3 Mayıs 2024 Cuma

çürümüş?

 

Kendimi yaşlı hissediyorum. Yaşlı. İhtiyarlamış. Köhnemiş. Çürümüş? Hayır, henüz çürümemiş. Bilge değilim ama. Yaş aldım, olgunlaştım fakat bilge değilim. Neden bilmiyorum. Bilge olsaydım, hani o bilgelerden, belki bir nehirde yıkanırken yahut sadece köy meydanında yürürken, kendisine danışılan, saçma ama bilgece cevaplara gebe sorular sorulan bir bilge olsaydım yani, daha mutlu olur muydum?

Bilmiyorum.
Peşinden koştuğum mutluluk değil. Hatta, sanırım hiç olmadı. Neydi öyleyse?

Yaşım büyüyünce öğrenirim sanıyordum. Güzel söylerde bulurdum belki? Doğrusu yer yer çokça işittim hani. Bazı bazı ise hiçbir söz işitmediğim günler yaşadım. Hepsi geçmişte kaldı. Kimini doğduğum yerde bıraktım, kimi bir otobüs yolculuğunda dinlenme tesisinde fazla kaldı, kimi sevdiğim insanlara aitti, onlardan çalamadım, kimi hiç benim olmadı, sadece eksikliklerini duyumsadım. Sonra… hayırsız tesadüflerde bulurdum belki? Hayat her şeye gebe değil miydi? Benim de hayırsız tesadüflerim oldu ve yağmurlu yahut kara kuru günlerde içerlerdim. 

Belki… Her şeyi yaşarsam, yaşadığımdan öğrenirim, diye düşündüm. Yaşamak kaygısı benim için de ağır bastı. Ekmek sırasına hiç girmedim gerçi, fakat, anımsıyorum, belediye suyu için bekledim. Hayır, hayır, yaşam kaygısı böyle bir şey değildi benim için. Geceleri, ertesi gün okul varken, Galatasaraylı perdem sonuna kadar örtülü bir şekilde beni tüm yabancı gözlerden korurken buldu beni; yatağımda yalnızdım. Hiç üşümedim, fakat fazlasıyla titrerdim.

Başka insanların öğretebileceğini de düşünmedim desem yalan olur, başka bir şey düşünemedim en yalnız ve umutsuz anlarımda. Belli bir yıla kadar kimse olmadı sesimi duyurabileceğim kadar yakınımda. Hiç kahkaha duymadım. Sonra çok fazla insan vardı. Hepsinin sesi birbirine karışınca da bir şey duyamadığımı fark ettiğimde gülümsedim.

Ölümlerden bir şey öğrenemeyeceğim ise hep biliyordum. Meze ettim yıllarca, benden çıkan her şeye. Benden çıkan… Ölüm, belki de benden çıkacak son şey olacak. Ancak kendi ölümümle öğreneceksem bazı şeyleri, ne yazık. Yıllarca ölümden korktuğumu sandım. Sonra bir gece, açıkçası yakınken kendisine, o kadar da korkmadığımı anladım. O zamanlar bunu aptalca bulmuştum. Şimdi? Ölüme dair düşüncelerimi yargılamayı bir hayli zaman önce bıraktım.

Yeni doğan bir çocuğun suratına bakınca da pek bir şey hissetmedim. Çirkin oluyor çoğu bebek doğar doğmaz. Yaşam güzellik getirmiyor. Ancak kucaklıyor. Sıcak, coşkun ve kadirşinas bir sarılmayla yapıyor bunu. Al al olmuş yanaklar, şefkatli bir yürek ve terli bir alınla. İlk sarılmamı neden anımsayamıyorum?

Henüz yirmi altı yaşındayım. Kendimi yaşlı hissediyorum. Yirmi beş yaşındaki gibi değil. O zaman, yani geçen yıl, bir kaygı dalgasına kapılıyordum yaşımı düşününce. Genç olduğumu biliyor, yaşlanmaktan korkuyordum. Şimdi ise yaşlanmaktan korkmuyor, yaşlandığımı biliyorum. Kafamın bazı şeyleri kaldırmamasından anlıyorum bunu. Bedenimden anlıyorum. Hiçbir zaman çok sağlıklı olmayan etten kemikten bedenim bas bas bağırıyor kulağım dinince; yaşlanıyorum.

Ve kalıcı bir mutluluğu tam manasıyla aramamış olmama rağmen bulamamak sancısı var içimde. Belki de hiç var olmadığını öğrenmek için fazla geç kaldım. Evet, belki de henüz çürümedim gerçekten. Belki bazı şeyleri ancak çürümeyle keşfediyoruzdur?

dişbudak

kafenin yanındaki ağaçtan,

çirkin bir uskumruydu,

evet;

kokuyordu da üstelik!


kimse orada ne aradığını 

sormayacak mı?


ağaç ki dallı budaklı,

fakat ağaç işte  

neydi bu?

hah, dişbudak olmalı,

uskumru döken bir dişbudak.


kimse mi?

hiç kimse mi?


işte, bak!

yeşil vosvosun üstüne düştü 

biri

öteki de sallanıyor orada

düşecek birazdan,

kimse sormadan!


kimse sormayacak.

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...