12 Ağustos 2019 Pazartesi

dağın yamacı


            1

Dağın yamacı kırmızıydı. Yüzeyi tamamı ile pürüzsüz sayılmazdı, öyle bir iddiası da yoktu gerçi. Ama yaralıydı. Sözgelimi; akıntıları vardı. Öncesinde, belirsiz bir tarihte, bir şeyler olmuştu. Taşlar, kayalar yuvarlanmış, toprak kaymıştı. Dağ, kanamıştı.

Onu böyle karşıdan izleyince, böyle üstüne düşününce, hikayeler uydurmaya çalışınca; ister istemez bir trajedi beliriyor o yamaçlarda. Acı bir hikâye. Modern zamanlarda geçmiyor, hayır, bir dağcının kayıp düşmesi, sonuna kadar yuvalanıp un ufak olması ve büyük bir acı içinde ölmesi değil mesele. Bu hikâye eskinin hikayesi. Bir aşk hikayesi. Başlık parası olabilir belki- ama klişelerden uzak durmak lazım. Öyleyse aşk da olmamalı. Bir adam olmalı belki, isyankâr olmalı, zalim otoriteye baş kaldırmalı. Böyle bir hikâye anlatılmıştı gerçi. Bir kadın... Hamile, yalnız. Yasak bir ilişki, dağ yamacının parçaladığı ayaklar, parçalanan bir rahim, kanlı bir çocuk... Babasız, aç, bahtsız. Ama hayır, böyle şeyler de anlatıldı. Hala dolaşırlar kulaktan kulağa.

Neden insan? Yazının gücü önünde insana bağlı kalmak bir aptallık değil de nedir? Neden bir keçi olmasın. Olsun, âşık olsun hem de! Başlık parası da olsun. İnsan değil ya, kim iddia edebilir klişeler bataklığında debelendiğimi? Evet, kabul ediyorum. Bir aşk hikayesi anlatmak istiyorum. Kavuşmalar yok bu hikâyede. Acı olsun istiyorum. Güzel bir kadın. Yaban bir kadın. Vahşi, masum, nesne. Ona aşık bir erkek. Güçlü, erdemli, bahtsız.

Bir köy var. Hikâye yani, bu köyde geçiyor. Köy isimsiz. (Doğrusu isim uydurma çabasını beyhude bulmaya başladım. Bu süreci atlıyorum. Belki de bu konuda yeteneğim yoktur). Köy küçük. Kıyısından ötesinden soğuk bir dere akıyor. Ara ara balık tutuyorlar bu derede. Alabalık. Gölün sığlaşıp genişlediği, uzanırmışçasına yayıldığı bir yer var. Büyük dağın yamacına varıyor burası. Diz kapağına benzeyen koca bir kaya, kocaman, o yatağın üstünde yükseliyor. Çok önceleri, köyden birkaç delikanlı, o kayanın dibini kazıyorlar. Bir metre, iki metre. İşte şimdi, o kayadan atlıyor çocuklar, korkusuzca. Suyun dibine batıyorlar. Bir metre, iki metre...

Keçimiz burada ortaya çıkıyor. Yaşlı bir keçi. Ömrü bu kanamış dağlarda yıllanmış. Ömrü bu dağlarda var olmuş. Kayalar üstünde tepinmiş, debelenmiş. Ömrü, o kayaların altında sürüklenmiş. Yumuşak, anaç toprak, aşık toprak, ömrünü yemiş de bitirmiş. Otlar vermiş, sığınaklar vermiş, küçük küçük tepeler, su kuyuları vermiş. Soğuk sular yer etmiş o kuyularda. O sular akmış, dağımız, karşısında oturduğumuz dağ olmuş. Sular, kayalar delmiş, mağaralar olmuş. Bir, iki, üç... Yüz! İşte altmışıncı mı dersin, yirminci mi; yedinci mağarada doğmuş bizimkisi. Henüz bebekken yuvarlanmış, yaralar almış. Bir anısı var ki yılanlarla ilgili, keçiyi keçi yapmış. Şimdi, sakalı beyaz. Tek boynuzu kırık. İnadı yoksun. Deremizin en geniş yatağında, soğuk su ayaklarının altında, duruyor öylece.

