20 Aralık 2018 Perşembe
suçlu
Başka bir insanın anılarına bakarken, başka bir defteri doldururken, başka bir kalemle yazarken düşlüyorum kendimi. Defter yumuşak, kalem kayıyor yahu! Sonra anılar çok canlı, yazılmak istiyorlar. Gönlüm bir hoş, gönlüm umarsız, gönlüm neşeli, gönlüm neşesiz, özlem duyuyor, bıkıyor, sertleşiyor, parçalanıyor, gönlüm duruyor. Gönlüm masum. Sıradışı olan his içimi dolduruyor. Kendime geliyorum. Defter bitmiş, yırtık mı o? Kalem titriyor, anılarım saklanıyor, anılarım yok oluyor. Sanki ben yaşamamışım. Gönlüm var bir de neşesiz, neşeli, umutsuz, umut dolu; suçlu hissediyor.
19 Aralık 2018 Çarşamba
oydu
Krem renginde sıradan duvarlar, eski bir dolap, içi zorla doldurulmuş, iki yatak, biri dolu, eskimiş ve birbirinden farklı halılar, yerde, uyumsuz, rahatsız bir masa, öylece durmuş. Oda böyleydi. Sıkıcıydı. Sessizdi. Oda, oydu. Eskimişti, temiz kokması tuhaf gelirdi. Tek bir lambası vardı, ölmüşçesine sallanan, etrafı pislik tutmuş. Pislik, oydu. Tuhaf gelirdi duvardaki nemli harita. Karası yoktu. Kokusuz olması saçmaydı. Koku, oydu. Yerinde durmaktan kesinlikle kaçınan çarşaf, onun üstüne düşen ışıklar, ışıkların kaynağı gece lambası ve havada süzülen toz parçaları rahatsız ederdi onu. Rahatsızlık, oydu.
4 Aralık 2018 Salı
orada
Birdenbire, işte, oradaydım. Yine o sert, soğuk ve can
sıkıcı rüzgâr vuruyor yüzüme. Denizden aldığı tüm öfke, gizem, heyecan içime
akıyor. Hayaller alemine dalıyorum, çok önceleri, yıllar öncesi gibi, her zaman
yaptığım gibi. Cesurum. Korkusuzum. Meraklı mıyım? Dalmak mı istiyorum? Kendim
olmadan geçirdiğim saatler beliriyor o denizde, hemen orada, elli metre kadar
önümde, dar bir kıyı şeridinin hemen ardında. Kendimi bekliyorum. Kanım
hızlanıyor, kalbim yönlendiriyor. Fakat zihnime ulaşamıyorum, düşüncelerim
benden kaçıyor, sadece hayaller var şimdi. İşte, yine oradayım. Oradan hiç ayrıldım
mı? Karşıda, denizin bittiği yerde yükselen kara ve onu aşan dağların ardında
mavi bir güneş gülümsüyor. Neden her zaman orada olduğunu merak etmiyorum, onu
ilk defa fark ediyorum. Biraz sonra ise unutacağımın farkındayım. Unutmak istiyorum.
Yine o rüzgâr suratıma vururken bu kez anılar içime akıyor. Denizin anıları,
benim anılarım, başkalarının anıları. Sessiz bir dinginlik içindeymişim gibi
geliyor, ama denizle aramda, kıyıdan daha yakın bir mesafede delice sallanan
ağaçlar bana hatırlatıyor; o haşin ses nerede? Savrulmanın, çaresizliğin sesi.
Diz çökmenin ve öylece kalmanın sesi. İşte, yine oradayım. Rüzgâr her zamankinden
sert. Deniz tanıdık değil, unuttuk birbirimizi. Ardında güneş var, mavi mavi
parlıyor. İlk defa fark ediyorum onu. Unutacağım hemen sonra, biliyorum.
Unutmak istiyorum.
3 Aralık 2018 Pazartesi
daima sessiz
Sonlardan korkmazdım bu kadar; takipçisi sessizlik olmasaydı. Biçare, yalnız, daima orada duran yalnızlığın karşısında. İçinde.
Hep korktuğum yerdeyim işte. Ertelemeye çalıştım ama başarısız
olacağımın farkındaydım. Kesin bir bilme bu, kaçınılmaz. Sonunda yine onunla
karşılaştım. Şimdi buraya yazarken sanki birileri okuyacak da utanacağım gibi
hissediyorum. Yakalandıktan sonra kaçmanın ne anlamı var, yalnızlık bu. Her tarafımda,
kalbimde, zihnimde; iliklerime kadar işlemiş bir yalnızlık bu. Kötü, soğuk ve
sessiz. En çok sessiz ama, daima sessiz. Kurtulmanın yolu yok. Odayı doldursa
da müzik, o, orada. Hemen birkaç metre ötede, çokça aydınlıkta, ama orada.
Bekliyor, bana bakıyor. Ona bakıyorum. Gözlerim kapanıp açılıyor, ama o orada.
Kapalıyken de orada ve olmaması umuduyla gözlerimi açtığımda da orada. Hep
orada. Kovulamaz ve üzerine edilen lanetlere karşı çok güçlü. Ilık, yumuşak,
baharı anımsatan bir sese ihtiyacım var. Hep vardı ama hiç bu kadar ayırdına
varmamıştım bu gereksinimin. Şimdi, karşımdayken, bana bakarken, içime
işlerken, beni ele geçirirken, sanki yıllardır onun değilmişim gibi; hayır, aptal
bir gurur ya da pervasız bir cesaret istemiyorum, sadece gerçeği haykırmak ve
sadece gerçek olmak istiyorum. Bir sese ihtiyacım var; duymayı beklediğim
türden.
30 Kasım 2018 Cuma
pencereden
Pencereden uzanmış göğe bakıyordu.
Soğuk pusun ardında gri bulutlar vardı. Elem
alametleri. Ve işte orada, bulutların ardında, mavi ile koyu grinin tuhaf
karışımı mat gökyüzü duruyordu. Sonsuzun haşmeti ve korkutuculuğu üzerindeydi.
Yine de kıyıdan köşeden görünmeye çalışan ay, göğe ulaşmak için şansını denemesini
istiyordu. Ama bu, imkânsız geliyordu ona. Seyir halindeki bulutların aldığı
biçimin tuhaf bir şekilde dünya haritasına benzediğini fark etti. Sonra, pişman
olacağını düşünerek, aya güvendi. İşte, uzanıyordu. Bir şehir seçmişti ve şimdi
oraya varacaktı. Gözlerini kapattı. Soğukta hissizleşmeye başlamış elini,
hareket eden bulutların arasından sonsuz matlığa uzattı. Bir an hayalinde, elinin
sıvı, soğuk, sıcak, ılık, sonsuz bir şeyin içine girdiğini tasavvur etti. Ama
bu sadece bir hayaldi. Gözünü açtığında, gitmek istediği şehir gözden kaybolalı
çok olmuş, yerine tanımadığı başka bir şehir geçmişti. Hemen sonra o da gitmek
üzereydi. Pencereyi kapattı, perdesinin çekti ve sıcak peteğe şöyle bir dokunup
yatağına yöneldi. Yeterince cesur değildi, yine geç kalmıştı.
17 Ekim 2018 Çarşamba
fakat insanlar neredeydi?
Embet, sağa
sola yalpalıyor, nereye gideceğine bir türlü karar veremiyordu. Gökte ay onu
izlerken, uzun tuniğinden parçalar arkasında iz bırakıyordu. Buna içinden
geçmek zorunda kaldığı büyük nehir sebep olmuştu. Islanmış, lime lime olmuş
parçalar kendi ağırlıklarını kaldıramıyordu. Embet, nehrin adını hatırlamaya
çalıştı. Etrafı tarayan gözleri bir an için durup, berrak gök yüzüne odaklandı.
Orada nehrin ismini aradı. Ama bunun boş ve nedensiz bir uğraş olduğunu kanaat
getirmiş olacak ki tekrar yola döndü gözleri. Ne yapması gerekiyordu?
İlerisinde büyük köşk vardı. Dediklerine
göre Yakın Kral’ın akrabasıydı bu lord. Nüfuzlu biriydi. Köşkünün kapladığı dört
kilometrelik alanda en az bir bin tane asker vardı. Embet oraya sığınmayı düşündü.
Bu işe yarar mıydı? Köşkün sahibini daha önce görmüş olan yoktu ve pek köylü
dostu olduğunu söyleyen de yoktu. Böylece Embet bu fikirden vazgeçti. Sayısız
kervanın yolu olmuş geçit devamlı onarılmasına rağmen engebelerle, iki güç öncenin
fırtınasından kalma çamurla kaplıydı. Ormanın biraz açıklık bulduğu bu kısımda,
iki ağaç devrilmiş ve Embet’in sağında kalan liman yolunu kapatmıştı. Köşke
giden yol görece daha az engebeliydi. Dediklerine göre iki yüz metreden sonra sıralanmış
nöbetçiler, yolu karanlıktan koruyormuş ve yolda gündüzmüşçesine ilerle imkânı
sunuyorlarmış. Embet, soluna baktı. Normal bir yol ağzıydı. İlerisi ağaçların
yola gelen dallarından zar zor görülüyordu. Birkaç dalla sarınmış ve iyice
eskiyip, harap olmuş tabelada şöyle yazıyordu: “Gül Köyü”
Embet daha fazla oyalanmadan Gül Köyüne ilerledi.
Embet daha fazla oyalanmadan Gül Köyüne ilerledi.
İki taraftan ağaçlarla sınırlandırılmış
yolda, yer yer su öbekleri, yer yer hayvan izleri ve yer yer araba izleri vardı.
Köylüler tarafından sağa ve sola itilmiş büyük kaya parçaları ay ışığında
parlarken, fırtınanın sürüklediği küçük parçalar ise yolun ortasına kadar
gelmişti. Embet onlara basmamak, ayağını çarpmamak için dikkat etmeye çalışıyordu.
Yaklaşıp yarım saatin ardından durduğunda, yolun kenarına yöneldi ve keskin
olmayan, üstüne savrulmuş çamur öbeğine sahip bir kaya parçasının üstüne
oturdu. Soğuk kalçasını ısırırken, dişlerini birbirine bastırdı. Önce rahat bir
nefes alıp şöyle gerisin geriye baktı. Gözleri korkuyla bir hareket, bir gölge,
bir ses arıyordu. Ama usulca hareket eden ağaçlar, birkaç baykuş ve böcek sesinden
başka bir şey göremedi. Huzursuz ama biraz rahatlamış bir nefes alıp, kayanın
üstüne, göğsüne doğru çektiği sol dizine dikkatini verdi.
Kahverengi, aşınmış pantolonu tam
diz kısmından parçalanmıştı. Oraya kırmızı lekeleri olan beyaz bir sargı, acemice
bağlanmıştı. Sargının bittiği yerden devam eden pantolonun paçaları ise ıslak
çorapların içine sokulmuştu. Ayağındaki siyah, abisinden kalan ayakkabıları ile
çok uyumsuz bir görünüme bürünmüştü Embet. Ama bunu pek umursayacağı bir
vakitte değildi. Yine de aklına gelen abisi, onu içinde bulunduğu durumdan
uzaklaştırdı geçmişe bir yolculuğa çıkardı. Embet başta direndi ama sonra tatlı
anıların sıcaklığına karşı koyacak gücü bulamadı. Çıktığı anılar yolculuğunu
onu köylerine, sıcak evlerine, tatlı kahvaltılarına, sinir bozucu azarlara,
zorlu güreşlere, ilk kavgasına, ilk öpücüğüne götürdü. Oradan bir anda kendinin
yeniden bu gecede bulurken, yolculuk ölümle sonlandı. Embet gözlerini kapattı,
başını sallayıp bir şeyi atmaya çalışırcasına soğuk havaya savurdu. Ama kapalı
gözlerinin ardından görüntü oradaydı. Devrilmiş yatak ve masa, kırılmış cam
parçaları, zorlukla eve aldığı köpeği ve işte orada üç beden. Cansız. Kan
içinde. Embet anısının tacizine katlandı. Göz yaşları o fark etmeksizin
yanağında süzüldü. Sonra tekrar kendine geldi. Yine o yol başında, kayanın
üstünde, soğukta, aç ve sefil bir şekilde duruyordu. Tüm gökyüzünü kaplayacak bir
korku içinde dönüp duruyordu.
Sargıyı kenarından gevşetti. Tam
çözmeden bıraktı ve parmaklarını iki tarafında sokarak yavaşça kaldırdı. Başı
dizinin yanına inerken, kanlanmış gözleri dizini buldu. Kılıç kesiğinden bolca
akmış kan sonunda durmuştu. Siyah bir renge bürünmüş, kuru soğukta katılaşmaya
başlamıştı. Embet sargıyı tekrar yerleştirip, gevşettiği yerden iyice sıktı.
