28 Mayıs 2020 Perşembe

ben çiviye çekiç vurmayı bilmez değilim

Ev, ışık oyunlarının altında, kendinden emin bir şekilde yükseliyordu. Hota bu hisse  neden kapıldığını anlamadı. Ona, sanki Ev onunla konuşuyormuş gibi gelmişti.  “Gel,” diye çağırıyordu, “Bunda yanlış bir şey olmadığı gibi, bir giz yahut bir tuzak  da yok.” Hota bunun hayalinin bir ürünü olmadığını biliyordu. Çünkü bu Ev’in namı  kasabada dilden dile dolaşırdı; üstelik sesini duymuş gibi hisseden tek insan da  kendisi değildi. Korkuyu göğsünün altında, midesinin girişinde hissediyordu. Ağır,  yitik bir soluk tıkandı oraya. Hota güçlükle nefes aldı, soğuk hava içine girdi, neden  sonra yolunun ortasında tıkanmış gibi geldi. “Doğrusu kendimi iyi hissetmiyorum.”  dedi Hota yüksek sesle, bu sesli bir düşünme eyleminden ziyade, Ev’e verdiği bir  yanıttı; “Hem neden gelecekmişim? İçinde fenalık bulmayacağıma söz verir misin?”  Sorularının cevabını kendi de biliyordu aslında, ama bir şekilde… sormuştu işte. 


Tepedeki büyük, çatlak kayanın hemen arkasına, uçurumun kıyısına sinmiş, tahtaları  eskimiş, çatısız Ev, çarpık sesiyle bir kahkaha tutturdu. Hota bu tür sahneleri bazı  filmlerden hatırlıyordu; şimdi bir şimşek çaksa, etrafına bakacak ve onu kayda alan  bir kamera arayacaktı. Ama ne şimşek çaktı ne de Ev sustu. Tahtalar saniyede yirmi  kez birbirine çarpıyormuş gibi bir ses gelirken Ev’den, Hota’nın kulakları titriyor,  kalbi sıkışıyordu. Sonra Ev konuştu: “Zira merak ediyorsun.” dedi. “Küçük bir  insansın ve diğerleri gibi merakının peşinden gitmek için can atıyorsun. Bunun sonu  iyi bitmeyecek olsa bile, bu yola ayak bastın bir kere. Patikadan yukarı saptın ve  yamaca tırmandın. Üstelik her adımında seni neyi beklediğini biliyordun. Fakat seni  diğerlerinden ayrı kılan bir şey daha var, Hota.” 


Hota, durumun saçmalığını düşünmeyi çoktan bırakmış, kendisini bu, birdenbire  başlamış kabus gibi duran gerçekliğe en delice bir şekilde kaptırmıştı. Doğru, diye  düşündü, buraya geleceğimi bu sabah erkenden biliyordum. Ev’im yıkılırken, kırık  cam parçalarına bakıp, ‘Oraya gitsem ne olur ki? Orada yaşarım artık.’ dememiş  miydim? Hadi bakalım oğlum Hota, kendi düşen ağlamaz ve başa gelen çekilir  derler. 


Ev’in sert sesi düşüncelerini böldü: “Ee, merak etmiyor musun?” Hota merak  ediyordu gerçekten, çocuklara özgü bir meraktı bu, doyurulmak için Hota’yı içten  kuşatıyor, zihninin gerisinde bir şeyleri kemiriyordu. Ama sorsa mı sormasa mı  bilmiyordu. Ona öyle geliyordu ki; sorduğunda artık her şey için çok geç olacak, tüm  kontrol bundan sonra Ev’in olacaktı. Sonra kendi sesinin bir buharla beraber soğuk,  katı havaya karıştığını duydu. “Söyle o zaman zalim Ev, nedir beni farklı kılan?” Ev  hemen konuşmadı. Bulutların gölgesi üzerinde dans etti bir süre, bir çiçek esen kuzey  yeliyle şöyle bir sarsıldı ve çelimsiz bir karınca, çiçeğin üstünde durarak rüzgara  karşı siper aldı. 


“Bana ihtiyacın var senin.” dedi Ev, “Bu ihtiyaç meraktan daha büyük. Diğer tüm  ahmaklar önce merak ederler beni, bu heyecanlı, içlerine şevk veren bir meraktır. Ne  kadar korksalar da merakları galip gelir. Oysa senin korkun merakını yenmişti daha  evvelden, öyle ki hiç gelmedin bana. Ta ki evin yıkılana ve evsiz barksız kalana kadar. Senin diğerlerinden farkın da bu: Asla evsiz kalmamış, küçük bir çocuksun.  Evin dışında olmak seni öylesine ürkütüyor ki nice canlar almış bana geldin. Pas ve  kir içinde kalmış demir kapımın ardında yaşayacakların, gece yarısı başlayacak  yağmurun ıslaklığından; tahta zeminimdeki kan izleri, çorak toprakları yahut bir ara  sokağı mesken edinmiş çamurlu su birikintilerinden daha az korkutuyor seni.” Ev bir  an için ara verdi. Rüzgar uğuldadı. Hota alnına düşen saçları istemsizce geri itti. “Aç  kalmaktan korkuyorsun, hem de her şeyden çok… Başkasının midesine inmekten  daha çok.” 


Hota bu laflar üzerine derince düşündü. Bu sırada Ev sabırla bekledi. Rüzgar  uğulduyor, akşam yükseliyordu. Sonra Hota şöyle cevap verdi: “Zalim Ev, ne  diyebilirim ki? Aslını istersen aç kalmaktan daha kötü pek az şey vardır bu dünyada  ve sen onlardan biri değilsin. Bazı zamanlar bu yolun aşağısından geçerken sana  gelmeyi düşünmedim değil. Ama haklısın, hep korkum engelledi beni, sanki beni  tehlikeden uzat tutmak isteyen bir annenin eliymiş gibi. Oysa öyle şeyler tanıdık  değildir benim için. Yine de hissi güzel değildi dersem yalan söylemiş olurum... Eh,  küçük ve pek çok şey bilmez biri olabilirim. Ama sanma ki kör ve sağırım. Sana  gelenlere neler ettiğini biliyorum. Nice canlar almış bir canavarsın sen. Fakat  haklısın, ben onlarla bir değilim. Seni kızlara hava olsun diye girilen bir iddianın  peşinden tatlı bir eğlencede kullanmak için gelmedim buraya. Şövalyecilik  oynamıyorum. Buraya geldim çünkü sana ihtiyacım var. Bu dünyada yalnızca tek bir  şekil alabilen özün için buradayım. İnsanlar seni bir canavara çevirmişse de ev olma  kabiliyetini kaybetmedin ya? Ne var yani çatın yoksa? Ben çiviye çekiç vurmayı  bilmez değilim. Tufandan önce amcam öğretmiş, ben de hemencecik öğrenmiştim.  Varsın kapıların pas içinde olsun, varsın her tarafına kanlar bulaşmış olsun… Ne  fayda? Hala bir ev değil misin? Hem, sen, sana gelmek istediğimi mi sanıyorsun?  Gelir miydim hiç ihtiyacım olmasa? İhtiyaç tuhaf şey doğrusu. ‘Yaşamak sadece  ihtiyaç duymaktır’ diye bir söz duymuştum vaktiyle; mahalledeki mutsuz fırıncıdan.  O vakit babam da yanımdaydı. Fırıncıya gülümsedi önce, nedense ikisinin  birbirlerini derinden anladığını hissetmiştim. Hem de tek bir cümleyle başarmışlardı  bunu. Sonra babam, o zaman ne demek istediğini anlamadığım ama şimdi anlamını  içimde, yüreğimin en derininde hissettiğim şu sözleri söyledi: ‘Eh, haklısın  gerçekten, ben de en çok yaşamaktan korkarım.’ İşte şimdi apaçık anlıyorum ki beni  buraya getiren bu korkudan başka bir şey değil.” 


Ev şaşırmıştı. Hiç böylesine büyük sözler beklemiyordu Hota’dan. Bu, hep öyle  kendisine uzaktan bakan, boyu uzadıkça saçı kısalan, ön dişleri kırık, dudaklarından  aptal sırıtışı eksik olmayan çocuk muydu konuşan? İçinde beklemediği bir merhamet  duydu. Unuttuğu bir anı gibi silikti öncesinde bu duygu; zamanla güçlenecekti.  Gölgesi büyüyecek, evin boyutlarına ulaşacaktı. Bu, evin içinde kaybolmaktan  korktuğu, aynı zamanda da ondan kaçamayacağını bildiği bir gölgeydi. Özünün  gölgesiydi: İnsanın; neşeli bir kahkahanın yahut içli bir inlemenin gölgesi… Ancak  yine de bir şeyler değişmişti ve bu değişim zerresi bile yetti Hota’ya. Ev, “Senden böyle sözler duymayı beklemiyordum,” diye söze başladı, “Yanılmışım.  Sanma ki canın çok kıymetli ve böylesine basit bir meselede duyduğum merhamet  mizacımı tümden değiştirdi. Ben hala aynı evim; hala önce canavar, sonra evim. Sen  özüm hakkında ne dersen de! Ama işte… İddianda haklıydın; her şekilde, ben bir  evim. Bunu tekrar ettikçe çarpan kapılarıma dair daha çok anı canlanıyor hatıramda.  Bağırış çağırışlar sanki tekrardan odalarımın içlerine sızdı. Yine bir bebek  duyuyorum arka odada; şimdi buradaymış gibi capcanlı. Oysa bu tür şeyleri  hatırlamak istemiyordum. Yaşam bütünlüğümde melun bir zayıflığa sebep  olduklarını düşünmüşümdür hep.” 


