30 Mayıs 2023 Salı

dört. anlam. anlamsızlık. seçim. ve belki de her şeyin böyle olması gerekiyordur.

 

 

            Çocukluğumdan beri anlam ararım. Hayatın, yaşamın bir anlamı yok. Anlamsız her şey. Buna inanıyorum çoğu zaman. Camus taraftarı demezdim kendime sanırım, ancak ona katılıyor ve biraz daha ileri gidiyorum: Yaşam hakikaten hiçbir şey değil ve itinayla yaşamak tek çaremiz.

            Seçimler geldi geçti, malum. Kaybettik yine. Yine. Yine. Yirmi beş yaşındayım; bir sürü mağlubiyet gördüm. Eh, İstanbul seçimlerinde İstanbul’da olmadığımı da hesaba katarsak, aslında sadece mağlubiyet gördüm. Hiç kazanmadım. Yine ummaktan vazgeçmedim. Nedenini bilmiyorum. Gerçekten anlamlı bir şey peşinde koştuğumu da düşünmüyorum. Ama itiraf etmem gerekir ki; ılık bir akşam, balkonda sigara içerken aklıma gelen, üstüme bir gölge misali çöken karamsarlıkla baş etmek beni çok zorluyor.

            Bir sonraki seçimde otuz yaşını geçmiş olacağım. Beni tanıyan herkesin bildiği gibi, bu yaşımda dahi kendimi fazlasıyla yaşlı hissediyorum. Otuzlarımda ne halde olacağımı düşünemiyorum bile. Hayat ve ölüm hakkımda çocukluğumda, ergenliğim ve üniversitenin ilk yıllarında olduğumdan daha karamsarım. Yaşamımı heba ediyorum gibi hissediyorum. Beş yıl daha bu yönetim altında yaşamanın bana neler kaybettireceğini düşününce içim sadece daralmıyor, sanki kavruluyor. Gitmeyi düşünüyorum. Kimi zaman. Neden?

            Bir hayatım var, sadece bir kez yaşama hakkına sahip oldum; sonuna kadar kullanmak istiyorum. Gitmek, gençliğim, erken dönem gençliğimin, hatalar yapabildiğim yıllarımın kalanlarını daha özgür, daha kabul göreceğim topraklarda yaşamak istiyorum. Esasında, tüm o mutlu anıları, burada, halkımla yaşamak isterim ama olmayınca olmuyor demeyi de bilmem lazım belki de. Evet, eskiden istemiyordum ama artık istiyorum. Ve evet, yine de gitmeyeceğim.

            Kurtuluş yalnızca benim için olacak zira. Ailem burada kalacak. Ailemle ilişkilerim iyi, sevgi dolu büyüdüm tüm sıkıntılara, düşmanlıklara ve akraba zulmüne rağmen. Ellerinde kalan her şeyi verdiler bana. Hep öncelik oldum. Aksi halde şu an sahip olduğum hiçbir şeye sahip olamazdım başka bir hayatta. Şu anda sahip olduklarıma sahip olmadığıma dair inanışım başka bir mesele ama- Neyse. Demem o ki; annem gidemez, babam gitmez, arkadaşlarımın, çok sevdiğim arkadaşlarımın yarısı gidemez, çocukken bana bakmış, evladı yerine koymuş teyzem gidemez, ufak bir yolculuğumda bile benim için telaşlanan anneannem gidemez, hiç tanımadığım ama gençliği aynı baskıya denk gelen yaşıtlarımdan çoğu gidemez, daha küçük kardeşlerim, özellikle kız kardeşlerim… Çoğu gidemez. Ve bırakmak istemiyorum onları. Kimseyi. Pes etmek istemiyorum.

            Yaşam anlamsız. Anlamı biz veririz. Evet, yaşamımı istemediğim bu koşullarda baskı altında, tehlike altında ve nefret edilerek yaşamak istemiyorum. Fakat içten bir şekilde inanıyorum ki, belki de tüm olay budur. Yaşamımın zaten o kadar bir değeri yoktu. Belki de hikayem budur. Belki de bu dünya üzerinde alıp verdiğim ve alıp vermeye devam edeceğim nefeslerin anlamı budur. Belki de korurken öleceğim tepe mücadele tepesidir. Belki de bu hayata yalnızca ve yalnızca daha güzel günler uğruna mücadele etmek, bu uğurda yoldaşlarımla dayanışmak için gelmişimdir. Belki de daha fazlası yoktur.

            Bu düşünce bana hüzün vermiyor. Aksine güçle doluyorum. Çünkü hiçbir şey olmayan yaşamımı, buna dönüştürmekte bir beis görmüyorum. Gururluyum aksine. Coşkuluyum da. Ölümden korkmuyorum. Dünyada uğruna mücadele edilmeyecek hiçbir şey yok. Koca Süleyman’ın da dediği gibi; uğraşmak boş olmaz, haktır.

            Ve uğraşacağım.

            Ve uğraşmayı sürdüreceğim.

            Ve sürdürmeyi de sürdüreceğim.

            Nihayetinde bitmedi daha sürüyor kavgamız ve sürecek de.  

25 Mayıs 2023 Perşembe

üç. otlak, kışlak ve de sığınak.

 

 

Zulüm.

Değişim.

Direniş.

Zulme karşı mukavemet.

Eskiden bir öykü yazmıştım. Parçalanmaya, yıkılmaya, un ufak olmaya yüz tutmuş bir evden bahsediyordum. Sanırım bu blog’un derinlerinde hala durmakta o yazım. Aynı şekilde. Yıkılmaya yüz tutmuş bir halde üstelik.

Kendimce bir şeyler karalıyordun. Düşüncelerimi ortaya dökmek, çarpık, bozuk sistem karşısında evi korumaya çalışıyordum. Ev bir ülkeydi. Korunaklı bir toprak parçasıydı. Yurttu. Otlak, kışlak ve elbette sıcak bir sığınaktı. Ancak sorunluydu. Tüm sığınaklar gibi. Belki koruyor, belki kendince koruduğuna inanıyordu; fakat aynı zamanda kısıtlıyor, baskılıyor, kıstırıyordu. Aynı zamanda iradesi de vardı zira. Güç kullanmaya, ezmeye, zulmetmeye elverişli bir irade. Çünkü varlığı iyi yahut kötü niyete dayansın; bir kere güç sahibi olmuştu. Geri dönüş, ev için dahi, mümkün değildi.

Öykünün sonunda evin yıkılması elzem bir hale geliyordu. Çünkü yazarken, kullandığım tüm metaforların arkasına sığınarak, yıkmak istedim o evi. Ve yıktım da. Çatırdattım duvarlarını, kerpiçten de olsa metalden de, iradem karşısında un ufak oldu. Hem de her bir parçası.

Ortaokulda yazdığım bu öyküye şimdi durduğum yerden bakınca kendimle gurur duyuyorum. Bazen o eve haksızlık ettiğimi düşündüğüm, bazen o evin var olması gerektiğini düşündüğüm, bazen de sadece ufak bir değişime ihtiyaç duyduğunu düşündüğüm oldu dönem dönem. Algılarımızın değişkenliği kaçınılmaz nihayetinde. Ancak vardığım nokta o evin yıkılması gerektiği düşüncesinden uzak olmayınca; o evi yıktığım için gurur duyuyorum kendimle.

