27 Ağustos 2023 Pazar

burada da yer etsin.

Son yazım bir cumartesi yazılmış. Bu da bir cumartesi için. Başka bir cumartesi için. Üstelik bugün bir şiir yazdım bu cumartesi için. Fakat elbette güne değil, günün getirdiklerine. Yine doğru olmadı. Günün getirdiği insana.

Bu insan hakkında yazmak istediğim çok fazla şey var. Nasıl harika biri olduğuna yönelik. Bağırıp çağırmak da istiyorum. Ve tüm bunları yaptığımda dahi içimdekini tam olarak ortaya dökemeyeceğimi biliyorum.

Fakat yine de, burada yer etsin, bir sonraki yazıyı yazıncaya kadar bu kalsın ve burada izi olsun, bulaşsın her şeye istiyorum.

O yüzden yazıyorum bu kısacık yazıyı. (Kİ BENCE YETERİNCE UZUN).

Çok güzel bir insan var.

Her yerde ve burada da.

ÇOK GÜZEL.  


20 Ağustos 2023 Pazar

cumartesi akşamı yahut gecesi

 

Cumartesi akşamlarında bir şey var. Şakasız, havasız, katıksız. Ne zaman gelse haftasonu ve debelenip durduğum günler sona erse bir başka döngü için, bir şeyler kaçıracağımdan korkarım. Orada, tam şu anda, ayın altında ve görünmeyen sayısız yıldız şahitlik ediyor şu anda, ben yokum, kimse yok tanıdığım. Fakat bir şeyler oluyor, hissediyorum. Sarhoşum. Ağırlık var üstümde. Ve coşkunluk. Tensel, hazsal, karamsar bir şey değil; hayat dolu, hayatın içinden.

Hayatın içinden. Çoğu zaman hayatın içinden hissetmem kendini. Kendini kaptıramayanlardanım. Bir cumartesi diyorduk değil mi? Bir cumartesi evdeyim ve bir şeyler oluyor dışarıda.

Çiçekli birini gördüm. Gülümsüyor. Saçları şakımalı ve benimkilere benziyor. Bir tesadüf mü? Olmaması gereken. Tesadüfler olmaması gerekenlerdendir demişti bir gün biri. Kim hatırlamıyorum ve yine bir cumartesi gecesi dışarıda bir şeyler olurken, benim uydurduğum başka bir şey olmamasına ihtimal vermiyorum. Ne dediğim hakkında en ufak bir fikrim yok. Sarhoşum. Şiir yazdım. Ama paylaşmayacağım. İstenmedikçe bir şeylerin paylaşmasına karşıyım artık.

İstenç. Sanırım daha çok etkilendiğim bir şey yok. Benden bir şey talep edilmesine bayılıyorum ve talep etmeye. Bir cumartesi gecesi, dışarda bir şeyler olur ve biz kaçırırken, dünyayı ve ötesini talep etme istenciyle doluyorum. Bunları yazarken klavyeyi dövüyorum. Klavyeler dövülmek içindir. Tuşlara sert bir şekilde basmak ne kadar güzel bir şey ve bulduğum hazzı anlatamam. Üstelik bir cumartesi gecesi, muhakkak, muhakkak, muhakkak bir şeyleri kaçırırken ve başka şeylerin, yanıt alınamayacak, karşılıksız kalacak ve sessizlikle sınanacak şeylerin peşinde koşarken.

Evet, kuşkusuz bir cumartesi gecesi.

Sarhoşum. :)

18 Ağustos 2023 Cuma

memnuniyete giden yol. tatil. olsaydı olurdu.

 

Eh, tatilimin sonuna geldim. Hayat devam ediyor. Pazartesi iş var. Ben orada olmasam da var olsam da. Ne fark eder.

Bir süredir kendimi iyi etmeye çalışıyorum. Her anlamda. Hayatımda bana azıcık bile kötü hissettiren kimseyi barındırmıyorum, kafamı karıştıran hiçbir şeye izin vermiyorum ve başkalarına gösterdiğim değer ve ilgiyi kendime göstermeye çalışıyorum. Bunun başkalarına gösterdiğim anlayışın azalmasına yol açtığını fark ettim. Fakat sanırım umursamayacağım. Oyna devam. Şimdiden başka zaman yok.

Tatilde bol bol oyun oynadım. Bizimkilerle sohbet ettim. Zaman uçtu gitti. Zamanın uçup gitmesi üzerinde hiçbir hükmümün olmadığının farkındayım. Ancak takdir edersiniz ki bu oldukça dengesiz bir farkındalık. Bir ip üstündeymişiz gibi hissettiriyor. O yüzden unutup, bu çaresizlik karşısında karalar bağlayabiliyoruz. Tekrar tekrar fark etmek elzem ve elbette, kabullenmek. Hep diyorum; kabullenmek tek kurtuluş.

Üstteki konuya tekrar gelecek olursam, son zamanlarda sosyal enerjimin pek yüksek olmadığını fark ettim. Esasında pek fazla insanla da konuşmuyorum. Hele ki tatilde tamamen içime kapandım yer yer. Buna rağmen yorgun hissettim. Sanırım bunun sebebi enerjiyi kendime yöneltmiş olmam. Bir insanın hayatında daima mutlu olabilmesi imkansız bir şey. İmkansızın peşinde koşmak fazlasıyla yıpratıyor ruhu. Kabullenip, durmak, sadece durmak, bazen sadece uzanmak, zamanı kaygısızca öldürmek ihtiyacımız olan bir şey. Kalabalıklar ve olaylar arasında bir şeylere, özellikle önemli şeylere vakıf olmak sandığımızdan daha zor.

Ve galiba hiçbir kabiliyet, oyunlardaki yahut o bildiğimiz öykülerdeki gibi kazanılan ve kazanıldığı zaman daima sizin olan bir şey değil. Tekrar eden, süregelen, devinim halinde bir savaştan ibaret. Farkındalık da bunlardan biri. Şimdiden başka zamanımız yok. Bu bir farkındalık. Yeti. Fakat kazanılınca daima bizle kalmıyor, gitmeye hemen hazır, kaçıngan. Tutup yakalamalı, belki boynuna ip geçirmeliyiz. Bizim olması gereken bir şey zira. Bence yani. Memnuniyete giden yolda önemli bir rehber.

Ve bizim olmayan ve olmayacak şeyler de var. Onları da tutmak yersiz. Yüke dönüşüyorlar. Kamburlaşıyoruz. Devamlı kıyas içinde oluyoruz, özlem ve hayranlık içimizi kemiriyor. Hiç sahip olunmayan şeylere duyulan özlem en zehirlisi. O yüzden imkansızın farkındalığı, başka bir rehber. Bizim olmayacak şeyleri bırakmalıyız. Bizim olanlarla mutluluktan başka çaremiz yok. Bu da yazıda durduğu, sözde duyulduğu kadar kötü bir hadise değil.

Olsaydı olurdu demek en sevdiğim şeylerden biri. Beni inanılmaz rahatlatıyor ve geçmişe bakınca, kendimi daha az suçlu hissediyorum. Bir bahane olarak kullanmıyorum gerçi. Hiçbir bahane gerçek suçun üstünü örtemez. Fakat bazen bir şeylerin olmasını istemişizdir ancak olmamıştır. Bu etkin bir eylememiz sebebiyle olmasa dahi düşünüp dururuz, kendimizi yetersiz, hatalı görmeye meyilliyizdir. Ancak işler böyle yürümüyor. Her şey bizimle alakalı değil. Bu da tatilde edindiğim son farkındalık. Yeniden.

O yüzden, evet, memnunum, daha fazla memnun olacağım şeyler olabilirdi ama olmadı. Yapacak bir şey yok, olsaydı olurdu.

9 Ağustos 2023 Çarşamba

mutlu olmalarım.

Son zamanlarda sürekli karamsar şeyler yazdığımın farkındayım. Bu sefer mutlu bir şey yazmak istedim. Mutlu bir gün belki de. Sürekli karamsar şeyler yazıyorum ve cidden sanırım bir noktada içinden çıkılmaz bir döngüye girmiş olmamın sebebi de bu. Ateşi körüklüyor, kendime başka şeylere enerji harcamak için zaman vermiyorum. Eh, bazı dönemleri de böyledir insanın ve ancak farkındalık her şeyin kati sonunu getirebilir. Hayır, tek başına farkındalık yeterli değil, farkındalık ve irade. İkisine sahip olduğumuz sürece ruhumuzun kolay kolay kırılacağına inanmıyorum. 

Böyle şeyleri düşünürken aklıma ya ailemle ya da arkadaşlarımla olan anılarım geliyor. Ailemle ilişkilerim iyi, hep iyi oldu, arkadaşlarım her şeyim. Sevmek ve sevilmek hissini her biriyle yaşıyorum. Şanslıyım. Herhangi bir şey karşılığında hayatımdaki bu iki “temel”i kaybetmek istemezdim asla. Yani… Bunu zaten biliyorsunuz sanırım. 

Yazmak bakımından hayatımın en verimli yılını geçiriyorum. Esasında geçen yılın sonundan başladı bu süreç ve devam ediyor. Hiçbir dönemimde bu kadar üretken olmamıştım. Dokuz on yaşlarında Facebook gruplarında Harry Potter fanfic’leri yazarken de yahut Wattpad ilk açıldığında, oraya sürekli bir şeyler atarken de. Ve ben genelde mutsuzken yazarım. Mutsuz şeyler yazarım. Yazmak bir kurtuluş zira, ortaya dökme aracı. Elden ne gelir, başka türlü rahatlayamıyorum. Şiirler bile işe yaramıyor. 

