Yas Kütüğü
Sabah diğer tüm günlerden daha karanlık bir şekilde geldi. Yağmur bulutları dört bir yana toplanmıştı. Bir haftadır her gün yağmur yağıyordu. Köyün kıyısındaki dere durmadan taşıyor, otlar eziliyor, tarlalar çamura bulanıyordu. Köyün Anası'na göre bir hafta daha böyle devam edecekti. Çalı ise saygısızlık etmek istemediğinden sesli bir şekilde dillendirmese de yağmurun bir hafta daha devam edeceğine inanmıyor, inanamıyordu.
Tüm gök boşalmış olmalıydı. Yağmurun bir hafta daha devam etmesi imkansızdı. Elbette fazla iddialı değildi. Konu doğa olayları olunca Çalı'nın tahminlerinin pek elle tutulur bir yanı olmazdı. O yüzden her bilmeyen bilge gibi; düşüncelerini kendine sakladı.
Karaltıların egemen olduğu sabahta, Çalı pek iştahsızdı. Bugün mezarlığa gidecekti. Yulma'nın ninesi göçmüştü. Aslında bir gece geçmişti üzerinden. Aile yağmurun dinmesini beklemiş ancak İhtiyar Ana'nın sözlerinden sonra bu bekleyişlerinden vazgeçmişti.
Çalı pek tanımazdı Yulma'nın ninesini. Aslında yıllar önce, Çalı, onun yüzünden köyün yakınındaki tekinsiz ormana gitmişti. Sözüm ona ormanda yaşayan cadıdan titremesi için şifa dilenecekti. Gitmişti de Çalı, o zamanlar hastalığından kurtulmak için bulduğu her dalı tutmaya eğilimliydi. Ancak ormana şöyle bir girip, sınırlarında gezmekten gayrısını yapmaya cesaret edememişti. Yine de o gün içinde bir şeyler çözülür gibi olmuş ve sonraki günler daha huzurlu hissetmeye başlamıştı. Belki ormanın uğurlu, tüm tekinsizliğin ardında yatan iç ferahlatan bir havası vardır diye düşünmüştü kendi kendine. Bilinmezler hakkında düşünen her bilge gibi; bu düşüncesini de kendine saklamıştı.
Yine de niyeti tam manasıyla gerçekleşmese de ormana gitmesine vesile olduğu için Yulma'nın ninesine bir tür minnet duyuyordu Çalı. Onunla hiç konuşmuş değildi. Hİç selamlaşmamışlar, hiç sarılmamışlardı. Uzaktan tatlı, kendi halinde biri gibi dururdu. Evlerinin bahçelerine çektikleri tahta sandalyesine oturur, etrafı seyre dalardı günlerce. Sesini bazen duyduğu olurdu; çatlak çatlak ve yük doluydu. Bazen başkalarına konuşurken usanmışlık da kokardı sesi. Ama Yulma'ya öyle değildi; Çalı özellikle dikkat etmişti, ninesi ne zaman Yulma ile konuşsa, sesi bir tür ninni gibi gelirdi Çalı'ya. Aslında şimdi hatırlıyordu Çalı, bir kere göz göze dahi gelmişlerdi. Çalı gülümsemiş ve başıyla selam vermeye yeltenmişti. Nine ise gözleriyle gülümsemekle yetinmişti. İçten, sıcak bir gülümsemeydi bu. Çalı o zaman, Yulma'nın gözlerle gülme becerisini nereden aldığını anlamıştı. Bunu bir keresinde Yulma'ya da söylemeye niyetlenmiş, sonrasında ise nedense utanmış, düşüncelerini kendine saklamıştı.
Çalı pek çok düşüncesini kendine saklardı. Bunun nedenini tam anlamıyla bilmiyordu aslında. Çekingen olduğuna yoruyordu her şeyi. Bu tür düşüncelerinin çoğunlukla Yulma hakkında olduğunu biliyordu ama. Bu ona garip geliyordu. İçinde bir şeyler vardı, anlamlandıramıyor, tanımlayamıyordu. Ve bunları yapamadığı için de ortaya çıkmalarına izin vermiyordu. Bilgisi de hissi de; midesinin hemen üstündeki yuvalarında ince bir huzursuzluk sancısıyla beraber bekliyorlardı. Neyi beklediklerini bilmiyor, Çalı'ya da söylemiyorlardı.
Çalı siyah ceketini ile tuniğini bir takım halinde giyerken, zihni bu düşüncelerle savaşıyordu. Yemek yemedi. Babasının kahvaltısını yaparken o bahçeyi suladı. Ortanca'sının yerinde hiç durmadı bu sefer, sanki hiç Ortanca'sı olmamış gibi davrandı. Bu yapmacık tavır hem midesinin bulandırır gibi oldu hem de gerginliğini aldı. Nihayetinde tüm mesele karara varmakla alakalıydı.
Bahçe sulaması bitince babası evden çıktı. İkisi sessizce anlaşıp, yola koyuldular. Çamurluydu yol. Çizmeleri batıp çıkıyor, pantolonları lekeleniyordu. Şemsiyeleri yoktu. Ceketlerinin başlığını geçirmişleri kafalarına. Şanslarına yağmur da biraz yavaşlamıştı. Tane tane düşüyordu yer yer. Yol ise bir sürü küçük göletle kaplıydı. Çalı, o göletlerin karıncalar için uçsuz bucaksız sın okyanuslar gibi olduğunu düşünerek keyiflendi. Kendisi eski hikayelerden sık sık okyanus diye bir şeyin var olduğunu duymuş ama hiç hayal edememişti. Bir gün görmeyi istiyordu. Okyanusun üstünde uçmak nasıl olur diye merak ediyordu.
Babasıyla çok az konuşurlardı. Bu anlarda babası ya tarla işleri hakkında öğütlerde bulunur ya da kendi babasından duyduğu, köylerinin sınırlarının ötesindeki uçsuz bıcaksız topraklar hakkında meseller anlatırdı. Buna okyanus, okyanusun üstünde uçan binlerce kocaman kayık da dahildi. Çalı, o görüntüyü zihninde canlandırmaya çalışır dururdu tüm gün. Öyle ki zaman geçtikçe ve Çalı büyüdükçe, bu merak azalmak yerine karşı konulmaz seviyelere ulaşmıştı. Çalı bir gün okyanus denilen uçsuz bucaksız suyun üstünde, kaygısız bir şekilde uçmak ve tüm dünyayı arkasında bırakmak istiyordu.
Baba oğul usulca yürürken birden, "Yulma'nın yanında ol.'' dedi babası.
Çalı anlayamadı önce. Babası neden böyle bir öğüt veriyordu ki? Yulma'yı umursuyor muydu ki? Hal hatır sormanın ötesinde bir sohbetleri olmamıştı hiç.
Çalı anlamazlık içindeyken, ''O iyi bir arkadaş senin için.'' diye devam etti babası. İşte o zaman Çalı, babasının uzaktan da olsa Çalı'yı ve Çalı'nın hayatında olanları elinden geldiğince izlemeye devam ettiğini anladı. Doğrusu bunun çok büyük ve biraz desteksiz bir çıkarım olduğunu biliyordu. Belki kendini kandırıyor bile olabilirdi. Ancak Çalı, kimi zamanlar insanın kendini kansırmasının çaresiz bir eylem olduğunu ve bunda bir tür suç bulunmadığını da biliyordu.
''Yanında olmak istiyorum.'' diye yanıtladı babasını, ''Bana ihtiyacı var. Biliyorum. Pek severdi ninesini. Onun için ördüğü atkıları hiç çıkarmazdı boynundan.''
''Şimdi daha sık takar onları.'' dedi babası. ''İnsan yasını tuttuklarından kalanlara bir ruh yüklüyor. Hatırında kalan her şeyi o ruha dolduruyor ve bir süre sonra basit bir eşya olmaktan çıkıyor o kalıntılar. Bu da tehlikeli tabii. O yüzden Çalı, bir noktada, vaktinin geldiğini düşündüğünde, ona yeni bir atkı takmasını salık vermelisin. Böylelikle yasını gerektiği gibi sonlandırabilecek.''
Çalı, ilk defa babasıyla böyle ''derin'' denilebilecek konulardan konuştuğunu biliyordu. Babası da annesi hakkında böyle mi hissetmiş, böyle mi davranmıştı? Kendi evlerinde de babası için böyle kalıntılar var mıydı? Hiç dikkat etmemişti Çalı. Belki annesinin saç tokası öyleydi? Hatırlıyordu, toprak renginde, meşe yapraklarından yapılmış bir tokaydı. Annesi hep mutlu olduğu zamanlarda takardı. Bazen Çalı, rüzgarlı günlerde annesinin o tokasından nefret ederdi, çünkü içten içte annesinin o dokunmayı sevdiği yumuşak saçlarının rüzgarda salınmasını izlemek isterdi. Annesinin göçünden sonra pek o toka uzun zaman yastığının üstünde, hiç düşmeden yahut kaybolmadan durmuştu. Çalı sık sık görürdü, merak ederdi ama babasına bir şey demezdi. Sonra bir gün toka kaybolmuştu. Çalı ise sadece kaybolmasına dikkat etmiş, ardını sorgulamamıştı. Fakat şimdi anlıyordu, o toka babası için annesinin arkada bıraktığı kalıntılardan biriydi.
''Tabii,'' derken duydu kendi sesini. ''Aklımda tutacağım.''
Yulma'nın evi köyün kuzeyine doğru çıkan yokuşun başındaydı. İki katlıydı. Üst katta Yulma ile anne ve babası, alt katta ise dedesi ve ninenesi kalırdı. Üst ve alt kat arasında içerden bir geçiş yoktu. Bahçeden, dış kapının hemen yanından yükselen bir merdiven, alelade bir eklentiymiş gibi iliştirilmişti eve. Garip bir merdivendi de doğrusu. Çalı'ya göre dengesizdi ve azıcık fazla bir ağırlıkta hemen yıkılacakmış gibi duruyordu. Yulma ise onun bu düşüncelerini komik bulurdu. ''Kaygılısın, Sevgili Çalı,'' der dururdu, ''Her zamanki gibi sadece fazla kaygılısın.'' Belki de öyleydi Çalı, bilmiyordu. Emin olamıyordu. Sadece, olduğu şey her ne ise, bundan mutlu olmak, kendini olduğu gibi kabul etmek istiyordu. Daha önce bunun bu denli zor bir şey olduğunu hiç fark etmemişti.
Ev kalabalıktı. Köyden pek çok kişi taziyelerini sunmak ve nineye veda etmek için gelmişti. Çalı ile babası pek oralı olmadan, kimseyle de sohbete dalmatan doğrudan içeri girdiler. Evin içi soğuktu. Camlar açıktı. Çalı, camları Yulma'nın açtığını tahmin etti. Havasızlıktan hoşlanmazdı. Daima tüm temiz havayı içine çekmek isterdi. Ve sonra onu gördü Çalı. Koltuğa, demir sandalyelere çökmüş insanların arkasında, salonun en köşesinde, sıcası çatlamış duvara dayalı bir şekilde çökmüş, dizlerinin üstüne oturmuştu.
Çalı, Yulma'yı öyle görür görmez göğsünün kasıldığını hissetti. Bir şey saplanmış gibi canı acımıştı. Kasılmıştı her yeri. Nefesi daha bir zor ulaşmıştı ciğerlerine ve midesi sanki sonsuza değin ne yese kusacak gibi geliyordu. Çalı, ağlamak istediğini fark etti. Nedenini anlayamıyordu, birden bastırmıştı bu istek. Ne yapacağını, ne yapması gerektiğini bilmiyordu hiç. Kendinden utandı. Yas Yulma'nındı, nasıl olur da kendisi üzülüyor, ağlayası gelirdi? Dökülecek göz yaşları ancak Yulma'nın hakkı olmalıydı. Çalı ne düşündüğünü doğru pek bilmiyordu. Aklından geçen düşünceleri saf bir şekilde benimsediğine de inanmıyordu. Neden sonra birden bire sorunun farkında vardı: Çalı yine düşüncelere dalmıştı. Oysa en çok düşünceleri aldırmamalıydı. Çalı hepsini boş verdi. yürüdü, kimseyi aldırmadı, doğruca Yulma'nın yanına ulaştı.
Kollarını birbirine dolamıştı Yulma. Çalı onlara ulaştı. Tuttu, kaldırdı Yulma'yı. Yulma tepki vermedi. Çalı ona destek oldu ve dışarı çıkardı. İnsanlar onlara aldırmıyordu. Çalı da onlara aldırmamaya devam etti. Evin arkasında, bahçenin en soluk yerine gittiler. Orada koca koca ağaçları vardı Yulma'ların. Ağaçların dibinde ise iki tane genişçe kütük dizilmişti. Yulma severdi o kütükleri. Çalı biliyordu.
Kütükler yağmurdan iyice koyulaşmıştı. Çalı o an yağmurun durmuş olduğunu fark etti ve buna şaştı kaldı. Yağmur bazen yavaşlardı elbette ama durduğu hiç olmamıştı. Sanki hava Yulma için durmuştu. Bu düşünce Çalı'ya mutluluk verdi. Oturdular kütüklere. Soğuktu kütükler. Çalı Yulma'ya sarıldı. Yulma Çalı'yı ancak o zaman fark etti. Yulma ağlamaya başladı.
