Kadıköy.
Dün kendi başıma köye indim.
Rıhtım güzel geldi gözüme, güneşliydi ve insanlar cıvıl cıvıldı. Gülüyor,
konuşuyor hatta dans ediyorlardı. İzledim biraz. Yaparım sık sık. 4. çıkıştan
çıkıp, önce bir denize bakarım. Gelen giden vapurlar olur muhakkak, bir grup
dans ediyordur. Şarkı söyleyenler de orada yerini bulur hemen. Pek sevmem
gerçi. Ama sokak sanatçıları hakkında, vahşine öldürülmediklerinde konuşacağım.
Denizden ve denizi izleyenlerden
aldıktan sonra gözlerimi, içe doğru çeviririm. Bahariye ile moda arasında
tercih yapmak zorunda kalmadan dümdüz ilerlerim. Bu tercihi hep yola bırakırım.
Bırakırdım daha doğrusu. Dün böyle bir tercih yapmadım. Ara sokaklardan, insan
kalabalığına karışmadan ve fakat pek uzağında da durmadan ilerledim. Sevdiğim
kafeme gittim. Adını hala bilmiyorum. Kendisi İstanbul’da ilk gittiğim kafe
olma unvanını taşıyor. Arkadaşlarım götürmüştü. Bir konser sonrasında. Yol ne
kadar da karışık gelmişti. Oysa şimdi oralardaki her ara sokağı biliyorum.
Ağlama sokağım bile var; bitişiğinde hemen kedilerle teselli buluyorsunuz.
Keşfettim çünkü yürüdüm. Yalnız başıma. Avare misali. Her gün, nadiren iki
günde bir. Başka yere gitmedim. Oralarda dolaştım. Oturdum, okudum, düşledim.
Hepsini yaptıktan sonra kitapçıları gezer, sonra sakin adımlarla metroya dönerdim.
İyi gelirdi insanları görmek, neşe verirdi. Eskiden. Sonra bir şeyler oldu ve
tek başıma gidemez oldum. Anı ekmiştim çünkü. Her sokak başında bir anım vardı.
Eskiden olduğum insana dair anılar, hiç olmadığım insanlara dair anılar ve en
kötüsü olabileceklerime ilişkin anılar. Kadıköy, bir açıdan kabre dönmüştü
benim için. Yalnızca arkadaşlarımla buluşmaya gidiyordum. Yalnız bir dakika
bile duramıyordum. Kitapçıları gezmeyeli aylar olmuştu, rastgele oturup bir
şeyler içmeyeli de…
Dün bunu tam anlamıyla kırmak
istedim. Öyle kolay olmadı. Aslında önce birileri olsun istedim. Biri, bir amaç
belki de. Olmadı. Eh, yalnızlıkla barışmanın ve ona sığınmanın vaktidir dedim.
Gittim. Oturdum kafeme, bir şeyler içtim, arkadaşlarımla mesajlaştım, kitap
okudum, yazı yazdım, iki tane bok gibi şiir yazdım, bir şeylere heveslendim.
Hoşuma gitti orada öylece oturmak, yalnız başıma ve gelen geçeni kovalamak rüya
alemlerimde. Eskisi gibi. Sonra kalktım kitapçıları gezdim. Bir tane kitap
aldım. Gülümsedim. Çalışanlarla sohbet ettim. Çıktım. Gözüm kimseyi aramadı.
Hiçbir anı çarpmadı bana. Kadıköy sanki yeniden yalnızca benimdi. Kendimi
bulduğum yer olmuştu tekrardan. İstanbul boktan bir yer. Kaos. Ama İstanbul’un
içinde Kadıköy var. Kadıköy benim tam anlamıyla ait hissettiğim tek yer.
Eskişehir’de yaşadım, İzmir’de de yaşadım. Hayatım ekseriyetle bu iki şehirde
geçti. Buraya İzmir’den taşındım zaten. Fakat hiçbir yerde, Kadıköy’de olduğum
gibi hissetmedim. Beni kucakladı. Bana yazdırdı. Kollarını açarak, içine anılar
ekmeme izin verdi ve beni onlarla kanattı. Ve kanatmaya devam etti. Sonra yine
kendisi sardı. Kadıköy, sarılmak yasaktır duvarının önünde bana sayısız
sarılmalar bahşetti. Ve bir daha o yazıyı görmeyeceğim sayısız yolu önüme
serdi. Kadıköy ağlamalarımı gizledi, beni kedileriyle teselli etti. Güzel heyecanlarla
koşturdu sokaklarında, gece güvenle yürüttü ve boş hayallere dalabileceğim
bankları sundu cömertçe. Evimde hissettirdi. Kadıköy’de olduğum tüm zamanlarda
gitmem gereken başka bir yer olmadı hiç.
Kadıköy dün beni onarmaya
başladı. Minnettarım. O yüzden bugün sadece onun hakkında zırvalamak istedim.
“Sebepsiz gülüşüm
caddelerde
Memnuniyetimden;
Ve bu çılgınlık
delicesine
İçimden geliyor.
Dilsiz değilim
susamam
Öyle ölüler gibi
Bu güzel dünya
ortasında.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder