31 Temmuz 2023 Pazartesi

bir şey hissetmiyorum.

Pazartesi. Sabah arkadaşım nasıl olduğumu sordu. Bilmediğimi, bir şey hissetmediğimi söyledim. Bunun iyi mi olup olmadığı olmadığını sordu. Yine bilmediğimi söyledim. Bilmiyordum çünkü. Hala bilmiyorum. İçime odaklandığımda bir his, herhangi bir duygu kendini göstermiyor. Durgun, tekinsiz bir göl gibi içim, altında bir şey var, içine girsem, derinlere batsam karşılaşırım sanıyorum, girmeye çalıştığımda ise buz tabakasıyla kaplanıyor suyun yüzeyi, giremiyorum. 

Tekin bir göl imgelemini sürekli kullandığımı fark ettim. Daha önce bir insan için kullanmıştım bunu. Moda’da, kayalıklarda oturup denizi izlediğim bir vakitte. Eski defterime yazılı şimdi o imgelem. Kendimi ise bir martı gibi düşlemiştim. Suya batmak isteyen, suyun getireceklerinden korkmayan bir martı. Tuzlu su yutmak onun için azap değil, ancak kurtuluştu ve başına ne gelirse kabulü olduğuna inanıyordu. Bir şekilde kendimi o martı olduğuma inandırdım ve sanırım oldum da bir süre için. Ve ancak martı olduktan sonra martı olmamam gerektiğini anladım. O zamanlar ne hissettiğimi hatırlıyor muyum? 

Kaygılıydım. Bu kesin. Heyecanlıydım. Umutluydum. İçimde acı tatlı bir mutluluk vardı, kıvılcım misali. Yakmaya, güçlü, sarı, kırmızı ve mavinin tüm tonlarını taşıyan güçlü bir aleve döndürmek istiyordum. Döndürdüm de. Ateş çok banal bir metafor. İçimde peyda olanın, önce beni yakması da elbette klişeler klişesi. Fakat elden ne gelir. Öyle olduysa, öyle oldu demek gerekir nihayetinde. 

Günler geçti. Zaman hızlı akıyor. Hislerim değişiyor. Her gün. Bir süredir belli bir döngünün içine tıkıldım kaldım. Minör depresyon geçirdiğimi düşünüyorum. Uyumak istiyorum, zamanın hızla geçmesini istiyorum. Ben hissetmezken, hissedeceğim şeyler olsun bitsin istiyorum. Sadece durulmak istiyorum. Artık hissetmemek. Artık beklememek. Artık… Şu an hissetmiyorum. İstediğimin bu olduğunu sanıyordum. Fakat huzursuzum. Bir şeyler yanlış gibi. Salak gibi hissediyorum kendimi. Belki de öyleyimdir. Ne fayda.

Kendimi sık sık başka şekilde hayal ederdim eskiden. Daha iyi şartlarda, isteklerime ulaşmış, huzurlu ve mutlu. Her şeyi becerirdim o hayallerde. İstediğim her şey, orada, beni beklerdi, kaygısızca. Onlara sahip olmamı isterlerdi. Hırsla. Hırsın bulaştığı her şey gibi biraz da baştan çıkarıcı hayallerdi bunlar. Sonraları, bu hayallerin en büyük düşmanım olduğunu fark ettim. İnsan bir hayalin içinde yaşarken kendisiyle yetinemez. Mutluluk kabullenmeden geliyor. Geç de olsa buna tamamen vakıf oldum. Her insan gibi ben de mutluluğun peşindeyim. Daimi bir mutluluğa ilişkin ise bir beklentim yok. Daimdi mutluluk ölümden sonrasının. Ben ise yaşıyorum ve yaşamayı her şeyiyle tecrübe etmek istiyorum. İşte, bir başka çelişki. Muhtemelen her şeyi tecrübe etme isteğim sebebiyle her şeyi tecrübe ediyorum ve tecrübe ettiklerimin pek azından memnunum. Ekseriyetle pişman oluyorum…

Ne diyordum? Hah. Ne hissettiğimi bilmiyorum. Sanırım ne istediğimi de. Arkadaşım bir “challenge” attı. Yazmak hususuyla alakalı. Her güne başka bir konu verilmiş. Sanırım katılacağım ve bu da birinci günün yazısı olacak. Konusu uyuyor zira. Fakat kısıtlanmayı hiç sevmem yazarken. O yüzden isim koymayacağım, yazının konusunu da yazmayacağım. Sadece yazacağım. Şimdi ki gibi. 


30 Temmuz 2023 Pazar

olanaksız keşke hızla terk etse beni.

 Pazar. Biraz hislerim üzerine yazmak istiyorum. Ne yazabilirim ki?

Bazı şeylerin bizim için daha doğru olduğunu biliriz. Bazı olanaksızlıkların. Mesela olmayacak bir hayale kapılmak diyelim. Sürekli düşünürüz bu hayali ve olmayacak olması canımızı yakar. Ben de yapıyorum bunu. Düşünüyorum, geliştiriyorum, canımı en çok yakacak haline evrilmesine yardımcı oluyorum ve elbette nihayetinde canımı yakıyor. Sonra, bir noktada, o kadar düşünmemeye başlıyorum. Sanki hayalin ilgisi de azalıyor bana. Eskisi kadar sık göstermiyor kendini. Yanaklarım okşanmıyor. Beni sevdiğini söylemiyor mesela artık. Ve ben buna da üzülüyorum. Fakat düşününce, olması gereken bu değil mi? Olmayacak bir hayalin yakamı bırakmasında ve eksisi kadar kendini göstermemesinde ancak faydam olabilir. Neden üzülüyorum öyleyse? İnsanın hiç sahip olmadığı bir şeyi kaybetmesine üzülmesi hem çok şaşılası hem de fazlasıyla acınası. Olanaksız keşke hızla terk etse beni.

Ama bana acımanızı istemem. Ben de zaman zaman olmayacak bir hayal oluveriyorum ve düşleyenime acılar çektiriyorum. Herkes öyle, her şey öyle.

