29 Haziran 2020 Pazartesi

oysa ben öyle her suyu sevmezdim, hele ki su soğuksa!

Kapıdaki görevliler ismini sorduğunda, “Orhan,” diye yanıtladı onları. Aldıkları isim doğrultusunda işlem yapmak için tekrar kulübelerine dönerlerken, Orhan kendi ismini seslendirmenin o bilindik tuhaf tadını duyumsuyordu. “Orhan!” dedi tekrar kendi kendine. Görevliler tekrar geldiğinde, onu kendi halinde, bulutlarla kaplanmış göğe bakarken buldular. Dudakların çarpık bir sırıtış vardı. Ona seslendiklerinde yanıt gelmeyince, kendi aralarında “Deli mi acaba?” bakışları döndürdüler. Alayla sırıttılar.

En geç görevli öne çıkıp birkaç kez, “Orhan Bey,” diye dikkat çekmeye çalıştıysa da başarılı olmadı. En sonunda uzanıp Orhan’ı omzundan dürttü ve ancak o zaman Orhan daldığı hayalden çıkabildi. “Pardon,” dedi en kibar haliyle, “Dalmışım. Bulutlar sıra dışı bir izi takip ediyorlar bugün, öyle değil mi sizce de?”
Görevli soru karşısında şaşırdı, arkadaki meslektaşları artık sesli bir şekilde gülmekten çekinmezken, o, nasıl davranması gerektiğini bir türlü kestiremiyordu. Nihayetinde istemeye istemeye, o da, diğerleri gibi, Orhan’ın deli olduğuna kanaat getirdi. “Evet,” diye onayladı, “Gerçekten de öyle. Bu arada, geçebilirsiniz.” Orhan başka hiçbir şey demeden gülümseyerek yoluna devam etti. Geçmek ne kadar da zor ve de aynı zaman kolaydı…

Site beklediğinden daha büyüktü, beş belki de altı koca bina dikiliydi. Bunlardan yalnızca üç tanesi konaklamaya müsaitti. Geri kalanlar ya ticari işlerle ilgili birimlere atanmış ya da henüz kiracılar tarafından tutulmamıştı. Müteahhit burayı bir merkez olarak düzenlemişti. İlk tanıtımında, “Burası bir yaşam merkezi olacak,” diye söze başlamıştı, “Konutlarla iş merkezleri bir arada olmalı, böylece arz ve talep iç içe geçecek!” Dinleyicilerden biri, “İyi de neden?” diye sormasaydı, elbette tanıtım daha iyi geçebilirdi. Orhan, en arkada duran binaya doğru ilerlerken sitenin planının hangi aptal tarafında çizildiğini düşünüyordu. Çok nadiren böyle küçümsemeler içine girerdi aslında, ancak önünde apaçık bir ahmaklık varsa, doğrusu buna bir şey demekten kendini alamazdı.

Son bina bir konut binasıydı. Sarıya çalan bir renge boyanmış, tüm dünyaya “Ben buradayım, hem de tüm çirkinliğimle!” diye bağırıyordu. Orhan, yapının her zerresinden, iliklerine kadar nefret etti. Burasının kaderini belirleyecek yer olmasını asla kabul edemiyor, bu düşünce midesini bulandırıyordu. “Bizim oralar nere, burası nere?” diye hayıflandı ister istemez. Bugün amma çok şeyden tiksiniyor, ne de çok şeyi aşağılık görüp, küçümsüyordu! Her şeyin suçunu siteye yüklemekte bir beis görmedi. Tüm olumsuzlar buranın suçu olmalıydı. Başka bir deyişle, dünyadaki tüm çirkinliklerin kaynağı olan o melun ortak akıl, işte bir parçasını burada bırakmıştı. Elbette sitenin, çirlinliğinin tüm olumsuzluklarda payı vardı. “Hiç kuşkusuz!” diye tasdikledi kendini. “Ama işte…” diye mırıldandı sonra, bir kabulleniş çöktü üzerine, biraz hüzünlüce, “Oğlum Orhan, başa gelen çekilir.” dedi. Hem hiçbir şeyin asla beklediği gibi çıkmamasına alışmamış mıydı? Yine de öğrendiği, tecrübe ettiği onca şeyden sonra, bir başka hayal kırıklığı daha içini acıtıyor, onda bir tür ağlama isteği uyandırıyordu. Korkuyoru. Binanın önünde öylece durmuş, ayağının altındaki taşa, önünde yükselen merdiven tapanlarına vururken, “Bu iş de nereden çıktı, nasıl böyle bir belaya bulaştım da kendi mahvıma sebep oldum!” diye hayıflanıyordu.