Yüzü anlık acıyla kasılırken, yeni terlememiş sakal ve bıyıkla çevrili ağzı
havaya bir lanet savurdu. Gri gözleri bir an için tekrar yok olurken, küfrü
için bir özür duası yolladı. Ama onu dinleyecek birinin olduğunu sanmıyordu.
Yerinden kalktı. Yoluna devam etti.
Yolun açıklığa ulaştığı yerde
öylece durakalmıştı. Köye bakıyordu. Ne bir ışık ne bir hareket vardı. Canlı
izine rastlamak için gözleri fır döndü ama kapısı açık evlerden ses seda
çıkmıyordu. Hayvanlar dahi yoktu ortalıkta. Görüntü kâbus gibiydi; evlerden birkaçı
çökmüş, enkaz yığını haline gelmişti. Köy meydanının ortasında duran su kuyusunu
çevreleyen taştan küçük sur kırmızı kırmızı parlıyordu ay ışığının altında.
Yolun başlangıcında duran, ahır olduğu anlaşılan yerde hiçbir at yoktu ama
öylece yatmış birkaç tavuk zorlukla görülüyordu. Embet gördüğünden emin
olamadı. Tüm evlerin kapısı açık bırakılmıştı. Bazılarının önünde beyaz beyaz tuzlar
saçılmıştı. Bir sürü cam kırılmış, bacalar kurutulmuştu. Küçük bir Pazar yeri
işlevi gördüğü belli olan sokak parçalanmış meyvelerle yıkanmıştı. Kırmızı
suların içindeki portakallar Embet’in midesini bulandırdı.
Köyün iyice içlerine girince,
aslında bir sürü hayvan cesedi buldu. Orada bir düzüne inek öylece yatıyordu,
hepsinin boğazları kesilmişti ve bir sürü tavuk etrafa saçılmıştı. Yemek
masalarının üstünde, tanrılara yapılmış bir heykelin önünde ve heykelin tuttuğu
ulu kılıcın ucunda. İşte orada, bir oturakta ve işte orada, bir mezarın üstünde
beş tane daha vardı. Köyün en büyük zenginliği dana ahırı, isminin kolayca
mezarlığa dönüşebileceği bir yer haline gelmişti. Embet, uzaktan göremediği
sinekleri görünce, dünyada bu kadar sinek olabileceğini hiç düşünmediğini fark
etti. Sanki sinekler bir kıyım düzenlemişti ve köyün yeni sahibi onlardı. Embet
ölü abisinden edindiği bir mizah anlayışıyla, “Yaşasın yeni krallarımız!” diye
fısıldadı. İçi yitik bir sesin kahkahalarıyla ısınırken, kahkahaları takip eden
çığlıklarla buz kesti.
Nihayetinde ortada insan falan
yoktu. Bir sürü kan vardı, ama insan yoktu. Embet hepsinin nereye gitmiş
olabileceğini merak etti. Korkusunun ve kendini tam hissettirmeyen telaşının
ortasında, zaten var olan huzursuzluğun üstüne mantıkla bezenmiş bir
huzursuzluk çökerken kara kara düşündü. Beyni aynı sorunu defalarca kez
zihninde döndürüyor, ama bir cevaba ulaşamıyordu: İnsanlar neredeydi? Sesi bu
soruyu istemsizce dışarı vurdu. Karşılık bulamayacaktı.
“İnsanlar nerede?”
---
yapraklar
Sonbaharın donuk ve koyu tonlarının hakim
olduğu havada, bu amansız iktidara direnmeye çalışan bir parkta oturuyorum. Güneşle başlayan gökyüzü
kendini bulutlara bırakmış. Kısmak zorunda kalmadığım gözlerim ağaçlardan düşen
yapraklara dalarken, zihnim hayaller aleminin kapılarını aralıyor.
Yerde cesetler gibi sıralanmış
yaprakların sadece yaprak olduğunu görüyor ve onlardan biri olduğumu
düşünüyorum. Yanıldığımı hemen sonra fark edip, ağaçtan düşen yaprakları
kıskanmaya başlıyorum. Sarı, kırmızı ışıltılar saçarak yere süzülen
yapraklardan biri olamamak, bağımı koparıp düşememek beni kıskandırıyor.
Sonra fark ediyorum: Yerdeki
yapraklar değil de, düşenlere özlem duyuyorum. Sonsuza kadar düşmek isteği
içimde bir açlık gibi kendini hissettiriyor. Derin bir keder beni yakalıyor.
Ağaca olan bağımın asla kopmayacak olması canımı acıtıyor. Bir an sonra
bulutların arasından kendini gösteren güneş, havayı daha bir karartıyor.
Ve sonra güneş yok oluyor,
bulutlar, çiçekler, banklar yok oluyor. Bedenim, yakınımda uçan haylaz arı, çöp
kutusu, hepsi, hepsi yok oluyor. Hakim bir karanlık ve onun ortasında durmuş
bir ağaç ve ondan kopamamış bir yaprakta ruhum kalıyor.
16 Ekim 2018 Salı
Beğeni Teslimi - The Witcher: Kader Kılıcı
Serinin ikinci kitabı, the
Witcher: Kader Kılıcı, yine Ragaip Minareci tarafında çevrilip, Pegasus
Yayınları aracılığıyla bizlere ulaştı. Gerek oyunların bir fanı olarak merakım,
gerekse ilk kitabın beni içine soktuğu ve çıkmak istemeyip, doyamadığım o
büyülü evrene karşı duyduğum özlem, bana kitabı çıktığı gibi aldırdı. İlk elime
aldığımda, “Hayır, bu sefer hemen bitirmek yok. Yavaş ve sindirerek
okuyacağım,” diye kendimi şartlandırmama rağmen olan oldu: Kitap su gibi akıp
geçti. Fakat etkisi öyle hafif olmadı açıkçası…
Sizi daha fazla bekletmeden
yazıyı yazma sebebime geçeyim: Kitap nasıldı? Bu sorunun cevabını iki aşamalı
olarak vermek istiyorum. Önce kitap hakkında genel düşüncelerimi paylaşacak, ardından
sevdiğim bölümler üzerine, biraz daha detaylı konuşacağım. İkinci kısımda
doğrudan bir sürpriz bozan vermemeye çalışacağım. Fakat bazı bilgileri vermeden
duramayacağımı biliyorum. O yüzden sürpriz bozanlardan sakınmak isteyenlere,
ikinci kısımdan sakınmalarını salık veriyorum.
Kader Kılıcı, Son Dilek gibi tek
başına fakat birbiriyle bağlı öykülerden oluşuyor. Topluca baktığımızda
öykülerin Son Dilek’ten edebi olarak aşağı kalır bir yanının olmadığını gönül
rahatlığıyla söyleyebiliriz. Sert, grinin tonlarıyla bezeli Witcher evreni,
derin, karmaşık, realist karakterler ve bizi peşinden sürükleyen hikayeler…
Beklediğiniz ne varsa bulacaksınız.
Kitabın Geralt’ın ekseninde iki
karakter üzerine kurulu olduğunu söyleyebiliriz. Yennefer ve Ciri. Bir tarafta
Geralt’ın balatlara konu olmuş bir aşkla sevdiği kadın, diğer tarafta sürpriz
hakkı; Kader Kılıcı’nın öteki yüzü. Kitabın
bir yarısını Yennefer ile olan ilişkileri, bu ilişkinin gerçekçi, karmaşık ve
hüzünlü hikayesi; diğer yarısını Geralt ile Ciri’nin kesişen kaderleri
omuzluyor. Arada bir yerde, Sapkowski, okuyucuya yine hüzünlü fakat aynı
zamanda neşeli bir öykü olan Göznuru ile okuyucuya nefes aldırmayı da ihmal
etmiyor.
Yer yer öne çıkan melankolik bir havanın kitabın geneline hâkim olduğunu da söyleyelim.
Yer yer öne çıkan melankolik bir havanın kitabın geneline hâkim olduğunu da söyleyelim.
İlk kitabın Son Dilek öyküsünde,
Geralt ile aynı anda aşık olduğum Yennefer’i daha fazla okumak istiyordum. Onu
daha fazla tanımak ve tuhaf başlayan ilişkilerinin ne yönde ilerleyeceğini
merak ediyordum. Öte yandan, ilk kitapta olmamasına çok üzüldüğüm Ciri’yle
tanışmak, oyunlardan bildiğim hikayesinin başlangıcını görmek, onu yeniden
tanımak istiyordum. Geralt ile kaderlerinin nasıl kesiştiğine tanık olmak
istiyordum. Kitabın tüm bu beklentilerimi karşıladığını söylemeliyim.
Yen ile daha çok vakit geçirdim ve Ciri hakkında pek çok şey öğrendim. Fakat bunlara ek olarak, Sapkowski bayıldığım bir öykü daha verdi; az önce ismini andığım Göznuru öyküsü. Ona aşağıda değineceğim için çok uzatmıyorum.
Yen ile daha çok vakit geçirdim ve Ciri hakkında pek çok şey öğrendim. Fakat bunlara ek olarak, Sapkowski bayıldığım bir öykü daha verdi; az önce ismini andığım Göznuru öyküsü. Ona aşağıda değineceğim için çok uzatmıyorum.
Özetle; Kader Kılıcı’nın Son
Dilek ile aynı kalitede, sizin de beklentilerinizi rahatça karşılayabilecek bir
kitap olduğunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim.
Şimdi dilerseniz, bazı öyküler hakkında daha detaylı konuşalım. Hemen üstte Ciri ve Yen’e değinmiş olmamdan dolayı, onlardan kısmen alakasız bir öyküyle başlamak istiyorum.
Şimdi dilerseniz, bazı öyküler hakkında daha detaylı konuşalım. Hemen üstte Ciri ve Yen’e değinmiş olmamdan dolayı, onlardan kısmen alakasız bir öyküyle başlamak istiyorum.
Göznuru
Göznuru melankolik bir öykü. Yen
ile yaşadıkları inişli çıkışlı olaylar nedeniyle üzgün bir Geralt karşılıyor
bizi. Öyküye kökleri derin bir hüzün sinmiş. Dandelion dostunu ve dolaylı
olarak bizi neşelendirmeye çalışırken, Essi Daven etkileyici girişiyle hem yeni,
neşeli bir soluk getirmeyi hem de bizi etkilemeyi başarıyor. Yeni tanıdığımız
bu karakterde bizi bu denli etkileyen şey ne peki? Yeteneği. En büyük
ozanlardan biri olduğunu bildiğimiz Dandelion’ın saygısını kazanıp, bir ölçüde
ona rakip olabilmiş bir şair, Essi Daven. Göznuru.
Essi, bizim ona karşı
hissettiğimiz akımı Geralt’a karşı hissedecek oluyor ve öykü burada tekrar yön
değiştirip, yeniden hüzünlü bir havaya girmeye başlıyor. Ama bu kez daha bir
karanlığa yöneliyor sanki. Gitmiş bir kadının gölgesi, kırılan bir adamın hüznü
ve gölgeler içinde o adamın kalbine ulaşmaya çalışan, başarısız oldukça da
üzülen başka bir kadının aşkı…
Bu ağır hava yer yer dağılıyor dağılmasına, ama öykü boyunca orada olduğunu hissettiriyor. Tıpkı kitabın genelinde olduğu gibi. Nihayetinde, sakin ama çarpıcı bir sonla bu hava kitaptan taşıp, size ulaşıyor. Sizi sarıyor.
Geriye sadece hüzün kalıyor.
Bu ağır hava yer yer dağılıyor dağılmasına, ama öykü boyunca orada olduğunu hissettiriyor. Tıpkı kitabın genelinde olduğu gibi. Nihayetinde, sakin ama çarpıcı bir sonla bu hava kitaptan taşıp, size ulaşıyor. Sizi sarıyor.
Geriye sadece hüzün kalıyor.
Sabaha karşı, gün daha ağarmadan aç ve öfkeli bir kurtadam ormandaki döşeğe yaklaştı ama şarkı söyleyenin Dandelion olduğunu anlayınca durup bir süre dinledi, sonra yoluna gitti.
Buz Parçası
Buz Parçası öyküsü Aedd Gynvael adlı bir şehirde başlıyor. Geralt’ı şehirde bulduğu işleri yaparken
görüyoruz. Yen’in bazı işleri için geldikleri bu şehri hiç sevmiyor Geralt.
Uğursuz bir musibetin bizi bulacağını daha başından anlıyor gibi oluyoruz. Geralt’ın
normalden fazla karamsar olan düşünceleri bizi de huzursuz ediyor.