Yürüdüm bugün biraz. Rüzgar esiyordu. Saçlarımın salınışını hissettim. Uzun zamandır hissetmiyordum. Uzadılar tekrardan. Keserken hiç acımamıştım halbuki. Berber fotoğrafını çektirmek isteyip istemediğimi sormuştu. İstememiştim. Bir daha o kadar uzatmayacağım ve elimde o kadar uzun haline ilişkin tek bir fotoğraf yok. Kötü zamanlar geçirmiştim aslında ve saçlarıma suçsuz yere o anlara tanık saymıştım. Saçlarımla beraber o kötü günlere de veda ettiğime inanıyordum. Var böyle bir inanışım. Bazen teyzem arar çok uzaklardan, bugün bir tutam saçını kes ve rüzgara bırak der. Kötülükler de öyle uçsun gitsin diye. Yaparım. Zaman zaman onun aramasına dahi gerek kalmaz. İçim büzüşür, ruhum ağırlaşır ve ben mutfak çekmecesinden aldığım bir makasla, bir tutam saçımı keserim. Her defasında niyetim olan fazlasını kesip kesmediğim konusunda endişelensem de bir şekilde doğru oranı tuttururum. Artık benim olmayan saçlarımı rüzgara bıraktığım ise arkalarından hiç bakmam. Bunun bir sebebi yok. Evet, şu an neden saçlarımın arkasından bakmadığımı düşünüyorum. Tuhaf.

Nefes aldığım ilk andan beri kendimi yetersiz hissetmeye meyilliyim. Oysa yeterliyim. Kendi hakkımda olumlu görüşlerim var. Eh, olumsuzlar da var. Herkes gibi. Ancak genele vurunca, olumsuzlar ağır basıyor gibi geliyor. Fakat değil. Bunu neden yazıyorum bilmiyorum. Üsttekileri de neden yazdığımı bilmediğim gibi. Sanırım biraz kitap okusam iyi olacak. Yakında switch geliyor, hiç okuyamayacağım.

28 Temmuz 2023 Cuma

sanki.

 Sanki bir şey olacak. Sanki bir esinti, belki bir titreme olacak. Bir şey hissedeceğim. Beklediğim türden. Sanki bir elimi kaldırsam, rüzgarı keseceğim. Sanki parmaklarım bükülecek, dikenli otların henüz ben çok küçükken ellerimde açtığı yaralar, ancak şimdi kapanacak. Sanki ben havayı yaracağım ve akım alelade varlığımın etrafında tavaf edecek. Bir şeyler olacak sanki. 

Hissediyorum. 

Kalbim midemde atıyor. Kalbim devamlı yer değiştiriyor. Az önce bağırsaklarımdaydı, belki orada kalmalıydı. Artık boynuma yükseliyor ve bir noktada beynime girecek. Sanki bir şeyler olacak ve kalbim eski yerine dönecek. Sanki kalbim, yeniden atmaya başlayacak. Sanki bir şeyler olacak bu maviliklerde ve bana olacak. Ölecek miyim? 

Bazen kokusunu alıyorum. 

Yürüyorum sahilde. Denizin sesi zar zor duyuluyor. Yaklaşınca pisliği yüzüme vuruyor. Ve birkaç kağıt var, tükenmez kalemlerin dayanıksız mevcudiyetini kovan. Dilekler ayrılıyor kağıtlardan. Sanki biraz daha yaklaşsam atlayacağım o suya ve pahalı defterlerden nazikçe koparılan sayfaları yutacağım. Sanki bir dilek tıkayacak soluk borumu ve o ancak o zaman tam manasıyla nefes alabileceğim. 

Yüzmeyi biliyorum. 

Denize batabilirim. Batarsam çıkarım. Bir teni deniz altında hissedebilirim. Kaldırabilirim herkesi denizde. Ellerim kaygan sırtlarını tutamaz, dizlerimi oturturum. Ben batsam bile, gün ışığı akmaya devam eder. Boynuma dolanmış kollar engeller yanmamı. Sıcak, tuzlu. Sanki beraber kaynayan iki sebze gibi. 

Öpüyorum. 

Dudaklarım soyuluyor. Sorun değil. İlaçlarım. Bir öpücüğün tende bıraktığı hislerde yok soyulmalarım. Sanki bir başkası öper de ben ancak hissederim. Dudakların ıslaklığı bulaşır sakallarıma. Sakallarım ıslanmış gibi gelmez. Sıcak ve ıslak dudaklar öperim, sıcak ve ıslak dudaklarımla. İlk öpücüğüm hep sorulur bana, oysa ben hiç gerçeği söylemem. 


Dosyalar arasındayım şimdi. Çok zaman geçti. Kışlar eskiden daha katı, daha karlıydı. Yağmurun merhametli bir tavrı vardı. Ve ben bir zamanlar olabileceğim insanları düşünürdüm. Kaygısızdım. Aşık oldum. Kaygılarım başladı. Yaşamak kaygısı sanıyorum en ağırı. Ve tuzlu bir denizde de değilim, kaldıramıyorum. 

dün. bir de genel.

 Hayat akıp gidiyor. Her an fark ediyorum bunu. Zaman durdurulamaz. Yine de ummak hoş. 

Fikret Kızılok’un “Ama babacığım” adında bir şarkısı var. Çok seviyorum. Şarkı bir çocuk için yazılmış. Fikret Kızılok’un kızına yahut oğluna, o kadarını hatırlamıyorum. Sık sık paylaşırım. İyi geliyor. Bazen dayanma gücü veriyor. Şarkıda, “Zaman değirmenini durdurmak kolay değil.” diyor. İlk dinlediğimde çok hoşuma gitmişti. Sonrasında neden imkansız bir şeyden kolay değil diye bahsettiğini merak ettim. Zaman değirmenini durdurmak imkansız zira. Fakat zaten ortada olan bir şey için çok düşünmeme gerek kalmadı. Şarkı, yukarıda da dediğim gibi, bir çocuğa yazılmıştı ve çocukların suratına öylece imkansız diyemeyiz. Bir umut gerek. Güçlü bir umut değil belki, garanti değil, ama bir umut. Çoğu zaman daha fazlasına ihtiyaç duymayız. Sık sık neden çocuklara bahşettiğimiz imkansız karşısındaki umudu kendimizden esirgediğimizi sorguluyorum. Yetişkinlik pek sevmediğim bir şey. Öte yandan çocukluğumu da sevmem ve asla dönmek istemem oralara. O yüzden yetişkinlik içinde esirim. Ama sorun değil. Yer yer seviyorum yetişkinliği. Sadece… biraz fazla melankolik. Belki de bu yüzden o küçük umudu esirgiyoruz. Zira umut acı sürecini uzatıyor.  