-Tüm olaylara bir açıklık getirmek gerekirse: Orhan’ı çepeçevre kuşatan, başına türlü işler açan bir aşk meselesiydi. Oldukça basit ve fakat dünyanın en karmaşık işiydi. Duygular karıştı mı bir şeye, Orhan için tüm sonuçlar bir felakete çıkardı. Şimdi kendine bu kadar kızması, aslında elinde olmayan bir şeyi yaptığı, daha doğru bir ifadeyle; bir kuyuya benzettiği aşka düştüğü içindi. Ona, aşık olmamak elinde gibi geliyordu. Buna yürekten inanıyordu. Sonra, Orhan birini sevmekten delice korkuyordu. Çünkü biliyordu ki bu dünyada hayal kırıklığına sebep olmayacak hiçbir şey yoktu. Hiçbir duygu, ilişki, ulvi sebep; daha fazlasını vadetmemişti ona ve o, tüm bunlardan bıkmıştı. Mutlu olmak, acı çekmemek istiyordu. Olanca kuvvetiyle, aksine sebep olması muhtemel her şeyden kaçması bu yüzdendi.-

Orhan öylece bir o yana bir bu yana giderken, yukarılardan bir ses işitti: “Orhan, neden yukarı çıkmıyorsun?” Bağıran kuşkusuz Gülsüm’dü. Orhan az kalsın kafasını kaldırıp bakacakken son anda kendini tutabilmişti. Hayır, kesinlikle duymamazlıktan gelmeliydi. “Ah, nasıl da aptalım,” diye düşünüyordu öfkeyle, “Neden hiç gizlenmeden, böyle ortada, alık gibi dönüp dolaşıyorum ki!”

Gülsüm tekrar seslendi: “Orhan, Orhan!” Artık duymamazlıktan gelmek olanaksızdı, öyle ki karşı binadan birkaç kafa bile uzanmıştı şimdi kendisine doğru, hepsi sesi duymuş olmalıydı. Orhan başını kaldırıp yukarı baktı. Gülsüm’ün şaşkın bakışları karşıladı onu. Orhan, “Zil çalışmıyor sanırım!” diye sitem ederken takdire layık bir oyunculuk sergiledi. Gülsüm neşeyle, “Kapı açık zaten, ittirince görürsün!” dedi. Cevap umduğu gibi çıkmadıysa da Orhan hiç istifini bozmadı, eliyle kafasına vurur gibi yapıp “Benim aptallığım!” anlamına gelen bir işaret yaptı. Binaya girmeden, Gülsüm’ün şen şakrak gülüşünden kısa bir parça ilişti kulaklarına. İçine bir an cesaret dolarken, binanın içinde onu karşılayan karanlık, tüm güzel düşünceleri sildi süpürdü. Orhan tekrar bir çaresizlik içine düşer gibi oldu, ama bu sefer hepten bitik görmüyordu kendini. Her şeyden önce Gülsüm’ü görmüştü, bu başlı başına bir güç kaynağıydı kendisi için. Sözgelimi: Orhan yaşamak istiyordu. Yaşayacağı yaşamın içinde Gülsüm de olsun, yaşama ikisi beraber söz geçirsinler istiyordu. Gülsüm’ün gülüşünü daima duymak, o gülüşe sebep olurken için için yanmak istiyordu. Başka bir deyişle; Orhan pek çok şey istiyordu. Oysa bu bina ona bir engeldi. Tüm karanlığıyla dikildiği yerden Orhan’a meydan okuyor, “Hayır, istediğin hiçbir şeyi alamayacaksın!” diye buyuruyordu. Orhan ise, belki de ilk kez, merdivenleri adım adım çıkarken, doğrudan bina ve onu yaratan çirkin varoluş ile konuşmak istedi: “Ama neden?” diye sordu, veryansın etti, “Hayatım bu merdivenler gibi. Her adımım o kadar tutarsız ki, ayaklarım birbirini takip etmiyor asla ve ben… düşmeye meyilliyim, sanırım. Oysa böyle olmak istemezdim. Bu merdivenler her sona gelişimde düzleşsin ve ben kayıp düşeyim istiyorum şimdi; düşmek, yuvarlanmak istiyorum. Asla çıkamamak benim kendi dileğim mi? Yoksa benim kendime ettiğimden nemalanan bir asalaktan fazlası değil misin sen? Yalnızca basit, çıkarcı, sülüğümsü bir asalak!” Tüm bu sözleri, sonlara doğru artan bir cesaretle çıkmıştı ağzında. Fakat, bina yalnızca gülerek karşılık verdi. Tiksinç bir gülüştü bu. “Daima kendine yalanlar söyledin, her adımında da söylemeye devam ediyorsun.” Orhan birden durdu. Ağır bir sessizlik çöktü etrafa. Yukarı katlarda açık bir şekilde kendisini bekleyen kapıdan süzülen hava akımıydı sadece duyulan. Bir soluk da karışmıştı o havaya belki, en azından Orhan öyle düşlüyordu. Neden sonra “Vaktiyle,” diye söze başladı: “Bir ırmak vardı. Karadeniz’de. Çok küçükken gitmiştim, neresi olduğunu uzun zaman önce hatıramdan sildim. Fakat oldukça güzel bir yerdi. Yemyeşildi her şeyden önce, ve ah, kokusu da pek güzeldi. Şimdi başka nedenlerle o taraflara bakarken, amansız bir öfke duyuyorum içimde, ancak o zamanlar daha az öfkeliydim ve sanırım her şeye de öyle delice önem vermezdim. O ırmak da dikkatimi çekmek için çok çabalamıştı. Oysa ben öyle her suyu sevmezdim, hele ki su soğuksa! Ve ırmak… buz gibi soğuktu. Yine de, arkadaşlarım girmekten çekinmezdi. Onlar için yüzmek çok keyifliydi ve soğuk su dışında bir suya ayak sokmuş değillerdi. Buna karşın ben, sıcak sularda yüzmüş, tuzlar içinde yatmıştım. Bir ölüden farkımın olmadı zamanlarda, balıklar topuklarıma öpücükler kondurmuş, tatlı tatlı gıdıklamışlardı beni. Ah, hele ki belimin kıvrımlarına giren yaramazlar! İşte, belki de tüm bunları gördüğüm için, bunlardan daha azını sunacak her şeye karşıydım ve o ırmak da payına düşeni almıştı. Arkadaşlarım türlü oyunlar oynayıp delice eğlendi o gün. Ben ise ırmağın kıyısında, sofra niyetine kullanılan bir örtünün üstünde bağdaş kurmuş oturuyordum. Bir taş gördüm. Örtünün hemen bitiminden bir metre sonra, yer yer taşan ırmağın sularından birkaç metre ötede. Yarısı kara toprağa geçmiş, diğer yarısı ise güneş altında parlarcasına duruyordu öylece. Bir güzellik vardı taşta. O kadar ilgimi çekti ki, yerimden kıpırdaman dakikalarca ona baktım. Beni çekiyordu, onu almamı istiyordu sanki. Bana gülümsüyormuş gibi geliyordu. Belki de sadece güneş ışınlarının bir oyunuydu. Ancak sert, aşınmış, beyaz yüzeyinde bir giz taşıdığı açıktı. Daha farkına varmadan yerimden kalkıp, taşı almaya gittiğimi söylesem, yalan söylemiş olmam. Sanki beni yönlendiriyordu. O zamanlar okuduğum bir kitaba benzer bir durum içindeydim, bir obje tarafından kıstırılmıştı. Amacı neydi? Benden ne istiyordu? Onu elime aldığımda hiçbir şey hissetmedim. Basitçe bir taştı. Toprağa batık tarafı koyulaşmıştı, üstünde bir solucanın izi vardı. Kuşkusuz; Ben buraya gelmeden önce, bir solucan güneşten gelen ısıyı kendisine iletsin diye taşın altına yerleşmiş ve o mutlak karanlıkta biraz olsun teselli bulmuştu. Acaba nerede şimdi? diye düşündüğümü hatırlıyorum. Yemek arıyor olmalıydı. Büyük bir suçluluk duymuştum. Basit bir taşın bile bana ait olmadığı, ya da daha doğrusu; bir solucana verdiği teselliyi bana vermemesi sinirimi fazlaca bozmuştu. Taşı tüm gücümle ırmağın görünen sonuna doğru fırlattım. Çarpmanın etkisiyle havaya fırlayan su damlaları, biraz romantik yapımdan olsa gerek, bana gözyaşlarını anımsatmıştı. Yerime tekrar oturup da taşı attığım yere bakınca, içimde basit bir yürek ve başımda fazlaca kabiliyetsiz bir beyin olduğunu düşünüp ağlamaya başlamıştım… Eh, o gün öylece sona erdi. Bir daha o ırmağı asla görmedim ve de o solucandan özür dileme şansını asla bulamadım.”

