2 Haziran 2019 Pazar

üşengeç öykünmeler - birimsi

Var olmak, kuşkusuz, kuşkulu bir eylemdi. Zorundalık hissi vardı önce, sonra özgürlük bir kanat imgesi üzerine düşen, sıcak güneş ışıkları gibiydi. Varlığı tatlı bir huzuru getiriyordu. Bir esinti gibi. Perdeler havalanıyor, nereden geldiği belli olmayan kısa bir çatırtı duyuluyordu. Sürgülü kapıdan mıydı? Aradaki boşluğu hayal etmek ne kolaydı... Birbirine çarpan iki demir, örümcek ağları sonra. Örümcek. Evet, mutlaka bir örümcek yaşıyordu o olmaması gereken aralıkta. Belki yalnız da değildi üstelik! Neyse, daima bir boşluk bulunur ve orada bir örümcek varolagelir.

Var olmaktan bahis açmak ne güzel şey! Nedeni düşünmek... Yıldızları görmemizin nihai bir gayesi olmaksızın, belki de sadece sürgülü bir kapımız olsun diyedir yaratılışımız. Orada tabiatına aykırı bir boşluk ve o boşlukta bir örümcek yaşasın diyedir belki. Yahut önemliyizdir. Her zamanki gibi esintilerden, ışıklardan bahsederken böbürlenmemek, diyorum. Hepsi, belki de, bizim içindir. Biz yazalım diyedir. Hepimiz için, belki de yalnız birimiz için. Yıldızlar onun için, güneş onun için, esintiler onun için. Bizler tanık olalım diye, bizler onu yazalım diye; bizler onun için varız belki de. Kim bilir?

İnsan yalnız. Ama o kadar tabiattan bahsediyoruz ya; tabiatın ayak uyduramadığı ender şeylerdendir insanın yalnızlığı. Hem yalnız olması tabiattır, hem de tabiata aykırıdır. Düşlerde yalnız olmak, tamamen yalnız olmayı mı gerektirir? Varlık, sosyal bir toplulukta kendini ne şekilde gösterir, diye düşünmek ve çok bir şeye yarıyormuş gibi övünmek!

Derler ki; ırak diyarlarda bir keşiş yaşarmış. Atı, devesi, kervanları varmış. Bir, iki değil, altı tane karısı varmış. Büyük bir köşkü, ondan büyük bir sarayı varmış.  Bilginmiş bu adam, bilirmiş. Bilmekten en zevk duyduğu şey, zevki tanımak, onu keşfetmekmiş. Irak diyarın keşişi işte... Lüzumsuz bir düş oyunu. Ama, var olmak, diyorsak; o keşiş kadar varız.

1 Haziran 2019 Cumartesi

her zaman yazmak istersin ya!

Acının farklı katmanları vardır. O hepsini bildiğini düşünüyordu. Gençliğin tabiatı nedeniyle, içine düşmesi en muhtemel yanılgılardan biriydi bu. Her şeyi bildiğini, bilmek olmasa da, her şeyin tahmin edilebilir olduğunu düşünmek... Bir sıkıntı mı vardı, gelecekte mesela, belirsiz ama mutlak, bu asla bir sorun olmazdı. Çünkü ne zaman geleceği belirsiz şeyler, geldikleri zaman haricinde, değerlerini göstermekten kaçınırlar. Gençlik de oyununu burada oynar ve insan kanar. O da kandı. Aslında böyle zamanlarda, hani akşamdan hemen önce, tatlı bir esinti hakimken, (tüm esintiler tatlı olmak zorunda mıydı?), yatağına uzanmış, aklına takılan çarşaf sorunları olmadan, “Bu yatak dengesiz mi?” diye düşünmeden, şöyle gözlerini korkmaksızın kapatabileceğin bir an. O anlar sıklıkla gelmez hani, ama geldi mi de tam gelir. Yazarların nimetidir o anlar. Olmazlarsa, pek çok yazar öylece kalakalır. O bir yazar değildi elbet. Ondandır ki bu anın değerini pek bilemedi. Gözlerini çabucak açmak gibi bir hataya düştü. Zihnindeki sarı, kırmızı, mavi imgeler, zihninin karanlığına kaçtı. Şimdi tepeden bembeyaz bir ışık yansıyordu. Şimdi ev titriyordu. Bir an unuttuğunu düşünmüştü, bir an gerçekten unutmak istemişti. Acısı, evin titremesiyle arttı. En yüksekten en alçağa. Tırnakları mı acıyordu? Kalkamadı yataktan. Bir şey olacağı yoktu. “Bir şey olmayacak!” diye bağırdı duvarlara. Ses dalgaları süzüldü. Önce titreyen duvarlara çarptı. Çatlaklardan sızdı birazı, gerisi yola devam etti. Işığa ulaştı. Oradan o tatlı esinti aldı onları; aldı, taşıdı, götürdü. Penceren çıkarken gördü onları. Gidiyorlardı. Arkalarından gitmek istedi, evin yıkılacağı korkusu, canını duraksamaksızın acıtırken, o da kaçmak istedi. O tatlı esinti, (tatlı mıydı hakikaten?), onu da alsın istedi. Bunun için nelerden vazgeçmezdi ki? Kuşkusuz bu da başka bir yanılsamaydı. Şimdi, o an gerçekten gelmeden, mahşerin keşmekeşine gerçekten tanık olmadan, bir şeylerden feda etmek kolaydı. Bu da gençliğinin bir oyunuydu. Oysa fedalar, kolay olmaktan çok uzaktırlar. O bunu bilmiyordu. Bildiği şeyler sınırlıydı. Acısından emindi. Kalbinin attığı kadar emindi, her gümlemeyle göğsünden vücuduna yayılan bir zonklama hissediyordu. Damarları acıyı taşıyordu. Sonra evinin yıkılacağından emindi. Duvarları çatlamış, çok ama çok eskimişti. Günün her vakti, bazı saatler sekiz şiddetinde deprem olacakmış gibi üstelik, tüm ev sallanırdı. Yeni yeni çatlaklar oluşur, o çatlaklardan güneş ışığı sızar, göz kapakları bilinmezliğin gücü karşısında kapanırdı. Böyle yaşamak ne zordu oysa! Keşke, diye düşünürdü bazı bazı, şu duvarlar yıkılsa! Ama altında kalmak ne olacaktı? Bunu düşünmek istemezdi. Bunu düşünmüyordu. Artık düşünmüyordu en azından. İşler o noktayı geçeli çok olmuştu. Acı katman katmandı. Gençliğinin aptallığı içinde yaşıyordu. Duvarlar yıkılsın istiyordu. Ne de hoş olurdu duvarların altında kalmak!

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...