Dün işten çıktıktan sonra Kadıköy’e gittim. Hava kapalıydı, sağanak yağmur bastırdı. Ben işten çıkmadan önce bitti gerçi ama rüzgar fenaydı ve ben üşüdüm biraz. Yani, başka bir ifadeyle, yaz ortasında cennetten bir gündü. Çok heyecanlıydım. Kendimi mutlu hissediyordum. Neden bilmem. Çıktım işten, metroya atladım, telefonumda oyun falan oynadım, yer boşaldı oturdum. Her şey tıkırında. İndim metrodan, karnım çok açtı. Uzun zamandır öylesi bir açlık çekmemiştim. Hemen dilim pizzaya yemeye gittim. Tavuklu ve mantarlı olmak üzere iki dilimi mideye indirdim. Ayakta yemenin rahatlatıcı bir yanı olduğunu hissettim. Aklımda bu düşünceyle çıktım pizzacıdan. Dışarısı sakindi. Yağmurdan dolayı kalabalık pek yoktu. Boş bir banka geçtim. Arkadaşım gelecekti. Onu beklemeye başladım. Beklerden bir sigara yaktım. İnsanlar gelip geçiyordu. Apaçık bir alanda güneşin tacizine maruz kalmadan oturabilmenin nasıl harika olduğunu düşündüm. Özlemiştim. Bir ara sigara dumanımın birileri rahatsız edip etmeyeceğinden kaygılandım. Fakat kimseye gitmiyordu duman. Yine de başımı kaldırdım ve gökyüzüne üfledim. Bulutlar güzel görünüyordu. Telefonum çaldı. Arkadaşım gelmişti. Sarıldık. Özlemiştim. Kol kola yürümeye başladık. Çok sevdiğim kafeme gidiyorduk. Eskisi kadar zikzaklar çizmeden, kalabalık tarafından rahatsız edilmeden rahatça ilerledik. Azıcık sohbet ettik. Onu zaten olmayan insan kalabalığından iyice uzaklaştırdım, pek kimsenin kullanmadığı ara yollardan götürdüm. Sevdi bunu. Birkaç sevgili oturuyordu tenha sokakta, iyi hissettim. Genç, belki de liseliydiler. Bilmiyorum. Kafeye ilerledik. Butik bir otelin önünden geçtik. Yabancılar çıktı dışarı, birbirimizi tanımıyorduk. Ne onlar baktı bize ne de biz onlara. Hiçbir şey bizi kafemize giden yoldan döndüremezdi. İlerledik. Düz git, sola dön, tekrar sola dön ve işte kafe orada. Kalabalık değildi yine, şanslıydık. Hoş bir masaya geçtik. İçeceklerimizi söyledik. Madem ki yağmur yağıyordu ve sürekli rüzgara maruz kalmak hasta edecekti bizi; öyleyse hava sıcak içeceklerindi. Önce çay söyledim. Hala mutluydum. Çayımdan yudum aldım. Arkadaşıma baktım. Bana baktı. Gülümsedik. Bir iki sohbet girişimi yaşandı. Sonra arkama yaslandım. Ve fazlasıyla kötü hissettim. Bir yoksunluk, sıkkınlık, buhran bastı içimi. Üzgün hissetmeye başladım. Neyin eksikliğini yaşadığım bilmeden öylece üzülüyordum. Bir şeye ihtiyacım vardı ama neye hiçbir fikrim yoktu. Çok derin ve amansız bir can sıkıntısı duyumsuyordum sadece. 

Ve bu çok uzun süredir devam ediyor. 

Oturuyorum, hoş bir ortamdayım, arkadaşlarımla sarılıyım hatta, yahut evde kitap okuyorum, belki film izliyorum… Konserde bile olabilirim aslında, evet konserdeyken de geliyor bu his, öylece, kitabın heyecanlı sayfasında, filmin ortasında, arkadaşlarımın kahkahalarla güldüğü yerde, yalnız değilken, bir sorunum yokken, bir eksiklik ve yoksunluk içinde midem kasılıyor. Dışardan bir baskı yiyorum. Bayılmadan hemen önceki gibi dersem biraz abartmış olurum ama ona benzer bir şeyler işte. Ne yapıp edeceğimi bilemiyorum. 

Şu anda da geldi, yerleşti içime. Eksiklik. Olmayan şeylere dair özlem gibi. Yazıya dökemiyorum, döksem de kurtulamazmışım 

gibi. 

27 Temmuz 2023 Perşembe

kabullenebilirim.

Günü gelince her şey sonlanıyor. 

Dün arkadaşımlar Orhan Pamuk hakkında konuştuk. Bir biraz abartı oldu gerçi. Sadece Masumiyet Müzesi’nin girişi hakkında konuştuk. Masumiyet Müzesi’ne iki kez başladım, ikisinde de yarım bıraktım. Beni üzüyor zira ve neden bilmem mutlaka kötü bir sonla bitecek gibi geliyor. Sanırım ilişkilenme ve bağlar kurma benim hayatımda bayağı önemli bir yer tutuyor. Yanda yer alan yahut bir aksiyon macera oyunundaki gibi yan görevden ibaret değil. Bayağı hayatımın üstüne inşa edildiği temellerden biri. Ve bu konuda duygusalım. Bunu bir eziklik olarak görmeden de edemiyorum. Çünkü çoğu insan o kadar değilmiş gibi geliyor ve ben kendimi daha geride, daha hassas görmeden edemiyorum. Ama gerçekten kabullenmeden kaçamayız. Ve evet, ilişki, bağ kurmak, sevmek sevilmek ve paylaşmak benim için çok önemli. Hayatımda bu tür bir ilişki olmazsa hiçbir zaman tam hissedemeyeceğim. Öte yandan da çok zor bir şey. Bir ilişkinin doğabilmesi için bir sürü koşulun bir arada gerçekleşmesi gerekiyor. Ve esasında iki insanın bir birini sevmesi, birlikte olmayı istemesi ama olamaması bana çok üzücü geliyor. İnancımı da sarsıyor. 

Masumiyet Müzesi’nin girişinde, kahramanımız geçmişe dönük bir zaman diliminden bahsediyor. O zaman diliminin hayatının en güzel zamanları olduğunu ama bunu fark etmediğini belirtiyor. Bu aşırı acı verici bir farkındalık. Kendim için düşündüğümde, yirmi beş yıldır bu dünyadayım ve halihazırda yaşadığım günler bugünler değil. Geçmişe baktığımda hayatımın en güzel günlerinin geride kaldığını görebiliyorum. Kitapta kahramanımız eğer farkında olsaydı, o anları koruyup koruyamayacağını merak ediyor. Ben sanırım bir noktada, kendi güzel zamanlarımı yaşarken bunun farkındaydım. Hayır, bu da pek olmadı. Elbette, şu an hayatımın en güzel günlerini yaşıyorum diyordum ve yine elbette, daha güzellerini yaşamayacağıma ihtimal vermiyordum. Hala vermiyorum. Vermek istemiyorum. Öte yandan şu ana kadar yaşadığım en güzel günler geride kalmışken, kendimi sorgulamadan edemiyorum, o günlerin hakkını verebildim mi? Ya veremediysem. Ya gerçekten o günler, en güzel günlerimdiyse ve bir daha onlara yaklaşır zamanlarım olmayacaksa? Ve koca zaman diliminin küçük, kısa bir anında sahip olduğum şeyleri de tam anlamıyla tadamadıysam. Unutuyorum zira. Artık her şey silikleşiyor. Önce sesler gidiyor, sonra görüntüler. Galiba bu da yanlış oldu. İlk dokunuşlar gitti. Geri getiremedim. Daha fazlasının gideceğini de o gün anladım. 

Dün arkadaşıma da dedim. Artık kendimi çok yorgun hissediyorum. Sürekli bir arayış içinde olmak insanı fazlasıyla yıpratıyor. Yıprandım. Ve önüme şu an bir teklif gelse; istediğin şeyler olmayacak, aradığını bulamayacaksın ve yalnızlığın da baki kalacak ancak üzülme, bunu bir sorun olarak görmeyecek, bu duruma üzülmeyeceksin. Dinlen artık. Hiçbir şeyin olmayacağı kesin. Direkt kabul ederim bunu. Çünkü beklemek ve aramak ve uğraşmak sıktı, yordu, yıprattı. 

Eğer hayatımın en güzel zamanlarını geride bıraktıysam ve bir daha benzerlerini yaşayamayacaksam, tamam, buna üzülmemek kaydıyla kabul ederim bunu. Yeter ki kaygılarım son bulsun. Sorun deği

l. 

26 Temmuz 2023 Çarşamba

samimi bunaltı

 

Ne yapacağımı pek bilmiyorum. Bir şey yapmam gerek. Bir şey yapmak zorunda olmalıyım. Aksi halde neden böyle hissediyorum? Tuhaftır, aynı zamanda hiçbir şey yapmamalıymışım ve bu uzun durağanlık sürecine katlanmalıymışım gibi geliyor. Gerçekten öyle mi?

Günler geçiyorum. İçimde özlem perileri var. Çok uzun zamandır görünmüyorlardı. Askerde onlardan kurtulduğuma inanıyordum. Geçen zamanın geri gelmeyeceği en kati olgu olarak zihnimde yer etti. Hayır, ben kazıdım onu oraya. Zorla. Zamanla. Fakat nihayetinde zihnime sokabildim. Oysa şimdi tekrardan, özlüyorum. Kendimi. Bir zamanlar hissedebildiğim şeyleri.

Zamanın kıyısından yuvarlanıyorum gibi geliyor. Fark edilmek, yaranmak, sevilmek çabasıyla geçirdiğim yıllarımdan sonra aşırı yorgun hissediyorum kendimi. Çok yorgun. Artık sevilmek için uğraşmak istemiyorum. Dikkat çekmek için hiçbir şey yapasım yok. Herhangi bir muhabbeti ilerletmek koca bir dağı devirmek gibi. Ne isteğim var ne enerjim. İnsanlara iyi hissettirme motivasyonumu da tükettim.

Denedim çünkü. Pek çok şey denedim. Tükettim tüm yolları. İyileşmek gayesiyle yürünen yol amma uzun. Bir türlü bitmiyor. Ve sanki her şey bir bir kayboluyor.

Bizim burada bir park var. Sanırım iki yüz metre ötemde en fazla. Ara sokaklardan gidiliyor. Genelde insanlar köpeklerini gezdiriyor orada. Küçük bir park. Birkaç spor aleti, birkaç bank ve de kapalı bir basketbol sahasından ibaret. Sabahları ve akşamları, insanlar köpeklerini o sahaya bırakır ve kapılar kapanınca köpekler dilediğince oynaşmaya başlar. Eskiden o parkta çok otururdum. Ne zaman daralsam oraya giderdim. Ne zaman şiir yazsam yahut telefonla uzun uzun konuşmak istesem de oraya giderdim. Oraya hiç kitap okumak için gitmedim.

Şimdi düşününce, fırça çalısını ilk defa orada gördüm. En heyecanlı telefon konuşmalarımı orada yaptım. En can yakıcılar da oradaydı. Kaldırımlardan fışkıran çiçeklere orada şiir yazdım ve orada gökyüzüne bakıp, bir çiçek olmanın nasıl bir his olabileceğini kavradım.

Artık gidemiyorum oraya. Bir şeyler tükendi. Yalnızca kötü hissediyorum. İnsan tüm hislerini her yerine götürmemeli. Her zaman yürüdüğünüz sokakta yapmamalısınız kötü konuşmalarınızı. Huzur bulduğunuz sahilde ağlamamalısınız. Hissedilmemiş hüzünlere gebe şarkıları, üzgünken dinlememelisiniz. Çünkü duygular boya misali, her şeye karışıyor, değiştiriyor rengini. Artık huzurlu bir sahil değil orası, her zaman yürüdüğünüz sokak eskisi kadar buyurgan değil ve bazı şarkılar bir daha dinlenilmemek üzere kendini feda eder. Çok sinir bozucu bir durum.

Her şeyi tüketmekten bu kadar rahatsız olurken, kendimin de tükenmesini istemek bir tür çelişki değil elbet. Kurtuluş umudu taşıyorum zira. Madem tükeniyor her şey ve madem hiçbir şey bizimle değil sonuna kadar; tükeneyim bitsin istiyorum. Umudum tükensin, hayal kırıklıklarım tükensin, beklentim tükensin, şaşırmalarım, mutluluklarım tükensin. Hiçbir şey hissetmeyeyim. Amaçsız, ırak bir varoluşun sırtında öylece debeleneyim. Ne değişir ki?

Bilmiyorum.

Sıkıldım.

25 Temmuz 2023 Salı

kısacık bir anın içinde


Oda, bir tür sessizliğin ağırlığını taşıyordu. Bir salondu burası. Geniş, kırmızı bir koltuk göze çarpıyordu; rahat olduğu her halinden belliydi. Kuşkusuz, üstünde uzanılmış, pek çok gece filmler izlenmiş ve en az yarısında sevişilmişti. Akan terler, kırmızıya baskın gelememişti. Perdeler kapalıydı. Ortadaki sehpa, belirsiz bir zamanda kaydırılmış, koltuğa yanaştırılmıştı. Böylece oluşturulan boşluğa kalın bir de battaniye serilmişti. Kare desenli, yumuşak bir battaniyeydi bu. Battaniyenin üstünde iki kişi, bağdaş kurmuş, başlarını birbirlerinin omuzlarına dayamışlardı. Kadının saçları yer yer beyazlara bulanmıştı; adamınsa saçları yoktu, çenesiyle boynu arasında yer alan seyrek sakallar, yüzündeki tek tüylerdi.