İçindeki ses uzunca bir aradan sonra tekrar konuştu: “Tüm bunlar ne anlama geliyor?” Bu sese yukarı katlardan gelen Gülsüm’ün sesi de karıştı: “Orhan? Biriyle mi konuşuyorsun? Soruyorlarsa, daire 15’e geldiğini söyle, tanırlar beni.”

Orhan önce hangisine ses verse bilemedi. Gülsüm onu bekliyordu, varsın biraz daha beklesin, diye düşündü. Ne de olsa varınca, artık asla ayrılmayacak ve günlerin sonuna dek ona ait olacaktı. Önce içindeki düşmana dönmeliydi. Merdivenlerin şahitliği altında, bulunduğu yere çöktü, sırtını duvara verdi. “Doğrusu… bilmiyorum. Bana öyle geliyor ki o zamandan bu zamana dek, o taş anlamsız bir şekilde hep aklımdaydı. Neden? Bilmiyorum. Mutlaka solucanla bir bağlantısı olsa gerek. Bir suçluluk? Hayal kırıklığı? Bir zayıflık var içimde, bilmiyor değilim. İçimde bir şeyler, bir zamanlar var olan bir taşı kaybetti ve o şeyler, güneşin sıcaklığını duyumsamaktan yoksun bir şekilde öldüler. Yerlerini tespit edemiyor, onlara yeni, güvenli bir taş veremiyorum. Oysa onlara bu kadar ihtiyaç duyarken, şimdi olmayışları her şeyi daha da fena yapıyor. Öte yandan… inanmayacaksın ama fark ettim ki ben, ne istersem onu düşünüyorum. Herkes bunu yapıyor elbette, ama benimki bir hastalık seviyesine ulaşmış. Artık her şeyin anlamsızlaştığı bir yerdeyim. Bu çirkin yerde bir anlamsızlık görüyordum geldiğim beri. Şimdi ne olduğunu çözmüş bulunuyorum: Bulutlar güneşi gizlemiş, güneş almıyor evler, her taraf gölgelik, her tarafta bir beklenti var. Anlayacağın gölgenin soğukluğu sarmış her yeri. Güzellikten gelen çirkinlikmiş anlamsızlık. Ne kadar da basit bir düşünce! Sorun da bu sanırım, her şey o kadar basit ki; ben bu basitlikler içinde kendim için bir yer edinemiyor gibiyim. Fakat Gülsüm öyle değil. O da basit, bir bakımdan öyle en azından, ancak ben, normalde yaptığımın aksine, onda bir karmaşıklık bulmayı asla ummadım. Ona giderken beni bu denli engellemeye çalışman bu yüzden. Alışılmışın dışına çıktık ve ben Gülsüm'den bir şey ummayarak senin taşını alıp çok ama çok uzaklara fırlatmış oldum. Hayır, sadece şu an gerçekleşen bir şey değil bu, yıllardır devam ediyor. O solucanın ruhu yıllardır sende yaşıyor ve yıllardır intikam alıyorsun benden!”

“Tüm bunların herhangi bir anlam bütünlüğü oluşturmadığını biliyor olmalısın.”

Orhan, üstten gelen ayak sesleri üzerine tekrar ayağa kalkerken, “Elbette.” dedi boşluğa. Artık içi ile değil de, dışarıdan biriyle konuşuyor gibiydi. Başını beklentiyle sese doğru çevirdi. Gelen Gülsüm’dü. Şaşkın şaşkın ve bir o kadar da öfkeliydi yüzü. Kumral saçları suratına çarpıyor, merdiven boyunca ilerleyen esintiyle havada geziniyordu. “Neden cevap vermiyorsun, Orhan?” diye sordu öfkeyle. Orhan ondan öteye bakıyor gibiydi. Bakışları deliciydi. Gülsüm üstüne başına bakıp, bir sorun mu var diye kontrol etti. Yüzünden bir endişe ifadesi geçti: “Bir sorun yok ya?”

