Oda, bir tür sessizliğin ağırlığını taşıyordu. Bir salondu burası. Geniş, kırmızı
bir koltuk göze çarpıyordu; rahat olduğu her halinden belliydi. Kuşkusuz,
üstünde uzanılmış, pek çok gece filmler izlenmiş ve en az yarısında
sevişilmişti. Akan terler, kırmızıya baskın gelememişti. Perdeler kapalıydı.
Ortadaki sehpa, belirsiz bir zamanda kaydırılmış, koltuğa yanaştırılmıştı.
Böylece oluşturulan boşluğa kalın bir de battaniye serilmişti. Kare desenli,
yumuşak bir battaniyeydi bu. Battaniyenin üstünde iki kişi, bağdaş kurmuş,
başlarını birbirlerinin omuzlarına dayamışlardı. Kadının saçları yer yer
beyazlara bulanmıştı; adamınsa saçları yoktu, çenesiyle boynu arasında yer alan
seyrek sakallar, yüzündeki tek tüylerdi.
İkisinde de tuhaf, fakat azıcık gözlemle hüznün ağır bastığı belli olan bir
ruh hali okunuyordu. Adam yer yer ağlıyor, omuzları soluklarına uygun bir
ritimle sallanıyordu. Kadın dirayetliydi. Adamın gözyaşlarını hissediyor,
sallanan vücudu yüzünden kafasıyla omzuna yaptığı baskı canını acıtıyordu. Acıya
uzun süre dayanamayacağını bilse de yine de adamı uyarmak istemedi. Fiziksel
bir acı kurtuluştu onun için. Fakat hiçbir kurtuluşun daimî olmadığını bilecek
kadar da yaşamıştı. Bir şeyler söylemesi gerektiğini biliyordu.
“Ümit?” dedi kadın. Ses tonu usul ve yumuşaktı; adamın göğsüne doğru indi,
yavaşça çarptı oraya, ısıttı orayı.
“Evet?” dedi adam, titremelerinin arasından. Derince bir soluk aldı. Bu ses
bile ona iyi gelmişti. İyileştirmiş miydi? Hayır, sadece iyi gelmişti. Bir
esinti misali, ılık bir suyu takip eden ter damlaları, sanki yumuşak, ten
hissinde bir peçeteyle silinmiş gibi geldi ona. “Ah, Serap,” diye inledi.
“Keşke hiç susmasan!”
Kadın üzüldü. Susmamayı isterdi esasında. Ancak çok uzun bir süredir sadece
dinlemeyi, gerçekten dinlemeyi, tüm sesleri işitmeyi, özümsemeyi, sömürmeyi istiyordu.
Tüm sesler şimdi bir öykü anlatıyordu ona. O ise uslu bir çocuk gibi, şömineli
sıcak bir odada, yaşlıca bir ninenin dizlerinin dinine çökmüş, usulca
dinliyordu. Neden sonra devam etti: “Beni ilk ne zaman görmüştün, hatırlıyor
musun?”
Adam gülümsedi. Göz yaşları kıvrılan yanaklarını görünce ne yapacaklarını şaşırıp,
bir an yola devam edemediler. Sonra düzeldi yanakları, gerildi, sinekkaydı tıraşa
minnet ederek kaydı gözz yaşları. Adam cevap vermeden önce, titreyen dudaklarının
aralanmasına, ağzının heyecanla açılmasına müsaade etti ve bu sırada kadın geri
çekildi, manzaranın tadını çıkarmak istiyordu. Bu ikisi için de eski bir
ritüelin icrasından ibaretti.
“Hatırlıyorum,” dedi Ümit kısa bir süre sonra, gülümsemesi yayıldı. Göz yaşları
tekrar şaşırdı. “Tabii ki hatırlıyorum!” diye devam etti coşkuyla, “Düşmanlarımın
arasındaydın!”
*
Belirsiz bir sabahtı. Tarihi tam hatırlamıyorum. Bir önemi var mı bunun? O
gün olanları hatırlıyorum. Belki tamamen değil; her ayrıntısıyla değil, ama
önemli şeyleri hatırlıyorum işte. Bu yeterli. Bu yeterli, değil mi, Serap?