Evet, onu fark ettim geçen gün. Yazdığım tüm şiirler sanki hep bir şeye yöneliyor, bir yere gidiyor gibi. Yerinde duran, sadece duran ve durmakla yetinen ve durmaktan mutlu olan ve durmayı hiçbir şekilde sorun olarak görmeyen şiirlerim yok. Bir şeye odaklılar, bu bazen bir mekan, bazen bir insan, bazen bir hayal oluyor. Ama hiç kendi hakkımda şiirim yok. Elbette hepsi benimle ilgili, ama salt benimle ilgili, sadece nasıl hissettiğimi yazdığım hiçbir şiirim yok. Sanırım bu durağanlığı şiire yakıştırmıyorum kendi içimde. Fazla coşkun yahut romantik olduğumdan olabilir. Ne acı. İnsan neyin fazlasıyla, başka bir yerde bazı azlıkları kaybetmek zorunda kalıyor ve hiç tatmadığımız tatlar, hiç farkına varılmamak üzere zamanla yok oluyor. 

Evet, görüyorsunuz. Dram kasmadan yapamıyorum. 

Neyse. 

Yazın bitimine doğru ve karamsar eylül kapıdan gözüktüğünde festivale gideceğim. Dünyanın en iyi dostuyla beraber. Bambaşka bir yerde, bambaşka insanlar arasında. Havada tatlı bir koku varken ve çimenler çaresizce ezilirken. Zıplarım belki yahut şarkı söylerim. Bilmiyorum. Ama hiçbir şeyi düşünmemeye kararlıyım. Hiçbir şeyi düşünmeyeceğim. Festivalden bir gün önce olan olaylar ile sonrasında olacaklar umurumda olmayacaklar. O an, sadece o an olacak ve o andaki benden ve arkadaşımla eğlenmemizden daha önemli hiçbir şey olmayacak. O an tüm dünya benim için yaratılmış olacak ve sadece o an, kendime her hissi hak göreceğim. Ve mutlu olacağım. (O günden önce ölürsem bayağı komik olur, gülmenize izin veriyorum. Sanırım anlarsınız.) 

Haftaya tatile çıkıyorum. Yıllık izin. Kapitalizmi sikeyim. Neyse. Haftaya köpeğimle olacağım. Sabahtan koşup, onu uyandırmak, dakikalarca onu kaşımak, sarılmak, ıslak burnuna bastırarak öpmek için yanıp tutuşuyorum. Kulaklarının arkasını kaşıyacağım mesela, hem de ne zaman isterse. Göbeğimi sımsıcacık göbeğine yapıştıracağım ve göğsümde uyutacağım. Uyurken bile iç çekmelerini dinleyip dünyanın en huysuz köpeğini yoldaş edinmeme güleceğim. Hayır, haksızlık etmeyeyim. En huysuz ve en sapık köpeği… Ve tüm bunlar olduğunda mutlu olacağım. Ailem de yanımda olacak. Akşamları sohbet edeceğiz, sabahlar şen kahvaltılar olacak. Canım ne isterse onu yapmakta en ufak bir beis bile görmeyeceğim. Güzel olacağından eminim. 

Bugün belki Kadıköy’e giderim. Bir bara çökerim, insanlarla tanışırım, bir iki şey içerim ve şiir yazarım. Evet, o “lame” insan olurum belki. Çünkü bu beni mutlu eder. Belki yalnızca dolaşırım, kitapçı gezerim. Hiçbirini almam ama. Ekonomi malum. Ki bu da her şeye rağmen beni mutlu eder. Belki bir arkadaşımla buluşurum. Filmler, kitaplar üzerine konuşuruz belki. Canımız sıkılır susarız, sigara içeriz arada. Bu da beni mutlu eder. Hepsi beni mutlu eder. 

Akşam eve gittiğimde yatağıma uzanacağım mesela, şöyle ayaklarım uzanacak duş sonrasında ve bedenim gerilecek, her ucunu hissettiğimi düşüneceğim, hissetmediğim yanlarım kısa bir an için dahi kafama takılmayacak. Boş bir şekilde, kendi halimde takılacağım. Belki Zelda oynarım, sonrasında kitabımı okur yatarım. Bu beni mutlu eder. Edecek de. 

Yalnızlık, üstünde hiçbir hükmümüzün olmadığı bir şey. Hayır, genel bir yalnızlıktan bahsetmiyorum. O kadar yalnız hissetmiyorum çünkü. Yukarıda da dediğim gibi; ailem var, dostlarım var. Şükürler ediyorum ki iyi ki varlar. Romantik bir ilişkilenme yönünden yalnızlık çekiyorum sadece ve üstünde hiçbir hükmümüzün olmadığını düşündüğüm yalnızlık da bu. Elden bir şey gelmiyor. Pek çok şeyin bir arada olması lazım böyle yalnız hissetmemek için. İnsan, zaman ve mekan bir arada olmalı. Ve düşünceler ile hayaller de uyumla dans edebilmeli. Ve belli değil. Bu yalnızlık hiç bitmeyecek bir yalnızlık olabilir yahut bir gün sonlanacaktır veyahut biz öyle sanacağınızdır kısa bir süre için. Sonuncusundan hep korkarım. Umarım öyle bir yanılgı içine düşmem kalan hayatımda. Zira ilk ikisiyle de mutlu olabilirim bence.

Neyse. 

Yine sıkıldım. Zaten ne yazmak istediğimden emin değildim. Öyle ortaya döküldü bir şeyler.

dereler ve beklentiler.

Bir yılda ne kadar çok değişiyor insanın hayatında. Geçen yıl bu zamanları düşünüyorum ve şaşıyorum. Gelecek yıl, bu zamanları düşündüğümde ne denli şaşıracağım hakkında hiçbir fikrim yok. Fakat biliyorum, şaşıracağım. Beklenmedik şeyler oluyor her zaman. Hayat bir nehir hakikaten, içinden de yüzsek, bata çıka da ilerlesek nehrin nereye doğru yöneldiğini bir türlü göremiyoruz. Belki soğuk su akıntısı karışacak ilerde, belki girdap var yahut dik, dar bir çağlayan düşecek bahtımıza. Belki çok geniş bir yataktan geçeceğiz sonra ve kıyısında insanlar piknik yapıyor olacak. Çocuklar nehirde yüzerken seyredeceğiz onları, belki bazısı boğulacak biz seyrederken. Nehrin ne içinde ne dışında, ne kendimiz için ne de bir başkası için, hiçbir şeyi değiştirme kudretimiz yok. Bunu kabullenmek, nehirde yüzmeyi öğrenmektir belki de. 

Ben çocukken derede hiç yüzemezdim. Çok soğuk gelirdi öncelikle, içine bile atlayamazdım. Köyden gelen çocuklar, boş su şişeleriyle gelirdi. Yüzeyde tutardı şişeler onları. Atlarlardı, batar ve çıkarlardı. Sanırım gözlerinde hiç korku görmedim. Oysa ben her pikniğe gidişimizde ve yüzme ihtimalinin olduğu her seferinde kendimi hazırlardım coşkuyla. Bu sefer yüzecektim, bu sefer atlayacaktım, bu sefer kafam taşan sular tüm bedenimi saracaktı ve ıslanacaktım ılık bir yaz gününde, dondurucu soğukla. Ama her gittiğimizde bir türlü cesaret edemiyordum. Eh, elden ne gelir. Sonra batıda yüzmeyi öğrendim ve tekrar, daha büyük yaşlarımda bir dereye gittiğimde, kendimi bırakabildim. Yüzdüm. Keyifli değildi. İkimiz de değişmiştir. Sadece… Ben daha fazla çok değişmiştim. Her şeyin de keyifli olması gerekmiyor elbette. Bazen sadece yapmak gerekiyor. 

Son günler de biraz da bunun üzerine düşünüyorum. Bir şey yapmak için his, duygu ve düşünce olarak tamamen o şeyi yapmaya odaklanmayı bekliyorum. Mesela kısa bir yürüyüş yapmak için; yürümeyi gerçekten istemem, ruh halimin uygun olması ve yorgun olmamam gerekiyor. Oysa bu her şeyi fazlasıyla geciktiren ve zorlayan bir tavır. Yaşım ileri olsa da yeni yeni tam anlamıyla farkındalığına erişiyorum bunun. Artık yürümek için istemeye, ruh halimin düzelmesini bekleyeme dayanamıyorum. (Evet, hala yorgunsam yürümüyorum. Ne de olsa tam zamanlı çalışanız. Olur o kadar.) Direkt yürüyorum. Beklentisiz bir şekilde. 

Hayatta mutlu yahut en azından genel olarak memnun olabilmek için beklentinin düşük tutulması gerektiğini biliyorum. Hepiniz bilirsiniz. Çok sık tekrarlanır kulaklarımıza. Sosyal medyada da sık sık okuruz. Hayal kırıklığına uğramamak için mesela bir ilişkide, beklentiyi en aza indirmek gerekli. Fakat bunu kabul etmek istemiyorum ben. Çok küçültücü geliyor. İnsanın kendine saygısı tamsa ve öz değeri yüksek ise, neden küçük bir beklentisi olsun ki? Öte yandan beklentinin ölçeği de insandan insana göre değişir. Çok küçük bir beklenti kimisi için çok büyük iken kimisi için ise alelade, basit hatta olması gereken, olmaması düşünülmeyen bir şey haline gelebilir. Sanki biraz saçmalıyorum. Demem o ki ilk denileni deneyeceğim biraz. Beklentisizlik ve hayal kırıklığına uğramamak… Ama salt insan ilişkilerinde değil, her şeyde. Sözgelimi bugüne dair beklentim yok. Mutlu bir haber almayı, biriyle tanışmayı, işte işlerin olumlu gitmesini falan beklemiyorum. Bunlar olmazsa üzülmeyeceğim. Olursa da şaşırıp mutlu olacağım. –Ama yazarken de düşünüyorum aynı zamanda, sanırım insan ilişkileri konusunda, en azından belli formlarında, beklenti duymayı bırakmak istemiyorum. Aksi halde hak etmediğimiz davranışlara mazur kalıp, bir de diğer yanağımızı çevirmemiz çok olası. Bu olsun istemem.