İkisinde de tuhaf, fakat azıcık gözlemle hüznün ağır bastığı belli olan bir ruh hali okunuyordu. Adam yer yer ağlıyor, omuzları soluklarına uygun bir ritimle sallanıyordu. Kadın dirayetliydi. Adamın gözyaşlarını hissediyor, sallanan vücudu yüzünden kafasıyla omzuna yaptığı baskı canını acıtıyordu. Acıya uzun süre dayanamayacağını bilse de yine de adamı uyarmak istemedi. Fiziksel bir acı kurtuluştu onun için. Fakat hiçbir kurtuluşun daimî olmadığını bilecek kadar da yaşamıştı. Bir şeyler söylemesi gerektiğini biliyordu.

“Ümit?” dedi kadın. Ses tonu usul ve yumuşaktı; adamın göğsüne doğru indi, yavaşça çarptı oraya, ısıttı orayı.

“Evet?” dedi adam, titremelerinin arasından. Derince bir soluk aldı. Bu ses bile ona iyi gelmişti. İyileştirmiş miydi? Hayır, sadece iyi gelmişti. Bir esinti misali, ılık bir suyu takip eden ter damlaları, sanki yumuşak, ten hissinde bir peçeteyle silinmiş gibi geldi ona. “Ah, Serap,” diye inledi. “Keşke hiç susmasan!”

Kadın üzüldü. Susmamayı isterdi esasında. Ancak çok uzun bir süredir sadece dinlemeyi, gerçekten dinlemeyi, tüm sesleri işitmeyi, özümsemeyi, sömürmeyi istiyordu. Tüm sesler şimdi bir öykü anlatıyordu ona. O ise uslu bir çocuk gibi, şömineli sıcak bir odada, yaşlıca bir ninenin dizlerinin dinine çökmüş, usulca dinliyordu. Neden sonra devam etti: “Beni ilk ne zaman görmüştün, hatırlıyor musun?”

Adam gülümsedi. Göz yaşları kıvrılan yanaklarını görünce ne yapacaklarını şaşırıp, bir an yola devam edemediler. Sonra düzeldi yanakları, gerildi, sinekkaydı tıraşa minnet ederek kaydı gözz yaşları. Adam cevap vermeden önce, titreyen dudaklarının aralanmasına, ağzının heyecanla açılmasına müsaade etti ve bu sırada kadın geri çekildi, manzaranın tadını çıkarmak istiyordu. Bu ikisi için de eski bir ritüelin icrasından ibaretti.

“Hatırlıyorum,” dedi Ümit kısa bir süre sonra, gülümsemesi yayıldı. Göz yaşları tekrar şaşırdı. “Tabii ki hatırlıyorum!” diye devam etti coşkuyla, “Düşmanlarımın arasındaydın!”

*

Belirsiz bir sabahtı. Tarihi tam hatırlamıyorum. Bir önemi var mı bunun? O gün olanları hatırlıyorum. Belki tamamen değil; her ayrıntısıyla değil, ama önemli şeyleri hatırlıyorum işte. Bu yeterli. Bu yeterli, değil mi, Serap?

Evet, tarih belirsizdi, ama bir yaz günüydü. Sıcağı bugün bile hatırlıyorum. Son yılların en sıcak yazlarından biriydi hatta. Barajlar kurumaya yüz tutmuş, bazı illerde insanlar yağmur duası etmeye başlamıştı. Şimdiki gibi her yazın bu şekilde duyurulduğu günler değildi. O zaman ilk defa böyle haberler duyuyorduk. Alışılmadık korkulardı halkı saran. Tüm korkular gibi zamanla gücünü yitirdi. 

Doğrusu, o zamanlar… keyifliydi. İçinde bulunmaktan zevk aldığım bir arkadaş grubum vardı. Sıklıkla başkalarıyla dalga geçerdik. Yağmur duasına çıkanlar da o günlerde uğraşmaktan zevk aldığımız yeni kurbanlarımızdı. Ancak en büyük düşmanımız yazdan nefret edenlerdi. Tüm gün boyu sıcaktan dert yananlar, güneşe laf atanlar… Tiksiniyorduk onlardan. İnsan yazdan nasıl nefret ederdi ki? Ben severdim. Terlemek? İnsan terler, Serap. İnsan terlemeli de. Tüm güzel eylemlerin sonunda terlemez miyiz? Koşarken terleriz, lıkır lıkır su içtikten sonra bile sıcak basar üstümüze. Sevişirken, sarılırken terleriz, el ele yürürken avuçlarımız sularını paylaşmaz mı? Yaz sevilmeliydi. Sıcak sadece okşanmaktı.

Üniversitedeki ilk yılımı sonlandıran yazdı o yaz, aynı zamanda. Bir başka özelliği de buydu. Anılarla dolu bir dönem sonlanmıştı. Hayat ciddi yüzünü henüz göstermemiş yahut ben görmeyi reddetmiştim. Biliyorsun, reddederim bazen, neyi reddettiğimi dahi bilmeden. Eh, gençtim, aptaldım; tüm klişeleri, içimde gelişen çocuklarmışçasına benimsemiştim. Belki de benimsememiştim, hepsini parazit gibi taşıyordum, emin değilim. Nihayetinde… güzeldi işte. Güzeldi, değil mi? Fark ediyor musun, bir zamandan sonra, sanki zaman döngüsünde ufacık, keskin bir noktadan sonra, sadece senin onayına ihtiyaç duymaya başladım. Güzel olduğunu söylemen gerek güzel olması için. Söylemezsen ne olur bilmiyorum. Mutluydum ama.

Neden şimdi rahatsız hissettim, Serap? Sen hayatıma girmeden önce de mutluydum. Bunu söylemekten dahi beni neden rahatsız hissettiriyor? Saçma gelecek belki ama bundan rahatsız olmak da rahatsız ediyor beni. Bağımsızlığıma düşkünüm, bilirsin. Ondan dolayı böyleyim sanırım. Ama dayanamayacak da değilim. Senden önce de mutluydum. Ne utanıyorum ne yüksünüyorum bundan. Mutluluk güzel bir deneyim, dolu dolu belki de. Fakat hayat mutluluktan ibaret değil. Evet, senden önce mutluydum, senden sonrası ise… Her şey vardı. Yaşam, tam manasıyla, o gün başladı.

Perşembe’ydi. Böyle eskiye dalınca günü de hatırladım. Öğle yemeği için staj yaptığım yerden çıkmıştım. Osman Ağabey, öğle yemeği için iki saat izin vermişti. Çünkü iki gün önce oğluna matematik çalıştırmıştım. Çok bildiğimden değil, Serap; çocuk çok aptaldı. Basit şeyleri anlatmak için saatlerce uğraşmam gerekirdi. Ama çocuk yıldırıyordu beni, hayata küsecek hale geliyordum. Öğretmen olamayacağımı o günlerde anladım. Gerçi çocuğunun ne denli aptal olduğunu Osman Ağabey’e hiç söylemedim. Bir zamanlar bunun bir çeşit… erdemden kaynaklandığını düşünmekten zevk alırdım: Yücelik etmiştim. Aptallıktı, biliyorum.

Sana aptallıklarımı anlatmaya gerek yok gerçi, senden daha iyi kim bilebilir onları?

Sokak yemeklerini hep sevdim. Büfeler aşıklarımdı. Fakat ortamları, sokağa saçılmış masaları; hepsi beni çok gererdi. Sanki kalabalık güçlü bir dereymiş gibi gelirdi. Bir keresinde, küçükken dereye gitmiştik. Yüzmeye. Kuzenim boğulma tehlikesi geçirmişti. Hiç söylemiş miydim sana, o gün kuzenimin boğulmasını istediğimi? Artık biliyorsun. Bu kadar zamandan sonra dahi sana yeni bir şeyler söyleyebilmenin zevki bir başka oluyor doğrusu…

Köfteci Necip’in Yeri… Küçük bir salonu vardı; iki masa anca sığardı. Tek masa atarlardı. Müşteriler daha çok dışarıda buyur edilirdi. Büfeyi Necip Usta değil de oğlu Rasim işletirdi. O zamanlar körpe, kavruk bir gençti. Beni de severdi. Daima içeride otururdum. Köfte ekmeğimi yerken de onunla sohbet ederdim. Tuhaf biriydi doğrusu. Evet, o zamanlarda da. Benden iyi bilirsin gerçi. Ama söylemem gerek, ondan beklemediğim düşüncelere sahipti. Bir keresinde, “Yerinde olmak için neler vermezdim.” diyerek iç çekmişti. Neden böyle düşündüğünü sormadım. Nasıl tepki vermem gerektiğini kestiremeyeceğim şeyler anlatacağından çekinmiştim. Şimdi merak ediyorum, acaba ne demek istemişti? Keşke ona sorsaydım, hala vakit varken.

Özür dilerim. Hatırlatmak istememiştim. Neyse…

Her ne kadar Rasim’in sohbetini sevsem de o küçük salonda güvende hissetmezdim. Bir kale gibiydi orası benim için. Evet, dışarıda oturamazdım. İnsanlar gelip geçerken, yemeğime bakarken, nasıl rahat bir şekilde yiyebilirdim ki? Yemek yerken izlenilmek nasıl da korkunç bir şey! Ancak zalimlerin yapacağı bir eziyete rast gelmek gibi...

İçerisi ise fazla dardı, müşteriler hesap ödemeye girip çıktıkça temiz hava gittikçe azalırdı. Öte yandan, onlar düşmanımdı ve ben kalemde kapana kısılmış gibiydim. Her biri önce içeri giriyor, hesabı ödeyeceğine dair bir işaret yapıyor, -bu bazen basit bir jest, bazen sözde bir öksürme, bazen ise kibar bir sesleniş olurdu- kasadaki Burhan hesabı söylerken, bekleyen müşteri ıslak mendille ellerini siliyor, bir kürdan alıyor belki, sildiği ellerini kokluyor, boynuna dokunuyor sonra, nazikçe sürmeye çalışıyor sanki. Bütün bu anlamsızlıkların sonunda ise, çıkmadan hemen önce, bana bakıyor. Yemeğime, onu nasıl yediğime. Yemek boğazımda kalıyor sanki. Rahatsızlık bir anda içimde patlıyor. Hedefe ulaşmadan patlayan bir havan mermisi gibi. İçim daralıyor, genişliyor, mavilikler kırmızılarla bölünüyor. Muhtemelen içimde, izlemesi pek keyifli bir yıkım gerçekleşiyor.

Keşke sana gösterebilsem.

Serap… başka nasıl anlatabilirim sana? Ne dememi bekliyordun? Ancak böyle anlatacaktım. Uzun uzun ve anlamsız detaylarla. Başka türlüsü tatmin eder miydi ki seni? Hem kaç yıl geçti? Yirmi yıl… En az yirmi yıl, değil mi? Elbette, önce bu yıkımdan bahsetmeliydi. Çünkü ancak bu rahatsızlığımı ne kadar ciddiye aldığımı tamamen anladığında, sana duyduğum ilk nefreti anlayabilirsin. Nefret, öfke ve gizemli bir merak… Ama sen bütün bunları zaten biliyorsun, değil mi?

Keyifli bir şekilde geldim o gün. İki saat izin… Önce yemeğimi yer, sonra çarşıyı turlarım, diyordum. Çarşı serin olurdu, eserdi sürekli dar sokakları. Köşedeki kozmetikçiye yeni bir kız gelmişti. Tatlı, kısa boylu bir kızdı. Çiçekli etekler giyerdi. Bacakları süt beyazdı; dizine inen eteğiyle uyum içinde güneş altında parlardı. Haydi, kızma şimdi, anlatıyorum ya, sonuçta o değil, sen dinliyorsun tüm bunları… Ne de iyi ediyorsun. Eh, kız da bir garipti. Hoş bir gülümseme takınırdı yüzüne, ama sahte olduğunu bilirdim. Bazen, yani gerçekten güldüğü zamanlar, dişleri görünürdü. Bana böyle güldüğü olurdu. Bundan cesaret almıştım. İşte o gün, onu görmeye giderim ve belki o da beni görmek ister, diye umut ediyordum.

Ama... sen oradaydın. Köftecide yani. İçeri geçmiştin. Masamı kapmıştın. Hayır, masamı kaplamıştın. Sana şöyle bir bakmadım bile; sadece sinirlendim. Öfkeden kudurdum. İçim fokurdadı sanki.  Her şey birdenbire oldu. Her şeyden nefret ettim. En çok da senden. Ama bir şey demedim, çıktım öylece. Düşmanlar yurdumu basmıştı, kalem düşmüştü. Halkım katledilmiş, ekinlerim talan edilmişti. Taçsız, tahtsız ve halksız bir kraldım. Evsiz barksız, mutsuz ve açtım. Rasim arkamdan seslenmişti ama takmamıştım. Arkamı dönsem, onu dinlesem, onun kardeşi olduğunu ve o masayı benim için tuttuğunu öğrenecektim. Ama bilirsin ne kadar fevri olduğumu. Arkama bakmadım. Böylece bu yanlış anlaşılmanın çözümü ertelenmiş oldu. Evet, benim yüzümden geç tanıştık. O kadar güvensiz hissettim ki kimseyle konuşamazdım. O gün kozmetikçiye gitmedim. Eh, ne de başka bir gün…

Bu kadar şeyin üstüne, ertesi gün seni yine o masada görünce, senden iki kat daha fazla nefret etmemi anlarsın diye düşünüyorum, Serap. Etmiştim gerçekten. Keşke ölse, demiştim kendi kendime. Fakat bu sefer Rasim dışarıdaki masalardan birinde, tanıdık bir müşteriyle konuşuyordu. Ben daha uzaklaşamadan beni görmüştü. Her şeyin farkında bir patrondu o. Ondan habersiz sinek bile konamazdı masalarınıza, ki hatırlarsın, ne çok sinek vardı!