Ev tekrardan uzun bir sessizliğe gömüldü. Hota bekledi; alışmıştı. Üstelik evin  söyledikleri Hota’yı sarsmıştı. Evin bir kararın eşiğinde olduğu belliydi. Artık  konuşsa, diye düşünüyordu Hota, rüzgar içime işledi, içim buz kesti, üstelik karnım  da aç mı aç! Sonra ev konuştu: “Evet, içimde bir değişim geçirdiğim artık apaçık  ortada. Bu değişimin senden yana olduğunu söyleyebilirim en fazla, gerisini kendime  saklayacağım. Belki bir gün söylerim. O zamana dek içimde bekleyebilirsin. Yemek  yok, huzur zor; ancak ümitsizliğe kapılma, en azından rüzgar sana içimde ulaşamaz.”  Hota bu sözler üzerine usulca yaklaşmaya başladı. Şimdi, nedense eskisinden daha  çok korkuyordu Ev’den. Eskiden sadece yenilmekten ve bunun acı vermesinden  korkuyordu; oysa şimdi, ya Ev yalan söylüyorsa, bana ihanet edecekse? diye içi içini  yiyordu. Verandaya çıkarken adımları altında ezilen tahtaların sesi, gıcırdayarak  açılan kapının sesine karıştı. Hota’nın tüyleri diken diken oldu, fakat aldırmadı buna;  kapı açıldıkça ilgisini çeken ve düştüğü yüzeyi ısıtan cezbedici bir ışık geliyordu  içerden. Hota güç bela kendine hakim olup duraksamamayı başardı. Bir an sonra evin  içindeydi. Yerde bir çekiç duruyordu, çekicin hemen başında ise bir sıra çivi  dizilmişti. Hota, kapının dibine düşmüş eski bir menteşeyi görünce onu yerden  kaldırdı ve kapıyı dış dünyaya kapatacak şekilde duvara çiviledi. Çekiç hiç olmadığı  kadar hafif gelmişti. Bunda, nedenini anlamadığı bir tuhaflık buldu…


27 Mayıs 2020 Çarşamba

mimas farkına varıyor

Nihayetinde, Mimas, hakkında yazılmış her şeye ve söylenmiş en güzel sözlere karşın, yalnız kalmıştı. Issız sessizlikte öylece dikilirken, içi kan ağlarken, bedbahtlığından dem vururken ve bir ses duymak için ah vah ederken, bundan emin olmuştu. "Şimdi neredeler?" diye soruyordu yerdeki taşa. Köşeli, kırık taş; "Artık yoklar ve olmayacaklar," diye yanıtlıyordu. Sözleri kesindi. Acıydı. Mimas tuttuğu gibi uzaklara attı o taşı. Taş kumda sürüklendi, arkasından nahoş bir toz kalktı. Rüzgarı tozu Mimas'a getirdi. Mimas tozu teneffüs edince yanlış bir iş yaptığını hemencecik anladı. Kahrolmuşluğu içinde yok olmuş, sağduyusunu yitirmişti, öyle ki taşın koştuğu gerçeği, şimdi yalnızca toza karışmış, yitik bir hatıradan ibaretti.

9 Mayıs 2020 Cumartesi

atlardan korkuyorum çünkü!


