyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder