Liseyi Muğla Milas’ta okudum.
Çukur bir yer. Ahlaki açıdan olmasa dahi hayat görüşü olarak bağnaz bir yer.
İnsanlarını sevmedim. Hala sevmiyorum. Çoğu insan “Ya, Ege insanı işte, ne
kadar güzel!” dese de bence değildi. Hayalleri yokmuş gibi gelirdi. Hayır, ulu,
sınırları zorlayan hayallerden bahsetmiyorum. Basit, sıradan hayallerden
bahsediyorum. Belki de fikirlerden, bilmiyorum.
Liseye geçmeden önce Antalya’da
yaşadım bir yıl. Hayatımın en kötü yılı olarak görürdüm o yılı, Antalya’dan da
nefret ederdim bu yüzden. Oysa geçen yıl bu unvanı aldı o vahim yıldan, fakat
Antalya hala en nefret ettiğim şehirdir. Neyse, uzun etmeyelim. Antalya’dan
Milas’a taşınınca elbette orta okuldan gelen arkadaşlıklarım olmadı. Yalnızdım.
Kiloluydum. Özgüvensizdim. Elbette lisede bir araya gelmesi felaket olan her
şey benim için orada, ellerini kovuşturur bir şekilde bekliyordu.
Okul bir Anadolu lisesiydi. O
zamanlar her okul Anadolu lisesi değildi. Yine de düşük puanlı, kötü eğitimli
bir okuldu. Antalya’da kalsaydım SBS’den aldığım puanla herhangi bir Anadolu lisesine
gidemiyordum mesela. Yine de kısa bir an için sağlık lisesine gitme hayallerim
vardı. İyi ki gerçekleşmemiş. Ne tuhaf, beş yıl sonra, şimdi kurduğum hangi
hayallerin gerçekleşmemiş olduğuna sevineceğim kim bilir…
C şubesine düştüm. 9/C. Okulun ön
yüzüne bakan, eski sıralı, büyük bir sınıftı. Sıraların eski olması bayağı işlevseldi
aslında. Üzerine kopya yazabiliyorduk ve karmaşa içinde görünmüyordu. Almancayı
böyle geçtim. Bir keresinde bir arkadaşımızı öğretmen dövmüştü, sırasında kopya
yakalayıp. Beş saniyede sıramdaki tüm kopyaları silmiştim. Hayatımda o kadar
heyecanlandığım başka bir an var mı emin değilim. (Evet, olumsuz manada).
İlk olarak en öne oturtulmuştum.
Boş orasıydı ve arkalara gidecek kadar kendimi rahat hissetmemiştim. Musa
adında bir çocuk vardı. Sesi bir tuhaftı, konuştuğunda herkes gülerdi. Doğuluydu.
Muş’tan gelmişti. Malazgirt Savaşı’nın tarihini hiç unutmazdı. Ve ilginç bir
şekilde, bununla övünürdü. Alparslan bu kadar övünmemiş olabilir hakikaten.
Arkamda, sol çaprazımda ise Fatih
vardı. Kısa boylu, dar, uzun kafalı ve ince yüzlü bir çocuktu. Gözleri güzeldi
ama. Büyüktü ve açık kahveydi rengi. Güneşli günlerde parlardı. Sesi normal bir
ergeninki gibiydi. Üstü başı dağınık değildi. Yine de liseli olmanın,
dizilerdeki gibi olmadığının tek başına ne büyük kanıtıydı.
Fatih iyi bir çocuk muydu
bilmiyorum. Porno izlerdi. Yalan söylerdi. Kavga etmezdi. Kendinden irilere bulaşmaz,
kendinden ufaklara diklenmekte bir beis görmezdi. Tüm liseli, ergen erkekler gibiydi
yani. Kimisi iyi oldu, kimisi fazlasıyla boktan. Fatih nasıl oldu bilmiyorum.
Sadece birinci sınıfta beraberdik. Sonradan başka sınıflara dağıldık. Geriye
dönüp şöyle bir bakınca, sanırım iyi biri olmuştur, diye düşünüyorum.
Gülümsemesi hala gözlerimin önünde mesela ve o gülümsemeyi düşününce, biraz
kıvrak, biraz işveli, biraz da piç bir gülüş, Fatih iyi biri olmuş olmalı
muhakkak.
Fatih’in bir özelliği vardı.
Kaygı. Fatih, henüz lise birdeyken, daha ilk sınavları bile olmamışken, evet,
henüz daha ilk haftamızdayken dahi, KPSS hakkında endişelenirdi. Sık sık KPSS’yi
anardı. “Oğlum,” derdi, ciddi bir şekilde, kaşları hafif çatık, dertli belki
de, “KPSS’yi ne yapacağız?”
Geçen gün, metrodayken, Bostancı’dan
henüz Kozyatağı’na geçmemişken, yerin altında, deniz, manzara, kirli, çirkin
binaları görmeden, düşündüm sadece onu; Fatih, KPSS’yi ne yapmıştı acaba?
Ben bir kere girdim hayatımda,
pek çalışmadan, çalışma bahanesiyle aileme yalan söyleyip işe gitmeden girdim.
Boktan bir puan aldım. Hiçbir zaman memur olmak istemedim. Bilmiyorum,
istemediğimi sanıyorum belki de. Ne istediğimden emin değilim. Fatih emindi
belki de. Yahut korkuyordu. Yıllar sonra, hiç sebepsiz onu düşünmem, KPSS
sonucunu ve neden o kadar erken KPSS’yi düşündüğünü merak etmemi pek anlamadım.
Garip bir çocuktu Fatih, böyle aklıma düşmesi de normal olsa gerekti.
Sıkıntılı bir hayatı mı vardı
acaba? Eh, o liseye gelen herkes gibi mükemmel bir hayattan gelmiyordu elbette.
Alt sınıfın tüm hezimetleri, Fatih’in iri gözlerinde yer etmişti. O zamanlar bu
izleri tanımakta beceriksizdim. Pek de düşünmezdim. Biraz geç olmuş olabilir
haliyle, fakat, gerçekten, neydi sorunu? Erken zamanlardı. Ülkenin nasıl boktan
bir yere gittiğinin herkes farkında değildi. Fatih, neden o kadar küçükken KPSS’yi
düşünüyordu? Evinden kaçmak mı istiyordu acaba? Fatih, Milas’ta aradığım fakat sırf
KPSS’den daha marjinal şeylerden bahsetmiyor diye kaçırdığım ve muhtemelen
rastladığım tek hayali olan insan mıydı acaba? Hangi mesleği yapmak istiyordu
ki? Hiç bilmedim. Söylediyse de hatırlamıyorum. Belki de çıkış yoluydu ama.
Sorsaydım, KPSS’den sonraki planlarını anlatır mıydı? Sürekli bir yaşam
kaygısı, beli doğrultma isteğinden mi ibaretti yoksa arzusu? Hiçbir fikrim yok.
Şimdi onunla karşılaşsam, o
zamanlar sahip olduğu kaygının bir parçasını almak isterdim. Keşke verebilseydi.
On üç yıl sonra, birden aklıma düştü. Kim bilir ne haldedir şimdi ve nerededir.
Umarım KPSS’yi halletmiştir.