İçimde sürekli yeni insanlarla tanışma isteği var. Yeni insanlar tanımak, yeni düşünceler duymak, yeni arkadaşlar edinmek istiyorum. Bir konuda bambaşka insanlarla bambaşka açılar üzerinden tartışmak leziz görünüyor gözüme. Fakat normal bir sosyal medya yahut internet forumu üzerinden değil. Konuşmayı çok seviyorum, gevezeyim hatta ve bir barda, kafede yahut yürürken, evet, mutlaka yürürken, bomboş yahut derin muhabbetler çevirmeyi çok istiyorum. Halihazırda arkadaşlarımla zaten yapıyorum bunu. Onlar yerine başkalarını tercih etmek istediğimden değil, sadece… sanırım macera gibi bir şey bu. Biriyle tanışırım bir gün, bambaşka bir şey gösterir bana ve hayatım hiç beklemediğim yönlere kayar mesela. Kim bilir? Bazen cc’den buna yönelik sorular geliyor. Direkt ulaşın, yazın, vs. diyorum. Çünkü insan ilişkilerinde anlamsız bekleyişlerin hiçbir manası yok. Manası olmadığı gibi işlerliği de yok. Bu dünyaya konuşmak için geldiğimize inanıyorum zaman zaman. Belki hakikaten öyledir, kim bilir. 

Bu Cuma tatile çıkıyorum. Her gün erken kalkmayı planlıyorum. Boşa bir saat bile geçirmek istemiyorum. (Köpeğim kollarımdayken yapacağımız siestalar hariç.) Her günümü yazarak, okuyarak, izleyerek ve oynayarak tüketeceğim. Akşam terasta keyif sigarası içip, sabahın köründe soğuk deniz suyuyla vaftiz edileceğim. Umarım yani. Yukarıda bahsettiğim gibi; işler nadiren istediğimiz gibi gidiyor. Bu bazen bizden dolayı bazen ise direkt hayatın olayı. 

Yaşamak yorucu ve yıpratıcı bir şey. Hissetmek en fenası. Ama her şeye rağmen devam ediyorsam ve mutluluğu kendime hak görüyorsam, öz değerim konusunda bir şeyleri başarmış olduğuma inanıyor ve bundan mutlu oluyorum.

Bugünkü son yazım olmaz muhtemelen ama şimdilik bu kadar diyelim. 

,

8 Ağustos 2023 Salı

potpori

Yeni bir gün. Başka bir gün. Aynı korkular. Aynı umutlar. 

Bugün birkaç korkumun üstüne gitmeye karar verdim. Bu yıl özellikle ağırlık verdim buna. Hata yapmaktan çok korkardım, bu yıl tonla hata yaptım. Zamanımı heba etmek kanımı titretirdi, zamanımı heba etmekten çekinmedim. Borca girmek kâbustu, borca girdim. Benim gibi fazla kontrolcü ve korumacı insanlar için en iyisi bodoslama dalmak ve kendini bir şeylere, özellikle istemediğin şeylere maruz bırakmaktır. Ancak böyle gelişebiliyor, alanımızı, ağırlığımızı yayabiliyoruz. 

Ağırlığı olan, bir alan kaplayan insanlara hep imrenmişimdir. Otururlar mesela bir odada ve orada bir alan kapladığını, hâkimiyet kurduğunu hissedersiniz. Bu hâkimiyetin sizin üstünüzde olmasına gerek yok, kendi alanlarında kurmaları yeter. Orada öylece duruyorlardır, herhangi bir şey yapmalarına gerek kalmaksızın, sadece dursalar bile yeter. Dikkatiniz ve ilginiz onlara çekilir. Çaresiz kalırsınız. Bu, bence, bayağı büyük bir lüks. 

Hep böyle bir alan kaplamaya çalıştım. Buna sahip olduğumu düşünmediğim zamanlarda sahip olduğum söylendi bana, inanmadım. Şöyle bir oturmak ve dünyaya ağırlığımı vermek istedim hep. Alan kaplamak, özerklik kazanmak istedim. Hiçbir çekince olmaksızın, her şeyi kendime hak görürcesine oturmak, tereddütsüz ve yabani bir şekilde o alanı dünyadan çalmak istedim. Bazen başardım, bazen başaramadım; bazen ise benim sandığımın tersine gitti işler. 

Bugünden ne beklemem gerektiğini bilmiyorum. Artık günlerden bir şey beklemek istemiyorum. Eskiden zamanın hızla geçiyor olması canımı yakardı. Korkardım yer yer. Kaçırma hissi elinde kırbacıyla ensemdeydi mütemadiyen. Ancak şimdi zamana, çok fazla zamana ihtiyacım olduğunu idrak ediyorum ve yavaşça geçip gitmesini izlemek zulüm gibi geliyor. Bir an önce çok, çok fazla zaman geçmeli ve artık olmasını istemediğim şeyler olmamalı. Bunun herhangi bir şekilde bir şımarıklık olduğunu düşünmüyorum. İstiyorum. İstiyorum ve sadece istemeyi kendime hak görmek, iyi hissettiriyor. 

Arkadaşlarımdan biri tatile gitti. Bu hafta yok. Gelecek hafta da ben yokum. Bugün kadıköy’e gideceğim, o olmayacak. Haftaya o gidecek belki, ben olmayacağım. Sarılmalar olmayacak. Mimiklere gülmeler de olmayacak. Bu çok uzun bir süre değil elbette fakat sizin için önemli olan insanlardan bir an için dahi uzak kalmak bir hayli korkutucu bence. Eskiden yanından ayrılırken dahi üzüldüğüm insanlar vardı. Işık azalır ve karanlık basardı. Kendimle baş başa kalacak olmanın getirdiği korkudan daha ötede bir karamsarlık yüklüydü bu ayrılıklar. Sonra daimi ayrılıklar buldu yerini ve ben ölmedim. Arkadaşımı çok özlüyorum. Ve keşke burada olsa da akşam bu paragrafta ne demek istediğimi tam anlamıyla anlatabilsem. Ve onda bulacağım teselli, her an içime huzur verse, hep verdiği gibi. 

Aklımda bir öykü var. Aslında roman. Çok uzun zamandır kaçtığım bir konu. İlk defa, geçen gün Yenisahra metro çıkışından çıkarken tam anlamıyla içime oturdu ve yazmaktan başka çaremin olmadığına karar verdim. Fakat biliyorum ki henüz erken. Bahsetmem gereken şeyler tartışmalı ve tetikleyici. Ve birçok insan üzülebilir, kimilerinin ise başı derde girebilir. Ama yazmam gerekiyor. Yeterli yetkinliğe ulaşınca belki Ferrante gibi anonim bir şekilde yazarım diyorum. Bu beni tatmin eder mi emin değilim. Sanırım tatmin olmak için yazmak istemiyorum. Sadece içimden atmam gerekiyor. Yazmak ile hastalıklı bir ilişkisi olanlar neden bahsetmek istediğimi ve ruhumu neyin kemirdiğini çok iyi anlayacaktır. 

Kendimi melankolik olarak tanımlardım, henüz lisede iken ve delüzyonel ve azgın bir ergenken. Bunu sevdiğime kendimi inandırmıştım. Oysa üniversitede işler değişti ve yalnızca huzur arar oldum. Henüz ilk sınıfta, apartımdaki tek kişilik odamda çok mutluydum. Öyküler yazıyor, oyunlar oynuyor, müzik dinleyerek kendimi avutuyordum. Odanın duvarından sular sızardı bazen ve ben katlanırdım. Dostoyevski kahramanıymış gibi hissetmemek elde değildi. Şiir yazmadım, hiç kalabalık içinde de kalmadım. Oda çok nemliydi. Ben umarsızdım. Bir süre o nem yüzünden erken yaşta romatizma tarzı bir şey yaşadım. Sol omzum kireçlendi. Neyse ki kurtuldum. Ama melankolimin bana getirdiği en az rahatsız edici şeydi bu. Sadece huzur istemeye ise daha sonraları başladım. 

Hoşlandığım bir kız vardı henüz ilk haftadan. Beyaz tenli, dalgalı, kabarık saçlı bir kızdı. Bakışlarında mahzunluk vardı. Ben öyle görüyordum ya da bilmiyorum; mahzunluk ve hüznü hep en beğendiğim şeylere yakıştırırdım. İzledim birkaç gün. Birkaç fazla oldu gerçi, sadece iki gün. Konuşmam gerektiğini düşündüm. Bir kere yalnız görür gibi oldum. Konuşmaya karar verdim. Sonra başka bir çocuk geldi, henüz ben yerimden kalkmadan, gitti, elini sıktı ve tanıştı kızla ve beraber oturdular. Bayağı bir üzüldüm. Oysa şimdi bunları yazarken gülümsüyorum ve böyle bir sahne yaşadığım için mutlu olmamı engelleyemiyorum. Melankoli gerçekten zehirli bir şey. 

Neyse, yine rastgele şeylerden bahsettim. 

Sıkıldım. Şimdilik yeter.  

7 Ağustos 2023 Pazartesi

boğazımdaki tüy yumağı.

Arkadaşlarım her şeyim. Yoldaşlık, dayanışma yaşatıyor gerçekten. Bugün kendimi çok kötü hissettim bir konuda ve direkt onlara sığındım. Saatlerce dil döktüler. Yanımda olmaya, yardımcı olmaya çalıştılar. Oldular da. Onlar olmasa ne yapardım diye düşünüyorum ve aşırı çaresiz hissediyorum. 

Kursağımda bir his var. Korku, keder ve çaresizlikle bulanmış bir tüy yumağı gibi. Ne yutabiliyorum ne de kusabiliyorum. Orada sürekli. Konuşurken hissediyorum. Nefeslerim ona bulanıyor bazen. İçtiğim suda tadı var. Yok etmek istiyorum. Hayır. Pes ettim. Yok olmasa da olur, sadece artık hissetmek istemiyorum. 

İş arkadaşım depresyonda. Şok tedavisi uygulamak istiyor. Hayata uyum sağlayamadığını ve en azından tüm hislerinden arınarak bir robot haline gelmenin, hayatı daha katlanılır kılacağına inanıyor. İlk duyduğumda anlamlandıramadım. Neden tüm hislerden arınmak ister ki bir insan? Hele ki yaşamak hissetmek iken. Ben tüm hisleri isteyen biriyim. Fakat, sanırım, şu anda düşününce, son zamanlardaki halimi özellikle ve boğazımdaki tüy yumağını; galiba aynı şeyi arzulayabilirdim. Daimi bir kurtuluş. Hayat böyle. Uyum sağlayamıyorum. O zaman kendimi uyumlu bir hale getireyim. Ne zararı olur ki? Hangi zarar, ne kadar acıtabilir canımı halihazırda acıdığından daha fazla? Neyi silebilir, zaten kaybetmişken çoğu şeyi? Ne götürür benden? 

Elbette her şey bu kadar karamsar değil. Elbette bu soruların yalnızca olumsuz cevapları yok. Yahut dramatik. Ve elbette, bu “tedaviyi” uygulamayacağım kendime. Bu karamsar günlerin geçeceğini biliyorum. Güzel günlerim olacağından eminim. Ama şu an hiçbir şey güzel değil ve güzel gösterme kaygısı taşımak istemiyorum. 

Kaldıramadığım bir sürü his var. Kafamdan atmak istediğim karanlık düşünceler var. Umutsuzluklarım var. Hezeyanlarım var. Özgüvensizliklerim var. Hayal kırıklıklarım var. Hassasiyetlerim var. Korkularım var. 

Hiçbirini saklamak istemiyorum. Olduğum halimle olayım, olduğum halimden azıcık bile sapmayayım istiyorum. Ve tüm hallerimle, olumlu olumsuz, diğer herkes ve her şey karşısında kendimi seçmediğim tek bir anımın bile olmamasını istiyorum. 

Ama bu çok zor. 

Benim gibi çoğu zaman başkalarının mutluluğu için hareket eden, düşünen, konuşan biri için, böylesine bir değişimi sağlamak çok zor. Bu zorluk içinde debelenip duruyorum aylardır. Yazıyorum, çiziyorum, konuşuyorum, uğraşıyorum, içiyorum… Çok ama çok zorlanıyorum. Ha, ilerleme gösterdiğim yadsınamaz bir gerçek. Ama yorgunluğu iliklerimde, tüylerimin köklerinde, göbeğimde, göğüs uçlarımda, kalçalarımda, ayak parmaklarımda ve diz kapaklarımın her gerilmesinde delicesine hissediyorum. Yoğun, aşırı yoğun bir his. Ve bırakmak istiyorum. 

Artık hissetmemek. 

Hissetmemek ve hissetmemek hasebiyle bir şey kaçırmaktan korkmamak. 

Bilinmezlik tarafından kuşatılmalıyım. 

Korktuğum her şey bir an önce beni bulsun, bana çarpsın, başıma ne gelecekse gelsin, öleceksem bile öleyim, yaşayacaksam artık yaşayayım istiyorum. 

Bugünlerde kendimi en çok bulduğum Orhan Veli şiiriyle bitireyim bari bu yazıyı. 


İşim gücüm budur benim,

Gökyüzünü boyarım her sabah.

Hepiniz uykudayken.

Uyanır bakarsınız ki mavi.


Deniz yırtılır kimi zaman,

Bilmezsiniz kim diker;

Ben dikerim.


Dalga geçerim kimi zaman da,

O da benim vazifem;

Bir baş düşünürüm başımda,

Bir mide düşünürüm midemde,

Bir ayak düşünürüm ayağımda,

Ne haltedeceğimi bilemem.


Gerçekten ne halt edeceğim hakkında en ufak bir fikrim dahi yok. Umarım bir yol yahut kurtuluş bulurum bu karmaşadan ve boğazımdaki o sikik yumaktan kurtulmak için. Evet, bir süre daha küfretmeye devam edeceğim. 

Sevgiyle, şaşkınlıkla ve bilinmez

lik karşısındaki çaresizlikle. 

bu sabah evden çıkarkan hiçbiri yoktu aklımda.

Eski yazıları düzenleme maratonunun ikinci ayağındayız.


***

İki koltuk arası bir deniz gibiydi o zamanlar. Aşmak için güçlü kuvvetli, cesur bir denizci olmak gerekirdi. Oysa ben kendimi asla bir denizci olarak görmemiştim. Sıkılırım diye düşünüyordum; uzun geceler boyu, bir o tarafa bir bu tarafa sallanırken, tavana asılı mumların oynaşan gölgelerine dalmaktan başka ne yapabilirdim ki? Dalgalar yüksek gelirdi bana çoğu zaman, bir depremden sonra denize girmiş gibi. Bu yüzden iki koltuğun arasındaki dibi görünmez denizi aşmaya hiç yeltenmedim. 

Sorduklarında, hali hazırda sahip olduğum şeylerle yetinmeyi bilen biriyim, diyordum. Bu gerçeği yansıtıyor muydu? Hiçbir fikrim yok. Öte yandan, karşı kıyı, yani diğer koltuk içimde büyük bir merakın kök salmasına sebep olmuştu. Cezbedici, sarsıcı bir meraktı bu. Bilirsiniz, bazen bazı şeylerin sizin için hayırlı olmayacağını hissedersiniz. Her sorunun sorulmaması gerekir fakat bir şekilde sorulur ve cevap tüm pişmanlığı ile içinizde nükseder. Merakın köküdür bu, zehirli ve sırnaşıktır. O zamanlar bu kök derinlere iniyor, damarlarımda gezinip tüm vücuduma hakim oluyordu. Merakım ve güvende olma ihtiyacım durmaksızın çatışıyordu. Başka bir ifadeyle; içimde bitmez bir savaş cereyan ediyordu. 

Bu, uzun süren ve nihayete erdiğinde ikincisinin galip geldiği savaş, aslında tüm yaşamımı yönlendiren bir devinim haline gelmişti. Nesrin’i ne zaman düşünsem, aklıma öteki koltuğun gelmesi belki bu yüzdendir. İnsan tüm geçmişini, sahildeki koyu kahve kumullardan yapılmış şatolar misali kuruyor. Ne acınası. Fakat bunun üzerine ilkin şimdi düşünmüyorum: Pek çok gecelerde gözümü kapatıp da usulca uyku haline geçmeden önce, bu düşünceler en az iki kez geçmiştir aklımdan. 

Önceleri Nesrin benim için bir ada kızıydı. Yalnız, tehlikeli ve cezbedici kokular geliyordu onun tarafından. Islat sislerden peyda olan bulutumsular taşırdı bu kokuları. Sonraları, sanırım biraz daha fanteziye düşkün olduğum zamanlarda, onu bir denizkızı olarak hayal etmiştim. Karşı koltukta, bir kayanın üzerine boylu boyunca uzanıyor, kuyruğunu güneş altında uyuşuk bir şekilde esnetiyor ve koyu siyah gözleriyle beni çağırıyordu. İçimde yüksek, asitli bir istek de o çağrıya kulak vermek istenciyle yanıp tutuşuyordu. 

Ergenliğimin ortalarında bu görüntüye gümüşi pulları örten belirgin göğüsler de eklenmişti doğrusu. Fakat sonraları, olgunluk başıma biraz daha gark edince, onun aslında koltuğun kendisi olduğunu fark ettim. Mat, güneş altında kızıllaşan bir koltuk. Elbette bu durumda, ben de diğer koltukta oturan biri değil, koltuğun kendisi oluyordum. Aradaki deniz ise, onun lütfuyla oradaydı. Romantik yanım, o zamanlarda, henüz yaratılışın başında bizim birbirine bağlı iki ruh olarak var olduğumuzu düşünmeyi seviyordu. 

Fakat yıllar geçtikçe Nesrin bana karşı duyduğu sevgiyi yitirip benden ayrılmış ve aramıza soğuk, tuzlu suları sokmuştu. Ve tekinsizdi bu su, içinde insanlığın daha önce rastlamadığı türden yırtıcılar barındırırdı. Kalk kırıklıkları en büyükleriydi. Eh, bu da abartılarla dolu bir hayaldi. Gerçek ortadaydı: Nesrin ile hiçbir zaman bir bütün olmamıştık. Aramızda daima aşması güç bir deniz olmuştu. Bunu fark etmem de biraz güç olmuştu. Yine de, nihayetinde, fark etmiştim. Bazı şeyler geç olur, ama bir şekilde olur işte.

Tüm bunların birer saçmalık olduğunu biliyorum. Bu sabah evden çıkarken hiçbiri yoktu aklımda. Yolda yürürken yahut iki günde bir olan rutinimi bozup, peş peşe ikinci gün sokak başındaki büfeye uğrayıp sigaramı alırken de yoktu. Nesrin neden gelmişti aklıma? Nesrin gideli çok olmuştu. Yoktu. Silinmişti. Solmuştu. Tozları dahi inmişti yere ve elbiseler yıkanalı çok olmuştu.Tüm bunlar, yitik bir çocukluk, gençlik, olgunluk aşkı için acı çeken bir adamın yahut belki bir kadının hikayesi olmak için fazla sıradandı. 

Nesrin bir ada, dolayısıyla bir koltuk değildi. -Birden derin bir nefes aldım istemsizce. Ağır bir farkındalık zihnime oturdu, telaşlandım, yayılmış bacaklarımı topladım ve vapuru takip eden martıların dikkatimi dağıtmasına engel olmak için gözlerimi kapattım. Zihnime ansızın geldi. Parlak bir ışık gibi, kaynayan bir tencerenin taşması gibi: Karanlığın ortasından bir koltuk doğdu ve ikiye bölündü. 

Nesrin, ikisinin ortasına oturmuştu. Yüzünde hüzün vardı. İki yeni çizgi, karşılıklı olarak şakaklarında uzanmıştı. “Doğrusu, iki koltuk da bendim,” diye açıkladım ona. Gülümsedi. Hatırladığım gibi gülümsemiyordu. Bir insanı, ikinci kez aynı insanda bulamamak kadar can acıtıcı başka ne vardı ki? 