Yulma çok ağladı.
Çalı kendini tutmadı; Yulma ile ağladı. İkisinin göz yaşları yağmuru biraz daha devam ettirdi.
Doğru Çalı neden ağladığını tam kestiremiyordu. Nedenini bilmek istediğinden de emin değildi. İnsanlık haliydi herhalde. Yulma ağlıyordu. Yulma üzgündü. Çalı Yulma'yı seviyordu. Çalı Yulma üzgün olduğu için üzgündü. Pek muhtemel Yulma ağladığı için de ağlıyordu. Bundan ötesini sorgulamak anlamsızdı. Keşke her durumda sorgulamayı bıraksa ve sadece yaşasaydı. Ancak Çalı, çalıydı işte. Aksi elinden gelmiyordu. Çalı biliyordu ki başka türlü yapabilse yapardı.
''Çalı!'' diye çınladı Yulma'nın sesi, hıçkırıkları dinerken. ''Şimdi ne yapacağımı bilmiyorum ben!''
Çalı ne diyeceğini bilemedi. ''Bileceksin.'' dedi. Bilecek miydi? Çalı bilmiyordu. Yulma daha sıkı sarıldı. Çalı da sıktı onu. Çalı ne yapmalıydı? Yulma ne yapmalıydı? Birilerini çok severdi insanlar. Hiç gitmez sanırlardı. Fakat göçerlerdi işte. Elden bir şey gelmezdi. Bazıları gider, bazıları kalırdı. Aslında Çalı bunu kalmak olarak görmüyordu. Kimse kalmıyor olsa gerekti. Herkes mütemadiyen bir yolda ilerliyordu. Herkesin yolu ayrıydı. Kimileri aynı yolu paylaştığını sansa da aslında sadece kendi kişisel yolları aynı yokuşları tırmanıyor, aynı köprülerden geçiyordu. Aynı ama fark yolları paylaşıyorlardı sadece. Ve nihayetinde güzergahları ayrıldı mı da onlar da ayrılıyorlardı. O yüzden kimi göçenler, yalnızca başka bir hedefe gidiyordu. Yapılacak tek şey kendi yolunu takip etmekti. Çalı tüm bunları biliyordu bilmesine ama bildiğinden emin olamıyordu. Derinlerde bir yerlerde vakıftı bu bilgiye, öyle kolayca çıkartamıyor, söze dökemiyordu. Yulma'nın ihtiyacı olduğunu da sanmıyordu aslında. Yulma her zaman Çalı'dan daha çok şey bilirdi. Şu an sadece bildiğinin farkında değildi. Hüznü ağır basmıştı çünkü. Çalı hiç meziyeti olmasa bile; halden anlardı. O yüzden sustu ve sadece Yulma'ya destek oldu.
İkisi orada öylece otururken Yulma birkaç defa ağladı. Göz yaşları nazikçe düştü soğuk toprağa. Çalı her birini izledi. Toprak tarafından emilen göz yaşları, sanki onun da içinden bir şeyler götürdü. Başkasını ağlarken izlemenin garip bir yükü vardı Çalı için. Nedense o an ağlayan insan kadar üzülüp üzülmediğini sorguluyor, kıyaslıyordu kendisini. Diğer insanların kendisi gibi düşündüğünü yahut endişelendiğini sanmıyordu Çalı. Kendisine biraz saçma geliyordu bu. Ama işte elinde değildi. Fakat şimdi, Yulma'nın yanındayken ve onu ağlarken izlerken Çalı, içinde bir tür ferahlık duydu. En az Yulma kadar üzüldüğünden emindi. Daha doğrusu Yulma kadar üzülmese de Yulma'ya, Yulma'nın ninesi için üzüldüğü kadar üzülüyordu. Çalı biraz suçluluk duyarak ama bunu çok da önemsemeyerek mutlu oldu bu farkındalığa. Yulma, Çalı'nın içinde bir şeyleri tamamlıyordu öylece, hiç çaba göstermeksizin.
Ve ağlamaya devam etti Yulma.
Ve Yulma ağlarken yanında durdu Çalı.
Saatler geçti. Sarılmaları soğuk karşısında çaresiz kaldı. Yine ayrılmadılar oradan. Ayrılmak istemediler.
