Kontrolümü kaybetme istencim.
Hayatım boyunca irademin elinden kayıp gitmesinden çok korktum. Zihnimin uyuşmasından, kontrolümü biraz olsun kaybetmekten ve sonrasında fazlasıyla pişman olacağım şeyler yapmaktan. Ne olurdu, beklediğim neydi bilmiyorum. Yanlış bir şey yapmaktan korkuyordum sanırım. Ağzımdan yanlış bir söz çıkması ihtimali terli kabuslara gebeydi benim için. Hataların bizi biz yaptığını çok fark ettim.
Mesela ben çok zor uyuşurum. Dişçide yahut bir lokal anestezili bir operasyonda, normal hastalara oranla daha fazla narkozu enjekte ederler vücuduma. Hepsinden sonra bile acı illa ki gösterir kendini. Dişlerim sıkılır, bedenim bir an için kanıma el koyar. Mesela yine bu yüzden çok zor sarhoş olurum ben yahut hiç olmam. İlk alkol tüketimlerimin hiçbirinde sarhoş olmadım. Kafamda mayhoşumsu bir his bile var olmadı hiç. Zihnim hep açıktı. Görüşüm hiç bulanmadı. Çok fazla içersem ancak beynim ağırlaşır şimdi, ancak kafamda bir çarşaf varmış gibi hissederim. Üzerimdeki kontrol güdüsü o kadar fazla ki, hiç kendimi kaybetmedim. Kendimi kaybetmeyi hiç istemedim.
Oysa artık kendimi kaybetmek istiyorum. Tüm düşüncelerimden uzaklaşmak kim olduğumu unutmak, belki bir an için kusmak, uzun bir süre için ise bayılmak… Fakat olmuyor. Öyle bir yetim yok. Beceri olarak görmeye başladım artık ve beceriksizim. Yıllarımın öz kontrol konusunda bu kadar katı geçmesinin beni sonradan bu kadar rahatsız etmesini hiç beklemiyordum. Ama ediyor. Çok hem de.
Gücümün yetmediği bir şeylerin olması hissi fazlasıyla rahatsız edici. Yahut bir zamanlar istemediğim şeylerin, artık istesem bile olmayacak olması tarifi zor bir hisse sebep oluyor.
Hiçbir şeyin olmaması.
Zaman geçiyor. Yazı ortaladık. Günler sıcak. İşe gidip geliyorum, arada arkadaşlarıma musallat oluyorum. Şehir bile değiştiriyorum. Hayaller kuruyorum. Yazıyorum. Pek izlemiyorum ama en azından başka şeyler yapıyorum. Yeni insanlar tanıyorum, eskiden tanıdıklarımı tekrar tanıyorum, tanıdığım bazılarından ise vazgeçmek zorunda kalıyorum. Hiçbir şey olmuyor. Yeni yerler keşfediyorum. Yeni yerlere gidiyorum. Hiçbir şey olmuyor. Daha önce bulunmadığım ortamlarda bulunuyorum. Hiçbir şey olmuyor. Hiçbir şey.
Hiçbir şey olmuyor.
Çamlıca Tepesi.
çamlıca tepesi nerede diye sordu
öğleden sonra
yemek üstü
tok, uykulu,
çocuktu henüz.
iskansız, hukuksuz,
küçük bir sanayide çalışıyor,
çırak.
sık sık takdir eder onu ustası
araba parçalarını ezber eden
çayı dökmeden taşıyabilen tüm çocukları edeceği gibi.
yeri okul falan değil bu dünyada
yersiz yurtsuz
ve göçebe
ve belki yörük.
bir tek çamlıca tepesinin nerede olduğunu bilmez.
tahayyül etmek ise zor yağlı tırnaklarla.
sormak,
mert insana has,
o da öyle mert bir çocuk.
pazuları çıkmış, zayıf,
çakırdan gözleri, terli kaşları altında parlar,
çiçeklere dahi benzemez,
yufka yüreği, eğik boynu,
terleyince parlayan esmer, kara ensesi ile güneş gibi bir çocuk.