Artık o evin hiç inşa edilmemiş olması gerektiğine yürekten inanıyorum. Bir çatı yeterken çoğu zaman, duvarlar anlamsız geliyor. Sınırlar, kafa ucuyla açılan pencereler, balkondaki özgürlük yanılgısı; hepsi, hiç var olmamalı. İhtiyacımız olan ev değil; duvarsız, çitten yoksun bir otlak, kışlak ve en nihayetinde canımıza çökmeyen bir sığınak.

 

24 Mayıs 2023 Çarşamba

iki. dağınık imkansız.

 

Varlığım, diğer herkes gibi, farkındalığımın başladığı andan beri kimi zaman bir yük kimi zaman bir coşku kaynağı. Coşkulu olduğum anları seviyorum. Yük olduğu anlar ise tam bir zulüm. Bu yükü yazarak azaltabileceğimi ilkin ortaokulda keşfettim. O zamandan beri de yazıyorum. Şimdiki derdim ise imkansızı çözmek.

Bir süredir imkansızın acısını çekiyorum. Çaresiz bir bekleyiş var üstümde. Depresifim de açıkçası. Çözümün olduğu durumlarda imkansızlıktan nasıl söz edilebilir? Bunu çözemeye çalışıyorum. Eh, pek bir ilerleme kaydettiğim de söylenemez. Her zamanki gibi yazmaya başvurdum ben de. Sığındım daha doğrusu. Çünkü konuştum hakkında; kendimle, arkadaşlarımla, en yakınlarımla. Rahatladığım anlar olmadı dersem yalan söylemiş olurum, fakat hepsi uçuşan bir yaprak gibi geldi geçti. Huzursuzluk baki kaldı.

Bir öykü yazmak istiyorum, imkansız üzerine. Her şeyi metafor olarak kullanabilmeyi ve böylece derdimi açıkça anlatmadan açıkça anlatabilmeyi ve nihayetinde anlamayı arzuluyorum. Belki öyle bir öykü yazmaya girişirsem, arzulamanın imkansızın en büyük yardımcısı olduğunu keşfederim ve bakışım değişir. Bakışım değişince algılayışım değişir. Algılayışım değişince imkansız… Hayır, imkansız değişmez. Bazen neresinden bakarsan bak yahut hiç bakma, imkansız değişmez. İmkansıza karşı kullanabileceğimiz tek silah kabullenmek olsa gerek. Ancak bu da öyle bir silah ki namlusu önünde değil, arkasında. Bu çok arabesk durdu. İğrendim. Silsem mi bilemedim. Eh, bazı şeyler de iğrenç olmalı. Her şeyi varoluşundan dolayı suçlarsak, imkansızı da suçlamaktan öteye gidemeyiz.

Eğer Roma’da yaşasaydım köle olurdum gibime geliyor. Bazen, kendime karşı öfkeliysem, yönetilmekten hoşlananlardan mı yoksa isyancılardan mı olurdum diye sorguluyorum kendimi. Koltukta uzanır, herhangi bir şey izlemezken. (Bazen izlerken de). Cevap bulamıyorum. Gerçeği bilmem imkansız. Yani… Bu durumda imkansızın faydalı olduğu zamanlar da var diyebiliriz.

Bu yazının ne kadar dağınık olduğunu düşünürken, imkansızın da dağınıklığının farkına varıyorum. Yastığın altından çıkan çorap, yatağın altına kaymış kirli pantolon gibi. Yatağın altına kaymış kirli bir pantolon için imkansızın bir önemi var mı acaba? Hayır, bir pantolon olmak istemiyorum. Fakat imkansızı da istemiyorum.

Geçmişe dönüp bakınca, ihtiyaç duyduğum o anlarda daha farklı davranabilsem, kurtulabilirdim imkansızdan. Geçmişe dönemem. Geçmiş çok uzağımda. Geçmiş çok çok uzağımda. Yakınlaşmayacak gibi de görünüyor. Geçmiş üzerine düşünen herkese ana odaklanması söylenir. Keşke biri bana da aynısı söylese ve onu siksem.

Eh, azıcık öfkeliyim.

Geçer.

Yazıyı bitiriyorum. Dümdüz yazmak yeteneklerim arasında değil. Bir öykü yazmalıyım imkansız hakkında ve ne yazacağımı buldum. Rahatladım biraz.

Biraz.

23 Mayıs 2023 Salı

bir. kasımpatı.

 

Kasımpatı. Kasımpatı. Kasımpatı.

Kasımpatı demeyi seviyorum. Ve ritmik hareketler pek uzak bir şekilde, salınarak dans eden insanları izlemeyi de seviyorum. Dün gece eve doğru yürürken ikisi arasında bir tür bağlantı var mı diye merak ettim. Alelade bir şekilde aklıma gelmişlerdi. İzlemeyi sevdiğim danslar da alelade. Fakat kasımpatı alelade olmasa gerek. Binlerce yıldır var olan, değişmeyen, rüzgârdaki direnen salınışı bile kimi zaman ritmik olan bir çiçek. Kendi başına bir ahengi var. Ahengi olan şeyleri de severim. Aleladelik de bir tür ahenge boyun eğmek nihayetinde. Kasımpatı bir çiçek. Dans edenlerse insan. İnsanla kasımpatı arasında bir bağlantı yok. İyi ki de yok. Keşke kasımpatı olsam.

Kasımpatı olup sulansam, topraklansam, böceklensem ve açsam ve koksam ve bir akşamüstü, pencere pervazında oturup, öylece tüm mahalleye boy göstersem. Zincirlerin altında ezilmiş bakkal da beni görse, asgari ücrete çalışan ve çalışmaktan başka çaresi olmayan zincir çalışanı da. Manavımız yok gerçi, elmalar, armutlar, mevsimlik diğer meyveler ve belki de çekirdeği acı kayısılar göremezdi beni. Ama olsun. En son ne zaman kayısı yediğini hatırlamayan ve bir başkasının elinde görmedikçe de hatırlamayacak olan çocuklar görürdü beni. Ve sevgililer; dans ediyormuşçasına salına salına yürüyen sevgililer de beni görürdü belki.

Çocuk birden durarak kolunu zarifçe yukarı uzatırdı. Öylece bulurdu kolu beni; birinci katta, köhne bir pencere pervazında. Sesi gülümserdi, gözleri gülümserdi ve yanakları bu gülümseyişlere boyun eğerken, tüm sevecenliği sevgilisine ulaşırdı. Öteki önce anlamaz, afallardı. Belki uzanıp çocuğun elini öperdi ve öperken sakalları batardı. Sakallarının erkek arkadaşının eline batması, pencere pervazında öylece oturan beni mutlu ederdi. Bir an sonra ikisi de bana bakar ve sonra o anın bitmesiyle yollarına giderdi. Ben ise tüm zarafetim ve irfanımla küçücük bir parçamı toprağıma bırakırdım. Verebileceğim tek karşılık bu olurdu.