Bu öyküye dair en sevdiğim şey;
bizi kendine hazırlamasıdır, sanırım. Öykünün bir noktasında, Yen, Aedd Gynvael adının nereden geldiğine
dair bir efsane anlatıyor. Bu ilginç ve hüzünlü efsaneyi Yen severken, Geralt bir
uğursuzluk olarak yorumluyor. Bu kısa diyalog bizi öykünün devamına hazırlıyor
aslında. Böylece bir musibet, uğursuzluk beklemeye başlıyoruz. Öykünün karamsar
ve melankolik havası da bu bekleyişi teşvik ediyor. Ardından ortaya Isdred’in
çıkmasıyla işler kötüye gitmeye başlıyor.
Hepsinden öte odaya leylak ve Frenk üzümü kokusu hakimdi; bunlar, Yennefer’in her zaman kullandığı esanslardı. Yennefer bu malzemeleriyle yanındaydı şimdi. Bu kokuyla yanındaydı. Ancak kendisi yoktu.
---
12 Ekim 2018 Cuma
Yetersiz Bir Hak Teslimi - The Wolven Storm
Evet, nihayet buradayım. Bu yazının başında. Nicedir yazmayı planladığım
-birkaç denemede başarısız olduğum- yazının başında.
Bu yazı nedir? Neyin peşindedir? Bu yazı, Wilcza Zamieć tarafından Lehçe kaleme alınan, Aleksandra
Motyka tarafından İngilizceye çevrilen ve Marcin Przybylowicz tarafından zekice
bestelenip bir şaheser olarak hayat bulan The Wolven Storm adlı şarkıya
yönelik bir hak teslimidir. Başka bir ifadeyle, "The Wolven Storm
neden bir şaheserdir?" sorusunun cevabıdır.
Şarkıyı sözleriyle aşama aşama incelemeye geçmeden önce, neyi anlattığını,
amiyane bir tabirle nereden çıktığına kısaca değinmek istiyorum.
Polonyalı bir yazar olan Andrej Sapkowski, 1992 yılında yazmaya başladığı Witcher serisinde, çarpık bir mutant ile hırslı bir büyücünün aşkını ustaca ve eşsiz bir şekilde kaleme aldı. Bu aşk destansı öykünün ana odağı değildi elbet, fakat yine de öne çıkmayı başardı. Bunda, elbette, bu aşk öyküsünün kendine özgü yapısı etkiliydi.
Yine Polonya çıkışlı bir oyun firması olan CDPR'nin aynı adla çıkardığı
oyun serisinin son oyunu, yani The Witcher 3: Wild Hunt için bestelettirdiği
oyun müzikleri arasında yer alan The Wolven Storm, yukarıda saydığımız yaratıcı isimlerin ortak
tutkuları içinde hayat buldu.
İki aşığın gelgitlerle dolu, uyumsuz, fakat tutkulu ve kader tarafından
tayin edilmiş aşkı, The Wolven Storm'da müziğin diliyle anlatılıyor.
The Wolven Storm’u bu kadar güzel yapan şey ne?
Kuşkusuz bestenin önemi büyük ve bunun için teşekkürler Marcin'e
gidiyor. Seçilen enstrümanlar, her bir nota, hepsi son derece titiz bir
emeğin sonucu. Fakat, Marcin'e minnettarlığımı yüzeysel ve açıkça yetersiz bir
şekilde iletip, asıl anlatmak istediğim şeye, sözlere geçmek istiyorum. Şarkıyı
bölümleriyle ele alıp, onun katmanlı bir şekilde bir aşkı nasıl bu kadar güzel
anlattığını tekrar anlamak ve de anlatmak istiyorum.
Bu yazıya bir şekilde ulaşmış sevgili okurum, gel lütfen, seninle beraber The Wolven Storm bize ne diyormuş dinleyelim. Onun kendi kendini söylemesine izin verelim.
"These scars long
have yearned for your tender caress-
To bind our fortunes, damn what the stars own-
Rend my heart open, then your love profess
A winding, weaving fate to which we both atone"
To bind our fortunes, damn what the stars own-
Rend my heart open, then your love profess
A winding, weaving fate to which we both atone"
Şarkı bu dörtlük ile başlıyor. İlk dizeler Geralt'ın perspekrifinden yazılmış. Onun serzenişlerini ifade
ediyor. Özlemini, sitemini, aşkını.
Bedeni yaralarla bezenmiş Geralt, Yen'in şefkat ve sevgi dolu dokunuşlarına
özlem duyuyor. Ayrı düşmüşler. Hem mekan olarak hem de aralarındaki ilişki
açısından. Bu yüzden bu ayrılığa sebep olan talihlerine lanet okuyor Geralt.
Sonra Yen'e serzenişte bulunuyor. Belki de sığınıyor. Sevgisini istiyor ve
yine o kör talihten medet umuyor.
"You flee my dream
come the morning
Your scent - berries tart, lilac sweet
To dream of raven locks entwisted, stormy
Of violet eyes, glistening as you weep"
Your scent - berries tart, lilac sweet
To dream of raven locks entwisted, stormy
Of violet eyes, glistening as you weep"
Ardından Nakarat başlıyor. Yine Geralt'ın perspektifinden bakıyoruz.
Dizelere yine özlem hakim. Geralt'ın Yen'i rüyalarında bulduğunu, kendini
bununla avuttuğunu görüyoruz. Ben, bu dizelerin aynı zamanda kitaplara, Yen'in
zamansız gidişlerine gönderme olduğunu düşünüyorum.
Beni bu dizelerde en çok etkileyen şey, Geralt'ın hatırladığı şeylerin,
Yen'i gördüğü ilk zamanda hemen farkına vardığı özellikleri olması. Aşık olduğu
şeyler, ilk izlenimleri. Kokusu, gözleri, hem hüznü hem tehlikeyi hem de
saçlarını temsil eden kuzgunlar...
"The wolf I will
follow into the storm
To find your heart, its passion displaced
By ire ever growing, hardening into stone
Amidst the cold to hold you in a heated embrace"
To find your heart, its passion displaced
By ire ever growing, hardening into stone
Amidst the cold to hold you in a heated embrace"
Bu kez Yen'in perspektifine geçiyoruz. Dizeler olduğundan daha derin, daha içten bir anlatım sergiliyor. Sert, güçlü ve bir noktada dominant olarak tanıdığımız Yen'in Geralt'a olan aşkını, Geralt'ın aşkına olan ihtiyacını görüyoruz.