Evet, tarih belirsizdi, ama bir yaz günüydü. Sıcağı bugün bile
hatırlıyorum. Son yılların en sıcak yazlarından biriydi hatta. Barajlar
kurumaya yüz tutmuş, bazı illerde insanlar yağmur duası etmeye başlamıştı. Şimdiki
gibi her yazın bu şekilde duyurulduğu günler değildi. O zaman ilk defa böyle
haberler duyuyorduk. Alışılmadık korkulardı halkı saran. Tüm korkular gibi zamanla
gücünü yitirdi.
Doğrusu, o zamanlar… keyifliydi. İçinde bulunmaktan zevk aldığım bir arkadaş
grubum vardı. Sıklıkla başkalarıyla dalga geçerdik. Yağmur duasına çıkanlar da
o günlerde uğraşmaktan zevk aldığımız yeni kurbanlarımızdı. Ancak en büyük
düşmanımız yazdan nefret edenlerdi. Tüm gün boyu sıcaktan dert yananlar, güneşe
laf atanlar… Tiksiniyorduk onlardan. İnsan yazdan nasıl nefret ederdi ki? Ben
severdim. Terlemek? İnsan terler, Serap. İnsan terlemeli de. Tüm güzel
eylemlerin sonunda terlemez miyiz? Koşarken terleriz, lıkır lıkır su içtikten
sonra bile sıcak basar üstümüze. Sevişirken, sarılırken terleriz, el ele
yürürken avuçlarımız sularını paylaşmaz mı? Yaz sevilmeliydi. Sıcak sadece
okşanmaktı.
Üniversitedeki ilk yılımı sonlandıran yazdı o yaz, aynı zamanda. Bir başka
özelliği de buydu. Anılarla dolu bir dönem sonlanmıştı. Hayat ciddi yüzünü
henüz göstermemiş yahut ben görmeyi reddetmiştim. Biliyorsun, reddederim bazen,
neyi reddettiğimi dahi bilmeden. Eh, gençtim, aptaldım; tüm klişeleri, içimde
gelişen çocuklarmışçasına benimsemiştim. Belki de benimsememiştim, hepsini
parazit gibi taşıyordum, emin değilim. Nihayetinde… güzeldi işte. Güzeldi,
değil mi? Fark ediyor musun, bir zamandan sonra, sanki zaman döngüsünde ufacık,
keskin bir noktadan sonra, sadece senin onayına ihtiyaç duymaya başladım. Güzel
olduğunu söylemen gerek güzel olması için. Söylemezsen ne olur bilmiyorum.
Mutluydum ama.
Neden şimdi rahatsız hissettim, Serap? Sen hayatıma girmeden önce de
mutluydum. Bunu söylemekten dahi beni neden rahatsız hissettiriyor? Saçma
gelecek belki ama bundan rahatsız olmak da rahatsız ediyor beni. Bağımsızlığıma
düşkünüm, bilirsin. Ondan dolayı böyleyim sanırım. Ama dayanamayacak da
değilim. Senden önce de mutluydum. Ne utanıyorum ne yüksünüyorum bundan.
Mutluluk güzel bir deneyim, dolu dolu belki de. Fakat hayat mutluluktan ibaret
değil. Evet, senden önce mutluydum, senden sonrası ise… Her şey vardı. Yaşam,
tam manasıyla, o gün başladı.
Perşembe’ydi. Böyle eskiye dalınca günü de hatırladım. Öğle yemeği için
staj yaptığım yerden çıkmıştım. Osman Ağabey, öğle yemeği için iki saat izin
vermişti. Çünkü iki gün önce oğluna matematik çalıştırmıştım. Çok bildiğimden
değil, Serap; çocuk çok aptaldı. Basit şeyleri anlatmak için saatlerce uğraşmam
gerekirdi. Ama çocuk yıldırıyordu beni, hayata küsecek hale geliyordum. Öğretmen
olamayacağımı o günlerde anladım. Gerçi çocuğunun ne denli aptal olduğunu Osman
Ağabey’e hiç söylemedim. Bir zamanlar bunun bir çeşit… erdemden kaynaklandığını
düşünmekten zevk alırdım: Yücelik etmiştim. Aptallıktı, biliyorum.
Sana aptallıklarımı anlatmaya gerek yok gerçi, senden daha iyi kim
bilebilir onları?
Sokak yemeklerini hep sevdim. Büfeler aşıklarımdı. Fakat ortamları, sokağa
saçılmış masaları; hepsi beni çok gererdi. Sanki kalabalık güçlü bir dereymiş
gibi gelirdi. Bir keresinde, küçükken dereye gitmiştik. Yüzmeye. Kuzenim
boğulma tehlikesi geçirmişti. Hiç söylemiş miydim sana, o gün kuzenimin boğulmasını
istediğimi? Artık biliyorsun. Bu kadar zamandan sonra dahi sana yeni bir şeyler
söyleyebilmenin zevki bir başka oluyor doğrusu…
Köfteci Necip’in Yeri… Küçük bir salonu vardı; iki masa anca sığardı. Tek
masa atarlardı. Müşteriler daha çok dışarıda buyur edilirdi. Büfeyi Necip Usta değil
de oğlu Rasim işletirdi. O zamanlar körpe, kavruk bir gençti. Beni de severdi.
Daima içeride otururdum. Köfte ekmeğimi yerken de onunla sohbet ederdim. Tuhaf
biriydi doğrusu. Evet, o zamanlarda da. Benden iyi bilirsin gerçi. Ama söylemem
gerek, ondan beklemediğim düşüncelere sahipti. Bir keresinde, “Yerinde olmak
için neler vermezdim.” diyerek iç çekmişti. Neden böyle düşündüğünü sormadım.
Nasıl tepki vermem gerektiğini kestiremeyeceğim şeyler anlatacağından
çekinmiştim. Şimdi merak ediyorum, acaba ne demek istemişti? Keşke ona
sorsaydım, hala vakit varken.
Özür dilerim. Hatırlatmak istememiştim. Neyse…
Her ne kadar Rasim’in sohbetini sevsem de o küçük salonda güvende
hissetmezdim. Bir kale gibiydi orası benim için. Evet, dışarıda oturamazdım.
İnsanlar gelip geçerken, yemeğime bakarken, nasıl rahat bir şekilde
yiyebilirdim ki? Yemek yerken izlenilmek nasıl da korkunç bir şey! Ancak
zalimlerin yapacağı bir eziyete rast gelmek gibi...
İçerisi ise fazla dardı, müşteriler hesap ödemeye girip çıktıkça temiz hava
gittikçe azalırdı. Öte yandan, onlar düşmanımdı ve ben kalemde kapana kısılmış
gibiydim. Her biri önce içeri giriyor, hesabı ödeyeceğine dair bir işaret
yapıyor, -bu bazen basit bir jest, bazen sözde bir öksürme, bazen ise kibar bir
sesleniş olurdu- kasadaki Burhan hesabı söylerken, bekleyen müşteri ıslak
mendille ellerini siliyor, bir kürdan alıyor belki, sildiği ellerini kokluyor,
boynuna dokunuyor sonra, nazikçe sürmeye çalışıyor sanki. Bütün bu
anlamsızlıkların sonunda ise, çıkmadan hemen önce, bana bakıyor. Yemeğime, onu
nasıl yediğime. Yemek boğazımda kalıyor sanki. Rahatsızlık bir anda içimde
patlıyor. Hedefe ulaşmadan patlayan bir havan mermisi gibi. İçim daralıyor,
genişliyor, mavilikler kırmızılarla bölünüyor. Muhtemelen içimde, izlemesi pek
keyifli bir yıkım gerçekleşiyor.
Keşke sana gösterebilsem.