"çamlıca tepesi nerede?"
çamlıca tepesi orada, desem,
gidecek gibi,
oysa aradaki sokaklar labirente benzer,
aradaki sokaklar susuz çöle benzer.
sokaklara dikilmiş binalar var sonra, kuşkonmaz korkuluklar gibi uzanır boylu boyunca.
şimdi desem ki orada
çamlıca tepesi yatar,
alçak bir tepedir aslında,
fidanlıklar, çalılar ve eğer şanslıysa ağaççıklar var orada,
hak olmaz.
on üçüncü sokakta
fırıncının kızı,
arada yardım eder babasına
soluk bir gül takılı saçlarına,
mahşerde aransa da bulunmaz bir gül
mahallenin serserisi kaçırmış
tıpkı kızın bakışlarını çaldığı gibi
ne şimdi ne o zaman
sahip olduklarından vazgeçecek gibi değil.
kız seviyor oğlanı,
oğlan sevgi ne demek tanımaz
ekmek sanar
süt sanar
oysa aklı tuz basar
sevgi ancak bir fırında yaşar.
oğlan aşık
her sabah kızı görmek
bakışlarına hapsetmek için
mülkiyetindeki kansız arzusu
ve kasıklarında karıncalarla
dikilir fırıncının kapısına.
"iki somun."
"buyur."
"sıcakmış."
"yeni çıktı."
"kolay gelsin."
"sağ ol."
çamlıca tepesi oğlanın omuzlarında yükselir.
tek kolu sakat
yüzünde mahcup bir ifade
vazgeçecek gibi değil
geçim derdi
yoksulluk.
mahallenin polisine düşman,
dövdüler birkaç kez
o da karakolun kapısını kırdı
ve polislerin anasına sövüp saydı,
kansızca andı;
"orospu çocukları!"
şimdi nur sokağında,
arabaların camları kırık
yakalanmadan hemen önce
bulduğu her şeyi satsa bile dinmez kini,
gönül borcundan hallice
sevgi kırıntısı bile kalmamış
gururu kolu gibi sakat
bakışları alaycı suçlamalar altında
kırık, ağırbaşlı.
karakolun köhne odasında şimdi de,
kolu kıstırılıp, duvara yapıştırılsa dahi
susmadan bağırıyor:
"orospu çocukları!"
çamlıca tepesi, camı kırılan son minibüsün arkasında.
oraya nur sokağından gidilir çocuk.
otobüslerin durmadığı bir durakta duracaksın,
nesibe teyzenin evi orada,
kırık camlarına kartonlar yapıştırılmış,
yatalak kocasının bakışları kartonlardan sızar,
gündelikçinin bilek gücünü kuşanmış nesibe teyze
çamlıca tepesinin nerede olduğunu bilmez.
çamlıca tepesi, hemen yamacında devinen nesibe teyzenin
bilmediği yerdedir çocuk.
oraya pek giden olmaz.
çöplüktür kıyısı,
ecnebilerin gettoları, sayısız gecenkondu,
yeni doğan çocukların çığlığıyla dolu.
çamlıca tepesi
sesler üstünde yükselir
bıçkın bir hıçkırıktır
tok karna bulunmaz.
yalnızca akşamları varolan bir karaltı.
sen iyisi mi çamlıca tepesini bulma
gitme oraya çocuk
daha değil
hem işin iş
önce kırılan camları onaracaksın
ardından gururları
en zoru odur ya
yılma
kolay değil bir dağı sırtlanmak.
ama çamlıca tepesi orada,
artık anımsarsın yerini ve hangi sokaklardan gidildiğini.
haydi paydos bitti,
güneş şimdi tepenin arkasına iner,
gölgesi
düşer üstüne,
haydi,
yat şu arabanın altına,
çamlıca tepesinin manzarası
en güzel
mazotu sızan bir arabanın altından seyredilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder