14 Mayıs 2018 Pazartesi

Başı Dik

Sokağa çıktığında beklediğinden daha üzgün buldu insanları. Son zamanlarda dikkat etmişti buna, insanlar giderek üzülüyordu. Her gün daha da asılıyor, her gün daha bir buruşuyordu suratları.
Uzun zamandır nedenini düşünse de, tatmin edici bir sonuç elde edememişti. O da, nihayetinde, boş vermişti. Zaten onun yapısı böyleydi. Kolay pes eder, fazla odaklanamazdı. Ha sorarsanız, “Bundan utanır mıydı?” diye.
“Hayır.” derim. O pek utanmazdı, ama bunun sebebi de utanmaz birisi olması değildi, (aksine çok utanır ya o), sadece farkında değildi. Ne yaptığının, nasıl biri olduğunun farkında değildi. Biri söylemese asla da fark etmezdi. Aslında bunda pek bir sorun yoktu, sorun, ona ne yaptığını söyleyecek kimsesinin olmamasıydı. Bir tek babası onu uyarmıştı, “Oğul, başını dik tut.” diye. Ama bunun sebebini açıklayamadan göçüp gitmişti. Babasından geriye sadece sorular kalkmıştı.
“Neden başımı dik tutayım ki?”
“Baş nasıl dik tutlur bilmem ki!”
"Baş nasıl dik olur?"
Bu sorular yıllarca kafasını kurcaladı.
Öyle ki, bir süre sonra, başını dik tutmak ne demek bilmeden başını dik tutmaya başladı. Bunu bilinçsizce yapıyor, yaparken de babasından kalma paltodan yararlanıyordu. Paltonun eskimiş, sert boyunluğu, haşmetli sarayları koruyan surlar gibi boynuna çevreliyordu. Başını dik tuttuğunda bu boyunluk, ensesine batar, onu tebrik ederdi. Böylelikle o, başını dik tuttuğunu anlar ve sebepsizce gurur duyardı. Böylece başarılı bir yıl geçirdi.
Yiyecek ekmeği dahi yokken, yağmurdan kalan suları toprakla beraber içerken, her gece huzurla uyurdu. Yoksulsa yoksuldu, bunda ne vardı? O başını dik tutuyordu. Bundan daha önemli bir şey yoktu.
Ama talihi tekrar kötüye dönmüştü. Paltoyu satmak zorundaydı. Bunu bir çiçek alma uğruna yapacaktı. Aşık olmuştu çünkü. Aslında kız, pek güzel sayılmazdı. Açtı, açıktaydı, fahişelik yapardı ve iki de çocuğu vardı. Ama güzel bakardı. O ne zaman başı dik bir şekilde kıza baksa kız, rahatsız olmadan bakışına karşılık verirdi. Kızın bakışları ona öyle güzel gelirdi ki, kendini daha iyi hissederdi ve belki buna güvenerek böyle çılgınca bir iş yapacaktı. Paltoyu satmak, yapacağı en delice şeydi ama bu umurunda değildi. Şaşırtıcı bir şekilde hesabını yapmıştı; açken mutlu olmasının sebebi başını dik tutmasıydı, bunu palto sağlıyordu ama palto gidince mutsuz olacağı doğru değildi. Kız ona bakıyordu, artık paltoya ihtiyacı mı vardı? Hayır, kesinlikle yoktu.
Eskiciye girdiğinde ve iki meteliğe paltosunu sattığında, mutluydu. Bu mutluluk, bu ona uymayan kendine güven, onu yanıltmıştı. Paltosuz bir şekilde sokağa çıktığında donakaldı. Boynuna batan bir boyunluk yoktu. Başını dik mi tutmuyordu yoksa? Başını evirip çevirdi, göğe bakıp, “Şimdi oldu mu?!” diye bağırdı. Ama cevap gelmedi. Paltosu yoktu ve geriye yalnız sorular kalmıştı.
Baş nasıl dik olur?

Yazım yanlışları kontrol edilmedi.

Ekmekçi

Ekmek almak mühim bir işti. Her aile için en önemli işti diyebilirim. Bu nedenle belli kurallarla düzenlenmiş bir eylemdi. Alınacak ekmek miktarı tam ve kesin bir şekilde alacak kişiye bildirilirdi. Eğer alacak kişi, ne kadar ekmek alacağı konusunda eksiksiz bir şekilde bilgilendirilmediyse eksik ekmek alması durumunda suçlanamazdı. Ekmek için verilecek para, alacak kişinin olur, alacak kişiyi görev tamamlanıncaya kadar bağlardı(Ne kadar ekmek alacağını bilmeyen bir alıcı, aldığı ilk ekmekle bu bağdan kurtulurdu).
Ekmek alma mesleğiyle dalga geçilmesi de yasaktı. Kişi, ekmek almaya giden biriyle dalga geçer ise, ekmek alacak kişinin alması gereken ekmekleri almakla mükellefti.
Anlayacağınız, ekmek almak teferruatlı bir işti.
Ben bu işi iki yıldır yapmaktayım. İlk yılın sonunda, aynı anda beş aileden iş alma hakkı kazandım. Bu sayede kendime de ekmek alabilir hale geldim. İnsanın kendine ekmek alabilmesi çok fiyakalı bir yetkinliktir. İnanmayabilirsiniz bana, ama size haşmetli devletimizin bana verdiği bilgiyle cevap veririm: On kişiden sadece ikisi kendi ekmeğini alabiliyormuş. İnanması zor ama gerçek bu. Yani demek istiyorum ki, ben son derece popüler biriyim. Bu nedenle, şimdi, sokakta yürürken, pek çok insan bana selam verir ve güldüğümü görmek ister.
Sokak kalabalık, hava kapalı, yağmur yakındı. Sonbaharın taze rüzgarları, sokakları süpürüyor, çöpçülerin işlerini iyice zorlaştırıyordu. Böyle bir zamanda çöpçü olmamak ne büyük bir lükstü. Yavaş adımlarıma eşlik eden ritmik bir sesle ağzımdan dualar dökülüyordu. Kendim için şükrediyordum. Ne de zengin, ne de şanslıydım! Onda ikiydim! Bu da, sekizden üstün olduğum anlamına geliyordu.
“Hey ekmekçi!” diye bir bağırış ulaştı kulağıma.
Arkamı döndüm. Müşterilerimden biri kan ter içinde bana doğru koşturmaktaydı. Bir iki adım atıp yolunu kısalttım.
– Ekmeğin seninle olsun, dostum, dedim. Hayırdır, ne oldu?
– Ekmek getirmedin geçen salı, daha ne olsun yahu?
– Efendi, aklın yerinde mi senin? Ekmek istemedin ki getireyim!
Müşteri şaşkınca bakakaldı.
– Nasıl yani? diye sordu. Oğlum gelecekti istemeye?
Bilirsin onu, gördün daha önce. Gerçi bir süredir yoktu, evlendi geçenlerde.
– Bilirim, dedim. Tebrik ederim, ama hiç görmedim onu.
– Ne yani, dinlemedi mi sözümü? Vay hergele. Evlendi ya, adam oldu! Karısını da bir görsen; cahil, kara kuru bir şey. Yaşı genç daha ama, soyum kurtuldu diye seviniyorum en azından.
– Anladım, diye geçiştirdim. Halledersiniz siz aranızda, haydi tutma beni, diğer müşteriler bekler.
– Dur yahu, diye sitem etti, hevesli bir ifade yerleşti suratına. Daha bizim gelinin düğünde yediği haltı anlatmadım ki sana!
Merak etmiyordum. Asla merak etmeyecektim. Omzunu sıktım ve acelem olduğuna dair bir şeyler mırıldanıp yoluma baktım. Eğer bir ekmek alıcısıysanız kimseyle yakın ilişki kurmamanız gerekir. Aksi türlü, eh, ekmek zor bulunur ve bir arkadaştan bedavaya ekmek istemek çok sık yaşanan bir durumdur.
En nihayetinde, yalan söylemiştim. Acelem falan yoktu. Hatta boş vaktim çoktu. Ben de denize gitmeye karar verdim. Şöyle bir kaç balık karşısında ekmek yemenin zevki de bir başka olurdu.

Tuhaf Bir Düş

Garip bir düş görüyor gibiydi. Sanki ölmüştü ve yeni biri olarak doğmuştu. Tuhaf bir hayaldi bu. Daha önce düşlemediği bir hayal.

Miras eline geçer geçmez başlamıştı bu hayal. Her şeyi değiştirmişti. Güneş bile farklı doğar olmuştu, ki bu değişen şeylerin en küçüğüydü. En büyük değişme yeni bir takım almasıydı. Kahverengi, kaliteli kumaştan yapılma bu takım, ona saygı bahsetmişti. Sokakta, insanların gözünde saygı. Doğrusu bu çok şaşılacak bir durumdu. İki hafta önce herkes suratına tükürürdü. Rahatça yürümesine müsade edilmezdi; yediği sayısız omuz sonucunda dimdik yürüyemez olmuştu. Devamlı eğik boynu, öylece kalakalmıştı.
"Şimdi," diye düşünüyordu, "hepinizi alacak param var ama düzelmiyor boynum."

Bazı günler ağladığı olurdu. Derme çatma, bir dolap büyüklüğündeki odasını sayısız kez gözyaşlarıyla yıkardı. Sarıldığı kokmuş yastığı, içindeki boşluğu doldurmaya yetmiyordu. Ama şimdi o boşluğu dolduracak yüzlerce yastık alabilirdi. Bu yastıkları kuş tüyüyle doldurabilir ve dilediğince yırtabilirdi onları. Artık zengindi ve yastıklardan dahi saygı görür olmuştu.

Yeni bir hayat başlamıştı ve eskisini yıkma hırsı içini yakıp kül ediyordu. Eski günlerini hatırlatacak her şeyi yok etmek istiyordu. Ve eğer yeniden hayata gelecek olsa kendini dahi öldürürdü.

Odasını kiraladığı evin orta yaşlı bir temizlikçisi vardı. Beyazlaşmış ve dökülmeye başlamış saçları olan, büzülmüş, hüzünlü suratıyla devamlı temizlik yapan bu kadının, gencecik, cahil mi cahil bir kızı vardı. Bu kız o eski hayatındandı. Annesine yardımcı olmak için küçük odasını temizlerken karşılaşmışlardı.
Ertesi gün yatağına almıştı kızı ve üç ay sonra kız hamile kalmıştı. O zamanlar bu umut verici bir haberdi. Eğer doğru düzgün bir iş bulabilirse kendi ailesini kurulabileceğini düşünmüştü. Kız hamarattı ve eğer uğraşırsa onu sevebilirdi. Hem doğurgan olması da büyük avanyajdı. Çocuklar para demekti.

Geriye kalan her şey gibi bu da başka bir zamanın düşü, düşüncesi, umuduydu. Başka bir ömrün...
Bu yüzden kıza veda ettiğinde hiçbir üzüntü duymamıştı.

"Artık gidiyorum." demişti. Kısa ve netti. Sesi buz gibiydi. Yabancıydı.
Şaşkın mavi gözler bakakalmıştı. Birkaç damla gözyaşı eğri burnuna yönelmişken, başını hayır anlamında sallıyordu kız.
"Gebeyim." diyebilmişti iki nefes arasında, "iki ay kaldı!"
İki ay... Ne kadar da uzun bir zamandı. Ama o artık beklemek istemiyordu. Yeni bir hayattı onu bekleyen.
Nihayetinde cevap vermemişti kıza, odadan çıkmış ve arkasına bakmamıştı. Koridorda kızın annesi ayaklarına kapanmış, yalvarmıştı. Neler işittiğini hiç hatırlamıyordu. Tek bir söze dahi önem vermemişti.
Kız iki ay sonra bebekle beraber ölmüştü.

Her şey tamamen bir düş gibiydi. Sanki biri üstüne oyun oynuyor ve tüm bunlar olsaydı ne tepki vereceğini görmek istiyordu. "Evet, böyle olmalı!" diye düşündü coşkuyla. Biri ne kadar kötü olabileceğimi görmek için bana bir oyun oynuyor; bir düş bu!
Rahatlatan düşüncenin içinde usulca yayılmasına izin verdi. Ama kalbindeki huzursuzluk aldanmamıştı. Ona hatırlatıyor, onu uyarıyordu. O huzursuzluk biliyordu ki tüm yaşananlar gerçekti ve o gerçekten de kötü biriydi.

Başarısız Bir Mektup

11 Aralık

Ah sevgili dostum, sanırım artık eminim kendimden. Evet, bugün o kutlu gün. Bugün beni esir alan güzelliği, kalbimi kaptırdığım kadını anlatacağım. Sevinebilirsin dostum, bugün ruhun bayram edecek. Çünkü ne kadar çapkın olduğunu bilsem de, senin de var sınırların!
Gülme bana canım dostum, abarttığımı sanma; baksana kafiyelere kayıyor aklım. Bunlar, bu şairliğe özenmeler... Gelirmiydi aklına, beni tanıdığın onca yıl?

Tamam, tamam, her ne kadar zevk alsam da ve tuhaftır; onun güzelliğini onurlandırdığımı düşünsem de, biliyorum; ben ne şairim ne ozan. Ama itiraz etmeden de duramayacağım, kelimelerle güzellik yaratmak bir tek o kişilere mi mahsustur? Bir tek onlara mı haktır? Peki ya aşıklar; bir şairin yeteneğine ihtiyaç duymadan da şakıyabilenler? Seni temin ederim dostum, ben onu gördüğümden beri o aşıklardan biriyim. Hatta onun güzelliğinden bulduğum hakla iddia ediyorum: Ben o aşıkların kralıyım!

Seni azıcık tanıyorsam eğer ve geçen yıllar sana sadece keder yüklememiş ise eminim ki, yazdıklarımı okurken katıla katıla gülüyorsundur. Biliyorum, beni daha önce böyle, şu iki üç aydır olduğum gibi görmedin ve belki de böyle görmeyi asla düşlemedin... Ama şunu söylememe izin ver: Ben de onun gibisini daha önce görmedim. 

Bu mektunu sana onu betimlemek amacıyla yazmaya başladım, ama heyhat; korkuyorum şimdi. Ya başaramazsam? Nerden düştü bu fikir içime ve nasıl küstahça bir caserettir bu içimi kavuran? Hangi hakla düşünebildim onu betimleyebileceğimi? Ah, belki diyeceksin ki, "Az önce aşıkların hakkından dem vuruyordun, ne oldu şimdi?"
Çok haklısın dostum, çok... Belki de bu aşkın, aşık olmanın lanetlerinden biridir. Çelişme, aşkın kendisi değil midir zaten?

Gördüğün gibi canım yoldaşım, kafam çok karışık. Ama yanlış anlamanı istemem; ne gam var üstümde ne de keder, çok mesudum. İstersem sayfalarca saçmalarım ve bundan gocunmam bile. Her ne kadar senin rahatsız olmayacağından, bu bahtsız dostunu hoş göreceğinden emin olsam da, daha fazla uzatmayacağım.

Bildiğin gibi onu bir sonbahar günü gördüm. Tüm gün yağmur yapmış ve tüm şehir yıkanmıştı. Hava da yer yer ıslak metal ve ona karışan eşsiz bir toprak kokusu vardı. Haftasonu olduğundan dolayı pek kalabalık olmayan sokaklarda, sanki her yer benimmiş gibi yürüdüğümü hatırlıyorum. Bu memnuniyet küstahça ya da sahiplenmenin bayağı şekillerinden biri değildi; minnettardım sadece. Dostum, güzel bir gündü o gün.
Akşam için tiyatro biletim olsa da, havanın tadını çıkarmak için erken çıkmıştım ve az önce bahsettiğim güzellikler beni çok mesud etse de, saatlerce sokaklarda dolaşmak istemedim. Bugünlerde boş boş gezenlere neler söylendiğini duyuyorsun, ah tanrı korusun, bana da öyle şeyler söylenmesini asla istemem! Bu nedenle yemek yemeye karar verdim. Lüks bir restoranda tadını tarif edemeyeceğim kadar güzel bir biftek yedim. Beni biliyorsun, böyle pahalı, lüks zevklerim yoktur. Et... Bugünlerde et yemek ne de sıradışı! Ama bilmiyorum, o gün faklı davranmak istemiştim. Neyse dostum, bunlar önemsiz detaylar, sadece şunu söylememe izin ver: Yemeğimi bitirmem uzun sürse de, tiyatronun başlamasına saatler vardı. Ne yapacağımı bilemiyordum. Yalnızsan dostum, zaman çok yavaş geçer ve her an ziyanmış gibi gelir insana. Ah, hayır! Bu üzücü şeylerden hiç bahsetmeyeceğim. Bunları atlayarak devam ediyorum.

Restorandan çıkıp doğruduca tiyatro binasına girdim. Evet, saatler vardı ama düşündüm ki, çebime sıkıştırdığım romanımı okuyarak bekleyebilirim.

Bekleme salonu bir masa hariç bomboştu. Kimin oturduğuna dikkat etmeden masanın üstüne baktığımda bir kahve fincanını görmek beni rahatlattı. Demek ki  bekleme salonuyla ilgilenen garsonlar çalışıyordu. Hemen dolu olan masanın karşısındaki küçük, yuvarlak masaya kuruldum. Burası tam köşedeydi, böylelikle içerde olmama rağmen kendimi dışarda, yağan yağmurun altında gibi hissedecektim. Görüyorsun ya, başka amacım yoktu. Her şey; erken gitmem, onun orada olması, karşısındaki masaya onu görmeden oturmam, her şey tesadüftü.
Böyle bir karşılaşma beklentimin çok ötesindeydi ve sipariş ettiğim şekersiz kahvemden aldığım küçük yudumdan sonra bir an için onu görmem, neredeyse soluğumu kesmişti. Sevgili dostum, yemyeşil gözleri beni dondurmuştu. Dakikalarca öyle kaldım ve ardından titreyen elimden dökülmek üzere olan kahve fincanını zorlukla masaya koydum.

Ah dostum, yutkunmak ne zordu! Ne kadar denedim, tanrı bilir. Ama denedim. Yutkunmaya, sindirmeye, rahatlamaya çalıştım ama başaramadım. İçimde öleceğime dair tuhaf bir korku ve beni öldürecek şeye karşı bir başkaldırı isteği duydum. Bu istek düşmanca değildi; tatmak istiyordum. Öleceksem eğer, buna değsin istiyordum. Ve bundan güç alarak ona baktım, dostum.

Kestane renginden biraz daha koyu olan saçları (baktığın yere göre simsiyah da görülebilir), zarifçe başının üstünde toplanmıştı. Topuzun boyutundan oldukça uzun saçları olduğu ayırdına varmıştım. Birkaç perçem, gözlerinin yanından, onlara selam verircesine suratına iniyor ve özgürce sallanıyordu. Açık teninde sarmaşıkları andırıyordu. Sivri ama narin burnunun ortasından gözlerinin altına dağılmış çilleri, orada çokça gülmekten kaynaklanan kırışıklıklarla sarmaş dolaştı. Büyük gözleri ve aynı büyüklükte, daha önce belirttiğim gibi, yemyeşil gözleri vardı. Bu yeşillik bana toprağı, doğayı, annemi hatırlattı. Zümrütten daha açık bir tona sahipti. İçimi yakıyordu. Peki ya dostum, dudaklarına ne demeli? Ne küçük ne de büyüktüler, doğal bir kırmızıya bulanmışlardı. Üstelik orantılı değillerdi: Alt dudağı ince kalırken, üst dudağı kalıncaydı ve şüpesiz... çok güzeldi. Öpme isteğiyle yakıp kül ediyordu! Ama hakkımda kötü düşünme, öpmek ve ardından ölmekti gayem. Ne kadar aptalca, ne kadar şairce ve ne kadar da onurluca!

Dostum, biliyorum, abarttığımı düşünüyorsun ama emin ol abartmıyorum. Daha önce böyle mükemmel bir varlık görmedim ben! Bana gözlerimin boyandığı söyleyebilirsin, buna karşı çıkmam ama bunun adil bir yargı olmadığını da söylememe izin ver. O kusursuz değildi, yüzünde bir kaç sivilce daha önce söylediklerime ek olarak kırışıklıklar da vardı (hele ki iki dudağından yanından inenler, ince nehirleri andırıyordu), ama bu kusurlu haliyle kusursuzdu. Gülme dostum, aşk ve çelişkiler hakkındaki sözlerimi anımsa ve benim aşık olduğumu bir an için dahi unutma.

Beni mahveden sadece güzelliği değildi elbet, öyle söylemek haksızlık olurdu. Onda farklı bir hava vardı. Usulca yağmuru izleyen bakışları, bakış şekli... Öyle güzel, öyle eşsizdi ki, bana baksın istedim. Bana baksın ve bir daha asla başka yere bakmasın! Bunun için her şeyimi vermeye hazırım.

Ah dostum, öyle zarif bir bedeni vardı ki, ona sarılmak istedim. Kollarında birleşen narin elleri, güzel boynu (ve o boynu süsleyen sade, gümüş kolyesi), omuzları ve biçimli bacakları... Tekrar tekrar diyorum, ona sarılmak istedim, defalarca ve defalarca, ta ki sonun da o olana kadar.

Böyle esir alındım, böyle aidiyetim el değiştirdi ve böyle ölüme yaklaştım. Belki de böyle şair oldum. Başarısız bir şair ama yine de bir şair.

Şu an ne düşündüğünü tahmin edebiliyorum dostum, sana hak da veriyorum. "Bu kadar mı yani?"  diye sitem ediyor olabilirsin ve haftalarca şahit olduğun deliliğimi yersiz buluyor olabilirsin. Buna bir şey diyemem; "evet, bu kadar" demekten başka. Gelecek aya görüşmemizi iple çekiyorum. Acaba o zaman mı anlatsaydım diye düşünmüyor değilim, ama eminim ki heyecanlanır ve anlatamazdım. Hem yazım kötü olsa da konuşmamdan daha iyidir, biliyorsun.

Gelecek aya tren istasyonunda seni onunla beraber karşılamak istiyorum.  Böylece trenden inip onu gördüğünde, yüzünü görebilirim.

Şimdilik görüşmek üzere sevgili dostum, bir dahaki mektubunda sevgili annenin sağlığından beni haberdar et. Aklıma geliyor bazı zamanlar ve üzülüyorum. Tanrı ikinizle olsun.

  - Düşleyen Dostun

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...