Keşke bir kasımpatı olsaydım. Sanırım, işin aslı, toprağı olmaya bile razıyım.  

21 Mayıs 2023 Pazar

yas kütüğü

 Yas Kütüğü


Sabah diğer tüm günlerden daha karanlık bir şekilde geldi. Yağmur bulutları dört bir yana toplanmıştı. Bir haftadır her gün yağmur yağıyordu. Köyün kıyısındaki dere durmadan taşıyor, otlar eziliyor, tarlalar çamura bulanıyordu. Köyün Anası'na göre bir hafta daha böyle devam edecekti. Çalı ise saygısızlık etmek istemediğinden sesli bir şekilde dillendirmese de yağmurun bir hafta daha devam edeceğine inanmıyor, inanamıyordu. 


Tüm gök boşalmış olmalıydı. Yağmurun bir hafta daha devam etmesi imkansızdı. Elbette fazla iddialı değildi. Konu doğa olayları olunca Çalı'nın tahminlerinin pek elle tutulur bir yanı olmazdı. O yüzden her bilmeyen bilge gibi; düşüncelerini kendine sakladı. 


Karaltıların egemen olduğu sabahta, Çalı pek iştahsızdı. Bugün mezarlığa gidecekti. Yulma'nın ninesi göçmüştü. Aslında bir gece geçmişti üzerinden. Aile yağmurun dinmesini beklemiş ancak İhtiyar Ana'nın sözlerinden sonra bu bekleyişlerinden vazgeçmişti.


Çalı pek tanımazdı Yulma'nın ninesini. Aslında yıllar önce, Çalı, onun yüzünden köyün yakınındaki tekinsiz ormana gitmişti. Sözüm ona ormanda yaşayan cadıdan titremesi için şifa dilenecekti. Gitmişti de Çalı, o zamanlar hastalığından kurtulmak için bulduğu her dalı tutmaya eğilimliydi. Ancak ormana şöyle bir girip, sınırlarında gezmekten gayrısını yapmaya cesaret edememişti. Yine de o gün içinde bir şeyler çözülür gibi olmuş ve sonraki günler daha huzurlu hissetmeye başlamıştı. Belki ormanın uğurlu, tüm tekinsizliğin ardında yatan iç ferahlatan bir havası vardır diye düşünmüştü kendi kendine. Bilinmezler hakkında düşünen her bilge gibi; bu düşüncesini de kendine saklamıştı. 


Yine de niyeti tam manasıyla gerçekleşmese de ormana gitmesine vesile olduğu için Yulma'nın ninesine bir tür minnet duyuyordu Çalı. Onunla hiç konuşmuş değildi. Hİç selamlaşmamışlar, hiç sarılmamışlardı. Uzaktan tatlı, kendi halinde biri gibi dururdu. Evlerinin bahçelerine çektikleri tahta sandalyesine oturur, etrafı seyre dalardı günlerce. Sesini bazen duyduğu olurdu; çatlak çatlak ve yük doluydu. Bazen başkalarına konuşurken usanmışlık da kokardı sesi. Ama Yulma'ya öyle değildi; Çalı özellikle dikkat etmişti, ninesi ne zaman Yulma ile konuşsa, sesi bir tür ninni gibi gelirdi Çalı'ya. Aslında şimdi hatırlıyordu Çalı, bir kere göz göze dahi gelmişlerdi. Çalı gülümsemiş ve başıyla selam vermeye yeltenmişti. Nine ise gözleriyle gülümsemekle yetinmişti. İçten, sıcak bir gülümsemeydi bu. Çalı o zaman, Yulma'nın gözlerle gülme becerisini nereden aldığını anlamıştı. Bunu bir keresinde Yulma'ya da söylemeye niyetlenmiş, sonrasında ise nedense utanmış, düşüncelerini kendine saklamıştı. 


Çalı pek çok düşüncesini kendine saklardı. Bunun nedenini tam anlamıyla bilmiyordu aslında. Çekingen olduğuna yoruyordu her şeyi. Bu tür düşüncelerinin çoğunlukla Yulma hakkında olduğunu biliyordu ama. Bu ona garip geliyordu. İçinde bir şeyler vardı, anlamlandıramıyor, tanımlayamıyordu. Ve bunları yapamadığı için de ortaya çıkmalarına izin vermiyordu. Bilgisi de hissi de; midesinin hemen üstündeki yuvalarında ince bir huzursuzluk sancısıyla beraber bekliyorlardı. Neyi beklediklerini bilmiyor, Çalı'ya da söylemiyorlardı. 


Çalı siyah ceketini ile tuniğini bir takım halinde giyerken, zihni bu düşüncelerle savaşıyordu. Yemek yemedi. Babasının kahvaltısını yaparken o bahçeyi suladı. Ortanca'sının yerinde hiç durmadı bu sefer, sanki hiç Ortanca'sı olmamış gibi davrandı. Bu yapmacık tavır hem midesinin bulandırır gibi oldu hem de gerginliğini aldı. Nihayetinde tüm mesele karara varmakla alakalıydı.


Bahçe sulaması bitince babası evden çıktı. İkisi sessizce anlaşıp, yola koyuldular. Çamurluydu yol. Çizmeleri batıp çıkıyor, pantolonları lekeleniyordu. Şemsiyeleri yoktu. Ceketlerinin başlığını geçirmişleri kafalarına. Şanslarına yağmur da biraz yavaşlamıştı. Tane tane düşüyordu yer yer. Yol ise bir sürü küçük göletle kaplıydı. Çalı, o göletlerin karıncalar için uçsuz bucaksız sın okyanuslar gibi olduğunu düşünerek keyiflendi. Kendisi eski hikayelerden sık sık okyanus diye bir şeyin var olduğunu duymuş ama hiç hayal edememişti. Bir gün görmeyi istiyordu. Okyanusun üstünde uçmak nasıl olur diye merak ediyordu.  


Babasıyla çok az konuşurlardı. Bu anlarda babası ya tarla işleri hakkında öğütlerde bulunur ya da kendi babasından duyduğu, köylerinin sınırlarının ötesindeki uçsuz bıcaksız topraklar hakkında meseller anlatırdı. Buna okyanus, okyanusun üstünde uçan binlerce kocaman kayık da dahildi. Çalı, o görüntüyü zihninde canlandırmaya çalışır dururdu tüm gün. Öyle ki zaman geçtikçe ve Çalı büyüdükçe, bu merak azalmak yerine karşı konulmaz seviyelere ulaşmıştı. Çalı bir gün okyanus denilen uçsuz bucaksız suyun üstünde, kaygısız bir şekilde uçmak ve tüm dünyayı arkasında bırakmak istiyordu.


Baba oğul usulca yürürken birden, "Yulma'nın yanında ol.'' dedi babası. 


Çalı anlayamadı önce. Babası neden böyle bir öğüt veriyordu ki? Yulma'yı umursuyor muydu ki? Hal hatır sormanın ötesinde bir sohbetleri olmamıştı hiç. 


Çalı anlamazlık içindeyken, ''O iyi bir arkadaş senin için.'' diye devam etti babası. İşte o zaman Çalı, babasının uzaktan da olsa Çalı'yı ve Çalı'nın hayatında olanları elinden geldiğince izlemeye devam ettiğini anladı. Doğrusu bunun çok büyük ve biraz desteksiz bir çıkarım olduğunu biliyordu. Belki kendini kandırıyor bile olabilirdi. Ancak Çalı, kimi zamanlar insanın kendini kansırmasının çaresiz bir eylem olduğunu ve bunda bir tür suç bulunmadığını da biliyordu. 


''Yanında olmak istiyorum.'' diye yanıtladı babasını, ''Bana ihtiyacı var. Biliyorum. Pek severdi ninesini. Onun için ördüğü atkıları hiç çıkarmazdı boynundan.''


''Şimdi daha sık takar onları.'' dedi babası. ''İnsan yasını tuttuklarından kalanlara bir ruh yüklüyor. Hatırında kalan her şeyi o ruha dolduruyor ve bir süre sonra basit bir eşya olmaktan çıkıyor o kalıntılar. Bu da tehlikeli tabii. O yüzden Çalı, bir noktada, vaktinin geldiğini düşündüğünde, ona yeni bir atkı takmasını salık vermelisin. Böylelikle yasını gerektiği gibi sonlandırabilecek.'' 


Çalı, ilk defa babasıyla böyle ''derin'' denilebilecek konulardan konuştuğunu biliyordu. Babası da annesi hakkında böyle mi hissetmiş, böyle mi davranmıştı? Kendi evlerinde de babası için böyle kalıntılar var mıydı? Hiç dikkat etmemişti Çalı. Belki annesinin saç tokası öyleydi? Hatırlıyordu, toprak renginde, meşe yapraklarından yapılmış bir tokaydı. Annesi hep mutlu olduğu zamanlarda takardı. Bazen Çalı, rüzgarlı günlerde annesinin o tokasından nefret ederdi, çünkü içten içte annesinin o dokunmayı sevdiği yumuşak saçlarının rüzgarda salınmasını izlemek isterdi. Annesinin göçünden sonra pek o toka uzun zaman yastığının üstünde, hiç düşmeden yahut kaybolmadan durmuştu. Çalı sık sık görürdü, merak ederdi ama babasına bir şey demezdi. Sonra bir gün toka kaybolmuştu. Çalı ise sadece kaybolmasına dikkat etmiş, ardını sorgulamamıştı. Fakat şimdi anlıyordu, o toka babası için annesinin arkada bıraktığı kalıntılardan biriydi. 


''Tabii,'' derken duydu kendi sesini. ''Aklımda tutacağım.''


Yulma'nın evi köyün kuzeyine doğru çıkan yokuşun başındaydı. İki katlıydı. Üst katta Yulma ile anne ve babası, alt katta ise dedesi ve ninenesi kalırdı. Üst ve alt kat arasında içerden bir geçiş yoktu. Bahçeden, dış kapının hemen yanından yükselen bir merdiven, alelade bir eklentiymiş gibi iliştirilmişti eve. Garip bir merdivendi de doğrusu. Çalı'ya göre dengesizdi ve azıcık fazla bir ağırlıkta hemen yıkılacakmış gibi duruyordu. Yulma ise onun bu düşüncelerini komik bulurdu. ''Kaygılısın, Sevgili Çalı,'' der dururdu, ''Her zamanki gibi sadece fazla kaygılısın.'' Belki de öyleydi Çalı, bilmiyordu. Emin olamıyordu. Sadece, olduğu şey her ne ise, bundan mutlu olmak, kendini olduğu gibi kabul etmek istiyordu. Daha önce bunun bu denli zor bir şey olduğunu hiç fark etmemişti. 


Ev kalabalıktı. Köyden pek çok kişi taziyelerini sunmak ve nineye veda etmek için gelmişti. Çalı ile babası pek oralı olmadan, kimseyle de sohbete dalmatan doğrudan içeri girdiler. Evin içi soğuktu. Camlar açıktı. Çalı, camları Yulma'nın açtığını tahmin etti. Havasızlıktan hoşlanmazdı. Daima tüm temiz havayı içine çekmek isterdi. Ve sonra onu gördü Çalı. Koltuğa, demir sandalyelere çökmüş insanların arkasında, salonun en köşesinde, sıcası çatlamış duvara dayalı bir şekilde çökmüş, dizlerinin üstüne oturmuştu. 


Çalı, Yulma'yı öyle görür görmez göğsünün kasıldığını hissetti. Bir şey saplanmış gibi canı acımıştı. Kasılmıştı her yeri. Nefesi daha bir zor ulaşmıştı ciğerlerine ve midesi sanki sonsuza değin ne yese kusacak gibi geliyordu. Çalı, ağlamak istediğini fark etti. Nedenini anlayamıyordu, birden bastırmıştı bu istek. Ne yapacağını, ne yapması gerektiğini bilmiyordu hiç. Kendinden utandı. Yas Yulma'nındı, nasıl olur da kendisi üzülüyor, ağlayası gelirdi? Dökülecek göz yaşları ancak Yulma'nın hakkı olmalıydı. Çalı ne düşündüğünü doğru pek bilmiyordu. Aklından geçen düşünceleri saf bir şekilde benimsediğine de inanmıyordu. Neden sonra birden bire sorunun farkında vardı: Çalı yine düşüncelere dalmıştı. Oysa en çok düşünceleri aldırmamalıydı. Çalı hepsini boş verdi. yürüdü, kimseyi aldırmadı, doğruca Yulma'nın yanına ulaştı. 


Kollarını birbirine dolamıştı Yulma. Çalı onlara ulaştı. Tuttu, kaldırdı Yulma'yı. Yulma tepki vermedi. Çalı ona destek oldu ve dışarı çıkardı. İnsanlar onlara aldırmıyordu. Çalı da onlara aldırmamaya devam etti. Evin arkasında, bahçenin en soluk yerine gittiler. Orada koca koca ağaçları vardı Yulma'ların. Ağaçların dibinde ise iki tane genişçe kütük dizilmişti. Yulma severdi o kütükleri. Çalı biliyordu. 


Kütükler yağmurdan iyice koyulaşmıştı. Çalı o an yağmurun durmuş olduğunu fark etti ve buna şaştı kaldı. Yağmur bazen yavaşlardı elbette ama durduğu hiç olmamıştı. Sanki hava Yulma için durmuştu. Bu düşünce Çalı'ya mutluluk verdi. Oturdular kütüklere. Soğuktu kütükler. Çalı Yulma'ya sarıldı. Yulma Çalı'yı ancak o zaman fark etti. Yulma ağlamaya başladı.


Yulma çok ağladı. 


Çalı kendini tutmadı; Yulma ile ağladı. İkisinin göz yaşları yağmuru biraz daha devam ettirdi. 