Fırtınanın simgelediği kaosa sürüklenen hayatlarında, Geralt'ı
izleyişinden, arayışından bahsediyor. Onun bu fırtınanın ardındaki, surlarla
korunan, duygulardan arınmış olması gereken kalbine ulaşma çabasını
anlatıyor. Yine bu fırtınanın, soğuğun içinde sıcacık bulduğu kalbe sarılışını
anlatıyor.
Ayrıca şarkı boyunca Yen'e sadece tek bir dörtlük verilmesi, Geralt'a
oranla duyguları konusunda daha içe kapanık olmasıyla güzel bir uyum yakalıyor.
"You flee my dream
come the morning
Your scent - berries tart, lilac sweet
To dream of raven locks entwisted, stormy
Of violet eyes, glistening as you weep"
Your scent - berries tart, lilac sweet
To dream of raven locks entwisted, stormy
Of violet eyes, glistening as you weep"
Nakarat ile sözü tekrar Geralt alırken, şarkı bir an için karşılıklı bir
konuşmaya dönüyor. Dandelion tarafından yazıldığını bildiğimiz için, ister
istemez aklımıza dördüncü kitap ve Dandelion'ın Geralt ile Yen'in hareketlerini
birer diyalogmuşçasına tasvir edişi geliyor.
"I know not if fate
would have us live as one
Or if by love's blind chance we've been bound
The wish I whispered, when it all began
Did it forge a love you might never have found?"
Or if by love's blind chance we've been bound
The wish I whispered, when it all began
Did it forge a love you might never have found?"
Nakarattan sonra Geralt ile devam ediyoruz. Bu dörtlük tamamen Son Dilek
hakkında. Kadere serzenişlerle başlıyoruz yine. Bir türlü bir olamamalarına değiniyor
Geralt. Geleceğe dair bir umut ve umudun arkasında şüphe görüyoruz. Sonra Geralt dilekten bahsediyor. Sürekli kesişip ayrılan kaderlerine
veryansın ettikten sonra bu dizeler gelince bir şüphe içinde olduğunu daha net
görüyoruz. Her şeyin başında kaderlerini bağlayan dileği olmasaydı, aralarındaki aşkın hiç var olup olmayacağını merak ediyor. Ve ezginin ritmik ilerleyişiyle bu dize, bize derin bir acı ve kederi sunuyor.
"You flee my dream
come the morning
Your scent - berries tart, lilac sweet
To dream of raven locks entwisted, stormy
Of violet eyes, glistening as you weep"
Your scent - berries tart, lilac sweet
To dream of raven locks entwisted, stormy
Of violet eyes, glistening as you weep"
Şarkının sonunda tekrar nakarat karşılıyor bizi. Ve böylece son sözler de
bir aşk ilanı ile bitiyor. Böylece Geralt'ın sorgulamayı bıraktığını görür gibi
oluyoruz. Ama emin olmamıza olanak yok. Olması gerektiği gibi...
mimas - v
Hancının çırağı utangaçlıkla kıpırdandı. Bir şeyler söylemek istiyormuş da cesaret edemiyormuş gibiydi. Alnında biriken ter damlalarının da yardımcı olduğu söylenemezdi. Üstelik etrafına dizilmiş, aralarına girmeye çalıştığı alaycı, terli, leş gibi kokan balıkçı tayfası, onu hiç mi hiç fark etmiyordu. Bu çırağı iyice sinirlendiriyordu. Bu nasıl olabilirdi? Yüce Ann, buna izin vermekle neyi amaçlıyordu? Onun mutlak ifadesinde bu haysiyetsiz dallamalar, orada öylece kendilerinden geçip, Kahraman Mimas'a hakaret etme cesaretini nasıl gösterebiliyorlardı?
O an hanın uzunca masalar dizilmiş sol yanından bir kaşık uçup, çırağın omzuna çarptı. Çırak şaşkınca bakakalırken hemen sonra bir elma ayağına doğru yuvarlandı ve haysiyetsiz kalabalığın etrafına üşüştüğü ateşin kıvılcımları ona yöneldi.
Bir an sonra çırak, "Ben seçilmişim!" diye buyurdu. Yüce Ann bir şeyler yapması için kendini seçmişti. İşte emir açıkça karşısındaydı. Kendini ileri attı. Çarptığı geniş omuzlu, genç bir balıkçı oğlu onun dengesini bozdu. Yalpaladı, toparlandı. Ellerin birinden kaptığı büyük bardağı kafasına dikti. Baharatlı şarap boynundan göğsüne ulaştı. Islaklık tatlı bir esintiyle ürpermesine neden olurken, konuşmaya başladı.
"Hepiniz adi köpeklersiniz! Pis, nankör balıkçılar! Evet, basit birer balıkçısınız, ama buna rağmen krallığımızın, dinimizin kurtarıcısına hakaret etmekten geri durmuyorsunuz. Mimas'ın laneti hepinizin üstüne olsun!"
Çırağın sesi tüm hanı doldururken, masalardan yerlere savrulan kaşıklar, tabaklar ve bardaklar ruhani bir ritim oluşturuyorlardı.
O an hanın uzunca masalar dizilmiş sol yanından bir kaşık uçup, çırağın omzuna çarptı. Çırak şaşkınca bakakalırken hemen sonra bir elma ayağına doğru yuvarlandı ve haysiyetsiz kalabalığın etrafına üşüştüğü ateşin kıvılcımları ona yöneldi.
Bir an sonra çırak, "Ben seçilmişim!" diye buyurdu. Yüce Ann bir şeyler yapması için kendini seçmişti. İşte emir açıkça karşısındaydı. Kendini ileri attı. Çarptığı geniş omuzlu, genç bir balıkçı oğlu onun dengesini bozdu. Yalpaladı, toparlandı. Ellerin birinden kaptığı büyük bardağı kafasına dikti. Baharatlı şarap boynundan göğsüne ulaştı. Islaklık tatlı bir esintiyle ürpermesine neden olurken, konuşmaya başladı.
"Hepiniz adi köpeklersiniz! Pis, nankör balıkçılar! Evet, basit birer balıkçısınız, ama buna rağmen krallığımızın, dinimizin kurtarıcısına hakaret etmekten geri durmuyorsunuz. Mimas'ın laneti hepinizin üstüne olsun!"