Göz yaşları Yulma'nın suratını dondurdu, üşüttü onu. Çalı tek tek silmeye başladı her birini. Ceketinin kolu ıslandı. Bilekleri üşüdü. Yulma elleriyle tuttu bileklerini, ısıttı Çalı'yı. Çalı memnun oldu buna. Huzur, tüm yasın ve mutsuzluğun arasında buldu ikisini. Yulma için zaten bildiği bir şeyin farkındalığı baş göstermişti: Çalı vardı. Çalı için ise artık Yulma'nın yokluğundan korkmasına gerek yoktu. Bu korkuyu artık ciddiye almayacaktı.
''Üşüdün mü?'' diye sordu Çalı, bir süre sonra.
''Üşüdüm.'' diye cevapladı Yulma, fakat sonra devam etti, ''Biraz daha kalalım mı?''
''Tabii,'' dedi Çalı, ''Ben de gitmek istemiyorum zaten. Üşümenden endişe ettim sadece.''
Yulma başını salladı zarifçe. Çalı görmedi. Hissetti.
''Şimdi ne yapacağımı bilmiyorum, Çalı.'' dedi Yulma.
Çalı anlıyordu onu ama ne dese bilmiyordu. Yas, Çalı için bilinir bir şeydi. Annesinin göçü öğretmişti her şeyi. Ama yas yalnıca gidenler tarafından öğretilen bir şeydi. Kalanlar birbirine yası öğretemezdi. Öğretebilirler miydi?
''Bileceksin, Yulma.'' dedi Çalı, ''Zamanla her şey daha bilinebilir olacak.''
Yulma başını salladı. Çalı hissetti.
''Ben çok üzülüyorum.'' dedi Yulma, bir an sonra. ''Çok üzülüyorum, Çalı. İçim parçalanıyor sanki. Bir şeyler kopuyor. Başım, göğsüm, her yerim sıkışıyor sanki. Her şey bir kabus olsa keşke. Her şey bir rüyadan ibaret olsa! Lütfen, her şeyin kötü bir kabus olduğuna o kadar çok inanmak istiyorum ki! Her şey kabus olsun, Çalı!''
Çalı daha bir sıkı sarıldı Yulma'ya. ''Her şey gerçek, Yulma. Ve evet, çok üzüleceksin. Canın çok yanacak. Ama sen dayanabilirsin. En içimde biliyorum bunu. Güven bana. Ne kadar zorlansan da sen dayanabilirsin.''
''Dayabilir miyim?'' diye sordu Yulma.
''Dayanabilirsin.'' dedi Çalı.
''Peki nasıl düşünmeyi bırakacağım? Her şeyi düşünüyorum Çalı. Birlikte yapıtğımız kahvaltıları, bana hazırladığı sıcacık çorbaları, güz hakkındaki yorumlarını, dilek ağacına bağladığı çocukluk yazmasına bakarken ki hüznünü... Hepsini hatırlıyorum. Bana demişti ki, 'Eğer bir ağaç olsaydım, Yulma, tüm yazmaların bana bağlanmasını isterdim. Eğer bir yazma olsaydım da bana benzemeyen bir ağaca bağlanmak isterdim.' O zaman ne dediğini pek anlamamıştım. Ama sanırım şimdi anlıyorum Çalı. Anlıyorum ve çok pişman hissediyorum. Ona keşke bir yazma olsaydım yalnızca ona bağlanmak isteyeceğimi söyleyebilseydim.''
Çalı, Yulma'nın hüznünü saç köklerinde bile hisseder gibi oldu. Derin bir nefes aldı istemsizce. ''Bence,'' diye söze girdi, ''Biliyordu o da bunu, Yulma. Seni tanıyordu. Düşünsene bunu bir, gerçekten düşün ama. Farkına var. O seni tanıyordu. Bir yazma olsaydın ona bağlanmak isteceğini de biliyordu kuşkusuz.''
Yulma başını gömdüğü yerden uzaklaştırdı. Gözlerini bilme ihtiyacıyla Çalı'ya kaydırdı. "Gerçekten öyle mi düşünüyorsun?''
''Ona inanıyorum,'' diye yanıtladı Çalı, ''Bence asıl önemli olan bu, Yulma.''