Doğru Çalı neden ağladığını tam kestiremiyordu. Nedenini bilmek istediğinden de emin değildi. İnsanlık haliydi herhalde. Yulma ağlıyordu. Yulma üzgündü. Çalı Yulma'yı seviyordu. Çalı Yulma üzgün olduğu için üzgündü. Pek muhtemel Yulma ağladığı için de ağlıyordu. Bundan ötesini sorgulamak anlamsızdı. Keşke her durumda sorgulamayı bıraksa ve sadece yaşasaydı. Ancak Çalı, çalıydı işte. Aksi elinden gelmiyordu. Çalı biliyordu ki başka türlü yapabilse yapardı. 


''Çalı!'' diye çınladı Yulma'nın sesi, hıçkırıkları dinerken. ''Şimdi ne yapacağımı bilmiyorum ben!'' 


Çalı ne diyeceğini bilemedi. ''Bileceksin.'' dedi. Bilecek miydi? Çalı bilmiyordu. Yulma daha sıkı sarıldı. Çalı da sıktı onu. Çalı ne yapmalıydı? Yulma ne yapmalıydı? Birilerini çok severdi insanlar. Hiç gitmez sanırlardı. Fakat göçerlerdi işte. Elden bir şey gelmezdi. Bazıları gider, bazıları kalırdı. Aslında Çalı bunu kalmak olarak görmüyordu. Kimse kalmıyor olsa gerekti. Herkes mütemadiyen bir yolda ilerliyordu. Herkesin yolu ayrıydı. Kimileri aynı yolu paylaştığını sansa da aslında sadece kendi kişisel yolları aynı yokuşları tırmanıyor, aynı köprülerden geçiyordu. Aynı ama fark yolları paylaşıyorlardı sadece. Ve nihayetinde güzergahları ayrıldı mı da onlar da ayrılıyorlardı. O yüzden kimi göçenler, yalnızca başka bir hedefe gidiyordu. Yapılacak tek şey kendi yolunu takip etmekti. Çalı tüm bunları biliyordu bilmesine ama bildiğinden emin olamıyordu. Derinlerde bir yerlerde vakıftı bu bilgiye, öyle kolayca çıkartamıyor, söze dökemiyordu. Yulma'nın ihtiyacı olduğunu da sanmıyordu aslında. Yulma her zaman Çalı'dan daha çok şey bilirdi. Şu an sadece bildiğinin farkında değildi. Hüznü ağır basmıştı çünkü. Çalı hiç meziyeti olmasa bile; halden anlardı. O yüzden sustu ve sadece Yulma'ya destek oldu.


İkisi orada öylece otururken Yulma birkaç defa ağladı. Göz yaşları nazikçe düştü soğuk toprağa. Çalı her birini izledi. Toprak tarafından emilen göz yaşları, sanki onun da içinden bir şeyler götürdü. Başkasını ağlarken izlemenin garip bir yükü vardı Çalı için. Nedense o an ağlayan insan kadar üzülüp üzülmediğini sorguluyor, kıyaslıyordu kendisini. Diğer insanların kendisi gibi düşündüğünü yahut endişelendiğini sanmıyordu Çalı. Kendisine biraz saçma geliyordu bu. Ama işte elinde değildi. Fakat şimdi, Yulma'nın yanındayken ve onu ağlarken izlerken Çalı, içinde bir tür ferahlık duydu. En az Yulma kadar üzüldüğünden emindi. Daha doğrusu Yulma kadar üzülmese de Yulma'ya, Yulma'nın ninesi için üzüldüğü kadar üzülüyordu. Çalı biraz suçluluk duyarak ama bunu çok da önemsemeyerek mutlu oldu bu farkındalığa. Yulma, Çalı'nın içinde bir şeyleri tamamlıyordu öylece, hiç çaba göstermeksizin. 


Ve ağlamaya devam etti Yulma.


Ve Yulma ağlarken yanında durdu Çalı. 


Saatler geçti. Sarılmaları soğuk karşısında çaresiz kaldı. Yine ayrılmadılar oradan. Ayrılmak istemediler. 


Göz yaşları Yulma'nın suratını dondurdu, üşüttü onu. Çalı tek tek silmeye başladı her birini. Ceketinin kolu ıslandı. Bilekleri üşüdü. Yulma elleriyle tuttu bileklerini, ısıttı Çalı'yı. Çalı memnun oldu buna. Huzur, tüm yasın ve mutsuzluğun arasında buldu ikisini. Yulma için zaten bildiği bir şeyin farkındalığı baş göstermişti: Çalı vardı. Çalı için ise artık Yulma'nın yokluğundan korkmasına gerek yoktu. Bu korkuyu artık ciddiye almayacaktı.


''Üşüdün mü?'' diye sordu Çalı, bir süre sonra. 


''Üşüdüm.'' diye cevapladı Yulma, fakat sonra devam etti, ''Biraz daha kalalım mı?''


''Tabii,'' dedi Çalı, ''Ben de gitmek istemiyorum zaten. Üşümenden endişe ettim sadece.''


Yulma başını salladı zarifçe. Çalı görmedi. Hissetti. 


''Şimdi ne yapacağımı bilmiyorum, Çalı.'' dedi Yulma. 

Çalı anlıyordu onu ama ne dese bilmiyordu. Yas, Çalı için bilinir bir şeydi. Annesinin göçü öğretmişti her şeyi. Ama yas yalnıca gidenler tarafından öğretilen bir şeydi. Kalanlar birbirine yası öğretemezdi. Öğretebilirler miydi?


''Bileceksin, Yulma.'' dedi Çalı, ''Zamanla her şey daha bilinebilir olacak.''


Yulma başını salladı. Çalı hissetti. 


''Ben çok üzülüyorum.'' dedi Yulma, bir an sonra. ''Çok üzülüyorum, Çalı. İçim parçalanıyor sanki. Bir şeyler kopuyor. Başım, göğsüm, her yerim sıkışıyor sanki. Her şey bir kabus olsa keşke. Her şey bir rüyadan ibaret olsa! Lütfen, her şeyin kötü bir kabus olduğuna o kadar çok inanmak istiyorum ki! Her şey kabus olsun, Çalı!'' 


Çalı daha bir sıkı sarıldı Yulma'ya. ''Her şey gerçek, Yulma. Ve evet, çok üzüleceksin. Canın çok yanacak. Ama sen dayanabilirsin. En içimde biliyorum bunu. Güven bana. Ne kadar zorlansan da sen dayanabilirsin.'' 


''Dayabilir miyim?'' diye sordu Yulma. 


''Dayanabilirsin.'' dedi Çalı. 


''Peki nasıl düşünmeyi bırakacağım? Her şeyi düşünüyorum Çalı. Birlikte yapıtğımız kahvaltıları, bana hazırladığı sıcacık çorbaları, güz hakkındaki yorumlarını, dilek ağacına bağladığı çocukluk yazmasına bakarken ki hüznünü... Hepsini hatırlıyorum. Bana demişti ki, 'Eğer bir ağaç olsaydım, Yulma, tüm yazmaların bana bağlanmasını isterdim. Eğer bir yazma olsaydım da bana benzemeyen bir ağaca bağlanmak isterdim.' O zaman ne dediğini pek anlamamıştım. Ama sanırım şimdi anlıyorum Çalı. Anlıyorum ve çok pişman hissediyorum. Ona keşke bir yazma olsaydım yalnızca ona bağlanmak isteyeceğimi söyleyebilseydim.''