Orhan gülümsedi. Gülsüm’e yaklaşırken, “Hayır, yok.” diye yanıtladı. "Çok güzel olmuşsun. Bu... bir sıcaklık yayıyor etrafa."

Anlamsızdı her şey, basitti. Nihayetinde Orhan, ne isterse onu düşünüyordu. Düşünceleri biraz farklıydı sadece: Kanlı canlı bir şekilde yaşıyorlardı.

10 Haziran 2020 Çarşamba

bu sabah evden çıkarken hiçbiri yoktu aklımda


İki koltuk arası bir deniz gibiydi o zamanlar. Aşmak için güçlü kuvvetli, cesur bir denizci olmak gerekirdi. Oysa ben kendimi asla bir denizci olarak görmemiştim. Sıkılırım diye düşünüyordum; uzun geceler boyu, bir o tarafa bir bu tarafa sallanırken, tavana asılı mumların oynaşan gölgelerine dalmaktan başka ne yapabilirdim ki? Bu yüzden iki koltuğun arasındaki dibi görünmez denizi aşmaya hiç yeltenmedim. Sorduklarında, hali hazırda sahip olduğum şeyle yetinmeyi bilen biriyim, diyordum. Öte yandan, karşı kıyı, yani diğer koltuk içimde büyük bir merakın kök salmasına sebep olmuştu. Bu kök derinlere iniyor, damarlarımda gezinip tüm vücuduma hakim oluyordu. Merakım ve güvende olma ihtiyacım durmaksızın çatışıyordu. Başka bir ifadeyle; içimde bir savaş cereyen ediyordu. Bu uzun süren ve sonunda ikincisinin kazandığı savaş, aslında tüm yaşamımı yönlendiren bir olgu haline gelmişti. Nesrin’i ne zaman düşünsem, aklıma öteki koltuğun gelmesi belki bu yüzdendir. Bunun üzerine ilkin şimdi düşünmüyorum: Pek çok gecelerde gözümü kapatıp da usulca uyku haline geçmeden önce, bu düşünceler en az iki kez geçmiştir aklımdan. Önceleri Nesrin benim için bir ada kızıydı. Yalnız, tehlikeli ve cezbedici kokular geliyordu ondan. Sonraları, sanırım biraz daha fanteziye düşkün olduğum zamanlarda, onu bir denizkızı olarak hayal etmiştim. Karşı koltukta, bir kayanın üzerine boylu boyunca uzanıyor, kuyruğunu güneş altında uyuşuk bir şekilde esnetiyor ve koyu siyah gözleriyle beni çağırıyor… Ergenliğimin ortalarında bu görüntüye gümüşi pulları örten belirgin göğüsler de eklenmişti doğrusu. Fakat sonraları, olgunluk başıma biraz daha gark edince, onun aslında koltuğun kendisi olduğunu fark ettim. Bu durumda ben de diğer koltukta oturan biri değil, koltuğun kendisi oluyordum. Aradaki deniz ise, onun lütfuyla oradaydı. Romantik yanım, henüz yaratılışın başında bizim birbirine bağlı iki ruh olduğumuzu düşünmeyi seviyordu. Yıllar geçtikçe Nesrin bana karşı duyduğu sevgiyi yitirip benden ayrılmış ve aramıza soğuk, tuzlu suları sokmuştu. Bu da abartılarla dolu bir hayaldi. Gerçek ortadaydı: Nesrin ile hiçbir zaman bir bütün olmamıştık. Aramızda daima aşması güç bir deniz olmuştu. Bunu fark etmem de biraz güç olmuştu. Yine de, nihayetinde, fark etmiştim.