Çırağın sesi tüm hanı doldururken, masalardan yerlere savrulan kaşıklar, tabaklar ve bardaklar ruhani bir ritim oluşturuyorlardı.
mimas - ıv
Yılların ardında, soğuk Güneş yok olmadan ve pınarlar kurumadan hemen önce, eskimiş, antik sayılan bir uzay gemisi dünyanın yörüngesinde asılı kaldı.
Çiziklerle dolu kalın camın ardından görülen metalik dünya, aldığı soluk ışıkları geri yansıtıyor, onun güzel zamanlarını hiç görmemiş olan mürettebata veda ediyordu.
Kaptan Mimas, elinde içeceği, çektiği sandalyenin yanında öylece oturmuş, dünyaya kederle bakıyordu. Bunu biraz tuhaf bulmamak elde değildi. Kaptan Mimas, güzelliğe pek değer vermez, ölümden etkilenmezdi. İnsanlığa bir an için yuva olmuş bu metallere sarınmış gezegen hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordu. Üstelik soyunda dünyada yaşamış kimse de yoktu. Yine de, işte, orada oturmuş kederle dünyayı seyrediyordu.
Bunun sebebi neydi?
mimas - ııı
Sevgili Ettyies,
Uzun zamandır sana yazma fırsatı bulamamıştım, canım. Beni affet. Dün sabah Tiep sınırlarını geçerek düşman topraklarına girdik. Yurdum, içinde biricik karımla, ardımda kaldı. İçim buruk ama endişeye mahal verme; gözlerim öldürülen yurttaşlarımızın, tehdit edilen değerlerimizin büyüttüğü kor bir ateşle yanıyor. İleriye bakıyorum, ve inan bana, zaferden başka bir şey görmüyorum.
Marrfold'dan aldığım bilgiye göre üç güne kalmaz düşman ordularıyla karşılacağız. Marr, onları ormana çekmemiz gerektiğini söylüyor. Danışmanlardan Lif ise bunun yanlış olduğunu, tanrıların bizi cezalandıracağını söylüyor. (Daha doğrusu emrediyor). Hangisini dinleyeceğime şu an için karar vermedim. İmparator babamın dediği gibi, savaş alanını kendim görmeli, toprağa ellerimle dokunmalıyım. Ancak o zaman doğru kararı verebilirim. Ama canım, bunlar önemsiz şeyler, bulduğum bu kısa vakitte bunlardan bahsetmem çok kötü. Beni tekrar affet. Biliyorum, edersin sen. Hep ettin ve hep edeceksin. Ah, sıcak kolların her gece rüyalara dalmadan önce hayal ettiğim son şey oluyorlar. Sonra rüyamda sana kavuşuyorum. Artık yazmalıyım. Gözlemci birlikler geldi. Rapolarını almam gerek.
- Senin olan kocan Mimas
(Savaş Yılı 212. Gün)
21 Ağustos 2018 Salı
mimas - ıı
Önceleri; Tutarsızlar
Mimas tuhaf bir gençti. Bu tuhaflığı, eski zamanın insanları için korkunçtu. Çünkü tembeldi. Aklı sürekli hayaller diyarındaydı. Gerçek dünyadan oldukça uzakta bir yerlerde kaybolmuştu.
Mesela bir işte çalışmışlığı yoktu. Para nasıl kazanılır bilmezdi. Açıkçası harcamayı da bilmezdi, çünkü nasıl harcaması gerektiğini düşünecek kadar para olmazdı.
Babası, bu dünyadan göçmeden evvel, berberdi. Tek bir çırağı olmasına rağmen, Mimas'ı yanında çalıştırmazdı. Onun yerine, evde kitap okuturdu. Yazım konusunda eğitilmesini dilerdi. Tabii öğretmen tutacak kadar kazanmadığından, Mimas'ın bu işi kendi başına halletmesi gerekiyordu; bu yüzden Mimas'ın babası, oğlunun üzerine fazlaca düşüyordu.
Mimas'ın kardeşi, (beş yaş küçüktü), evin işlerinde annesine yardım ederdi. Okumasına yetecek para bulunamamıştı. Bu yüzden yarım yıla yakın bir sürede, Mimas kardeşine okuma yazma öğretmişti. Bundan sonra Mimas'tan kalan kitapları okuyan kardeşi, yaşıtlarına göre oldukça bilgili kültürlü olmuştu. Çünkü okula giden ve orada okuma yazma öğrenen kızlara sadece dini kitaplar okutulurdu.
Mimas çalışmaya ne zaman başladığını hatırlamıyordu. Önceleri yazılarını yayınlatmayı denemiş ama red sayıları artınca umutsuzluk onu yakalayamıştı. Taşıma işleri ile uğraşıyordu. Bedensel kusurları Mimas'ı ağır işlerden kurtarıyordu. Çünkü yaşadıkları yerde insanlar iyilik yapmayı severdi. Oysa; Mimas sonsuza dek burada yaşamayacaktı.
Not: Yazım yanlışları kontrol edilmemiştir. Çünkü... Neden edeyim ki?
Mimas tuhaf bir gençti. Bu tuhaflığı, eski zamanın insanları için korkunçtu. Çünkü tembeldi. Aklı sürekli hayaller diyarındaydı. Gerçek dünyadan oldukça uzakta bir yerlerde kaybolmuştu.
Mesela bir işte çalışmışlığı yoktu. Para nasıl kazanılır bilmezdi. Açıkçası harcamayı da bilmezdi, çünkü nasıl harcaması gerektiğini düşünecek kadar para olmazdı.
Babası, bu dünyadan göçmeden evvel, berberdi. Tek bir çırağı olmasına rağmen, Mimas'ı yanında çalıştırmazdı. Onun yerine, evde kitap okuturdu. Yazım konusunda eğitilmesini dilerdi. Tabii öğretmen tutacak kadar kazanmadığından, Mimas'ın bu işi kendi başına halletmesi gerekiyordu; bu yüzden Mimas'ın babası, oğlunun üzerine fazlaca düşüyordu.
Mimas'ın kardeşi, (beş yaş küçüktü), evin işlerinde annesine yardım ederdi. Okumasına yetecek para bulunamamıştı. Bu yüzden yarım yıla yakın bir sürede, Mimas kardeşine okuma yazma öğretmişti. Bundan sonra Mimas'tan kalan kitapları okuyan kardeşi, yaşıtlarına göre oldukça bilgili kültürlü olmuştu. Çünkü okula giden ve orada okuma yazma öğrenen kızlara sadece dini kitaplar okutulurdu.
