10 Haziran 2020 Çarşamba

bu sabah evden çıkarken hiçbiri yoktu aklımda


İki koltuk arası bir deniz gibiydi o zamanlar. Aşmak için güçlü kuvvetli, cesur bir denizci olmak gerekirdi. Oysa ben kendimi asla bir denizci olarak görmemiştim. Sıkılırım diye düşünüyordum; uzun geceler boyu, bir o tarafa bir bu tarafa sallanırken, tavana asılı mumların oynaşan gölgelerine dalmaktan başka ne yapabilirdim ki? Bu yüzden iki koltuğun arasındaki dibi görünmez denizi aşmaya hiç yeltenmedim. Sorduklarında, hali hazırda sahip olduğum şeyle yetinmeyi bilen biriyim, diyordum. Öte yandan, karşı kıyı, yani diğer koltuk içimde büyük bir merakın kök salmasına sebep olmuştu. Bu kök derinlere iniyor, damarlarımda gezinip tüm vücuduma hakim oluyordu. Merakım ve güvende olma ihtiyacım durmaksızın çatışıyordu. Başka bir ifadeyle; içimde bir savaş cereyen ediyordu. Bu uzun süren ve sonunda ikincisinin kazandığı savaş, aslında tüm yaşamımı yönlendiren bir olgu haline gelmişti. Nesrin’i ne zaman düşünsem, aklıma öteki koltuğun gelmesi belki bu yüzdendir. Bunun üzerine ilkin şimdi düşünmüyorum: Pek çok gecelerde gözümü kapatıp da usulca uyku haline geçmeden önce, bu düşünceler en az iki kez geçmiştir aklımdan. Önceleri Nesrin benim için bir ada kızıydı. Yalnız, tehlikeli ve cezbedici kokular geliyordu ondan. Sonraları, sanırım biraz daha fanteziye düşkün olduğum zamanlarda, onu bir denizkızı olarak hayal etmiştim. Karşı koltukta, bir kayanın üzerine boylu boyunca uzanıyor, kuyruğunu güneş altında uyuşuk bir şekilde esnetiyor ve koyu siyah gözleriyle beni çağırıyor… Ergenliğimin ortalarında bu görüntüye gümüşi pulları örten belirgin göğüsler de eklenmişti doğrusu. Fakat sonraları, olgunluk başıma biraz daha gark edince, onun aslında koltuğun kendisi olduğunu fark ettim. Bu durumda ben de diğer koltukta oturan biri değil, koltuğun kendisi oluyordum. Aradaki deniz ise, onun lütfuyla oradaydı. Romantik yanım, henüz yaratılışın başında bizim birbirine bağlı iki ruh olduğumuzu düşünmeyi seviyordu. Yıllar geçtikçe Nesrin bana karşı duyduğu sevgiyi yitirip benden ayrılmış ve aramıza soğuk, tuzlu suları sokmuştu. Bu da abartılarla dolu bir hayaldi. Gerçek ortadaydı: Nesrin ile hiçbir zaman bir bütün olmamıştık. Aramızda daima aşması güç bir deniz olmuştu. Bunu fark etmem de biraz güç olmuştu. Yine de, nihayetinde, fark etmiştim.