Serap… başka nasıl anlatabilirim sana? Ne dememi bekliyordun? Ancak böyle
anlatacaktım. Uzun uzun ve anlamsız detaylarla. Başka türlüsü tatmin eder miydi
ki seni? Hem kaç yıl geçti? Yirmi yıl… En az yirmi yıl, değil mi? Elbette, önce
bu yıkımdan bahsetmeliydi. Çünkü ancak bu rahatsızlığımı ne kadar ciddiye
aldığımı tamamen anladığında, sana duyduğum ilk nefreti anlayabilirsin. Nefret,
öfke ve gizemli bir merak… Ama sen bütün bunları zaten biliyorsun, değil mi?
Keyifli bir şekilde geldim o gün. İki saat izin… Önce yemeğimi yer, sonra
çarşıyı turlarım, diyordum. Çarşı serin olurdu, eserdi sürekli dar sokakları. Köşedeki
kozmetikçiye yeni bir kız gelmişti. Tatlı, kısa boylu bir kızdı. Çiçekli
etekler giyerdi. Bacakları süt beyazdı; dizine inen eteğiyle uyum içinde güneş
altında parlardı. Haydi, kızma şimdi, anlatıyorum ya, sonuçta o değil, sen
dinliyorsun tüm bunları… Ne de iyi ediyorsun. Eh, kız da bir garipti. Hoş bir
gülümseme takınırdı yüzüne, ama sahte olduğunu bilirdim. Bazen, yani gerçekten
güldüğü zamanlar, dişleri görünürdü. Bana böyle güldüğü olurdu. Bundan cesaret
almıştım. İşte o gün, onu görmeye giderim ve belki o da beni görmek ister, diye
umut ediyordum.
Ama... sen oradaydın. Köftecide yani. İçeri geçmiştin. Masamı kapmıştın. Hayır,
masamı kaplamıştın. Sana şöyle bir bakmadım bile; sadece sinirlendim. Öfkeden
kudurdum. İçim fokurdadı sanki. Her şey birdenbire oldu. Her şeyden
nefret ettim. En çok da senden. Ama bir şey demedim, çıktım öylece. Düşmanlar
yurdumu basmıştı, kalem düşmüştü. Halkım katledilmiş, ekinlerim talan
edilmişti. Taçsız, tahtsız ve halksız bir kraldım. Evsiz barksız, mutsuz ve
açtım. Rasim arkamdan seslenmişti ama takmamıştım. Arkamı dönsem, onu dinlesem,
onun kardeşi olduğunu ve o masayı benim için tuttuğunu öğrenecektim. Ama bilirsin
ne kadar fevri olduğumu. Arkama bakmadım. Böylece bu yanlış anlaşılmanın çözümü
ertelenmiş oldu. Evet, benim yüzümden geç tanıştık. O kadar güvensiz hissettim
ki kimseyle konuşamazdım. O gün kozmetikçiye gitmedim. Eh, ne de başka bir gün…
Bu kadar şeyin üstüne, ertesi gün seni yine o masada görünce, senden iki
kat daha fazla nefret etmemi anlarsın diye düşünüyorum, Serap. Etmiştim
gerçekten. Keşke ölse, demiştim kendi kendime. Fakat bu sefer Rasim dışarıdaki
masalardan birinde, tanıdık bir müşteriyle konuşuyordu. Ben daha uzaklaşamadan
beni görmüştü. Her şeyin farkında bir patrondu o. Ondan habersiz sinek bile
konamazdı masalarınıza, ki hatırlarsın, ne çok sinek vardı!
Rasim beni görünce, bana gülmüş, yanıma gelmiş, beni içeri çekerek senin
onun kardeşi olduğu söylemişti: “Yahu dur, kaçma hemen. Serap bu, kız kardeşim.
Arka sokaktaki dershaneye başladı geçende. Okuduğu bölümden memnun değil miymiş
neymiş, anlamadım. O da saçma düşüncelere sahip senin gibi. Yemek yemeye buraya
geliyor. Ben de senin masanda bekletiyorum onu. Hem senin yerini tutuyor hem de
bana yarenlik ediyor. Dershane çok bunaltıyormuş onu, öyle dedi. Anlayacağın o
da faydalanıyor bu işten.”