-Hikayemiz keçiyi bu halinden alacak ve öte bir yere bırakacak. Dağdan uzakta bir yer olur belki burası. Keçimiz bunu isterdi kuşkusuz.-

Bir kadın yaklaşıyor. Kırmızı, püsküllü elbisesi rüzgârda salınıyor. Adımları yavaşlıyor, gözleri kısılıyor. Bir tutam saçı, usulca meydana çıkıyor. Bir tutam saçı keçinin gözüne çarpıyor. Bir tutam saçı, derenin ötesinde, keçinin önüne çalınıyor. Yol yapıyor, toprak kavruluyor, en tatlı ot orada bitiyor, derenin kıyısında parıldıyor. Kadın gülümsüyor. Bizim Keçi yabancı geliyor ona. Uzun zamandır keçi görmemiş. Kışlar ısındı. Dağ yeşillendikçe yeşillendi. Aç hayvan bulunmazdı artık. Tuhaftır; insanlar açtı. Savaş mı çıkmıştı? Bilmezdi o. Bir hareketlilik vardı işte. Dağ yeşil olsa da, insanlar değildi artık.

Bu tuhaf ikiliyi merakla izliyoruz: Keçi yaklaşıyor. Suya girecek. Karşıya yüzecek. Kadına ulaşacak. Aman dilenecek. Sevgi isteyecek. Şefkat arzulayacak. Kadın onu gördü de durdu ya, keçi hayallere daldı. Ayakları suya girdi, balıklar kaçındı. Keçi yürüyor, su ona yöneliyor, kadın gülüyor, keçinin ayakları soğukla sarılıyordu... Düşler vardı suyun altında, keçinin kıllı bacakların etrafında. Keçi onlara bastı da geçti. Kadın şaşkın. Püsküllü elbisesi şaşkın. Bir tutam saçı şaşkın. Yaklaşıyor dereye. Keçi bir şeyin peşinde, belli. Yatak derinleştikçe, küçülüyor keçi. Solukları suyu yarıyor, kadın sudaki küçük dalgaları görüyor. Dalgalar yok oluyor. Kadın yaklaşıyor. Keçimiz baktı ki kadın da yaklaşıyor; daha bir mutlu oluyor. Ayakları soğuk suyu daha bir hızlı dövüyor. Soğuk su, göğsünü yakıyor. Küçük bir alabalık, anasının içinden çıkıp keçiye sığınıyor. İlerde akıntı var. Hikayesi olan, güçlü bir akıntı. Yıllar öncesinde bir çocuk almış. Almış da içine katmış. Katmış da içine girmiş. Çocuğun ciğerleri dere olmuş. Çocuk balık olmuş. Dere mezar olmuş. Bir feryat ki yıldırım gibi; dağın başından eteğine inmiş. Dağ yarılmış gibi olmuş. Çiçekler büzülmüş, otlar eğilmiş, tavşan kulağının tekinde kestiren bir çekirge, bir daha zıplayamaz olmuş. O zamanlar küçük bir şey bizim keçi. Sağda solda koşuyor, itilip kakılıyor, uyuyup uyanıyor. Feryat buna ulaştığında zıplamış durduğu yerde. Feryat içine işlemiş. Şimdi küçük alabalığın sığındığı yere o zamanlar bir diken batmış. Yaralanmış. Akıntının hikayesi bize göster ki; keçi iyi biliyor bu akıntıyı. Feryat edeni olmaz belki ama; ölen bir çocuk da değil artık. Keçi akıntıdan uzaklaşıyor. Ama bir aşığın aptallığı, şimdi onda nüksediyor. Keçi o kayanın altına gidiyor. Farklı bir şey var orada. Nice gülüş orada gönülmüş. Yumuşak toprak, narin ayakların altında debelenmiş. Kürekler çakılmış oraya. Dere kanamış. Dağ kanamış. İntikam alıyorlar şimdi; dere orada öfkesini içine kusuyor. Keçi batıyor. Bir metre, iki metre…

-Burada araya girmem gerekiyor. Sevgili okur, itiraf etmem gerekiyor ki metnin saf halini okumuyorsun. Hayır, ilk taslağın biraz okunabilir hale gelmiş halinden bahsetmiyorum. Metnin saf halinde, kendimi bu denli işe karıştırmamıştım. Varlığımı ortaya koymuş, sonra birden yok oluvermiştim. Öykü olurvermiştim. Oysa şimdi kendimi sadece oyunlar oynayan yazar olarak görmek istemiyorum. Okur'um, Yorumlayan'ım aynı zamanda. Sözgelimi şunları diyeceğim: Telaşlanmaya gerek yok. Evet, keçinin yorulduğunu görüyoruz. Tehlike içinde. Boğulacak mı? Pek tabii metnin devamı bize bir cevap verecek. Fakat boğulsa, bu fena bir şey olmazdı. Böyle bir ölümün şiirsel olacağını düşünüyorum. Şiirselliğe ulaşmak için bir keçinin ölümü nedir ki? Niyetim odur ki ölüm yalnızca şiirselliğe hizmet etmeli. Ama ölçüyü tutturmak gerek. Erken gelen ölüm, eksik bir tat bırakır ağızda. Doğrusu eksik şiirsellik en fenasıdır.-

Öykümüze dönelim: Keçi gülüyor. Suyun altında şimdi; soğuk dere içine akmak istiyor. Ağzı sıkı. İstemiyor keçi. İnada bindirdi. Kadın orada; keçi biliyor. Hayır, ağzını açmayacak. Kadın orada. Açmayacak. Uğraşıyor. Büzüşüyor. Ayakları yumuşak toprağa değiyor. Yerden bir bulut kalkıyor. Keçinin gözleri acıyla kapanıyor. Yerden bir bulut kalkıyor. Keçi o bulutun içinde yitiyor.

Kadına baktığımızda keçinin gördüğünü görürüz: Kadın orada. Soğuk su önünde. Hafif dalgalı; bir şey bozuyor pürüzsüz aynayı. Orada gök sergileniyor. Kadın umarsız. Daha ilerisine bakıyor. Dayanamıyor, fark etmeden suyu bileklerinde hissediyor. Su sarıyor onu, içine çekmek istiyor. Su yalvarıyor ona. Ayaklarından yüreğine, bir yardım tırmanıyor. Bir endişe ifadesi, kadının yüzünde buluyor kendini. Ama çaresizlik de yer ediyor orada. Kadın yüzme bilmş ki...

Kısa bir an, bir ömür oluyor. Keçi, debeleniyor, boğuluyor, yüzüyor, batıyor... Keçi suyun bir üstünde bir altında. Keçi bağırıyor. Kadından cevap yok. Küçük inlemeler karışıyor havaya. Sarsılan göğüs, göğüsler... Birden çıkıyor keçi. Kurtuluyor. Islak tüyleri gözlerine düşüyor. Keçi yönünü şaşırmıyor. Kadına ilerliyor. Kadından bir soluk çıkıyor. Rahatlık var o solukta. Gözleri yaşlı. Keçi bunu görüyor tabi. Yemyeşil sarmaşıklar var şimdi orada. Dağlarda. Suda. Kadında. Keçide; içinde. Keçiyi, kadına bağlıyorlar.

Fakat sonra her şey bitiyor. Kadın bir an sonra başka yere bakıyor. Sırtından küçük bir bohça indiriyor. Yanına koyuyor. Bir kaya emrine amade oluyor, kadın sırtını ona veriyor. Lastik ayakkabılarını çıkarıyor, ters bir şekilde bohçanın önüne koyuyor. Keçi kurtuluyor ya, kadın kurtulmamış gibi davranıyor. Bizimki alınıyor. Onun kıyısına varsa da, varmıyor yanına. Elmalar, küçük bir torba dolusu uçkun, tuz, bir termos... Var da var. Bir keçi yok orada. Varsın olmasın. Dönüyor keçi, gidecek. İçi acısa da gidecek. İnat değil mi! Gidecek. Ama uzaktan biri geliyor. Geliyor da geliyor. Genç bir delikanlı, şimdi oraya; keçinin karşısına peydahlanıyor.

-Bu da kim? Yanılmadın, okuyucum. Beni gördün, anladın. Ne yapmaya çalıştığımı anladın. Elbette keçi, bizim için bir pencere. Ama yanılsama olmasın; bu onu değersiz kılmıyor. Aksine, öykümüz keçinin öyküsüdür. Bunu böyle söylemekte bir yanlışlık görmüyorum.-

Sahnemize eklenen delikanlı bir tuhaf. Öyle düşünüyor keçi. Fakir bu delikanlı. Anlıyor keçi. Saçları kazınmış, yok. Çapraz bir burnu var. Küçük ağzı eğik. Bıyıkları terlemiş, kulağından çenesine bir çizgi yer etmiş. Kara kara bakıyor, gözleri gölgeli. Üstü başı dağınık, ama bir düzen de takınmış. Kara lastikleri aşınmış. Önce keçiyi görüyor, aldırmıyor; alışmış. Delikanlı aranıyor. Kızı buluyor gözleri. Kızı bulunca aydınlanıyor gözleri. Dudakları kıvrılıyor. Neşeli bir ses boğazından yukarı yüzüyor. Kız da görüyor delikanlıyı. Sevinç var şimdi kızın içinde. Keçi görüyor. Kız ayağa kalkıyor, bir taş parçası kudretinden savruluyor. Kuru toprak, kızın çıplak ayaklarının altına ulaşıyor, orada kalıyor. Kız delikanlıya sarılıyor, delikanlı kızı öpüyor. Bunu gören bizim keçi, bu delikanlıya bileniyor. Bizim keçi, bu delikanlı ölsün istiyor.