Lim’in öyküsü biraz tuhaf doğrusu. Kıyı şeridinde bir kasabada doğuyor Lim. Babası posta memuru, annesi gündüzleri balık tutup, geceleri tuttuğu balıkları turistlere hizmet veren bir lokantaya satıyor. Evleri deniz gören bir tepede; bol rüzgâr alıyor. Lim, bazı bazı zamanlar, denizi izlemek istediğini -hayaller kurmak ve bu hayallere âşık olmak için- hatırlıyor. Fakat sonra, o vakitler bunu yapmasına müsaade etmeyen hoyrat güney rüzgârı, tıpkı o günlerdeki gibi suratına çarpıyor ve Lim, tekrar içinde bulunduğu zaman dilimine dönüyor. “Şimdi beni buraya getiren ne ola ki?” diye sesli bir şekilde düşünüyor Lim. Eski meydan önünde uzanıyor. Belediyenin bayrak asılı, aşınmış, paslanmış direkleri, bu eski dostlarına selam duruyorlar. Eskiden burada koşturduğunu, oyunlar oynadığını hatırlıyor Lim. Oysa şimdi çepeçevre arabalarla sarılmış ve bir ceset gibi şerit çekilmiş, öylece duruyor meydan. Lim, meydanın ortasına doğru yürürken bir zamanlar burada bir düğünün tertip edildiğini hatırlıyor. Tam ortada durup, hatıralarına daldığında, eskide buluyor kendini. Bir masa var önünde; üstünde süslenmiş çiçekler peyda oluyor. Masaya dayanmış damat, ona dayanmış gelin. Lim, çocuk sesini duyuyor; “Anne, baksana, gelin ne kadar da güzel!” Gelinin gülüşü, asimetrik bir aynaya çarpıp dönen ışık gibi, çarpık bir şekilde sahneleniyor yeninin meydanında. Bu bir tokat gibi çarpıyor Lim’e. “Zaman amma da zalim.” diyor boşluğa, sesinin çocukluğuna ulaşmasını umarak.

Eski evlerine giden, ağaçlarla sınırlanmış, atların kol gezdiği bir yol var. Lim, eskiden buradan sık sık koşarak geçtiğini hatırlıyor. Neden diye soran annesine, “Atlardan korkuyorum çünkü!” derken ki kendinden emin durmaya çalışan sesini, gülümseyerek hatırlıyor Lim. Şimdi yalnız, yavaş bir yürüyüş tutturuyor. Aşağılardan gelen bir deniz kokusu sarmış benliğini, eski bir aşık kollarına girmiş, terlemiş gibi bir his var içinde. Birden duruyor. Derin bir nefes aldığı görülüyor uzaktan, “Hayır,” diyor sonra, kafasını sallayarak, “Bu bir eskiye dönüş değil. Burada değilim, eskiden de değildim.” Lim’in sözleri üzerine sahne değişiyor. Deniz göğe yükselip tekrar dökülüyor, ağaçlar dallarına toparlanıyor, karıncalar sağa sola kaçışıyor, yolun başından bir koşu tutturan gür atlar, Lim’i yarıp da geçiyorlar; güneş ansızın aya dönüşüyor. Hava serinliyor. Kalabalık bir sahne düzenleniyor; ışıklar kuruluyor, bir tiyatro sahnesi apaçık bir şekilde yoktan var oluyor. Yorgun bir ses dolduruyor geceyi: “İşte böyle, göz açıp kapamadan yok oluyor. Parıldayan ne varsa yaşamda.”

Lim, bir sandalyede, biraz eğri biraz doğru, çokça yana yatık bir şekilde otururken buluyor kendini. Gözleri sahneye kilitli. Gönlü bir hoş. İçinden cesaret akıyor, oysa en çok bu gibi zamanlardan korkuyor. “Sarhoş gibiyim,” diye düşünüyor. Fakat sonra, nedendir bilinmez, sahnedeki kadına takılıyor gözleri. Upuzun boylu, kalın kemikli bir kadın bu. Yüzü uzun, gözleri büyük. Burnu bir gölge yaratıyor; bir sağ yanağına bir sol yanağına kayan. Dudakları kaypak, ıslak. Lim tanıyor bu kadını. Derin bir hüzün doluyor içine; önce neden üzüldüğünü anlamıyor, sonra öfke sanıyor bunu, oysa cevabın hiçbiri olmadığını içten içe biliyor. Aklına gelen fikirle ortaya atılıyor, sahneye uzanıyor, onu görenler sus pus oluyor; herkes şaşkın, Lim bağırıyor: “Söylesene, nedir bu içimdeki?”
“Hiçbir şey,” diye yanıtlıyor kadın. Sesi buz gibi, bir ölüm tınısı taşıyor üstünde ve bu tını, havada asılı kalıyor bir süre. Sonra herkes teneffüs edince ve dahi içince bu tınıyı çocuklar; gece ölüyor, her şey ölüyor. “Ah,” diye inliyor Lim, “Nasıl bir ıstıraba sebep oldum böyle!”

Sonra Lim, bir kahvehanede uyanıyor. İnsanlar oyunlar onuyor, gülüyor, şakalaşıyor. “Hah,” diye bir ses duyuyor arkasında, “Ahmaklıksa ahmaklık, biz adam satmayız!”
Lim bu afili sözlere anlam veremiyor. Gidip sorsa mı sormasa mı kararsızlık içindeyken, bir adam yaklaşıyor yanına. Yaşlıca bir adam; bir ihtiyar demek daha doğru olur belki. “Neler oluyor burada, dede?” diye soruyor Lim. Dede gülümsüyor, gözlerinde anlayışlı bir ifade var, çizgi çizgi olmuş gözaltları şefkatle tasalanmış gibi, “Oğul,” diyor, “İnsan kendini kaybetmeli bazen. Neden diye sorulmaz, anlam aranmaz çünkü anlam verilmez.” Lim üzülüyor. “Buraya gelmeden evvel büyük bir acıya, derde sebep oldum sanırım, dede. Kalbime bir yük bindi.” Dedenin gülümsemesi soluyor. “Ne yaptın?” diye soruyor sakince. “İnsanları öldürdüm. Gecenin içinde yok oldular. Şimdi boşluklarını hissediyorum. Hem, dede, bana öyle geliyor ki herkes hissediyor!” Dede gerisingeri çekiliyor. Lim umutsuz. “Oğul,” diyor dede, bir süre sonra, “İnsan derdini yanında taşır; kendi derdini yok edemez. Ama içime bir his doğdu. Artık orada üzüntü yok, dert yok. Ama bizim burada derler ki; dert gider amma yeri boş kalmaz, unutmayasın.” Dede son sözünün içinde eriyip giderken masalar çöküyor birden. Kahkahalar sönüyor, oyun taşları düşüyor yere, rahatsız edici bir koro yükseliyor boşalan mekâna. Pencereden içeri sızan ışıklar, katılaşıyor, bir kolon haline geliyor. Lim, içinden geçen ışığın sertleştiğini, içini yardığını görüyor. Hareket etmeye yelteniyor, kurtulmak istiyor, ancak bu sefer şansının yaver gitmeyeceğinden emin olunca, bir sakinlik çöküyor üstüne; bir vazgeçiş esir alıyor benliğini. Eski ışık, yeni kolon Lim’in içini parçalıyor. Etrafa saçılan kanlar, koyu bir kırmızıdan siyaha bürünüp ardından boşluğun içine zerk ediyor.

Lim’in tuhaf öyküsü birden bitiyor. Öylece, ansızın. Başladığı gibi. Şimdi ne Lim hatırlıyor bu öyküyü ne de başkası. Bazen Lim’in bir başka rüyasında, bu öyküyle ilgili bir resim göreceği yahut bir ses duyacağı tutuyorsa da, nedendir bilinmez, bir şey dürtüklüyor ayaklarını ve Lim, her defasında bu öyküye dair bir şey duyumsamadan hemen önce uyanıyor uykusundan.