Yulma hemen cevap vermedi. Bir süre sesini hiç çıkarmadı. Sadece solukları karışıyordu havaya. Güneş gitmişti, akşam ağır ağır çöküyordu. Karanlığı, karanlığın gelişini sevmezdi Çalı. Ona hep kötü hissederdi. Doğanın bu engellenemez döngüsünün onu neden bu kadar üzdüğünü merak ediyordu. Bir cevabı vardı aslında. Üstüne çok düşününce sona erişleri hiç sevmediğini fark ediyordu. Bir sonraki gün güneş tekrar doğacak olsa da o gün bitiyordu işte, gidiyordu güneş. Çalı, nedenini pek bilmese de, her gün aynı güneşin doğduğuna inanmıyordu. Bu düşünceyi kimseyle paylaşmak istemiyordu. Alay malzemesi olmaktan da korkardı. Çalı'nın pek çok korkusu vardı. Henüz bilmese de pek çoğu iz bırakmadan yok olacaktı.
Neden sonra tekrardan Yulma'nın sesi yükseldi: ''O zaman ben de inanıyorum.''
Çalı gülümsedi. ''Beraber inanırız.'' diye karşılık verdi.
Şimdi Yulma'nın yüzünü tekrardan görebiliyordu. Üzüntüden kasılmış, yorulmuş ve soğuktan da kızarmış bir yüzdü karşısındaki. Fakat her şeyden öte; Yulma'nın yüzüydü. Neredeyse kendikinden daha iyi bildiği bir yüzdü. İçine huzur veren, onu güvende hissettiren, onu tanıdıklıkla kucaklayan bir yüzdü. Yulma'nın yüzüydü. Çalı son bir gayretle, bu yüzdeki son göz yaşını sildiğinde, biraz abartılı olduğunu hissetse de kendini bir mabedi temizliyormuş gibi hissetmişti. Yine de abartısını sevdi. Abartının bazen hak edilen bir şey olduğunu içten içe bilirdi. Bazen abartmadan içteki duygular tam anlamıyla dışa çıkamıyormuş gibi gelirdi ona.
Göz yaşını silerken Yulma'nın yüzünün ne kadar soğuk olduğunu fark edince, ''Hadi,'' dedi, ''Artık içeri girelim. Hasta olacaksın yoksa.''
''Korkuyorum.'' dedi Yulma.
''Neden?'' diye sordu Çalı. Cevabı biliyordu aslında. Yulma'yı tanıyordu.
''Tekrar başa dönmekten, aynı şekilde üzülmekten.''
''Aynı şekilde üzülürsün o zaman,'' dedi Çalı.
Yulma'nın yüzünden anlamaz bir ifade geçti. Gülümsedi Çalı.
''Tekrar üzülürsün, tekrar iyi olursun sonra. Sonra... tekrar üzüleceksin, başa döneceksin, tekrar iyi olacaksın. Bunun olmaması imkansız, Yulma. Ama inan bana, her seferinde daha az acıyacak canın.''
Yulma çaresizlikle önüne eğdi başını. Cesaret toplamaya çalışıyor gibiydi.
''Bana güveniyor musun?'' diye sordu Çalı.
Bu sefer biraz çarpık ve zoraki de olsa gülümseyen Yulma'ydı. ''Elbette!'' dedi içten bir şekilde. ''Sana güveniyorum, Çalı.''
Kalktılar. Elleri kenetlenmişti. Eve doğru yürüdüler. Evde Yulma'nın ailesinin yanında bir tek Çalı'nın babası kalmıştı. Çalı babasının onu çağırmamasına sevindi, anlayışı için minnet duydu sessizce. Yulma'nın annesi sarıldı Yulma'ya bol bol. Yulma onun yanına gitmeden önce Çalı'ya bakmıştı. İkisi de biliyordu. Konuştukları her şey gerçekleşecekti ve öyle ya da böyle bir şekilde atlatacaklardı hepsini. Her şeyden çok birbirlerine güvenmişlerdi o an.
Yası ve ardından gelenleri birlikte atlatacaklardı.
Gece yarısına doğru Yulma'ya veda ederken, kız sıkıca sarılmıştı Çalı'ya.
''Neden başka bir ortanca istemediğini şimdi daha iyi anlıyorum, Çalı.'' demişti Yulma. ''Ve neden başka bir çiçek istediğini de.''
Çalı da gülümsemiş ve bir şey dememişti. Anlamışlardı birbirlerini tam olarak. Bu kadarı ikisine de yeter gelmişti.
Ay tepedeydi. Güneş yarın tekrar doğacaktı. Çalı yeni güneşi selamlayacak ve akşam edeceği vedayı düşünerek hayıflanacaktı.
Eh, Çalı da her konuda değişmek zorunda değildi
nihayetinde. Bazı şeyler onun özüydü. Oydu. Kendisini kabul ettiği yönleriyle var olabileceğini geç de olsa öğrenmeye başlamıştı...