-Böylece aşık oluyor keçi. Dere kenarında gördüğü bir kadın, onun ruhuna dokunuyor. Sevgili okur, keçi bunun farkına varacak bir durumda değil. Bundan sonra yapacaklarını bilinçli bir ruh haliyle değil, yaradılışından gelen bir emir doğrultusunda yapıyormuş gibi hissedecek. Ama sen onun aşık olduğunu biliyorsun artık.-

2

            -Öykünün bu bölümünde, keçimiz ve dere kenarında karşılaştığı kadının hikayesinde olan bir gelişmeden bahsetmeyeceğim. Elbette olacaklar, keçinin hikayesini baştan sona değiştirecek. Fakat odağımız keçi değil. Aşık keçimiz bir araca dönüşüyor.-

Bir köy var. İsimsiz bir köy bu. Kıyısından soğuk bir dere geçer. Alabalıklar vardır bu derede. Sağa sola kaçışırlar, arada bir birkaç delikanlı avlar onları. Sığlıklar vardır bu derede, derince yerler, sivri taşlar vardır. Yumuşak toprak yatar dibinde. Köyden karşı tarafa, derenin ötesine geçince, bir kaya bulur sizi. Kayanın dibi derindir. Arkasında çalılıklar yatar. Rüzgârda sinsi sinsi salınırlar. Bazılarının üzerinde yemişler biter. O yemişten yiyen, tadını över. Çalılıkları taşlıklar keser. Solmuş bir yol, aralarına sızar. Rüzgâr o yolun üstünü günlerce kazısa da yol kalır orada. Kaçmaz. Kazılmaz. Bir dönemeç, iki dönemeç, bir çalı, iki çalı, kayalar yükselir, çalılar saklanır, yol tırmandıkça tırmanır. Tepede, yolu bir su deposu karşılar. Deponun üstü aşıkların yeridir. Arada çıkar, otururlar orada. Deponun içine kaynak suyu dolar. Suyun içinde kertenkeleler yuvalanmıştır, çocuklardan başkası umursamaz onları.

Su deposu karadır. Yer yer aşınmış, boyası sökülmüş, gariban, yapayalnız... Dedim ya; aşıkların yeridir. Manzarası güzeldir. İnsan oradan köyü görebilir. Gözleri meraklıysa başka başka tepeleri görebilir. Bu dağ çokça kanar ya, kanı görebilir. Yine oradan, arka yamaçta, tavşan kulaklarının yatağında, derince bir yarığı görebilir. Yarık iki yamaç arasında, eski bir vadiye açılır. Vadi; sessiz, cansız, çalılık. Ortasında dereler kesişir. Kesişir, kavuşur. Derelerin soğuk sularını vadide hayat bulur. Çam ağaçları doğar, büyür orada. Çam ağaçları ölmez orada.

Bu yarık hakkında birkaç şey daha söylemek gerekirse: Bazıları sevmez o yarığı. Karamsar bir görüntüsü vardır. Fena imgeler canlandırır zihinde. Vaktiyle bir eşkıyanın orada saklandığı söylenir. Çocukları korkutan bir korku hikayesi. İhtiyarın teki tarafında hava üflenmiş tedirgin sözler, yıllarca korkutur insanları. Bu öyküyü çocukken dinlemiş olanlar, o su deposunun üstüne otururken, yarığın da onlara baktığını hisseder. Aralarından cesur olanlar, cesurca ortaya atılmak ister, yarığa girip caka satmayı severler. Oysa yarıkta tehlikeli bir şey yoktur. Yıllar önce bir eşkıya gerçekten de sığınmıştır o yarığa, vadi onu karşılamış, ona ev vermiştir. Eşkıya bir daha çıkmamış, o zamandan bu zamana yıllar su olup dökülmüştür. Şimdi ne o eşkıya vardır orada ne dahi bir kalıntısı.