Rasim beni görünce, bana gülmüş, yanıma gelmiş, beni içeri çekerek senin onun kardeşi olduğu söylemişti: “Yahu dur, kaçma hemen. Serap bu, kız kardeşim. Arka sokaktaki dershaneye başladı geçende. Okuduğu bölümden memnun değil miymiş neymiş, anlamadım. O da saçma düşüncelere sahip senin gibi. Yemek yemeye buraya geliyor. Ben de senin masanda bekletiyorum onu. Hem senin yerini tutuyor hem de bana yarenlik ediyor. Dershane çok bunaltıyormuş onu, öyle dedi. Anlayacağın o da faydalanıyor bu işten.”

Böylece sana bakmıştım. İlk kez. Uzun, genç bir yüzün vardı. Gözlerin iriydi. Kaşlarını istemsizce sevmiştim sanırım. Biraz da esrarlı bakıyordun sanki. Ya da ben öyle baktığını sanmıştım. Ne de olsa düşman olmadığı ortaya çıkan bir düşmandın sen. Giz başka kime bu kadar yakışırdı? Siyah saçların uzundu, beline kadar kıvrım kıvrım iniyordu. Toplamamış, özgür bırakmıştın onları. Sen ayağa kalkıp, gülerek yanımıza gelirken, bir tutam saçın, en sevdiğim masama boylu boyunca süzülmüştü. Krallığımı işaretlemiştin sanki.

Boyun da uzundu. Göz göze gelmekten kaçınmak mümkün değildi. -En azında o an için değildi; yıllar içinde, nasıl kaçıracağımı, senden nasıl saklanacağımı da öğrenecektim elbet.- Gözlerin yeşildi. Büyük göz bebeklerin vardı dediğim gibi. Burnun ise kısa ve sivriydi. Ucunda eski bir yaranın izleri vardı. Dediğine göre bir salıncağın zinciri çizmişti. -Böyle bir şey ancak senin başına gelirdi zaten; bunu da sonraları anlayacaktım.- Dudakların ince, asimetrikti. Silik çatlaklarla çevrelenmişti. Yanakların soluk bir renge bürünmüş, kaşların çatık, düşmanca bir pozisyon takınmıştı. Seni nasıl da delice incelemiştim! Şu an hatırlamadığım pek çok şey daha geçmişti aklımdan. Pek azı normaldi. Kusurlardan oluşan methiyeler... Şimdi hepsi gitti, hiçbir şey kalmadı geriye. Hayır, aptallık ediyorum, doğru değil bu. Omzumda bir ağırlık hissediyorum, Serap, hissediyor musun sen de?

Rasim bir sipariş üzerine tezgahına dönüp bizi yalnız bıraktığında, “Masa aşığı psikopatla tanışabildim sonunda!” demiştin coşkuyla. Dudakların alayla kıvrılmış, gözlerin küçümser bir tavır takınmıştı. Sesin sinsi bir tona bürünmüştü. Fakat öte yandan samimi gelmiştin bana. Doğrudandı ifadelerin; kaygısızdı. Sonra Rasim’e derse yetişmen gerektiğini söylemiş ve çantanı vermesini söylemiştin. O tezgahın altından çıkardığı çantayı sana verirken, birbirinize akşam eve erken gitmekle ilgili sözde tehditlerde bulunurken ve dahi parmaklarını masama sürterek yanımdan geçerken, bana hiç bakmamıştın. Sadece kapıdan çıkıp da sola dönünce, bir an için, yüzün beyaz duvarın arkasında kalmadan önce, gözlerin beni bulmuştu. Saçların ani rüzgarla yüzüne vurmuş, gözlerin kısılmıştı. Gülümser gibi bir ifaden vardı. Diğer düşmanlarımdan biri olmadığını anlamıştım.

Derince ve biraz da çaresiz bir şekilde iç çektiğimi hatırlıyorum, göğsüm ısınmıştı şimdiki gibi; yeni bir düşman kazanmıştım. Ve galiba, bir şekilde kaybedeceğimi biliyordum.

*

Oda, üstündeki sessizliği atmıştı. Sanki her bir parçası bağırıyordu. Ortadaki, bir bütün oluşturmuş iki insanın sessizliğiydi bu ses. Biraz eskimişti, çatlaktı, yitikti ve uzaktandı; ama nihayetinde oradaydı. Kısacık bir anın içinde hapsolmuştu.

Kısacık an, bir süre daha devam etti. Sonra bitti.

 

 

 

18 Temmuz 2023 Salı

kontrolüm, hiçbir şeyin olmaması ve çamlıca tepesi.

 


Kontrolümü kaybetme istencim. 

Hayatım boyunca irademin elinden kayıp gitmesinden çok korktum. Zihnimin uyuşmasından, kontrolümü biraz olsun kaybetmekten ve sonrasında fazlasıyla pişman olacağım şeyler yapmaktan. Ne olurdu, beklediğim neydi bilmiyorum. Yanlış bir şey yapmaktan korkuyordum sanırım. Ağzımdan yanlış bir söz çıkması ihtimali terli kabuslara gebeydi benim için. Hataların bizi biz yaptığını çok fark ettim. 

Mesela ben çok zor uyuşurum. Dişçide yahut bir lokal anestezili bir operasyonda, normal hastalara oranla daha fazla narkozu enjekte ederler vücuduma. Hepsinden sonra bile acı illa ki gösterir kendini. Dişlerim sıkılır, bedenim bir an için kanıma el koyar. Mesela yine bu yüzden çok zor sarhoş olurum ben yahut hiç olmam. İlk alkol tüketimlerimin hiçbirinde sarhoş olmadım. Kafamda mayhoşumsu bir his bile var olmadı hiç. Zihnim hep açıktı. Görüşüm hiç bulanmadı. Çok fazla içersem ancak beynim ağırlaşır şimdi, ancak kafamda bir çarşaf varmış gibi hissederim. Üzerimdeki kontrol güdüsü o kadar fazla ki,  hiç kendimi kaybetmedim. Kendimi kaybetmeyi hiç istemedim.