Çalı, Yulma'nın hüznünü saç köklerinde bile hisseder gibi oldu. Derin bir nefes aldı istemsizce. ''Bence,'' diye söze girdi, ''Biliyordu o da bunu, Yulma. Seni tanıyordu. Düşünsene bunu bir, gerçekten düşün ama. Farkına var. O seni tanıyordu. Bir yazma olsaydın ona bağlanmak isteceğini de biliyordu kuşkusuz.''


Yulma başını gömdüğü yerden uzaklaştırdı. Gözlerini bilme ihtiyacıyla Çalı'ya kaydırdı. "Gerçekten öyle mi düşünüyorsun?'' 


''Ona inanıyorum,'' diye yanıtladı Çalı, ''Bence asıl önemli olan bu, Yulma.'' 


Yulma hemen cevap vermedi. Bir süre sesini hiç çıkarmadı. Sadece solukları karışıyordu havaya. Güneş gitmişti, akşam ağır ağır çöküyordu. Karanlığı, karanlığın gelişini sevmezdi Çalı. Ona hep kötü hissederdi. Doğanın bu engellenemez döngüsünün onu neden bu kadar üzdüğünü merak ediyordu. Bir cevabı vardı aslında. Üstüne çok düşününce sona erişleri hiç sevmediğini fark ediyordu. Bir sonraki gün güneş tekrar doğacak olsa da o gün bitiyordu işte, gidiyordu güneş. Çalı, nedenini pek bilmese de, her gün aynı güneşin doğduğuna inanmıyordu. Bu düşünceyi kimseyle paylaşmak istemiyordu. Alay malzemesi olmaktan da korkardı. Çalı'nın pek çok korkusu vardı. Henüz bilmese de pek çoğu iz bırakmadan yok olacaktı. 


Neden sonra tekrardan Yulma'nın sesi yükseldi: ''O zaman ben de inanıyorum.'' 


Çalı gülümsedi. ''Beraber inanırız.'' diye karşılık verdi. 


Şimdi Yulma'nın yüzünü tekrardan görebiliyordu. Üzüntüden kasılmış, yorulmuş ve soğuktan da kızarmış bir yüzdü karşısındaki. Fakat her şeyden öte; Yulma'nın yüzüydü. Neredeyse kendikinden daha iyi bildiği bir yüzdü. İçine huzur veren, onu güvende hissettiren, onu tanıdıklıkla kucaklayan bir yüzdü. Yulma'nın yüzüydü. Çalı son bir gayretle, bu yüzdeki son göz yaşını sildiğinde, biraz abartılı olduğunu hissetse de kendini bir mabedi temizliyormuş gibi hissetmişti. Yine de abartısını sevdi. Abartının bazen hak edilen bir şey olduğunu içten içe bilirdi. Bazen abartmadan içteki duygular tam anlamıyla dışa çıkamıyormuş gibi gelirdi ona. 


Göz yaşını silerken Yulma'nın yüzünün ne kadar soğuk olduğunu fark edince, ''Hadi,'' dedi, ''Artık içeri girelim. Hasta olacaksın yoksa.'' 


''Korkuyorum.'' dedi Yulma. 


''Neden?'' diye sordu Çalı. Cevabı biliyordu aslında. Yulma'yı tanıyordu.


''Tekrar başa dönmekten, aynı şekilde üzülmekten.'' 


''Aynı şekilde üzülürsün o zaman,'' dedi Çalı. 


Yulma'nın yüzünden anlamaz bir ifade geçti. Gülümsedi Çalı.


''Tekrar üzülürsün, tekrar iyi olursun sonra. Sonra... tekrar üzüleceksin, başa döneceksin, tekrar iyi olacaksın. Bunun olmaması imkansız, Yulma. Ama inan bana, her seferinde daha az acıyacak canın.'' 


Yulma çaresizlikle önüne eğdi başını. Cesaret toplamaya çalışıyor gibiydi. 


''Bana güveniyor musun?'' diye sordu Çalı. 


Bu sefer biraz çarpık ve zoraki de olsa gülümseyen Yulma'ydı. ''Elbette!'' dedi içten bir şekilde. ''Sana güveniyorum, Çalı.'' 


Kalktılar. Elleri kenetlenmişti. Eve doğru yürüdüler. Evde Yulma'nın ailesinin yanında bir tek Çalı'nın babası kalmıştı. Çalı babasının onu çağırmamasına sevindi, anlayışı için minnet duydu sessizce. Yulma'nın annesi sarıldı Yulma'ya bol bol. Yulma onun yanına gitmeden önce Çalı'ya bakmıştı. İkisi de biliyordu. Konuştukları her şey gerçekleşecekti ve öyle ya da böyle bir şekilde atlatacaklardı hepsini. Her şeyden çok birbirlerine güvenmişlerdi o an. 


Yası ve ardından gelenleri birlikte atlatacaklardı. 


Gece yarısına doğru Yulma'ya veda ederken, kız sıkıca sarılmıştı Çalı'ya. 


''Neden başka bir ortanca istemediğini şimdi daha iyi anlıyorum, Çalı.'' demişti Yulma. ''Ve neden başka bir çiçek istediğini de.'' 


Çalı da gülümsemiş ve bir şey dememişti. Anlamışlardı birbirlerini tam olarak. Bu kadarı ikisine de yeter gelmişti. 


Ay tepedeydi. Güneş yarın tekrar doğacaktı. Çalı yeni güneşi selamlayacak ve akşam edeceği vedayı düşünerek hayıflanacaktı. 


Eh, Çalı da her konuda değişmek zorunda değildi 

nihayetinde. Bazı şeyler onun özüydü. Oydu. Kendisini kabul ettiği yönleriyle var olabileceğini geç de olsa öğrenmeye başlamıştı...


20 Mayıs 2023 Cumartesi

hatırlamak, mıhlanmak ve hayatın hızla devam etmesi.

 

Trenden sahilde indi. İndiği anda hararetli bir insan yığını hıncahınç bir şekilde onu aralarına aldı. Konuşma sesleri, takunyalar, uzaktan bağıran bir çingene ve vapurun buyurgan çağrısı; hepsi bir anda kulaklarına doldu. Birden içini korku bastı. Tanıdık bir korkuydu bu. Ondan kaçmak istedi can havliyle. Kaçmak, asla yakalanmamak ve bir daha hissetmemek… Sahilin ortasında durmuş, hiçbir şeyi arzulamama arzusu içinde kıvranıyor ve aynı zamanda ince ince korkuyordu.  

Pespaye ceketiyle bir adam karşıdan geliyordu. Bıyıkları tütünden sararmış, gözlerinin feri sönmüştü. Gülümsüyordu. Bir eliyle kaymış ve düşmeye yüz tutmuş fötr şapkasını tutarken; kendi kendine konuşuyor ve gülümsüyordu. O adam olmayı diledi. Fakat adam yanından gelip geçti. Dileği gerçekleşmemişti.