Tüm bunların birer saçmalık olduğunu biliyorum. Bu sabah evden çıkarken hiçbiri yoktu aklımda. Yolda yürürken yahut iki günde bir olan rutinimi bozup, peş peşe ikinci gün sokak başındaki büfeye uğrayıp sigaramı alırken de yoktu. Nesrin neden gelmişti aklıma? Nesrin gideli çok olmuştu. Tüm bunlar, yitik bir çocukluk, gençlik, olgunluk aşkı için acı çeken bir adamın hikayesi olmak için fazla sıradandı. Nesrin bir ada, dolayısıyla bir koltuk değildi. -Birden derin bir nefes aldım istemsizce. Ağır bir farkındalık zihnime oturdu, telaşlandım, yayılmış bacaklarımı topladım ve vapuru takip eden martıların dikkatimi dağıtmasına engel olmak için gözlerimi kapadım. Zihnime ansızın geldi. Karanlığın ortasından bir koltuk doğdu ve ikiye bölündü. Nesrin, ikisinin ortasına oturmuştu. Yüzünde hüzün vardı. İki yeni çizgi, karşılıklı olarak şakaklarında uzanmıştı. “Doğrusu, iki koltuk da bendim,” diye açıkladım ona. Gülümsedi. Işıltılı bir anlayış geçti suratından, fakat hemen sonra tekrar hüzne büründü yüzü. Kısa bir an öfkelendiğini hissettim. Sanki yeni farkındalığıma hem üzülmüş hem de kızmış gibiydi. “Kızdın mı bana?” diye sordum. Cevap vermediğinde devam etme ihtiyacı hissettim. Belli ki ne diyecekse ağırdan almak istiyordu. “Kendi yerini merak ediyorsan söyleyeyim: Sen ne öteki koltukta yaşayan vahşi bir adalıydın ne de ona sığınıp yassı kayalarında dinlenen ve beni baştan çıkartan bir deniz kızı. Adanın kendisi olduğunu düşünmek de büsbütün haksızlıktı. Nesrin…” Nedense diyeceklerim acı veriyordu; parmağımda ortaya çıkan küçük ama acısı büyük; sızım sızım sızlatan bir yara gibi. “Neden bana deniz olduğunu hiç söylemedin?” Titrek bir gülümseme geçti dudaklarından. “Senin zihninde nasıl yer ettiğimi hiçbir zaman bilmedim ki.” diye yanıtladı beni. Sesi karanlığa karıştı. O ise aldırmaksızın, “Hem, ne önceleri ne de şimdi bunun benim sorumluluğum olduğunu düşünmüyorum.” dedi. Haklı olduğunu biliyordum. Neden sonra bunu ona da söyleyecekken kendimi tuttum. “Eh, belki de artık gitmelisin.” dedim. Önce iyice öfkeleneceğini düşündüm, bir öfke dalgasının yüzünü esir almasını bekledim; yanakları kasılacak, kaşları çatılacaktı. Ama hiçbiri olmadı. Öte yandan hiçbirinin olması da gerekmedi. Kızmıştı ve ben bunu hissetmiştim. Fokurdayan mavi suların imgesi bir an için hayal dünyama egemen oldu. Bir süre sonra tekrar konuştu: “Koltuk, deniz, karanlık ve ben. Gerçekten zihnin takdire şayan derecede ahmak ve hizmetin için yanıp tutuşuyor. Kendinin nasıl da kölesi olduğunun hiç mi hiç farkında değilsin. Sana acımak geliyor içimden. Ama sonra benim de çarpık zihninin bir ürünü olduğumu hatırlıyor ve kendimden ölesiye nefret ediyorum.” İşte şimdi ben de kızmıştım. Aklıma hakaret etmesi adamakıllı sinirimi bozmuştu. Kızgınlıktan ona saydıracağımı düşünürken gönlüme acı bir hüzün düştü birden. Ağlamak mı istiyordum? “Neden bu kadar acımasızsın?” diye sordum elimde olmadan. 
“Ben sen neysen oyum gibi geliyor bana,” diye yanıtladı beni, sesi sıradan bir şeyi söyler gibiydi, hararetten uzaktı, “Öyle değil mi?”
Ona cevabı bilmediğimi söylemek istedim, ancak artık kendimle aşık atamadığımı bilmesi, bana kendimi iyice güvensiz hissettirecekmiş gibi geldi. Hemen sonra vapurun belli sebeplerden dolayı bana gamlı gelen kornası içimi doldurdu ve gözlerim iç dünyamdan uzaklaşıp, sesten kaçan beyaz martılara döndü. Bir başka rutin daha tamamlanmıştı. Elimde sönen sigaramı çöp kutusuna atarken, yarınki yolculuğumda neler düşüneceğimi düşünmemek için çabaladım. Nesrin mi? Koltuklar mı? Yoksa, yine, ikisi birden mi?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...