Yarıktan içeri ilerleyecek olursak: Yarığın biraz ötesinde nergisler yetişir. Başları göğe erişir. Boyunlar ayaklar altında ezişir, büzüşür. Onları nedensizce seven bir keçi vardır sonra. Tek boynu kırık. Dağdaki tüm nergisler, o keçiden kaçarlar. Keçi onları avlar. Keçi onları ruhuna katar. Ama şimdi, keçi falan yoktur etrafta. Nergisler rahattır. Merakları kabarık, boyunları diktir. Dik boyunlar toprağa yarım bir gölgeyle ulaşır. İzler, bir keçi izinin üstüne sarılır. İzler vurdumduymaz, açık göz; bırakır giderler gölgeyi. Onları takip edecek olan, önce yarığa girer. Yarığın sonunda ağaçlığa ulaşır. Çamlar, kuşlar, taşlar... Buluşur ya dereler orada, iz dereleri aşar. Vadinin ıssız bir patikasına seyrelir, küçük bir mağaranın önünde biter. Mağaranın önünde bizim keçi peyda olur. Sakince, kıpırdamaksızın dikilir. Gölgesi toprağa yatar. Onu gören bir şeylere kederlendiğini anlar. Fakat keçi anlamaz. Rahatsızdır.

Keçi düşünceli. İçeri bakıyor. Ne görüyor, bilmiyor. İçi rahatsız. İçi kaynar kazan. Kalbi ona ağır, gözlerinde keder var. Mağaraya açılan yarık, üstüne düşüyor. Keçi bunu ne görüyor ne hissediyor. Yaşlı bir keçi bu, sanki ölüyor. Ayaklarının önünde biten çimenlikler, iki çift ayak altında kalan ezilmiş. Ezilen çimlerden bazısı acı içinde, kalanı ölmüş. Keçi ilerliyor. Önce bir korkuyor, karanlık üstüne çöküyor, ama içinde anlamadığı bir dürtü, ona emrediyor. Daracık bir geçit, bir adım, iki adım, soğuk, sert bir hava yerden yükselip keçiye sarılıyor, keçi mağarada. Mağara katillere ev olmuş. Keçi görüyor onları. Taş zemin uzanırcasına ilerlemiş. Birkaç taşlık, kaya var etrafta. Bir salkım büyümüş, mağaraya hükmetmiş. Ortada bir yeşillik görüyor keçi. Yeşilliğin üstünde karaltılar var. Katiller ortaya çıkıyor. Keçi mağaraya küskün. Neden küskün, bilmiyor. Çimler ezildiğinden mi? Keçi çimleri çiğ çiğ yer. Anlamak istiyor, nedenini bulmak istiyor, öfkeleniyor keçi. Öfkesi korkusunu yeniyor. Keçi daha da yaklaşıyor. Karaltılar keskinleşse de hala gözden kaçıyorlar. Ama o an dünya biraz daha dönüyor. Başka bir yerde kuşlar ötüyor, bir bebek doğuyor, bir taş yuvarlanıyor, bir ses dünyadan uzaklaşırken, bir başkası henüz havaya karışıyor. Bulutların ardından çıkan güneş, yarıktan içeriye ulaşıyor. Işık önce yere çarpıyor. Keçinin yürüdüğü yolu izliyor. Taş zemin ısınıyor gibi oluyor ama sonra soğuğu hatırlıyor. O sıra oradan geçen karıncalar, şaşkınlıkla duruyorlar. Güneş, mağaraya hakim olmak üzere. Bizim keçi sonunda görüyor, gördükleriyle sarsılıyor. Güneş, iki bedenin üstüne örtünüyor. Keçi bir kadın görüyor. Bir erkek de var orada, keçi görmek istemiyor. Kadın dere kenarında gördüğü kadın. İçten içe biliyor keçi, görmediği erkek, öldürmek istediği delikanlı. Ama şimdi teker teker değiller, ayrı değiller, bir kadın yahut bir erkek yok orada. O yüzden görmese de görüyor keçi, anlamasa da anlıyor. Orada kimse olmasın istiyor. Orada ter yer ediyor. Coşkulu bir duygu, orada doğuyor. Bir kadın, bir erkek, bir keçi. Bir ses. Güneş şaşıyor. Bedenler zangırdıyor, dağ sarsılıyor, çimenler inliyor, toprak yarılıyor, keçi orada durmuş, izliyor. Yaşlı bir keçi bu; sanki ölüyor.