Oysa artık kendimi kaybetmek istiyorum. Tüm düşüncelerimden uzaklaşmak kim olduğumu unutmak, belki bir an için kusmak, uzun bir süre için ise bayılmak… Fakat olmuyor. Öyle bir yetim yok. Beceri olarak görmeye başladım artık ve beceriksizim. Yıllarımın öz kontrol konusunda bu kadar katı geçmesinin beni sonradan bu kadar rahatsız etmesini hiç beklemiyordum. Ama ediyor. Çok hem de. 

Gücümün yetmediği bir şeylerin olması hissi fazlasıyla rahatsız edici. Yahut bir zamanlar istemediğim şeylerin, artık istesem bile olmayacak olması tarifi zor bir hisse sebep oluyor. 


Hiçbir şeyin olmaması.

Zaman geçiyor. Yazı ortaladık. Günler sıcak. İşe gidip geliyorum, arada arkadaşlarıma musallat oluyorum. Şehir bile değiştiriyorum. Hayaller kuruyorum. Yazıyorum. Pek izlemiyorum ama en azından başka şeyler yapıyorum. Yeni insanlar tanıyorum, eskiden tanıdıklarımı tekrar tanıyorum, tanıdığım bazılarından ise vazgeçmek zorunda kalıyorum. Hiçbir şey olmuyor. Yeni yerler keşfediyorum. Yeni yerlere gidiyorum. Hiçbir şey olmuyor. Daha önce bulunmadığım ortamlarda bulunuyorum. Hiçbir şey olmuyor. Hiçbir şey. 

Hiçbir şey olmuyor. 


Çamlıca Tepesi.


çamlıca tepesi nerede diye sordu

öğleden sonra

yemek üstü

tok, uykulu,

çocuktu henüz.

iskansız, hukuksuz,

küçük bir sanayide çalışıyor,

çırak.


sık sık takdir eder onu ustası

araba parçalarını ezber eden

çayı dökmeden taşıyabilen tüm çocukları edeceği gibi.

yeri okul falan değil bu dünyada

yersiz yurtsuz

ve göçebe

ve belki yörük.

bir tek çamlıca tepesinin nerede olduğunu bilmez.

tahayyül etmek ise zor yağlı tırnaklarla.

sormak,

mert insana has,

o da öyle mert bir çocuk.

pazuları çıkmış, zayıf,

çakırdan gözleri, terli kaşları altında parlar,

çiçeklere dahi benzemez,

yufka yüreği, eğik boynu,

terleyince parlayan esmer, kara ensesi ile güneş gibi bir çocuk.

"çamlıca tepesi nerede?"


çamlıca tepesi orada, desem,

gidecek gibi,

oysa aradaki sokaklar labirente benzer,

aradaki sokaklar susuz çöle benzer.

sokaklara dikilmiş binalar var sonra, kuşkonmaz korkuluklar gibi uzanır boylu boyunca.

şimdi desem ki orada

çamlıca tepesi yatar,

alçak bir tepedir aslında,

fidanlıklar, çalılar ve eğer şanslıysa ağaççıklar var orada,

hak olmaz.


on üçüncü sokakta

fırıncının kızı,

arada yardım eder babasına

soluk bir gül takılı saçlarına,

mahşerde aransa da bulunmaz bir gül

mahallenin serserisi kaçırmış

tıpkı kızın bakışlarını çaldığı gibi

ne şimdi ne o zaman

sahip olduklarından vazgeçecek gibi değil.

kız seviyor oğlanı,

oğlan sevgi ne demek tanımaz

ekmek sanar

süt sanar

oysa aklı tuz basar

sevgi ancak bir fırında yaşar.

oğlan aşık

her sabah kızı görmek

bakışlarına hapsetmek için

mülkiyetindeki kansız arzusu

ve kasıklarında karıncalarla

dikilir fırıncının kapısına.

"iki somun."

"buyur."

"sıcakmış."

"yeni çıktı."

"kolay gelsin."

"sağ ol."


çamlıca tepesi oğlanın omuzlarında yükselir.


tek kolu sakat

yüzünde mahcup bir ifade

vazgeçecek gibi değil

geçim derdi

yoksulluk.

mahallenin polisine düşman,

dövdüler birkaç kez

o da karakolun kapısını kırdı

ve polislerin anasına sövüp saydı,

kansızca andı;

"orospu çocukları!"


şimdi nur sokağında,

arabaların camları kırık

yakalanmadan hemen önce

bulduğu her şeyi satsa bile dinmez kini,

gönül borcundan hallice

sevgi kırıntısı bile kalmamış

gururu kolu gibi sakat

bakışları alaycı suçlamalar altında

kırık, ağırbaşlı.

karakolun köhne odasında şimdi de,

kolu kıstırılıp, duvara yapıştırılsa dahi

susmadan bağırıyor:

"orospu çocukları!"


çamlıca tepesi, camı kırılan son minibüsün arkasında.

oraya nur sokağından gidilir çocuk.


otobüslerin durmadığı bir durakta duracaksın,

nesibe teyzenin evi orada,

kırık camlarına kartonlar yapıştırılmış,

yatalak kocasının bakışları kartonlardan sızar,

gündelikçinin bilek gücünü kuşanmış nesibe teyze

çamlıca tepesinin nerede olduğunu bilmez.

çamlıca tepesi, hemen yamacında devinen nesibe teyzenin

bilmediği yerdedir çocuk.

oraya pek giden olmaz.


çöplüktür kıyısı,

ecnebilerin gettoları, sayısız gecenkondu,

yeni doğan çocukların çığlığıyla dolu.

çamlıca tepesi

sesler üstünde yükselir

bıçkın bir hıçkırıktır

tok karna bulunmaz.

yalnızca akşamları varolan bir karaltı.


sen iyisi mi çamlıca tepesini bulma

gitme oraya çocuk

daha değil

hem işin iş

önce kırılan camları onaracaksın

ardından gururları

en zoru odur ya

yılma

kolay değil bir dağı sırtlanmak.

ama çamlıca tepesi orada,

artık anımsarsın yerini ve hangi sokaklardan gidildiğini.


haydi paydos bitti,

güneş şimdi tepenin arkasına iner,

gölgesi

düşer üstüne,

haydi,

yat şu arabanın altına,

çamlıca tepesinin manzarası

en güzel

mazotu sızan bir arabanın altından seyredilir.



birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...