7 Ağustos 2023 Pazartesi

benim olan şeyler.

Benim olan şeyleri arıyorum. Alışkanlıklar, hobiler, düşünceler. Salt benim olan şeyler değil elbette, hiçbir şey sadece benim değil, farkındayım. Daha çok, başka kimse olmadan, kimseye ihtiyaç dahi duymadan sahip olabildiğim şeyler…

Baharın ilk ılık havasında, akşamüstü mesela, balkonda oturup müzik dinlemeyi çok severim. Eskilerden başlar çalma listem, liseli yıllarımı hatırlarım. Üniversitede keşfettiklerim takip eder ve nihayetinde hiç sevmediğim ama katlanmaktan başka çaremin olmadığı yetişkinlik yıllarım gelir. Dinlerim.

Kulaklarımın pası silinmez elbette, sayısız kez dinlenmiş şarkılar yeni bir anlam da ifade etmez bana, sadece tanıdık bir his tarafından sarınırım. Eski bir dostun sarılmasını andırır. Kavgalı olduğumuz dostlarımızla da barışırız kimi zaman. Kimi zaman ise yolumuz hiç kesişmez. Hiç dinlemediğim ve dinlemeyeceğim şarkılar var şimdi. Ne ben onları anarım ne de onlar beni anar. 

Çocukluğum ve ergenliğimin en delişmen zamanlarındaki en büyük hayalim yazar olmaktı. Şair olduğumu hissederdim fakat bir roman yazıp, kendime yazar demek isterdim. Hiç roman yazmadım. En yaklaştığım şey novellalarımdı. Bir tane çocuk kitabı yazdım gerçi; içinde “uğursuz bakireler” gibi halk hikayeleri motiflerinde sıkça rastlanan yetişkin öğeleri olmasına rağmen bir tek İslamcı bir yayınevinden onay aldı. İptal ettim. Henüz benim için erken, biraz daha deneyeceğim, dedim. Eh, onlara yarın öbür gün adımın o yayıneviyle bir arada anılmasını istemediğimi söyleyecek kadar nezaketsiz davranmadım. Fazla kibar bir insanım. Fakat öfkelenince de amma kabalaşır, çirkinleşir ve saygısızlaşırım. Yazarlar hakkında filmler izlemek bana ait bir şey. En zevk aldığım aktivitelerden biri hatta. Dünyanın en “sikindirik” insanı filminin yönetmenin bir başka filmi var; “Reprise” diye. Sanırım yazmak ve yazar olmak hakkında en sevdiğim filmdir diyebilirim. 

Reprise’ın esas fikri yazar olmak değil tabii ki. Adında gizli. Bazı şeyleri, geçmişte olmuş şeyleri, tüm hatlarıyla yeniden canlandırırsak, eskisi gibi hissedebilir miyiz? Film bunu sorguluyor. Cevap çok açık aslında. Şu cümleyi okuyan herkesin vereceği gibi, hayır, hissedemeyiz. Öyleyse neden deniyoruz, bilinçli yahut bilinçsiz bir şekilde? Geçmişte çok fazla yeniden yaşamak istediğim olay var. Fakat yaşayamam, yaşasam dahi aynı hissetmeyeceğim. Oldu, o anda yaşadım ve bitti. 

Umarım ölmeden önce sonlarla barışabilir ve nihayetinde huzurlu bir farkındalığa kavuşabilirim. 

Fantastik kurgu okumak bana ait bir başka şey. Hiç utanmadım bundan. Sikik Amerikan kültürünün empoze edeceği hiçbir utancı kabul etmedim. Fantezi bir kaçış benim için, herkes için olduğu kadar. İntiharımı engelleyen, hayatı katlanılır kılan ve umut veren bir kaçış. Korkakça değil, ancak elzem. 

Çiçekleri sevmek ve bitkilere ilgi duymak hayatıma giren herkesten önce yalnızca benimdi. Derslere bile katılmıştım, bu topraklardaki bitki türlerini öğrenmek için. Yaşar Kemal’in kitaplarında geçen bitkileri tasvir eden bir kitap var, onu almak istiyorum fakat ne zaman kitap alacak olsam unutuyorum. Derslerden de bitkileri hiç öğrenemedim zaten. Fakat olsun, benimdi, çiçekleri sevmek ve her gördüğümde beğeniyle bakmak bana aitti. Kimseye bırakmam. Bir çiçeğin dalından koparılmasını hiç sevmedim, bazı kimselere hak görsem de. 

Birkaç kişi hariç kimseye anlatmadığım anılarım vardı. Onlar hala benim. Kimseye vermedim. Yalnızca kendim için anlattım ve yalnızca kendim için anlatacağım. 

Bazı insanlara gösterdiğim tahammülü, anlayışı ve sevgiyi kendime göstersem neler olabileceğini düşünüyorum. Çok klişe ve dramaqueen bir düşünce olduğunun farkındayım. Ama aklıma hiçbir şey gelmiyor. Ondan bahsediyorum. Ne değişirdi? Tam hisseder miydim? Bilmiyorum. 

Ölmeyi istememek bana ait bir şeydi. Artık değil. Bu konuda ne yapabileceğimi bilmiyorum. Kaçış edebiyatı ve sevdiklerim ve umutlarım engelliyor çoğu şeyi. İyi ki yapıyorlar. Ama artık bana ait değil. Benim değil. Çalınmadı, kimse zorla gasp etmedi. Sadece… Bana ait değil. Kaybettim. Şenlikli havalarım vardı. Ben her şeyin, en kötü durumlarda dahi lehime sonuçlanacağına inanırdım. Bir kere su maymuncuğu yutmuştum. Ameliyat ihtimali falan vardı. Oysa her şeyin sonunda bir şey olmayacağını biliyordum. Burnumda kemik eğriliği vardı. Ameliyat oldum. Cerrahi enfeksiyon oldu ve yoğun bakıma alındım. Ölüm tehlikesi olmuş. Ölmeyeceğimi biliyordum. Deprem oldu, İzmir’de. İki büyük depremde de oradaydım. İçerden kırılma sesleri geliyordu ve ayakta duramıyordum; bir şey olmayacağını biliyordum. İşsiz kaldım, özgüvenim sarsıldı, çaresiz hissettim; bir şey olmayacağını, bir şekilde idare edeceğimi biliyordum. Durum ne olursa olsun, yaşayacağımı ve bir şekilde iyi olacağımı biliyordum. Ne denli çocukça bir inanış olduğunun farkındayım. Fakat mutluydum bu inançla ve güçlüydüm. Sonra bir şey oldu. Olmayacağına inandım hep, iyi gidecekti her şey. Ama oldu ve iyi gitmedi hiçbir şey. Zincirin kırılması gibi bir ses duyumsadım sanki içimde. Ondan sonra her şey tepe taklak gitti. Çok şanslı bir insanım. İnsandım. Hep öyle oldu. Ve en büyük şansım, en büyük şanssızlığıma dönüştüğünde, fazlasıyla hazırlıksız yakalandım. 

Şans bana ait bir şeydi. Artık değil. 

Bu yazı bana ait. Başıma gelenleri ortaya döküş şeklim ve ifadelerim bana ait. Yalnızca bana. Öte yandan ifade ettiğim şeylerin hiçbiri bana ait değil. Ve sanırım bu sorun değil. Kimsenin olmayan şeyler, benim de değil. Sanırım bu yazıya daha fazla devam etmek istemiyorum ve istediğim zaman bırakabilmenin de yalnızca bana ait olduğunun farkındayım. 

Hop, bitti.


 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...