Işıltılı bir anlayış geçti suratından, fakat hemen sonra tekrar hüzne büründü yüzü. Kısa bir an öfkelendiğini hissettim. Sanki yeni farkındalığıma hem üzülmüş hem de kızmış gibiydi. “Kızdın mı bana?” diye sordum. 

Cevap vermediğinde devam etme ihtiyacı hissettim. Belli ki ne diyecekse ağırdan almak istiyordu. “Kendi yerini merak ediyorsan söyleyeyim: Sen ne öteki koltukta yaşayan vahşi bir adalıydın ne de ona sığınıp yassı kayalarında dinlenen ve beni baştan çıkartan bir denizkızı. Adanın kendisi olduğunu düşünmek de büsbütün haksızlıktı. Bunun için beni affet. Fakat Nesrin…” Nedense diyeceklerim acı veriyordu; parmağımda ortaya çıkan küçük ama acısı büyük; sızım sızım sızlatan bir yara gibi. “Neden bana deniz olduğunu hiç söylemedin?” 

Titrek bir gülümseme geçti dudaklarından. “Senin zihninde nasıl yer ettiğimi hiçbir zaman bilmedim ki.” diye yanıtladı beni. Kırılgan bir tonla söylememişti bunu, sitem de etmiyordu. Basit, net bir gerçekliği ortalığa saçıyordu sadece. Sesi karanlığa karıştı. O ise aldırmaksızın, “Hem, ne önceleri ne de şimdi bunun benim sorumluluğum olduğunu düşünmüyorum.” diye devam etti. 

Haklı olduğunu biliyordum. Neden sonra bunu ona da söyleyecekken kendimi tuttum. Bu yalnızca bir hayaldi ve bir hayale yenilmek zorlukla kurduğum özdeğer dinamiklerimi yerle bir etsin istemezdim. 

“Eh, belki de artık gitmelisin.” dedim. Sesim onun aksine kırılgandı. 

Önce iyice öfkeleneceğini düşündüm, bir öfke dalgasının yüzünü esir almasını bekledim; yanakları kasılacak, kaşları çatılacaktı. Ama hiçbiri olmadı. Değişmişti kuşkusuz. Eski şeyleri görmeyi beklememeliydim. Öte yandan hiçbirinin olması da gerekmedi. Kızmıştı ve ben bunu hissetmiştim. Boynumun altında ellerini hissedermiş gibi bir sıcaklık yayıldı. Ondan geliyordu bu sıcaklık ve belki de gerçekten, başka bir yerden, çok uzaklardan, bambaşka bir hayattan, öfke ve yılmayla beni boğazlıyordu.

Fokurdayan mavi suların imgesi bir an için hayal dünyama egemen oldu. Bir süre sonra tekrar konuştu, sesi küçümser, hatta alaylıydı: “Koltuk, deniz, karanlık ve ben! Gerçekten zihnin takdire şayan derecede ahmak ve hizmetin için yanıp tutuşuyor.”

Benden tiksindiğini hissettim. O ise buna aldırmaksızın devam etti.

“Kendinin nasıl da kölesi olduğunun hiç mi hiç farkında değilsin. Sana acımak geliyor içimden. Ama sonra benim de çarpık zihninin bir ürünü olduğumu hatırlıyor ve kendimden ölesiye nefret ediyorum.” 

İşte şimdi de ben kızmıştım. Aklıma hakaret etmesi adamakıllı sinirimi bozmuştu. Nesrin kırılgan olan her yanımı bilirdi ve şimdi yıllar sonra, benden doğmuşken, bana karşı silahlanmakta bir beis görmüyor, gözlerinde zerre acıma duygusu belirmiyordu. 

Kızgınlıktan ona saydıracağımı düşünürken gönlüme acı bir hüzün düştü birden. Ağlamak mı istiyordum? “Neden bu kadar acımasızsın?” diye sordum elimde olmadan. İkiyüzlü davranıyordum. Onu buraya ben getirmiştim ve pek çok şeyin diğer bir suçlusu da bendim. Oysa şimdi sadece mağduru oynuyordum. İkiyüzlülüğümü fark edişim, ikiyüzlü davranmama engel olmadı, tüm ikiyüzlülerde olmayacağı gibi.

Neden sonra sesi düşüncelerimi böldü amansızca, “Ben sen neysen oyum gibi geliyor bana,” diye yanıtladı beni, sesi sıradan bir şeyi söyler gibiydi, hararetten uzaktı, “Öyle değil mi?”

Ona cevabı bilmediğimi söylemek istedim, ancak artık kendimle âşık atamadığımı bilmesi, bana kendimi iyice güvensiz hissettirecekmiş gibi geldi. Kaçtım.

Hemen sonra vapurun belli sebeplerden dolayı bana gamlı gelen kornası içimi doldurdu ve gözlerim iç dünyamdan uzaklaşıp, sesten kaçan beyaz martılara döndü. Bir başka rutin daha tamamlanmıştı. Elimde sönen sigaramı çöp kutusuna atarken, herhangi bir görevliye yakalanmadığıma şükrettim ve yarınki yolculuğumda neler düşüneceğimi düşünmemek için olanca kuvvetimle çabaladım. 

Nesrin mi? Koltuklar mı? Yoksa yine ikisi birden mi?

benim olan şeyler.

Benim olan şeyleri arıyorum. Alışkanlıklar, hobiler, düşünceler. Salt benim olan şeyler değil elbette, hiçbir şey sadece benim değil, farkındayım. Daha çok, başka kimse olmadan, kimseye ihtiyaç dahi duymadan sahip olabildiğim şeyler…

Baharın ilk ılık havasında, akşamüstü mesela, balkonda oturup müzik dinlemeyi çok severim. Eskilerden başlar çalma listem, liseli yıllarımı hatırlarım. Üniversitede keşfettiklerim takip eder ve nihayetinde hiç sevmediğim ama katlanmaktan başka çaremin olmadığı yetişkinlik yıllarım gelir. Dinlerim.

Kulaklarımın pası silinmez elbette, sayısız kez dinlenmiş şarkılar yeni bir anlam da ifade etmez bana, sadece tanıdık bir his tarafından sarınırım. Eski bir dostun sarılmasını andırır. Kavgalı olduğumuz dostlarımızla da barışırız kimi zaman. Kimi zaman ise yolumuz hiç kesişmez. Hiç dinlemediğim ve dinlemeyeceğim şarkılar var şimdi. Ne ben onları anarım ne de onlar beni anar. 

Çocukluğum ve ergenliğimin en delişmen zamanlarındaki en büyük hayalim yazar olmaktı. Şair olduğumu hissederdim fakat bir roman yazıp, kendime yazar demek isterdim. Hiç roman yazmadım. En yaklaştığım şey novellalarımdı. Bir tane çocuk kitabı yazdım gerçi; içinde “uğursuz bakireler” gibi halk hikayeleri motiflerinde sıkça rastlanan yetişkin öğeleri olmasına rağmen bir tek İslamcı bir yayınevinden onay aldı. İptal ettim. Henüz benim için erken, biraz daha deneyeceğim, dedim. Eh, onlara yarın öbür gün adımın o yayıneviyle bir arada anılmasını istemediğimi söyleyecek kadar nezaketsiz davranmadım. Fazla kibar bir insanım. Fakat öfkelenince de amma kabalaşır, çirkinleşir ve saygısızlaşırım. Yazarlar hakkında filmler izlemek bana ait bir şey. En zevk aldığım aktivitelerden biri hatta. Dünyanın en “sikindirik” insanı filminin yönetmenin bir başka filmi var; “Reprise” diye. Sanırım yazmak ve yazar olmak hakkında en sevdiğim filmdir diyebilirim. 

Reprise’ın esas fikri yazar olmak değil tabii ki. Adında gizli. Bazı şeyleri, geçmişte olmuş şeyleri, tüm hatlarıyla yeniden canlandırırsak, eskisi gibi hissedebilir miyiz? Film bunu sorguluyor. Cevap çok açık aslında. Şu cümleyi okuyan herkesin vereceği gibi, hayır, hissedemeyiz. Öyleyse neden deniyoruz, bilinçli yahut bilinçsiz bir şekilde? Geçmişte çok fazla yeniden yaşamak istediğim olay var. Fakat yaşayamam, yaşasam dahi aynı hissetmeyeceğim. Oldu, o anda yaşadım ve bitti. 

Umarım ölmeden önce sonlarla barışabilir ve nihayetinde huzurlu bir farkındalığa kavuşabilirim. 

Fantastik kurgu okumak bana ait bir başka şey. Hiç utanmadım bundan. Sikik Amerikan kültürünün empoze edeceği hiçbir utancı kabul etmedim. Fantezi bir kaçış benim için, herkes için olduğu kadar. İntiharımı engelleyen, hayatı katlanılır kılan ve umut veren bir kaçış. Korkakça değil, ancak elzem. 

Çiçekleri sevmek ve bitkilere ilgi duymak hayatıma giren herkesten önce yalnızca benimdi. Derslere bile katılmıştım, bu topraklardaki bitki türlerini öğrenmek için. Yaşar Kemal’in kitaplarında geçen bitkileri tasvir eden bir kitap var, onu almak istiyorum fakat ne zaman kitap alacak olsam unutuyorum. Derslerden de bitkileri hiç öğrenemedim zaten. Fakat olsun, benimdi, çiçekleri sevmek ve her gördüğümde beğeniyle bakmak bana aitti. Kimseye bırakmam. Bir çiçeğin dalından koparılmasını hiç sevmedim, bazı kimselere hak görsem de. 

Birkaç kişi hariç kimseye anlatmadığım anılarım vardı. Onlar hala benim. Kimseye vermedim. Yalnızca kendim için anlattım ve yalnızca kendim için anlatacağım. 

Bazı insanlara gösterdiğim tahammülü, anlayışı ve sevgiyi kendime göstersem neler olabileceğini düşünüyorum. Çok klişe ve dramaqueen bir düşünce olduğunun farkındayım. Ama aklıma hiçbir şey gelmiyor. Ondan bahsediyorum. Ne değişirdi? Tam hisseder miydim? Bilmiyorum. 

Ölmeyi istememek bana ait bir şeydi. Artık değil. Bu konuda ne yapabileceğimi bilmiyorum. Kaçış edebiyatı ve sevdiklerim ve umutlarım engelliyor çoğu şeyi. İyi ki yapıyorlar. Ama artık bana ait değil. Benim değil. Çalınmadı, kimse zorla gasp etmedi. Sadece… Bana ait değil. Kaybettim. Şenlikli havalarım vardı. Ben her şeyin, en kötü durumlarda dahi lehime sonuçlanacağına inanırdım. Bir kere su maymuncuğu yutmuştum. Ameliyat ihtimali falan vardı. Oysa her şeyin sonunda bir şey olmayacağını biliyordum. Burnumda kemik eğriliği vardı. Ameliyat oldum. Cerrahi enfeksiyon oldu ve yoğun bakıma alındım. Ölüm tehlikesi olmuş. Ölmeyeceğimi biliyordum. Deprem oldu, İzmir’de. İki büyük depremde de oradaydım. İçerden kırılma sesleri geliyordu ve ayakta duramıyordum; bir şey olmayacağını biliyordum. İşsiz kaldım, özgüvenim sarsıldı, çaresiz hissettim; bir şey olmayacağını, bir şekilde idare edeceğimi biliyordum. Durum ne olursa olsun, yaşayacağımı ve bir şekilde iyi olacağımı biliyordum. Ne denli çocukça bir inanış olduğunun farkındayım. Fakat mutluydum bu inançla ve güçlüydüm. Sonra bir şey oldu. Olmayacağına inandım hep, iyi gidecekti her şey. Ama oldu ve iyi gitmedi hiçbir şey. Zincirin kırılması gibi bir ses duyumsadım sanki içimde. Ondan sonra her şey tepe taklak gitti. Çok şanslı bir insanım. İnsandım. Hep öyle oldu. Ve en büyük şansım, en büyük şanssızlığıma dönüştüğünde, fazlasıyla hazırlıksız yakalandım. 

Şans bana ait bir şeydi. Artık değil. 

Bu yazı bana ait. Başıma gelenleri ortaya döküş şeklim ve ifadelerim bana ait. Yalnızca bana. Öte yandan ifade ettiğim şeylerin hiçbiri bana ait değil. Ve sanırım bu sorun değil. Kimsenin olmayan şeyler, benim de değil. Sanırım bu yazıya daha fazla devam etmek istemiyorum ve istediğim zaman bırakabilmenin de yalnızca bana ait olduğunun farkındayım. 

Hop, bitti.


 

6 Ağustos 2023 Pazar

yorgunluğum üstüne kısa ve sıkıcı bir monolog.

 

Aşırı yoruldum. Çok yorgun hissediyorum. Her açıdan. Zihinsel bir yorgunluk, bedensel bir yorgunluk, duygusal bir yorgunluk; hepsi üstüme çullandı. Cuma çok kötü bir gündü. Kendimi fazlasıyla kötü hissettiğim, neden kötü hissettiğimi tam kavrayamadığım bir gündü. Esasında kötü hissetmem bir haber almamla başladı. Ancak bu haberin beni bu kadar etkilemesini beklemiyorum. Midem kasıldı, göğsümde bir tür acı hissettim. Belki de eskiye döneceğimden korktum bir an için. Ve bir an için, metroda, üzgün bir şekilde eve dönerken, evet, bir an için, bazı kurtuluşları düşündüm. Ensem soğudu. Çiçeklerim soldu. Fakat ben, huzur bulabileceğime inandım.

Çok zaman geçti. Geçmeyen ve tükenmeyen hiçbir şey yok. Buna inanıyorum. O yüzden sahip olduğum şeyleri tüketmemeye çalışırım. Korumacıyım. Kolayca kapılmamaya çalışıyorum. Gerçi zor artık, bir şeylere doğrudan atlamak ve kontrolümün olmayışına sevinmek. Artık pek hissetmiyorum. Heyecanlanmıyorum. Şevk duymuyorum. Tam anlamıyla minör tür depresyon geçirdiğimden eminim. Ne zaman bitecek bilmiyorum. Eh, işin sonu hep “kabullenebilirim.” yazıma geliyor. Gerçekten artık hiçbir şeyin iyi olmamasını kabullenebilirim. Sadece üzülmeyi bırakayım ve bir daha hiçbir hayal kırıklığı bulmasın beni.

Hafta izne çıkıyorum. İş beni çok yordu. İşimden nefret ediyorum. Bir süre görmek, duymak istemiyorum. Belki telefonumu kapatırım. Sosyal medyadan da yoruldum. İşin aslı, her şeyden yoruldum. İnsanlardan yoruldum. Yeni bir insanla tanışmak ne zor geliyor şimdi, tüm o şeyleri tekrar tekrar anlatmak ve anlaşılmayı beklemek… Yeniden ummak, hiç karşılanmayacak beklentiler içine girmek… Hepsinden bıktım. Sanırım tek istediğim, tatile çıkmak ve balkona serilmiş sert kilim üstünde köpeğime sıkıca sarılmak. Beni iyileştireceğini inanıyorum. İki hafta oldu onu görmeyeli. Fazlasıyla özledim. Elimi ısırmasını da karnını kaşıtmasını da uyurken homurdanmasını da ve en çok da kokusunu özledim. Benimle olacağını biliyorum. Beni sevdiğini biliyorum. Yer yer bana öfkeleniyor da. Küfür hatta bazen. Fakat ne zaman görse, işten sonra, sabah; kuyruğu heyecanla sallanıyor.

Kuyruğunun heyecanla sallandığını görmeye ihtiyacım var.

Ben coşkun bir insanım. Ekseriyetle memnunum hayatımdan. Sürekli heyecanlanacak, mutlu olacak bir şeyler bulurum. Neşeliyim. Aklım da bir karış havadadır. Gerçi, belki de hepsi için -di’li geçmiş zaman kullanmalıydım. Zira bir süredir bunların hiçbiri olmuyor. Sebebini yukarıda belirttim. Ancak çok garip geliyor. Esasında tüm sorunlarımı ve çözümlerini saptayabiliyorum. Ama ne zaman üzerinde düşünsem sanki zihnim görünmek bir engele takılıyor. Çok basit bir şeyi düşünemiyor, kendimi ikna edemiyorum. Zihnim kocaman bir dağınıklık ve asla toplayamıyorum. Nasıl toplayacağımı bilmiyorum zira. Zamanla toplanır, tek düze hale gelir düşüncelerim ve tek bir düşmanla savaşmak daha kolay olur diye umuyordum, ancak çoğaldıkça çoğalıyor piç kuruları.

İnsan eylemlerini anlayamamak korkunç. Duygusal zekam çok yüksektir benim. Gerçekten, kendimi övmek için demiyorum. Gerçi ne düşündüğünüz sanırım pek umurumda değil. Neyse, özetle insanların eylemlerini anlamlandırabiliyorum ve bunu isabetli bir şekilde yapabiliyorum. Sözler, hareketler ve sair tüm olasılıklar sonucu insanların nasıl hissedebileceğini çok küçük bir yanılma payıyla kestirebiliyorum. Ama biri var. Anlamlandıramıyorum. Hayır, bu romantik bir şey değil, merak etmeyiniz. Sadece anlamlandıramıyorum. Ne istiyor, ne amaçlıyor, hiçbir şekilde anlamıyorum. Benden ne istediğini bilmeyi çok isterdim ama sanırım bu imkansız. Ve içimden bir ses hiçbir zaman bilemeyeceğimi söylüyor. Sorun değil. Zaman geçer. Ben değişirim. Değişmek zorunda kalacağımdan eminim.

Artık mutsuz hissetmek istemiyorum. Hiç hem de. Daimi bir mutluluk da değil arzum. Sadece, artık, en azından bir süre için, mutsuz hissetmek istemiyorum. Mutsuz hissetmediğim zamanlarda nasıl hissettiğimi, içimde bir boşluk duyumsayıp duyumsayamadığımı hatırlamıyorum artık. Bilmem lazım. Bildiklerimden memnun olmasam da ve bazen bildiklerimi istemesem de bilmem lazım. İstediğim şeyler olacak mı yoksa boşa mı kürek sallıyorum bilmem lazım. Bir yerim olacak mı yoksa yalnızca kullanılanlardan mı olacağım, bilmem lazım. Herhangi bir sistemim olmayacak. Sadece bir hiç uğruna beklemekten yoruldum.

Artık beklemek, beklentiye girmek, hayal etmek ve ummak istemiyorum. Bir balık gibi nehirde hayatta kalayım, nefes alayım olanca gücümle ve yosunlar girsin mideme yeter. Daha fazlasını istemem sanırım.

Bugünlerde hayvan olmayı amma çok istiyorum. Keşke kuş olsam.

Neyse.

Nefretle.

4 Ağustos 2023 Cuma

dünyanın en sıkıcı yazısı.

 Hayat akıp gidiyor. Nereye bilmiyorum. Takip etmeye çalışıyorum. Neyi takip ettiğimi de bilmiyorum. Canım çok sıkılıyor. Canım aşırı sıkılıyor. O yüzden bu yazıyı yazıyorum. Ne yazdığımı bilmiyorum tabi, söylemeye gerek var mı? Anlatacak bir şeyler bulurum ben. 

Benim olmasını istediğim bir şey vardı. Aklımı çeliyordu. Kafamın bir yanı hep oradaydı esasında. İstek ve imkansızlıktan gelen hüsranla kavruluyordum yer yer. Bazı zamanlarda ise, baş edebileceğim bir şeymiş gibi gelirdi. Umursamıyorum yalanına her şeyden çok inanmak istedim. Fakat inanamadım. Umursuyorum çünkü. Bir karar verdim. Zaman benim için bir hayli değerli. Hatta son bir yıldır bu konuda delirmiş olabilirim. Onu kaybetmek yahut boşa harcaman istemiyorum. Ve evet, tapınmaya meyilliyim. Bu zamanımı tapınarak ve bir gıdım bereket yağmuru bekleyerek harcaman istemiyorum. Çünkü sanırım şu ankinden daha çok gelecekteki halimi daha iyi tanıyorum. Ve gelecek ben, zamanımı bu şeyle harcarsam, beni öldürür. Bundan eminim. O yüzden vazgeçtim ve en kötü şekilde olacaksa dahi sonlanmasını istiyorum. 

Tapınmak benim içimde var. Birini beğenmeye göreyim anında yüceltmeye başlıyorum. Hayır, salt romantik bir ilişkilenme biçimi değil bu benim için. Arkadaşlarım için de geçerli. Sevdiğim konularda iyi olmaları direkt hayran olmama yetiyor. Bundan rahatsızım. Ama o kadar değil. Elbette romantik olanından daha rahatsızım çünkü o zaman kendime hiç dikkat edemiyor, kendi sınırlarımı çizmekte zorlanıyorum. Romantiğim. Her şeyin feda edilmesi gerektiğine inanıyorum yürekten. Bundan mutlu değilim ama. Böyle olmamak ve hissetmemek için elimden gelen her şeyi yapabilirdim. Çünkü romantik hislerin ekseriyetinde olduğu gibi, bu dünyada yaşamak zor. Evet, tahmin ettiğiniz gibi, bu yazı bir hayli sıkıcı olacak çünkü ben sıkılıyorum. Neyse devam edelim. 

Kadıköy benim için önemli bir yer tutuyor. Bu zaten belli. Metronun 3. çıkışının ise çok farklı bir anlamı var. Mesela kadıköy’e gittiğim günlerde keyfim yerine geliyor, kafamı dağıtabiliyorum çoğunlukla ama bu bir farkındalık olarak çabuk çökmüyor zihnime. Sözgelimi, o gün kadıköy’e gideceğimi bilmek beni iyi hissettirmiyor, sıkıntımı bastırmıyor. Ancak ne zaman 3. çıkıştan çıksam, tam sınırdaki ağaçların gökyüzü altındaki yapraklarını görüyorum ve o zaman içim neşeyle, güçle ve enerjiyle doluyor. 

Modada bir yer var. Eskiden çok giderdim. Artık hiç gitmem. Köşede, denizin görüldüğü yerlerden birinde bir ağaç vardı. Fotoğrafını çekmiştim. Sık sık otururdum orada. Müzik dinlemek, gelen geçeni izlemek hoşuma giderdi ve sadece ben olmadığımı bilir, mutlu olurdum. Bana aşırı huzur veren bir noktaydı orası. Yine de sadece bir kez fotoğrafını çekmiştim. Paylaşmak için. İyi dileklerle ve başka anılara sahip olma istenciyle. Yine orada, o ağacın altında. Gerçekleşti. O ağacın altında en güzel günlerimi geçirdim. Ağaç ve insanların dışında da yalnız değildim. Anılar ektim köklerine. Fakat hayallerimin gerçekleşmesi herhangi bir şey ifade etmedi aslında. En güzel günlerimin yanında en kötülerini de o ağacın altında yaşadım ve tanıklık etti hepsine. Biliyorum ki ben öldükten ve kemiklerim dahi kalmadıktan sonra bile o ağacın köklerinde kalacak anılarım. Hayır, hatırladıkça yapraklar dökmeyecek o ağaç, umurunda bile olmayacağım. En mutlu anlarım, en mutsuz anlarım, sayısız insanınkiyle bile sonsuz hafızasında yer kaplarken dahi, o, rüzgarda salınmaya devam edecek. 

Onun adına seviniyorum. Kendime ise acıdığım söylenemez. İnsan olmakla lanetlenmiş bir başka insanım sadece. Keşke bir kuş yahut sincap olsaydım.

Kuş olsaydım nereye uçardım bilmiyorum. Bu sıcakları düşününce muhtemelen kuzeye uçardım. Ama doğru olur muydu emin değilim. Gerçi kuşlar için doğru var mı ki? Olmasa gerek. Neyse, şu an aklıma Ecevit’in güvercinleri geldi. Keşke erken yaşta bıraksaydı politikayı. Rahşan affı da sikti bizi. 

Neyse, devam. 

Fanlar acayip şeyler. Küçük bir fanım var. Portatif, şarjlı. Elimde taşıyarak gezebiliyorum. Uzun süre dayanacağını sanmıyorum gerçi ama mesela bir iş çıkışı kadıköy’e giderken metroya kadar idare eder beni. Evet, o kadarını yapabilir. Merak ediyorum, daha fazla götürmezse onu ne kadar suçlayabilirim? Aletleri, cansız varlıkları suçlamak bir tuhaf hissettiriyor bana. Doğadaki öğeleri düşünmeyin ama. Mesela bir fanı suçlamak nefis bir şey. Leziz de. 

İnsanların bir tür topluluğa ait olduğundaki gücünü yer yer kıskanıyorum. Neden bilmiyorum. Kötü anlamda da değil. Aynı zamanda takdir var. İmrenme ve şevk alma gibi bir şey bu. Ama benim için olmayacak konularda genelde. O konuda o topluluğa katılamam mesela, çünkü aynı şekilde düşünmüyorum, uygun şartları taşımıyorum. Katılmak da istemiyorum. Ama hoşuma gidiyor. Hayır, dünyada bir sürü gereksiz ve salak ve angut sürülerinin toplandığı topluluklar var, onlardan bahsetmiyorum. 

Gerçi neden bahsettiğimi de bilmiyorum. Neyse, yeter. Sıkıldım. Bir sigara içeceğim. Son tütünü hiç sevmedim, bugün ilk tütünümü tekrardan alacağım. Sevgiler, saygılar, ne

fretler. 

iyiyim.


İyi hissediyorum. Şiir yazma ihtiyacı içinde değilim. Demek ki baya iyiyim. Demek ki biraz da olsa işler yolunda. Demek ki OKB azıcık rahat bıraktı beni. Demek ki içimden atmam gereken bir şeyler yok. Demek ki içimde olanlarla barışığım. Demek ki kasılmıyorum. Demek ki anın tadını çıkarabilirim. 

Alelade bir iyilik olduğunu sanmıyorum bunun. Sanki kalıcı gibi. Yani, en azından uzun bir dönem için. İçimde bir tür keder yok. İçimde hiçbir şey yok. Belki bu yüzden atmam gereken bir şey de yok. Kaygısızım. Umursamıyorum. Bıraktım. 

Bugün Cuma. Cumaları severim. Cuma akşamlarına aşığım. Ne yapsam diye düşünüyorum. Uzun zamandır ilk defa aklıma gelen seçenekler, durağan bir döngü içindeymişim gibi hissettirmiyor. Kapana kısılmış değilim. Uzun sürmeyecek, onu da biliyorum, bu düşünce bile huzurdan kalemi titretmeye yetiyor aslında fakat müsaade göstermemeye çalışıyorum. 

Uzun zaman önce, henüz Güllük’teyken, bir tiyatro sahnelenmişti. Deniz Gezmiş hakkındaydı. Sanırım belediye sayesinde gerçekleşmiş bir olaydı. Sahil yolu trafiğe kapatılmış, büyük bir sahna kurulmuştu. Tuhaf bir şekilde en önden yer bulmuştuk. Nasıl olduğunu hatırlamıyorum. Kafede oturuyorduk. Millet yer kapmaya çalışıyordu. En ön sandalyeler protokol için ayrılmıştı ama çok uzun bir sıraydı. Güllük’teki amatör bir tiyatro gösterisine kim gelecekti ki o kadar? Kimse gelmemişti. Saati gelene kadar rahat rahat takıldık, ardından da boş bırakılmış ön koltuklara geçtik. Sanırım arkadakiler pek memnun olmadı bundan. Umursamadık. Tiyatro başladı. İzledim. Güzeldi açıkçası. Niş bir tiyatro zevkim yok. Esasında tiyatroya gitmeyi de pek sevmem. Benlik değil. Öte yandan… Güzeldi o gün. Sonra bir ara, yaklaşık bir saat sonra, arkama döndüm. Bir kız vardı. Göz göze geldik. Bakışları delişmendi. Etkilendim. Bayağı bir etkilendim. Aşık olduğumu düşünmüştüm o zamanlar hatta. Eh, ergenlik ve salaklık işte. Elden ne gelir. Sonrasında tiyatro aklımdan gitti. Sık sık arkama dönüp kızla göz göze gelmeye çalıştım. Geldim de. Baktık birbirimize. Tiyatro bitti. Dağıldık. Ertesi gün tüm akşam sahilde dolaştım, onu aradım. Bir heyecan basmıştı üstüme, neşeliydim. Fakat bulamadım. Bir daha da görmedim. Açıkçası hiç üzülmedim. Neden bilmem, üzülmek tam benlikmiş gibi aslında, böyle bir şeye yani. Geldi geçti. Bunu neden anlattım bilmiyorum. Sanırım sadece anlatmak istedim. 

Öte yandan anlatırken fark ettim, kızı görünce tiyatroyu nasıl umursamadığımı. Sanırım bu farkındalık kendimle ilgili pek çok şeyin ayırdına varmamı sağladı. Benim için aşk hep böyle bir şeydi. Gelir, alır ve diğer her şeyi gölgede bırakır. O zamanlar 14-15 yaşlarındaydım galiba. Bu düşünce şeklimin hayatımı nasıl sikebileceğini ancak 23-24 yaşlarımda anladım. Ve fazlasıyla pişman oldum. O zamandan beri de bu algımı değiştirmeye çalışıyorum. Önceliğimi kendime vermeye ve bir başkası için duyup duyabileceğim tüm sevgiyi ve yapabileceğim tüm fedakarlıkları yalnızca kendime vermeye çalışıyorum. İnsanın kendini öncelik görmesinin ne kadar zor olabileceğini pek tahmin etmiyordum ama söylemem lazım. 

