Ev, ışık oyunlarının altında, kendinden emin bir şekilde yükseliyordu. Hota bu hisse neden kapıldığını anlamadı. Ona, sanki Ev onunla konuşuyormuş gibi gelmişti. “Gel,” diye çağırıyordu, “Bunda yanlış bir şey olmadığı gibi, bir giz yahut bir tuzak da yok.” Hota bunun hayalinin bir ürünü olmadığını biliyordu. Çünkü bu Ev’in namı kasabada dilden dile dolaşırdı; üstelik sesini duymuş gibi hisseden tek insan da kendisi değildi. Korkuyu göğsünün altında, midesinin girişinde hissediyordu. Ağır, yitik bir soluk tıkandı oraya. Hota güçlükle nefes aldı, soğuk hava içine girdi, neden sonra yolunun ortasında tıkanmış gibi geldi. “Doğrusu kendimi iyi hissetmiyorum.” dedi Hota yüksek sesle, bu sesli bir düşünme eyleminden ziyade, Ev’e verdiği bir yanıttı; “Hem neden gelecekmişim? İçinde fenalık bulmayacağıma söz verir misin?” Sorularının cevabını kendi de biliyordu aslında, ama bir şekilde… sormuştu işte.
Tepedeki büyük, çatlak kayanın hemen arkasına, uçurumun kıyısına sinmiş, tahtaları eskimiş, çatısız Ev, çarpık sesiyle bir kahkaha tutturdu. Hota bu tür sahneleri bazı filmlerden hatırlıyordu; şimdi bir şimşek çaksa, etrafına bakacak ve onu kayda alan bir kamera arayacaktı. Ama ne şimşek çaktı ne de Ev sustu. Tahtalar saniyede yirmi kez birbirine çarpıyormuş gibi bir ses gelirken Ev’den, Hota’nın kulakları titriyor, kalbi sıkışıyordu. Sonra Ev konuştu: “Zira merak ediyorsun.” dedi. “Küçük bir insansın ve diğerleri gibi merakının peşinden gitmek için can atıyorsun. Bunun sonu iyi bitmeyecek olsa bile, bu yola ayak bastın bir kere. Patikadan yukarı saptın ve yamaca tırmandın. Üstelik her adımında seni neyi beklediğini biliyordun. Fakat seni diğerlerinden ayrı kılan bir şey daha var, Hota.”
Hota, durumun saçmalığını düşünmeyi çoktan bırakmış, kendisini bu, birdenbire başlamış kabus gibi duran gerçekliğe en delice bir şekilde kaptırmıştı. Doğru, diye düşündü, buraya geleceğimi bu sabah erkenden biliyordum. Ev’im yıkılırken, kırık cam parçalarına bakıp, ‘Oraya gitsem ne olur ki? Orada yaşarım artık.’ dememiş miydim? Hadi bakalım oğlum Hota, kendi düşen ağlamaz ve başa gelen çekilir derler.
Ev’in sert sesi düşüncelerini böldü: “Ee, merak etmiyor musun?” Hota merak ediyordu gerçekten, çocuklara özgü bir meraktı bu, doyurulmak için Hota’yı içten kuşatıyor, zihninin gerisinde bir şeyleri kemiriyordu. Ama sorsa mı sormasa mı bilmiyordu. Ona öyle geliyordu ki; sorduğunda artık her şey için çok geç olacak, tüm kontrol bundan sonra Ev’in olacaktı. Sonra kendi sesinin bir buharla beraber soğuk, katı havaya karıştığını duydu. “Söyle o zaman zalim Ev, nedir beni farklı kılan?” Ev hemen konuşmadı. Bulutların gölgesi üzerinde dans etti bir süre, bir çiçek esen kuzey yeliyle şöyle bir sarsıldı ve çelimsiz bir karınca, çiçeğin üstünde durarak rüzgara karşı siper aldı.
“Bana ihtiyacın var senin.” dedi Ev, “Bu ihtiyaç meraktan daha büyük. Diğer tüm ahmaklar önce merak ederler beni, bu heyecanlı, içlerine şevk veren bir meraktır. Ne kadar korksalar da merakları galip gelir. Oysa senin korkun merakını yenmişti daha evvelden, öyle ki hiç gelmedin bana. Ta ki evin yıkılana ve evsiz barksız kalana kadar. Senin diğerlerinden farkın da bu: Asla evsiz kalmamış, küçük bir çocuksun. Evin dışında olmak seni öylesine ürkütüyor ki nice canlar almış bana geldin. Pas ve kir içinde kalmış demir kapımın ardında yaşayacakların, gece yarısı başlayacak yağmurun ıslaklığından; tahta zeminimdeki kan izleri, çorak toprakları yahut bir ara sokağı mesken edinmiş çamurlu su birikintilerinden daha az korkutuyor seni.” Ev bir an için ara verdi. Rüzgar uğuldadı. Hota alnına düşen saçları istemsizce geri itti. “Aç kalmaktan korkuyorsun, hem de her şeyden çok… Başkasının midesine inmekten daha çok.”