ne ona, ne sokaklara, ne kendime

Lux,

Neden böyle birden hatırladım seni? Yaz geliyor yine, iyice sıcakladı buralar. Sıkıldı insanlar ve ben, şimdi her yerde bir bıkkınlık görüyorum. Sokaklarda, işyerlerinde, marketler ve kapalı kafelerde. İnsansız her yer. Fakat yine de bıkkın. Lux, biraz tuhaf bulacaksın belki bu dediğimi; ama bana öyle geliyor ki sanki herkes özlüyor seni. Tıpkı benim gibi. Sanki herkes, sıcak bir günün öğleninde, ter içinde, öylece seni düşünüyor, seni düşlüyor. Oysa bu çok anlamsız. Öyle değil mi? Nereden bilebilirler senin yazları sevdiğini, çok güldüğünü, gözlerinin bayıklığını, boğuk ve sık sık davudi bir taklide dönen kalın sesini, dudaklarının yapışkanlığını, ellerindeki hoş kokan kremi, aşınmış tırnaklarını, topukları yassılaşmış terliklerini ve soğuk, buzlu kahveyi çok sevdiğini... Hepsini, her şeyi... Nereden bilebilirler? Hatırlıyor musun bilmem; bizim evden çıkınca ana yola bağlanan geniş bir yol bulurduk. O yolda yürümesi pek keyifliydi. Yolun yanlarında söğütler sıralanmıştı. Dalları çekincen, yapraklarını koparması pek meziyetli, müşkülpesent söğütler... Artık hiçbiri yok. Evler var şimdi. Renkli fakat uyumsuz, bir küçük, bir büyük, sırasız, sıvasız, soğuk evler. Yolun ana yola bağlanan köşesine şimdilerde bir karpuzcu dadanmış, Lux. Taze taze, büyükçe karpuzları var. Pahalıya okutuyor mallarını. Yabancı buralara; kavruk, tüysüz, kısa bir adam. O nereden bilebilir seni, Lux? Kapuz sevmediğini, karpuzdan nefret ettiğini ve dahi kavunu bile düşman bellediğini, büsbütün meyve düşmanı olduğunu, fakat yine ara sıra  bir iki tane erik yediğini nereden bilebilir? Ve Lux, neden o da, evet o bile, özlüyor seni? Belki de benim kadar. Sanırım buralara sindin sen. Neşen, kokun, sesin, bedenin, terin sinmiş buraya. Geniş yola, evlere, söğüt mezarlığına, taşların arasından akan vurdumduymaz yağmur sularına... Pek çok şeye. Ama Lux, öte yandan hiçbir şeye! Çünkü ancak böyle açıklayabilirim olmayışını. Sözgelimi: Senden haber alamadığımı sorsa karpuzcu, ona başka ne diyebilirim ki? Tam manasıyla tırlattığımı düşünse bile, "O var, onu özlüyorsun, onu hissediyorsun, varlığının izi her yerde, ama o yok aynı zamanda, burada değil, olmadı asla." demekten başka bir şey gelmez elimden. Ve bana kızacak, Lux. Ah, hem de nasıl kızacak! Kuduracak, kızaracak, kanı bir nehre karışan lav gibi fokurdayacak! Bana nasıl burada olmadığını, nasıl büsbütün bir şekilde olmadığını soracak. Varsın sorsun, Lux. Ona sahip olmadığım bir şeyi veremem. Ne ona, ne sokaklara, ne kendime...
Seni çok özlüyorum, Lux. Sana çok ihtiyacım var. Bunu şimdi fark etmedim, ne de dün. Bir başka yazdı, biraz soğuktu, gece yarısı ve sokak başıydı. Sen karşımda duruyordun. Ben titremiştim. Soğuktan olduğunu sanmış, alaya vurmuştun. Lux, soğuktan olduğunu sanmıştım ben de. Ama bu bir kandırmacaymış. O an, sen karşımda dururken ve bana gülümserken bile, biliyordum seni nasıl özlediğimi, özleyeceğimi sana nasıl ihtiyaç duyduğumu ve duyacağımı. Bu gerçek, sinsice titretmişti beni, korkmuştum. Ah, Lux... Belki birden olacak ama, neredesin? Bunu ne zaman söyleyeceksin bana? Bu mektupların sana ulaştığı anı hayal ediyorum sık sık. Hem de her gece uyumadan önce. Bazen rüyalarıma da karışıyorsun. Soluk sarı saçların, irice gözlerin, kanlı canlı, gülümsemekten sıkışmış yanakların, mektubumu sımsıkı tutan ellerin. Öylece duruyorsun kapının ağzında. Okuyacak mısın onları, Lux?
Benim dünyamda, seni düşünen herkes, yani özleminle yanıp tutuşanlar, kafelerdeki genç aşıklar bile; o mektuplarını okuduğunu düşünüyor. Bu, onların seni tanımadığı gerçeğinin ayırdına varmamı sağlıyor. Düşünmek çok zor, Lux. Neden bu denli bilinmezsin? O sokak başında, seninle ilgili bilmek istediğim şeyleri öğrenmek için yeterince cesur olmadığını söylemiştin. "Kaygılısın, Solum, öyle ki yıkılmaya yüz tutmuş bir köprüyü anımsatıyorsun bana. Bu kara, lanet korkuyu bana da bulaştırdın. Şimdi nehri geçemiyorum senin yüzünden. Ya ben geçerken yıkılırsan, diye kaygılanıyor, belki de için için korkuyorum. Anlayacağın olduğum yerde mahsur kaldım." Bunları söylerken git gide sesine buruk bir tını karışmıştı. 
Lux, söylesene; şimdi olsa geçer miydin köprüden? Ya gelecekte? Hiç okuyacak mısın mektuplarımı; gülümserken ve yanakların sıkışmışken?

  -Solum; Gece yarısı; Sevdiğimiz verandadan.

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...