Böylece sana bakmıştım. İlk kez. Uzun, genç bir yüzün vardı. Gözlerin
iriydi. Kaşlarını istemsizce sevmiştim sanırım. Biraz da esrarlı bakıyordun
sanki. Ya da ben öyle baktığını sanmıştım. Ne de olsa düşman olmadığı ortaya
çıkan bir düşmandın sen. Giz başka kime bu kadar yakışırdı? Siyah saçların
uzundu, beline kadar kıvrım kıvrım iniyordu. Toplamamış, özgür bırakmıştın
onları. Sen ayağa kalkıp, gülerek yanımıza gelirken, bir tutam saçın, en
sevdiğim masama boylu boyunca süzülmüştü. Krallığımı işaretlemiştin sanki.
Boyun da uzundu. Göz göze gelmekten kaçınmak mümkün değildi. -En azında o
an için değildi; yıllar içinde, nasıl kaçıracağımı, senden nasıl saklanacağımı
da öğrenecektim elbet.- Gözlerin yeşildi. Büyük göz bebeklerin vardı dediğim
gibi. Burnun ise kısa ve sivriydi. Ucunda eski bir yaranın izleri vardı.
Dediğine göre bir salıncağın zinciri çizmişti. -Böyle bir şey ancak senin
başına gelirdi zaten; bunu da sonraları anlayacaktım.- Dudakların ince,
asimetrikti. Silik çatlaklarla çevrelenmişti. Yanakların soluk bir renge
bürünmüş, kaşların çatık, düşmanca bir pozisyon takınmıştı. Seni nasıl da
delice incelemiştim! Şu an hatırlamadığım pek çok şey daha geçmişti aklımdan.
Pek azı normaldi. Kusurlardan oluşan methiyeler... Şimdi hepsi gitti, hiçbir
şey kalmadı geriye. Hayır, aptallık ediyorum, doğru değil bu. Omzumda bir
ağırlık hissediyorum, Serap, hissediyor musun sen de?
Rasim bir sipariş üzerine tezgahına dönüp bizi yalnız bıraktığında, “Masa
aşığı psikopatla tanışabildim sonunda!” demiştin coşkuyla. Dudakların alayla
kıvrılmış, gözlerin küçümser bir tavır takınmıştı. Sesin sinsi bir tona
bürünmüştü. Fakat öte yandan samimi gelmiştin bana. Doğrudandı ifadelerin;
kaygısızdı. Sonra Rasim’e derse yetişmen gerektiğini söylemiş ve çantanı
vermesini söylemiştin. O tezgahın altından çıkardığı çantayı sana verirken,
birbirinize akşam eve erken gitmekle ilgili sözde tehditlerde bulunurken ve
dahi parmaklarını masama sürterek yanımdan geçerken, bana hiç bakmamıştın.
Sadece kapıdan çıkıp da sola dönünce, bir an için, yüzün beyaz duvarın
arkasında kalmadan önce, gözlerin beni bulmuştu. Saçların ani rüzgarla yüzüne
vurmuş, gözlerin kısılmıştı. Gülümser gibi bir ifaden vardı. Diğer
düşmanlarımdan biri olmadığını anlamıştım.
Derince ve biraz da çaresiz bir şekilde iç çektiğimi hatırlıyorum, göğsüm
ısınmıştı şimdiki gibi; yeni bir düşman kazanmıştım. Ve galiba, bir şekilde
kaybedeceğimi biliyordum.
*
Oda, üstündeki sessizliği atmıştı. Sanki her bir parçası bağırıyordu.
Ortadaki, bir bütün oluşturmuş iki insanın sessizliğiydi bu ses. Biraz
eskimişti, çatlaktı, yitikti ve uzaktandı; ama nihayetinde oradaydı. Kısacık
bir anın içinde hapsolmuştu.
Kısacık an, bir süre daha devam etti. Sonra bitti.