Keçi kaçıyor. Önce mağaradan çıkıyor. Vadi bir düşman şimdi. Yarık ölüm, cehennemin tam kendisi. Keçi neler hissettiğini bilmiyor. Anlamak onun için imkansız. O suyu anlar, otun tadını anlar, bazen, nasıl olduğuna şaşsa da güneşi anlar. Ama şimdi aklı onu yolda bırakıyor, keçi bunu hissediyor. Yarıktan çıkarken uğursuz bir gölgenin, hissin, peşine takıldığını hissediyor. Daldığı kötülük diyarını, dünyanın geri kalanına saçıyor. Ama bunları umursamıyor keçi. Acısı derin. Koşuyor. adımları toprağı dövüyor. Tuhaf bir ses çıkıyor onlardan. Öfkeli bir ritim peşinde seyreyliyor. Koşuyor da koşuyor keçi.

-Sevgili okur, keçimiz son sürat. Nere koştuğundan habersiz. Ama aşkın uğursuzluğunu tatmış bazı insanlar, onun nereye gittiğini bilecektir. Onu uzaktan, ne hissettiğini bilerek izleyişimiz, bizi pek fena bir sonuca götürecek. Elbette bu son, kesin bir son olmayacaktır. Ama hala pek çok yönden bir sondur. Sözgelimi: Keçimiz hızla koşar…-

Güneş biraz daha hareket etmiş, ışık oyunları gölgeleri terk etmiş. Ayın solgun yüzünü gören bir çocuk eliyle arkadaşlarına gösteriyor. Anne çocuğunu yemeğe çağırıyor. Çocuk uçtuğunu düşlüyor. Çorbadan bıkmış. Uçabilse gidecek buralardan. Kaçma fikri ne zaman aklına düştü? Kimse bilmez. Uçsa nereye uçacak planlamış ama. Şöyle kalkacak, havaya yükselecek direkt. Hayal gücü kuvvetli. Hiç beklemiyor, uçuyor. Önce biraz, sonra daha hızlı bir şekilde mavi göğe yükseliyor. Yükseldikçe güneş daha da ısıtıyor. Sebze bahçeleri dizilmiş solda, uzaklaşıyorlar. Birkaç insan görüyor, tanıdık arkadaşları sokak başından çıkıyor. Ezme büzme bir top yapılmış, ayaklarıyla oynayacaklar. Ama şimdi değil. Çocuğun bir yanı aşağı iniyor, diğer yanı uçmaktan vazgeçemiyor. Gidiyor çocuk. Köyün sınırına yaklaşıyor. Dağın karşısında, alçakta bir kasaba var. Orasını hep merak etmiştir. Oraya gitmek bir an aklına geliyor. Karşı koyamıyor. Köyde dünyaya gelmesi, bir iz, bir kamçı onun için. Yaşı küçük ancak özgürlük tutkusu erkenden sızmış içine. Altındaki dere, o kasabaya ulaşıyor. Çocuk yol, iz bilmez. Dereyi takip edecek. Çocuk tam o an, gerçekten orada olsa, aşağıya, dereye baksa; köyün sınıra yakın, geniş dere yatağını görür. Oraya pek çok kez gitmiş, oyunlar oynamıştır. Orada atlamak için yüksekçe bir kaya bulunur. Çocuk, oradan sayısız kere atladığını anımsar. Annesinin kızgın bağırışları şimdi kulağında çınlar. Çocuk anılardan kaçmak için gözlerini kapatır yahut başını çevirmezse o kayada bir karaltının durduğunu görür. Bizim keçidir o karaltı. Çocuk muhtemelen aldırmaz, öylece süzülür.

Dere, kızgın. Kayanın üstünde ağlayan keçiye öyle görünüyor en azından. İçindeki alabalıklardan iz yok. Orada vaktiyle dans eden kurbağalar, şimdi orada sessizce yatıyorlar. Bir matem havası sarmış etrafı. Keçi anlamıyor. Zaman geçtikçe, sessizlik keçiye hakim oluyor. Bir adım, iki adım, keçi kayanın ucuna yaklaştıkça yaklaşıyor. Orada, köyden arkadaşlarıyla kovalamaca oynayan bir çocuk, keçiyi görse, keçi de arkadaşları gibi oradan atlayacak sanır. Hatta keçiye sorsanız, atlayacağını söyler. Ama atlamaz. Bir kez aşkın pençesine düşmüştür. Kurtuluşu yoktur. Bizim keçi, yine burada gördü ya kadını, burada o anlamadığı hastalığı kaptı. O hastalık onu iyileştirdi, gençleştirdi. Gençliğindeki gibi, ölüm artık daha yakın görünüyordu. Fakat hala vakit vardı; bu kayaya pek çok kereler daha geleceğini yüreğinde hissetti.




3

Bir köy var... Köyün deli bir keçisi var. Her sabah köyün sokaklarında dolaşır, orada burada gezer. Tek tek kapıların önünde durur. Çocuklar peşine verir onun, onunla oyun oynarlar. Aslında bu keçiyi görenler, önceleri pek görmemişler. Aşık derler keçiye. Öyle ya; gerçekten de bir aşığa benzer. Türküler söyler. Ağıtlar yakar. Kimedir bilinmez. Oysa keçi için bir köy yoktur ortada. Keçi görmez onları. Görüntüleri, sesleri yoktur. Kapısından baktığı evler yoktur, boşluğa bakar o. Peşinden koşturan çocuklar yoktur, kabuslarından kaçar. Keçi oraya, nefret ettiği bu olmayan köye tek bir kadın için gider. Orada o kadından başkası yoktur. Türküleri onadır, ağıtlar kesilmiş saçlarınadır. Kadın gençtir. Yabandır. Keçi için en tatlı nesnedir. Aşıktır. Keçi bilmese de kadın yaralıdır. Nişanlıdır. Kınalıdır. Keçi bir sabah, onu ağlarken görür, keçi de ağlar. Derdi nedir bilmez, keçi anlamaz. İnsanların işi işte. Olmasalar da dertleriyle yer ederler hala. Kadın, gün geçer, her gün biraz daha keçiye benzer. Keçi böyle düşünmekten mesut. Kadını izlemekten, onu takip etmekten, derdini anladığını düşünmekten mesut. Kırmızılar neden giyilir ki? Keçi merak etmez. Kadın kırmızılar içinde, bir ağlamadır tutturmuş. Keçi de ağlamış. Ancak böyle ulaşabilmiş kadına. Sonra kadın, tuhaftır, ilk o zaman görmüş onu. Issız yerinde bir keçi. Gözleri yaşlı, ona bakıyor. Kadın gülmüş. Keçiyi tanımış gibi olmuş. Derdine ortak bulmuş gibi olmuş. Yüzünde bir umut ışığı belirmiş, yüzünde güneş belirmiş. Keçi o yüzde kendini görmüş. Keçi o yüzde boğulmuş. İçindeki yarayı, kadının yüzünde kanarken görmüş.

Bir gün, gölgeler erkenden düşmüş yere. Köyün sokakları erken gölgelerle dolmuş. Taşlar kıpraşmış. Camlar, esrarengiz bir soğukla buğulanmış. ------- Bir zamanlar orada yürümüş bir delikanlı, köyü terk etmiş. Şimdi onun hatırası, tozlar arasında yer etmiş. Bu tozları yutan bizim kınalı kadın, gölgeler yitene dek ağlamış. Bizim keçi de gölgeler içinde öylece duruyormuş. Kadının yanında, uzağında...

Günler geçmiş. Dağlar yuvarlanmış. Kanlı dağ aynı yerinde. Karşıda. Köyü, deresi, çilesi, keçisi. Karşısında bir aşık. Hikayeler anlatır durur. Epeyce ünlü. Sazı saz. Birkaç hafta evvel, eline bir zarf ulaşmış. Beyaz, lekeli. İçinde sade bir mektup; aslında bir arzuhal. Aşığı çağırıyorlar. Aman diyorlar, düğünümüz var. Aman eğlencemiz, kınalı gelinimiz! Aşık da aşık işte. İçi yufka. Evi ırak, yolu taş da olsa gönlü zengin. Yürüdü geldi. Şimdi dağın karşısında, elinde tütünü, tutturmuş bir türkü, gamsız.

Derenin sesleri öğle vakti göğe yükselirken, davullar başlamış gümbürdemeye. Dağ inliyor. Suyun sesi baş edemiyor. Çekirgeler suskun. Köyde düğün var. Meydan bir hoş. Kırmızlı, beyazlı süsler, evleri örtmüş. Gençler sağda solda. Kızlar bir o yanda bir bu yanda. Amansız bir toz kalkıyor yerden, havada salınıyor, masalara iniyor, kiralanmış plastik sandalyelere şöyle bir bulanıyor, duramıyor, uçuyor. Yere çarpan sert tabanlar, gülüşmeler, kahkahalar. Toz, ses, ter, hepsi bir şimdi. Hepsi ortada, üstüne güller serpilmiş beyaz örtüyle kapanmış masanın kıyısında, yaşlı bir beyin yanında, kınalı gelinin içinde. Bir çığlığın faydasız varlığı yüzünde yer ediyor gelinin. Gözleri kızarık, uzaklara bakıyor. Uzaklar kendini kalabalığın arasında, ötesinde, yemek kokuları içinde, bir tümseğin berisinde, gizlenmiş bir keçide buluyor.