Hota bu laflar üzerine derince düşündü. Bu sırada Ev sabırla bekledi. Rüzgar uğulduyor, akşam yükseliyordu. Sonra Hota şöyle cevap verdi: “Zalim Ev, ne diyebilirim ki? Aslını istersen aç kalmaktan daha kötü pek az şey vardır bu dünyada ve sen onlardan biri değilsin. Bazı zamanlar bu yolun aşağısından geçerken sana gelmeyi düşünmedim değil. Ama haklısın, hep korkum engelledi beni, sanki beni tehlikeden uzat tutmak isteyen bir annenin eliymiş gibi. Oysa öyle şeyler tanıdık değildir benim için. Yine de hissi güzel değildi dersem yalan söylemiş olurum... Eh, küçük ve pek çok şey bilmez biri olabilirim. Ama sanma ki kör ve sağırım. Sana gelenlere neler ettiğini biliyorum. Nice canlar almış bir canavarsın sen. Fakat haklısın, ben onlarla bir değilim. Seni kızlara hava olsun diye girilen bir iddianın peşinden tatlı bir eğlencede kullanmak için gelmedim buraya. Şövalyecilik oynamıyorum. Buraya geldim çünkü sana ihtiyacım var. Bu dünyada yalnızca tek bir şekil alabilen özün için buradayım. İnsanlar seni bir canavara çevirmişse de ev olma kabiliyetini kaybetmedin ya? Ne var yani çatın yoksa? Ben çiviye çekiç vurmayı bilmez değilim. Tufandan önce amcam öğretmiş, ben de hemencecik öğrenmiştim. Varsın kapıların pas içinde olsun, varsın her tarafına kanlar bulaşmış olsun… Ne fayda? Hala bir ev değil misin? Hem, sen, sana gelmek istediğimi mi sanıyorsun? Gelir miydim hiç ihtiyacım olmasa? İhtiyaç tuhaf şey doğrusu. ‘Yaşamak sadece ihtiyaç duymaktır’ diye bir söz duymuştum vaktiyle; mahalledeki mutsuz fırıncıdan. O vakit babam da yanımdaydı. Fırıncıya gülümsedi önce, nedense ikisinin birbirlerini derinden anladığını hissetmiştim. Hem de tek bir cümleyle başarmışlardı bunu. Sonra babam, o zaman ne demek istediğini anlamadığım ama şimdi anlamını içimde, yüreğimin en derininde hissettiğim şu sözleri söyledi: ‘Eh, haklısın gerçekten, ben de en çok yaşamaktan korkarım.’ İşte şimdi apaçık anlıyorum ki beni buraya getiren bu korkudan başka bir şey değil.”
Ev şaşırmıştı. Hiç böylesine büyük sözler beklemiyordu Hota’dan. Bu, hep öyle kendisine uzaktan bakan, boyu uzadıkça saçı kısalan, ön dişleri kırık, dudaklarından aptal sırıtışı eksik olmayan çocuk muydu konuşan? İçinde beklemediği bir merhamet duydu. Unuttuğu bir anı gibi silikti öncesinde bu duygu; zamanla güçlenecekti. Gölgesi büyüyecek, evin boyutlarına ulaşacaktı. Bu, evin içinde kaybolmaktan korktuğu, aynı zamanda da ondan kaçamayacağını bildiği bir gölgeydi. Özünün gölgesiydi: İnsanın; neşeli bir kahkahanın yahut içli bir inlemenin gölgesi… Ancak yine de bir şeyler değişmişti ve bu değişim zerresi bile yetti Hota’ya. Ev, “Senden böyle sözler duymayı beklemiyordum,” diye söze başladı, “Yanılmışım. Sanma ki canın çok kıymetli ve böylesine basit bir meselede duyduğum merhamet mizacımı tümden değiştirdi. Ben hala aynı evim; hala önce canavar, sonra evim. Sen özüm hakkında ne dersen de! Ama işte… İddianda haklıydın; her şekilde, ben bir evim. Bunu tekrar ettikçe çarpan kapılarıma dair daha çok anı canlanıyor hatıramda. Bağırış çağırışlar sanki tekrardan odalarımın içlerine sızdı. Yine bir bebek duyuyorum arka odada; şimdi buradaymış gibi capcanlı. Oysa bu tür şeyleri hatırlamak istemiyordum. Yaşam bütünlüğümde melun bir zayıflığa sebep olduklarını düşünmüşümdür hep.”
Ev tekrardan uzun bir sessizliğe gömüldü. Hota bekledi; alışmıştı. Üstelik evin söyledikleri Hota’yı sarsmıştı. Evin bir kararın eşiğinde olduğu belliydi. Artık konuşsa, diye düşünüyordu Hota, rüzgar içime işledi, içim buz kesti, üstelik karnım da aç mı aç! Sonra ev konuştu: “Evet, içimde bir değişim geçirdiğim artık apaçık ortada. Bu değişimin senden yana olduğunu söyleyebilirim en fazla, gerisini kendime saklayacağım. Belki bir gün söylerim. O zamana dek içimde bekleyebilirsin. Yemek yok, huzur zor; ancak ümitsizliğe kapılma, en azından rüzgar sana içimde ulaşamaz.” Hota bu sözler üzerine usulca yaklaşmaya başladı. Şimdi, nedense eskisinden daha çok korkuyordu Ev’den. Eskiden sadece yenilmekten ve bunun acı vermesinden korkuyordu; oysa şimdi, ya Ev yalan söylüyorsa, bana ihanet edecekse? diye içi içini yiyordu. Verandaya çıkarken adımları altında ezilen tahtaların sesi, gıcırdayarak açılan kapının sesine karıştı. Hota’nın tüyleri diken diken oldu, fakat aldırmadı buna; kapı açıldıkça ilgisini çeken ve düştüğü yüzeyi ısıtan cezbedici bir ışık geliyordu içerden. Hota güç bela kendine hakim olup duraksamamayı başardı. Bir an sonra evin içindeydi. Yerde bir çekiç duruyordu, çekicin hemen başında ise bir sıra çivi dizilmişti. Hota, kapının dibine düşmüş eski bir menteşeyi görünce onu yerden kaldırdı ve kapıyı dış dünyaya kapatacak şekilde duvara çiviledi. Çekiç hiç olmadığı kadar hafif gelmişti. Bunda, nedenini anlamadığı bir tuhaflık buldu…