Eski yazıları düzenleme maratonunun ikinci ayağındayız.
***
İki koltuk arası bir deniz gibiydi o zamanlar. Aşmak için güçlü kuvvetli, cesur bir denizci olmak gerekirdi. Oysa ben kendimi asla bir denizci olarak görmemiştim. Sıkılırım diye düşünüyordum; uzun geceler boyu, bir o tarafa bir bu tarafa sallanırken, tavana asılı mumların oynaşan gölgelerine dalmaktan başka ne yapabilirdim ki? Dalgalar yüksek gelirdi bana çoğu zaman, bir depremden sonra denize girmiş gibi. Bu yüzden iki koltuğun arasındaki dibi görünmez denizi aşmaya hiç yeltenmedim.
Sorduklarında, hali hazırda sahip olduğum şeylerle yetinmeyi bilen biriyim, diyordum. Bu gerçeği yansıtıyor muydu? Hiçbir fikrim yok. Öte yandan, karşı kıyı, yani diğer koltuk içimde büyük bir merakın kök salmasına sebep olmuştu. Cezbedici, sarsıcı bir meraktı bu. Bilirsiniz, bazen bazı şeylerin sizin için hayırlı olmayacağını hissedersiniz. Her sorunun sorulmaması gerekir fakat bir şekilde sorulur ve cevap tüm pişmanlığı ile içinizde nükseder. Merakın köküdür bu, zehirli ve sırnaşıktır. O zamanlar bu kök derinlere iniyor, damarlarımda gezinip tüm vücuduma hakim oluyordu. Merakım ve güvende olma ihtiyacım durmaksızın çatışıyordu. Başka bir ifadeyle; içimde bitmez bir savaş cereyan ediyordu.
Bu, uzun süren ve nihayete erdiğinde ikincisinin galip geldiği savaş, aslında tüm yaşamımı yönlendiren bir devinim haline gelmişti. Nesrin’i ne zaman düşünsem, aklıma öteki koltuğun gelmesi belki bu yüzdendir. İnsan tüm geçmişini, sahildeki koyu kahve kumullardan yapılmış şatolar misali kuruyor. Ne acınası. Fakat bunun üzerine ilkin şimdi düşünmüyorum: Pek çok gecelerde gözümü kapatıp da usulca uyku haline geçmeden önce, bu düşünceler en az iki kez geçmiştir aklımdan.
Önceleri Nesrin benim için bir ada kızıydı. Yalnız, tehlikeli ve cezbedici kokular geliyordu onun tarafından. Islat sislerden peyda olan bulutumsular taşırdı bu kokuları. Sonraları, sanırım biraz daha fanteziye düşkün olduğum zamanlarda, onu bir denizkızı olarak hayal etmiştim. Karşı koltukta, bir kayanın üzerine boylu boyunca uzanıyor, kuyruğunu güneş altında uyuşuk bir şekilde esnetiyor ve koyu siyah gözleriyle beni çağırıyordu. İçimde yüksek, asitli bir istek de o çağrıya kulak vermek istenciyle yanıp tutuşuyordu.
Ergenliğimin ortalarında bu görüntüye gümüşi pulları örten belirgin göğüsler de eklenmişti doğrusu. Fakat sonraları, olgunluk başıma biraz daha gark edince, onun aslında koltuğun kendisi olduğunu fark ettim. Mat, güneş altında kızıllaşan bir koltuk. Elbette bu durumda, ben de diğer koltukta oturan biri değil, koltuğun kendisi oluyordum. Aradaki deniz ise, onun lütfuyla oradaydı. Romantik yanım, o zamanlarda, henüz yaratılışın başında bizim birbirine bağlı iki ruh olarak var olduğumuzu düşünmeyi seviyordu.
Fakat yıllar geçtikçe Nesrin bana karşı duyduğu sevgiyi yitirip benden ayrılmış ve aramıza soğuk, tuzlu suları sokmuştu. Ve tekinsizdi bu su, içinde insanlığın daha önce rastlamadığı türden yırtıcılar barındırırdı. Kalk kırıklıkları en büyükleriydi. Eh, bu da abartılarla dolu bir hayaldi. Gerçek ortadaydı: Nesrin ile hiçbir zaman bir bütün olmamıştık. Aramızda daima aşması güç bir deniz olmuştu. Bunu fark etmem de biraz güç olmuştu. Yine de, nihayetinde, fark etmiştim. Bazı şeyler geç olur, ama bir şekilde olur işte.
Tüm bunların birer saçmalık olduğunu biliyorum. Bu sabah evden çıkarken hiçbiri yoktu aklımda. Yolda yürürken yahut iki günde bir olan rutinimi bozup, peş peşe ikinci gün sokak başındaki büfeye uğrayıp sigaramı alırken de yoktu. Nesrin neden gelmişti aklıma? Nesrin gideli çok olmuştu. Yoktu. Silinmişti. Solmuştu. Tozları dahi inmişti yere ve elbiseler yıkanalı çok olmuştu.Tüm bunlar, yitik bir çocukluk, gençlik, olgunluk aşkı için acı çeken bir adamın yahut belki bir kadının hikayesi olmak için fazla sıradandı.
Nesrin bir ada, dolayısıyla bir koltuk değildi. -Birden derin bir nefes aldım istemsizce. Ağır bir farkındalık zihnime oturdu, telaşlandım, yayılmış bacaklarımı topladım ve vapuru takip eden martıların dikkatimi dağıtmasına engel olmak için gözlerimi kapattım. Zihnime ansızın geldi. Parlak bir ışık gibi, kaynayan bir tencerenin taşması gibi: Karanlığın ortasından bir koltuk doğdu ve ikiye bölündü.