Sahilde ne kadar durursa o kadar tehlikede olduğunun farkındaydı. Çantası şimdiden ağır gelme başlamıştı bile. Sahi, neden çantasını getirmişti? Getirmişti işte, ne önemi vardı. Bir alışkanlıktı bu. Bilinçaltının derinlerinde keşfe çıkarsa şayet, nedenini bulacağını biliyordu. Fakat ne isteği ne enerjisi vardı. Bu cevabını bulmak istemediği bir soruydu. Gerçi, amansız bir merak içini çeldi bir an için: İlk ne zaman çantayla çıkmıştı dışarı ve ne vardı o çantanın içinde? Cevabı bulamayacağını biliyordu. Hayır, istese bile bulamazdı.

Sahilden ayrılmadan şöyle bir denize yaklaştı. Dalgakıranlar uzakta dinleniyordu. İfadelerinden bir şey çıkarmaya çalıştıysa da dalgakıranlar pek oralı olmadı. Çocukluğundan beri onlarla konuşmaya çalışmıştı. Dalgakıranlar hiçbir zaman onu yanıtlamamışlardı.

Deniz durgun ve süzgündü. Küçük, yumuşak dalgalar usulca kıyıya vuruyordu. Martılar şakıyor, kendilerine atılan ekmek, simit parçalarını havada kapmaya çalışıyordu. Bir martı dikkatini çekti. Diğerlerinden daha küçüktü ama yavru gibi de değildi. Yanaklarından kanatlarına bir kızıllık vardı. İçinden bir Sovyet marşı mırıldanırken, bunun kan olup olmadığını merak etti. Fakat martı pek oralı değildi. Geniş, dar, keskin kavisler çiziyor, uzaktan tok bir gözle simit parçalarına bakıyordu. Aç değildi herhalde, kim bilirdi? Fakat bundan gayrı bir tuhaflık barındırıyordu üstünde. Sanki öfke doluydu. Bir martı neye öfkelenirdi ki? Kırgınlıklar martıları da yakalar mıydı? Denizsiz bir martı nasıl olurdu acaba diye düşünmeden edemedi. Denizsiz bir martı olmak ister miydi? Cevap veremedi.

Cebinden bir sigara çıkardı. Uzun zaman önce bırakmıştı yahut yanlış hatırlıyordu. Belki de bırakmamıştı. İçine bir sızı düştü. Sigarayı attı. Denizsiz bir martı olmak zor olmalıydı, o zor şeyleri sevmezdi. Denize bakmak ve hatırlamamak için aptalca düşüncelere dalmak da zordu. Arkasını döndü. İnsan kalabalığına dalmadan önce derin bir nefes aldı. Korku hala oradaydı. Ona aldırmadan kalabalığa daldı.

Sevdiği kafe uzakta değildi. Adımlarını ezbere atıyordu. Bir noktada adımları ondan bağımsız gibi geliyordu. Etrafına bakmamaya çalıştı. Her köşede bir anı gizliydi. Her köşede bir söz söylenmiş, bir dokunuş, bir kahkaha duyulmuştu. Bazılarında dökülen gözyaşları da vardı; şimdi yerlerine bakınca yeşermiş tek bir çiçek bile bulamadı. Hiçbir şey hissetmedi bir an için, hemen sonra ise her şeyi hissetti. Kaçamadığı tüm hisler yaka paça yakalamıştı onu. Sanki ceketinden çekilmişçesine yerine mıhlandı.

Eğer hatırlamazsa hiçbir sorun olmaz sanıyordu. Hiçbir huzursuzluk yaşamazdı. Ama işte, hatırlamıştı. Elinden ne gelirdi? Bazı şeylerden kaçamazdı insan. Fakat insan ya işte; yine de çabalardı. Güçlükle de olsa adım atmaya devam etti. Önce bir adım, ardından bir tane daha, sonra bir tane daha.

Eğim yükseldi.

Hisleri yavaşladı.

Yahut o öyle sandı.

Bugün de başarmıştı. Önce mıhlanmış, ardından kurtulmuştu. Hayat devam ediyordu. Hayatın devam etmediğia olmazdı zaten. Ve hatırlamak, küçük fakat güçlü bir adımdan hemen öncesiydi.

17 Mayıs 2023 Çarşamba

akçay, mutsuzluk ve tavanın getirdikleri

 

    Kordonda yürürken en son ne zaman buraya geldiğimi hatırlayamadım. Yanımda babam vardı. Ona sordum, o da hatırlamıyordu. Fakat o benden önce de gelmişti. Onun için önemsiz bir yerdi. Zaman zaman geldiği, bir süre zaman geçirdiği, sonra terk ettiği bir yer. Seviyordu üstelik burayı, bir bağı olmamasına rağmen. Fakat ben sevmiyordum. Neden sevmiyordum? Babam için olduğu gibi benim için önemsiz bir yer değildi oysa ki. İlk kez burada denize girmiştim. Henüz sekiz yaşında, Şemdinli'den aktarmalı bir şekilde toplam iki gün süren otobüs yolculuğundan sonra. Arkadaşım vardı o yolculukta, ikimiz de koltukta ayağa kalkıp tavana dokunurduk. Ve gülerdik. Henüz midemin bulanmayacağı kadar anın keyfini çıkardığım zamanlardı. Hiçbir şey o zamanki gibi değildi aslında. Akçay'ın suyu çok soğuktur ve pistir. Yosunlar sürekli yüzer durur. İnce, küçük balıklar bacakları ısırır ısırır durur. Doymak bilmezler asla. Fakat ben henüz sekiz yaşında ilk kez buraya geldiğimde, su ne soğuktu ne de balıkların ısırışı acı verirdi. Ilık, koca bir küvete dalmış olmanın mutluluğu içindeymiş gibiydi her şey ve balıklar öperdi bacaklarımı, onlara izin verdikçe. 

    Sonra, yüzmeyi burada öğrenmiştim ben. Kendi kendime üstelik. Bundan mı sevmiyordum? Hayır, bu fazlasıyla dramatik bir bakış olurdu doğrusu. Yalnız başıma öğrendiğim şeyler bana hüzün değil, gurur verir. Eh, hayatımda da gurur duyacağım çok fazla şey olmadığını göz önünde bulundurunca, yüzmeyi kendi kendime öğrenmiş olmama sıkı sıkı sarılmaktan geri duramıyorum. Hatta öyle ki, bunu her tanıştığım insana söylerim. Belki burada da vurgulamak gerekir? Okudunuz değil mi? Yüzmeyi kendi kendime öğrendim. Yüzmeyi. Kendi. Kendime. Öğrendim. Başka bir ifadeyle; yüzmeyi tek başıma öğrendim. -Bu kadar yetse gerek. Yeter yeter. Nerede kalmıştık? 