Tüm bunların birer saçmalık olduğunu biliyorum. Bu sabah evden çıkarken hiçbiri yoktu aklımda. Yolda yürürken yahut iki günde bir olan rutinimi bozup, peş peşe ikinci gün sokak başındaki büfeye uğrayıp sigaramı alırken de yoktu. Nesrin neden gelmişti aklıma? Nesrin gideli çok olmuştu. Tüm bunlar, yitik bir çocukluk, gençlik, olgunluk aşkı için acı çeken bir adamın hikayesi olmak için fazla sıradandı. Nesrin bir ada, dolayısıyla bir koltuk değildi. -Birden derin bir nefes aldım istemsizce. Ağır bir farkındalık zihnime oturdu, telaşlandım, yayılmış bacaklarımı topladım ve vapuru takip eden martıların dikkatimi dağıtmasına engel olmak için gözlerimi kapadım. Zihnime ansızın geldi. Karanlığın ortasından bir koltuk doğdu ve ikiye bölündü. Nesrin, ikisinin ortasına oturmuştu. Yüzünde hüzün vardı. İki yeni çizgi, karşılıklı olarak şakaklarında uzanmıştı. “Doğrusu, iki koltuk da bendim,” diye açıkladım ona. Gülümsedi. Işıltılı bir anlayış geçti suratından, fakat hemen sonra tekrar hüzne büründü yüzü. Kısa bir an öfkelendiğini hissettim. Sanki yeni farkındalığıma hem üzülmüş hem de kızmış gibiydi. “Kızdın mı bana?” diye sordum. Cevap vermediğinde devam etme ihtiyacı hissettim. Belli ki ne diyecekse ağırdan almak istiyordu. “Kendi yerini merak ediyorsan söyleyeyim: Sen ne öteki koltukta yaşayan vahşi bir adalıydın ne de ona sığınıp yassı kayalarında dinlenen ve beni baştan çıkartan bir deniz kızı. Adanın kendisi olduğunu düşünmek de büsbütün haksızlıktı. Nesrin…” Nedense diyeceklerim acı veriyordu; parmağımda ortaya çıkan küçük ama acısı büyük; sızım sızım sızlatan bir yara gibi. “Neden bana deniz olduğunu hiç söylemedin?” Titrek bir gülümseme geçti dudaklarından. “Senin zihninde nasıl yer ettiğimi hiçbir zaman bilmedim ki.” diye yanıtladı beni. Sesi karanlığa karıştı. O ise aldırmaksızın, “Hem, ne önceleri ne de şimdi bunun benim sorumluluğum olduğunu düşünmüyorum.” dedi. Haklı olduğunu biliyordum. Neden sonra bunu ona da söyleyecekken kendimi tuttum. “Eh, belki de artık gitmelisin.” dedim. Önce iyice öfkeleneceğini düşündüm, bir öfke dalgasının yüzünü esir almasını bekledim; yanakları kasılacak, kaşları çatılacaktı. Ama hiçbiri olmadı. Öte yandan hiçbirinin olması da gerekmedi. Kızmıştı ve ben bunu hissetmiştim. Fokurdayan mavi suların imgesi bir an için hayal dünyama egemen oldu. Bir süre sonra tekrar konuştu: “Koltuk, deniz, karanlık ve ben. Gerçekten zihnin takdire şayan derecede ahmak ve hizmetin için yanıp tutuşuyor. Kendinin nasıl da kölesi olduğunun hiç mi hiç farkında değilsin. Sana acımak geliyor içimden. Ama sonra benim de çarpık zihninin bir ürünü olduğumu hatırlıyor ve kendimden ölesiye nefret ediyorum.” İşte şimdi ben de kızmıştım. Aklıma hakaret etmesi adamakıllı sinirimi bozmuştu. Kızgınlıktan ona saydıracağımı düşünürken gönlüme acı bir hüzün düştü birden. Ağlamak mı istiyordum? “Neden bu kadar acımasızsın?” diye sordum elimde olmadan. 
“Ben sen neysen oyum gibi geliyor bana,” diye yanıtladı beni, sesi sıradan bir şeyi söyler gibiydi, hararetten uzaktı, “Öyle değil mi?”
Ona cevabı bilmediğimi söylemek istedim, ancak artık kendimle aşık atamadığımı bilmesi, bana kendimi iyice güvensiz hissettirecekmiş gibi geldi. Hemen sonra vapurun belli sebeplerden dolayı bana gamlı gelen kornası içimi doldurdu ve gözlerim iç dünyamdan uzaklaşıp, sesten kaçan beyaz martılara döndü. Bir başka rutin daha tamamlanmıştı. Elimde sönen sigaramı çöp kutusuna atarken, yarınki yolculuğumda neler düşüneceğimi düşünmemek için çabaladım. Nesrin mi? Koltuklar mı? Yoksa, yine, ikisi birden mi?

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...