Neyse, bugün mutluyum. İş çabuk bitecek gibi. Zamanımı oyalıyorum. İşten çıkınca ne yapacağımı bilmiyorum. Yalnız takılırım gibi yahut belki bir arkadaşımla buluşurum. Kadıköy’e gideceğim. Çünkü sanki eve gitsem, bu mutluluğu kaçırırım gibi geliyor. Neden bu his var bilmiyorum. Bu his tarafından da bir süredir rahatsız ediliyorum. Eskiden evcimendim. Oysa şimdi evde geçirdiğim her saat sanki dışarda bir şeyleri kaçırıyorum gibi hissediyorum. Sanki bir şey olacak, başıma bir şey gelecek ama ben orada değilim. Sanki bir şans doğacak ve içimdeki tüm boşluklar dolacak, fakat hayır, ben orada değilim. Kaçırıyorum. Devamlı böyle hissediyorum. Artık bir hayli rahatsız hissettiriyor beni. Eh, bundan da kurtulacağız elbet. 

Geçmeyen hiçbir şey yok. Ne üzücü ve ne m

utlu. 

3 Ağustos 2023 Perşembe

geçmişle uzlaşı.


Geride kalmışlardan olduğuma inanıyorum. Keşke “inanıyordum” diyebilsem. Ama diyemiyorum. Bu inan içimde var. Parazit gibi. Zararlı, kızgın, istilacı. Kemirir genelde beni, midemi en çok da. Midemi pek çok şey kemirir aslında. Bu blog’u takip edenlerin az çok vakıf olduğu bir konu bu. Tüm hislerim midemde, onun çeşitli bölgelerinde hüküm sürer. En güçlüleri ise midemin hudutlarının dışında, azıcık üstünde meydana gelir ve o bölgem, oyuluyormuş gibi hissederim. Belki de bu yüzden midemin üstünde hep bir obruk taşırım. 

Geride kalmışlardan olduğuma inancım bu obruğun içini oyan en güçlü inancalarımdan biri. Ben en çok yaşamamış olmaktan korkarım. Ve sanırım yaşamadığım pek çok şey var. Hepsi oyuyor beni, hepsi kuyumu kazıyor. Kendi kendimi baltalıyor, onların yardımıyla düzenli bir infaz sehpası kuruyorum. İşkence aletleri var orada. Gene Wolfe’un hayal edebileceklerinden çok daha fazla ve ilginç yöntemlerle kendime işkence ediyorum. Sanırım hayal edebileceğinden fazla olsa da, insan için en büyük işkence aracının zihin olduğu konusunda hemfikir olurdu benimle. Keşke tanışsaydık. Sormak istediğim ve asla sormayacağım sorularla kafasını ütülemek isterdim. Neyse. 

Olan oldu, olmayan olmadı. Kurtuluşumun kabullenmekten ibaret olduğunu biliyorum. Fakat bugün başka bir şey zuhur etti zihnimde. Zaten bildiğim bir bilgiydi. Herkes bilir bir noktada. Fark etmeden ve bilinçsizce vakıf olduğumuz nice bilgiden yalnızca küçük bir tanesi. Kendi halinde, orada, öylece beni bekliyordu. Daha önce defalarca kez görüşmüştük. Biliyorum. Biliyordu. Fakat beni hiç ikna edememişti. 

Ofisin yangın merdiveni var. Paslı, eski bir merdiven. Rüzgarda sallanır. Orada oturmak korkutur beni yer yer. Yüksekten korkarım. Sallanan merdivenlerden daha çok korkarım. Garip bir uğultu da yükselir çoğu zaman. Ama işte, balkonumuz yok ve açık havaya çıkma imkanımız sadece o merdivenle kısıtlı. Elbette ofis dışına çıkabiliriz ancak dünyanın en yavaş ve saçma asansörünü beklememiz, on kat aşağı inmemiz, uzun bir koridor yürümemiz gerekirdi. Hayır, sigara içmeyi bu kadar önemsemiyorum. O yüzden ya mutfakta, evet, kapalı alanda, ya da mutfağın hemen kıyısındaki bu yangın merdivenini tercih ediyorum. Kedilerimiz de var orada. İki kedi. Bir kapkara, diğeri halı. Genelde halı gelir ve cesurca takılır. Kara olan yemek için uğrar arada, daha tok esnaftır. Onlarla da selamlaşırız. Bazen fotoğraflarını çeker paylaşırım da. Herkes görsün isterim. Yerimi kaparlar. Oturamam. Kızmam. 

Bugün yoklardı. Ben de rahatça oturdum. Oturduğum yerden Çamlıca gözüküyordu. Tepeye doğru yığılmış binaları sevmem. Bana pek çok konuda ilham verseler de sevmem. Sevmek elimden gelmez. Bir şiir yazdım. Geçen haftalarda, aynı yerde. Oturunca onu düşündüm. Bir şey hissetmedim. Sonra hatalarım geldi aklıma. Son zamanlarda yapmış olduklarım özellikle. Ve öfkeye ilişkin hislerimle düşüncelerimi sorguladım. 

Daha önce pek çok kez bahsettim; öfkemi severim. Öfke en sevdiğim duygulardan, hislerden. Öfkeli düşüncelerin zehri şifa gibi gelir bana. İçimi kemiren tatlı bir tırtıl gibidir, diğer şeylerin yanında ve midem de en çok öfkemi sever. Bilirim. Zira dürtüsellik katar bana. Hayatım boyunca çok kontrolcü oldum. Hislerimi, hareketlerimi, düşüncelerimi devamlı bir kontrol gözetiminde tuttum. Kendimi korudum. Hataların getireceği her şeyden ırak olmak istedim. Ve yaşamadım. Bunu fark ettiğimde iş işten geçmişti. Ve beni derin bir üzüntü kaptı. Elimde olmadan giden zamanlarda olabilecek diğer şeylerin ihtimalleri canımı yaktı. Çok yaktı. Çaresi olmayan bir bunaltı tuttu midemi. Elimden ne gelirdi ki? Belki zaman değirmenini durdurmanın kolay olmadığını kabul etsem bile geçmişi geri getirmek ve dahi değiştirebilmek, bir çocuk için bile umut etmesi imkansız bir şeydi. Kaçınılmaz, karamsar, kasıntı hislerle dolaştım günlerce ve sabahlarım sönük, akşamlarım daha karanlık geçmeye başladı. 

Geç olsun güç olmasın dedim. Hatalar yapacağım, yaşayacağım, dolu dolu yaşayacağım, dürtüsel olacağım dedim. Oluyorum da. Yaşıyorum. Her hissi. Her şeyi. Hatalar yapıyorum. Dürtüsel davranıyorum. Kendimi olmadık durumlara sokuyorum. Pişman oluyorum sık sık. Evet, öfkeyle, coşkuyla, hüzünle, arzuyla hareket ediyorum ve düzenli olarak pişman oluyorum.

Yargın merdiveninde otururken o hep orada duran bilgi buldu beni. Geçmişte onu öyle, bunu böyle yapmıştım çünkü o zaman öyle istiyordum. Yaşadığım şeyler yaşamak istediklerimdi, yaşamadıklarım ise yaşamayı istemediklerim. O zamanlar dürtüsel davranmıyordum çünkü istemiyordum. Hayatın getirdiği bir olgunluktu. Şimdi yaşıyorum, yaşamayı istiyorum çünkü ama mutlu olmuyorum. Çünkü istediğim değil aslında. Kolaya kaçmak belki de. Aradığım esas mutluluğun buradan gelmeyeceğini biliyorum. Pişmanlığım yaptıklarımdan dolayı değil, yaptıklarımdan sonra gelen bu farkındalıkta gizli. “Aradığım bu değil, yapmak istediğim bu değil. Bu sadece… Anlık, dürtüsel bir istek. Haz peşinde olduğum kısa bir an. Ve beni tatmin etmiyor.” 

Tatmin olmuyorum. 

Üzülmüyorum ama buna o kadar. Bu da hayatın farklı bir evresi. Hatalar yapmak hoşuma gidiyor. Yapabiliyor olmaktan gelen bir şey. Bencilce biraz fakat hayatımın ekseriyetinde bencil değildim. O yüzden biraz kendime hak görüyorum. Her şeyin tek bir arayışla bulunamayacağını artık biliyorum. Keşif her insan için gerekli. Hatalarım sayesinde artık ne istemediğimi biliyorum. Yani… Evet, ne istediğimden emin değilim ama ne istemediğimden eminim. Yine de bazen istemediğim şeyleri de yapıyorum. Elden ne gelir. Yaşamak istiyorsam, yaşayacağım.

Geçmişimle uzlaşmaya başladığımı da bugün fark ettim. Mutluydum o zamanlar yaşantımdan. O zamanlarda da en çok korktuğum şey yaşamamış olmaktı. Öyle yapsa yaptıklarım yaşamak için yaptıklarımdı. Ve hatırladığım kadar da kötü değildi. Birçok şey yaşamıştım. Birçok şey öğrenmiştim. Birçok şey unutmuştum. Ve birçok şeyi hatırlıyorum. Geçmiş benimdi. Yalnızca benim. Şimdi de benim. Gelecek de benim olacak. İyi ve kötü olaylar dizisiyle, sevinçler ve üzüntüleriyle ve pek muhtemelen bol bol pişmanlıklarıyla. 

Yaşamak deneyimi şu ara beni tatmin etmiyor. Ama bu sorun değil galiba. Tatmin olmadığım yaşama deneyimini deneyimlemek beni tatmin ediyor başka bir açıdan. Öğreniyorum. Saçmalıyorum. Hata yapıyorum. Henüz yirmi beş yaşındayım. Hayatın benden beklentisi olduğuna inanmıyorum, fakat benim ondan var ve hala zamanım olduğuna inanıyorum. 

Bilmiyorum. Belki yarın ölürüm. Belki ölmem. 

Ölene kadar yaş

ayacağım ama. 

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...