Nesrin, ikisinin ortasına oturmuştu. Yüzünde hüzün vardı. İki yeni çizgi, karşılıklı olarak şakaklarında uzanmıştı. “Doğrusu, iki koltuk da bendim,” diye açıkladım ona. Gülümsedi. Hatırladığım gibi gülümsemiyordu. Bir insanı, ikinci kez aynı insanda bulamamak kadar can acıtıcı başka ne vardı ki?
Işıltılı bir anlayış geçti suratından, fakat hemen sonra tekrar hüzne büründü yüzü. Kısa bir an öfkelendiğini hissettim. Sanki yeni farkındalığıma hem üzülmüş hem de kızmış gibiydi. “Kızdın mı bana?” diye sordum.
Cevap vermediğinde devam etme ihtiyacı hissettim. Belli ki ne diyecekse ağırdan almak istiyordu. “Kendi yerini merak ediyorsan söyleyeyim: Sen ne öteki koltukta yaşayan vahşi bir adalıydın ne de ona sığınıp yassı kayalarında dinlenen ve beni baştan çıkartan bir denizkızı. Adanın kendisi olduğunu düşünmek de büsbütün haksızlıktı. Bunun için beni affet. Fakat Nesrin…” Nedense diyeceklerim acı veriyordu; parmağımda ortaya çıkan küçük ama acısı büyük; sızım sızım sızlatan bir yara gibi. “Neden bana deniz olduğunu hiç söylemedin?”
Titrek bir gülümseme geçti dudaklarından. “Senin zihninde nasıl yer ettiğimi hiçbir zaman bilmedim ki.” diye yanıtladı beni. Kırılgan bir tonla söylememişti bunu, sitem de etmiyordu. Basit, net bir gerçekliği ortalığa saçıyordu sadece. Sesi karanlığa karıştı. O ise aldırmaksızın, “Hem, ne önceleri ne de şimdi bunun benim sorumluluğum olduğunu düşünmüyorum.” diye devam etti.
Haklı olduğunu biliyordum. Neden sonra bunu ona da söyleyecekken kendimi tuttum. Bu yalnızca bir hayaldi ve bir hayale yenilmek zorlukla kurduğum özdeğer dinamiklerimi yerle bir etsin istemezdim.
“Eh, belki de artık gitmelisin.” dedim. Sesim onun aksine kırılgandı.
Önce iyice öfkeleneceğini düşündüm, bir öfke dalgasının yüzünü esir almasını bekledim; yanakları kasılacak, kaşları çatılacaktı. Ama hiçbiri olmadı. Değişmişti kuşkusuz. Eski şeyleri görmeyi beklememeliydim. Öte yandan hiçbirinin olması da gerekmedi. Kızmıştı ve ben bunu hissetmiştim. Boynumun altında ellerini hissedermiş gibi bir sıcaklık yayıldı. Ondan geliyordu bu sıcaklık ve belki de gerçekten, başka bir yerden, çok uzaklardan, bambaşka bir hayattan, öfke ve yılmayla beni boğazlıyordu.
Fokurdayan mavi suların imgesi bir an için hayal dünyama egemen oldu. Bir süre sonra tekrar konuştu, sesi küçümser, hatta alaylıydı: “Koltuk, deniz, karanlık ve ben! Gerçekten zihnin takdire şayan derecede ahmak ve hizmetin için yanıp tutuşuyor.”
Benden tiksindiğini hissettim. O ise buna aldırmaksızın devam etti.
“Kendinin nasıl da kölesi olduğunun hiç mi hiç farkında değilsin. Sana acımak geliyor içimden. Ama sonra benim de çarpık zihninin bir ürünü olduğumu hatırlıyor ve kendimden ölesiye nefret ediyorum.”
İşte şimdi de ben kızmıştım. Aklıma hakaret etmesi adamakıllı sinirimi bozmuştu. Nesrin kırılgan olan her yanımı bilirdi ve şimdi yıllar sonra, benden doğmuşken, bana karşı silahlanmakta bir beis görmüyor, gözlerinde zerre acıma duygusu belirmiyordu.
Kızgınlıktan ona saydıracağımı düşünürken gönlüme acı bir hüzün düştü birden. Ağlamak mı istiyordum? “Neden bu kadar acımasızsın?” diye sordum elimde olmadan. İkiyüzlü davranıyordum. Onu buraya ben getirmiştim ve pek çok şeyin diğer bir suçlusu da bendim. Oysa şimdi sadece mağduru oynuyordum. İkiyüzlülüğümü fark edişim, ikiyüzlü davranmama engel olmadı, tüm ikiyüzlülerde olmayacağı gibi.
Neden sonra sesi düşüncelerimi böldü amansızca, “Ben sen neysen oyum gibi geliyor bana,” diye yanıtladı beni, sesi sıradan bir şeyi söyler gibiydi, hararetten uzaktı, “Öyle değil mi?”
Ona cevabı bilmediğimi söylemek istedim, ancak artık kendimle âşık atamadığımı bilmesi, bana kendimi iyice güvensiz hissettirecekmiş gibi geldi. Kaçtım.
Hemen sonra vapurun belli sebeplerden dolayı bana gamlı gelen kornası içimi doldurdu ve gözlerim iç dünyamdan uzaklaşıp, sesten kaçan beyaz martılara döndü. Bir başka rutin daha tamamlanmıştı. Elimde sönen sigaramı çöp kutusuna atarken, herhangi bir görevliye yakalanmadığıma şükrettim ve yarınki yolculuğumda neler düşüneceğimi düşünmemek için olanca kuvvetimle çabaladım.
Nesrin mi? Koltuklar mı? Yoksa yine ikisi birden mi?