    Yirmi beş yaşındayım. İlkin sekiz yaşında geldim buraya. Sonra pek çok kereler daha geldim. Farklı insan değildim hepsinde ve bazı bazı da farklı bir insandım. Hatırlamıyorum çoğunu. Unutulan şeylerin kendine has bir hüznü olması, melankolimin eseri mi yoksa tabi bir mesele mi emin değilim. Bu konu üzerine düşündüğüm de söylenemez. 

    Akçay'da ne yapıyorum? Mesele buydu değil mi? Akraba ziyareti. Normalde akrabalarımı sevmem. Ancak sevdiklerim de var. Beni büyütmüş olanlar ve onlar var sadece küçüklüğüme dair hatıralarımda aslında. Diğerlerini sildim. Ölseler umurumda olmaz -ki olmadığı da oldu. Şunu demek istiyorum: Bir tatil günü, mayıs başı, bahar gelmiş, sevdiğim ve sıcaklığını hissettiğim ailemleyim, Akçay'da; neden mutsuzum burada olmaktan? Ve neden mutlu babam, annem, teyzem, anneannem ve yengem ve yengemin oğlunun eşi ve yengemin oğlunun çocuğu ve diğer teyzem ve kapıdaki esnaf ve kordonda yürüyen genç, yaşlı, çocuk insanlar ve çirkinler ve güzeller ve gülümseyenler ve mutsuzlar ve suratı asıklar bile? 

    Kuşkusuz kötü şeyler yaşadım burada. Eskidendi hepsi. Ama burada yaşandı. Kindar mıyım? Gerçekten sevmeyişim ardında bir öfke mi var? Hayır, yok. Kırgın da değilim. Bir daraltı hali sadece. Eski benin yürüdüğü yerden, yaşadığı hüzünden pay almaktan korkmaktan hepsi. Buralarda bir sarı kız efsanesi var. Kimileri bilir, eğer yolları buraya düşmüşse. Burada anlatmayacağım. Benim olmayan hiçbir hikayeyi anlatmak istemiyorum. Bu bir tür mülkiyetçilik mi? Belki de öyledir. Kim mutlak anlamda mülkiyetsiz ki zaten? Bir açından böyle demiyor mu Ursula annem, mülksüzler'de? Bu da benim yamuğum olsun. -Neyse, yine uzun ettim. İşte sarı kız efsanesi pek karamsar, daraltı veren bir öykü. Hakkını yememeyim; efsane. Zaten böyle bir efsaneye sahip bir yerden ne bekleyebilir ki insan? 

    Lunapark var burada. Hayatımda geldiğim ilk ve son lunapark olma özelliğini taşıyor. İlkin çarpışan arabalara binmiştim. Fakat çarpışmaktan kaçıyordum. Hayatımın uzun bir döneminde bunun sadece bana özgü olduğunu sandım. Sonra facebook kullanmaya başladım ve fark ettim ki, hepimiz öyle sanıyoruz. Çarpışan araba zevkli bir şey bence. Arabalara ilgim yok ama araba kazalarına, çarpışmalara, canımı sıkan bir ilgim var. Sonra sürekli kendi etrafında dönen, rokete benzeyen ve tüm olayı diğer roketlere çarpacakmış gibi manevra yapan bir alet daha vardı. En son da ona bindim. On dört yaşından büyük değildim, inançlıydım, "Bir daha buraya gelirsem Allah belamı versin!" diye uhrevi bir tür söz verdim kendime. Sanırım tüm hayatım boyunca kendime verdiğim sözler arasında bir tek onu tuttum. 

    Yalnızlık. 

    Hayatım boyunca düşüncelerime hakim olamadım. Onlar peşimde ve ben onların arabasını taşıyan bir attım. Kırbaçları sert, ıslak ve hızlıydı. Tez elden koşmazsam- hayır, koşmazsam diye bir şey olamazdı. Koştururlardı. Onlar koşturur ve koşardım. Kaçardım ama metaforu boşuna vermiyorum ya; hızlandıkça, kaçtıkça onları peşimde sürüklüyordum. Bu yüzden yazmaya başladım. Çünkü sadece yazarken, dönüp onlara bakmaya, hatta yer yer durmaya cesaret buluyordum. Hatta yeterince şanslıysam, eğer iyi bir günse benim için, yağmur yağmış ve ılık bir esinti hakimiyetini kurmuşsa ve o sabah hiçbir salyangoz ölmemişse; işte o zaman, tüm düşün dünyamın arkasındaki beni rahatsız eden o tek düşünceyi, hissi, dürtüyü, çıkıntıyı, dolap köşesini bulurdum. Akçay'da neden mutsuzdum? Akçay bana yalnızlığı anımsatıyordu. Sokakları yalnızdı. Işıkları yalnızdı. Sinekleri yalnızdı. Pazar kurulurdu her cuma, pazarcılar yalnızdı ve her akşam, diğer her yerde olduğu gibi, ortalık çer çöp dolardı. Çöpler yalnızdı. Mürdüm eriği yerdim teyzemin balkonunda, suları çenemden süzülürdü bazen. Çenemden süzülen sular, çenem kadar yalnızdı. 

    Hayatımın ekseriyetinde yalnızdı. Sonra yalnız olmadığım bir dönem oldu. Hayatımda tattığım en güzel tattı. Şimdi tekrar yalnızım ve karnım gurulduyor. Ama eskiden böyle değildi. Değildi, değil mi? Kendimi en çok bununla avutuyorum. Arkadaşlarımla konuşurken böyle diyorum, "Eskiden böyle değildi, sorun değildi, yalnızlığı severdim, yine sorun olmaz ve yine severim." Sanırım, yalnız olmamamdan ve sonra tekrar yalnızlığa düşmemden sonraki ilk Akçay gezim bana bunun tersini ispatlamıştı. Akçay'a her gelişimde yalnızdım ben ve tamamen hatırlamadığım o zamanlarda dahi, ne olduğu bilmesem bile, bu içimde bir tür huzursuzluğa sebep olmuştu. 

    Balkona uzun bir halı sererdik. Sandalyede oturmayı sevmezdim. Küçüklükten kalma bir alışkanlık. Denizden gelince, karnımı da doyurunca çay vakti gelirdi. Benim için sererlerdi o halıyı. Herkes yerleşirdi bir köşesine, uzanırdık da bazı bazı. Okuyordum, hiçbir sorumluluğum yoktu, üniversite güzeldi, ailem mutluydu ve bir perşembe, denizden gelmiş, halıya uzanmıştık. Hiçbir şey yoktu. Hiçbir sorun, hata, kusur, tehlike, tatsızlık yoktu. Başımı tam yere koyduğum ve bakışlarım balkonun tavanına bakınca içime basan huzursuzluğu, çok yıllar sonra, hiç aklıma gelmezken bulmuştum. 

    Mutsuzdum. Mutsuz muyum hala? 

    Bilmiyorum. Bu yazı amacını gerçekleştirdi ama. Akçay'da neden mutsuz olduğumu buldum. E yeter, sıkıldım. Yeterince de durup dinlendim. Kırbaçlarım şakıyor, koşmaya başlamalıyım. 


    

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...