Keçi orada. Hiç gitmemiş. Hep orada kalacak. İyice yaşlanmış şimdi, inadı baki. İzliyor, keder duyuyor. Vaktiyle bir delikanlının ölümünü dilemişti; şimdi dağ üstüne devrilsin istiyor. Bilgelikten uzak ama ruhu kavruluyor. Gitmek istiyor aslında. Dereyi geçmek, bayırları arşınlamak, kayalara ulaşmak istiyor. Orada bir mağara olmalı ya, keçi o mağarayı bulmalı. Ama kendine itiraf edemese de artık mağaralardan nefret ediyor. Bir tavşan kulağı üstüne kurulmuş çekirgenin teki, ona geçmişi hatırlatıyor.

Düğün biter ya, insanlar dağılır, damat omuzlarda, gelini yakınları alır. Ev ışıklarla süslenmiştir. Kırmızı yorganlı yatak, tek, büyükçe yastık. Bir mezar belki. Koca, sıcak bir mezar. Sokakları aydınlatan ışıkları, geniş kapısı, verandası, keçisi...
Gece bağırış çağırış, bizim keçi nöbetinde düşüyor korkudan. Neler oluyor anlamıyor. Yahut anlamamazlıktan geliyor. Şimdi bir mağara hiç fena olmazdı aslında, yeşillenmiş toprak onu basardı bağrına. Zamanı çoktan geldi; keçininki faydasız bir kovalamaca. Bunu o da biliyor. Cam sesleri, bağırışlar, kapı gümbürdemeleri geceyi doldururken, keçi usulca uzaklaşıyor. Yaşlı bir keçi bu; sanki ölüme gidiyor.


4

Orada bir yerde kanayan bir dağ var. Yamaçlarında bir köy yatar. Soğuk bir dere, köyün kollarından geçer. Küçük çocuklar, neşeyle yüzer, babaları balık tutar. Kimse bu balıkların nereden geldiğini, nereye gittiğini bilmez. Yuvaları görünmez. Derenin sığlaştığı, yayıldığı bir yer vardır. Orada koca bir kaya, kayanın dibi derin mi derin. Kara bir kaya bu. Yanları aşınmış. Orada bir keçi, kayanın üstüne çıkmaya uğraşıyor. Ayakları sert zeminde kayıyor, keçi inliyor.

Kayanın dibinde yosunlar bitmiş. Gören, keçi neden orada değil, der. Yosunların tadı bir hoştur. Balıklar oradan beslenir. Normalde kayanın üstünde çocuklar dereye atlar, fakat bugün kimse yok. Sadece bir keçi, kayanın üstüne çıkmaya çalışıyor. Belki bunu başarıyor. Rüzgâr hızlı. Cılız, küçük ayakları, zorlukla tutunuyor. Gözlerini dikmiş şimdi, suya bakıyor. Suda beyaz bir şekil, belki kara, belki kırmızı. Yazmalı. Kınalı. Bir tutam saç. Keçi usulca ağlıyor.

Güneş yavaş yavaş ortaya çıkarken, nerede olduğu belirsiz bir dereden tok bir ses çıkıyor. Küçük, yaşlı bir keçi soğuk dereye çarpıyor. Bir an oradayken, sonra yok oluyor. Uzun bir ağıt yer edecek orada güneş tepedeyken. İnsanlar toplaşacak. Bir kadın, kıyıya çekilmiş. Orada yatıyor. Onu görecekler. Kadın kıpırdamıyor.

Derenin uzağında, tepeye doğru, çamlar, gölgelikler, mağaralar. Çimenlikler. Nergisler. Tavşan kulakları. Tenha bir gölgelik, bir keçi. Islak. Titriyor.  İçinde bir şeyler oluyor. Bir çığlık belki. Bir zamanlar orada olanlar, artık yoklar. Zorlukla hareket ediyor keçi. Eskilere, çocukluğuna dönüyor. Dağdan akan kan, onu önüne katıyor. Yamaçtan iniyor keçi. Dağ arkasında şimdi. Onu uzaktan izleyen aşık, keçi neyden kaçıyor, diye düşüyor. Keçi yürüyor, gölgeden kurtulmaya çalışıyor. Yaşlı bir keçi bu; sanki ölüme gidiyor.






birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...