Mimas çalışmaya ne zaman başladığını hatırlamıyordu. Önceleri yazılarını yayınlatmayı denemiş ama red sayıları artınca umutsuzluk onu yakalayamıştı. Taşıma işleri ile uğraşıyordu. Bedensel kusurları Mimas'ı ağır işlerden kurtarıyordu. Çünkü yaşadıkları yerde insanlar iyilik yapmayı severdi. Oysa; Mimas sonsuza dek burada yaşamayacaktı.
Not: Yazım yanlışları kontrol edilmemiştir. Çünkü... Neden edeyim ki?
18 Ağustos 2018 Cumartesi
mimas - ı
Mimas her zaman hayallerinin
peşinden gitmek istemişti. Şimdi, yeni silinmiş camdan kapıyı sertçe itip,
kendini sokağa atarken de az önce yirminci kez reddedilmiş olduğu gerçeği,
canını hiç mi hiç sıkmıyordu. O elinden geleni yapmıştı. Yapıyordu. “Varsın
kader yüzüme gülmesin,” dedi, sert bir rüzgâr esti, “Varsın kader yüzüme
tükürmeye devam etsin,” diye diretti, rüzgârın şiddetiyle sokağın başındaki
mavi çöp kutusu devrildi, “Ben,” diye düşüncesine devam etti, “Pes
etmeyeceğim!” rüzgâr dindi ve yakıcı güneş, amansız bir bulutun arkasına
saklandı.
Size Mimas’tan bahsetmek lazım
biraz. Çünkü şu an içinde bulunduğu durum, hiç de yeni değil. İnanın kendisi de
üzülüyor buna. Nasıl iş bulamadığını bir türlü anlayamıyor. “Çok mantıksız!”
diye sitem ediyor, “Hepsi boktan insanlar, hepsine tüküreyim!” diye sövüyor
sürekli. Aslında pek bir delikanlıdır hani. Ama işte; üniversiteden henüz mezun
oldu ve bakması gereken hasta bir kardeşi var. Kardeşini pek sever Mimas, öyle
ki en zor zamanlarında onu düşünür ve bundan güç bulur. Ve inanın bana, güce
sık sık ihtiyaç duyar. Açken, ne yapacağını kara kara düşünürken, güce ihtiyaç
duyar. Üşüdüklerinde ve yakacak bir odun bile bulamadıkların, güce ihtiyaç
duyar. İşte tam da bu anlarda, kardeşi ona güç verir. Mavi, ürkek gözler
belirir hayalinde. Son titrek bir ses, öksürüklerle bitap düşmüş bir boğazdan
yükselir, “Mimas, koru beni!” İşte bunlar Mimas’ın kanını harekete geçirir ve isyankâr
bir cesaret kalbinde pompalanmaya başlar.
Göreceğiniz gibi; Mimas’ın derdi
büyüktü. Bu nedenle, yeni aldığı reddinden sonra sokaklarda -ah, bu pis
sokaklar- sürterken durmadan sövüyordu. “Madem tecrübe istiyorsunuz, bırakın da
edineyim, ahmaklar!” diye sitemkâr bir şekilde sövmeye devam etti. “Boktan,
ciğeri beş para etmez herifler!” Ama bu sövmeler havada kaybolacak ve Mimas’ı
duyan olmayacaktı. Çünkü bu kötü şehirde hiçbir isyan duyulmaz, hiçbir yardım
görülmezdi. Arka sokaklarda insanlar kolayca ölür, soran çıkmazdı. Gündüz vakti
paranız çalınır, peşinden koşan olmazdı. Yağmurdan sonra yükselen küf kokusu
tüm sokakları sarar ve bir daha gitmemek üzere insanların üstüne sinerdi. Bu
nedenle Katiller, bir insandan ziyade, bir koku öldürmeye başlamışlardı. (En
azından kendi aralarında böyle eğlenirlerdi).
Mimas, bu öğleden sonra ne
yapacağını hatırlamaya çalıştı. Sabah evden ayrılmadan planlamıştı aslında,
fakat şimdi tüm planları aklında uçup gitmişti. Gurur, öfke, utanç, çaresizlik
hisleri, en güçlü halleriyle birleşip, onun zihnine saldırmışlardı. Bu saldırı
onu bir sarhoşa çevirmiş, aklını başında almıştı. Korkudan tir tir titriyor,
yanından geçenlerin dikkatini çekiyordu.
“Yazık!” diye coşkuyla hayıflandı
bir kadın. Neye yazıktı, ne için yazıktı? Mimas’ın tepesi attı ve kadının
arkasından koştu. Ona yetişip kendine döndürdü. Beyaz saçları terlemiş, altmış
yaşlarında görünen bir kadın, korkuyla donakaldı. Çevreden bakanlar oldu, belki
de sorun olduğunu fark edip yardım etmeye de yelteneceklerdi, ancak Mimas’ın
acıklı sesi herkesi durdurmuştu.
-Neye
yazık, hanım teyze? Halimde ne gördün? Fakir bir genç, üzüntü içinde yürüyor,
kendinin farkında değil, hayaller aleminde, titriyor! Ne yazık, değil mi? Böyle
düşündün değil mi? Paraya ihtiyacım olduğunu düşündün. Buna üzüldün. Peki neden
paraya ihtiyacım vardı? Evlenmek istiyordum belki de, eminim bu aklından
geçmiştir. Değil mi, hanım teyze? Yahu korkma, konuşuyoruz işte; sana neden
yazık olduğunu anlatıyorum. Hah, nerede kalmıştım? -Mimas’ın harareti artmıştı-
Bak teyze, ne anam var ne babam. Bir beş yıl oldu mu onlar geçeli? Unuttum. Ben
ve küçük kız kardeşim bir başımıza kalakaldık. Onlardan kalma, derme çatma bir
evde yaşıyoruz. Ah, düşünme sakın “Evleri var, iyiler o halde,” diye. Düşündün
değil mi? Haksız da sayılmazsın, bu devirde evin varsa iyisindir, yoksa
ölmüşsündür. Doğru bu, haksız sayılmazsın, kızmadım sana. Ama söylememe izin
ver. Ne evi, ev neye yarar? Isınmak ister insan, oysa odun nerede? Hani nerede?
Evde kahvaltı etmek hoştur. Bilir misin Teyze, (nereden bileceksin tabi),
kahvaltı etmeyi çok severim. Eskiden, babam hayattayken, o berberlik yapardı.
Ben de sağ solda ayak işlerine koştururdum. Yaşım küçük ya; çok zorlamazlardı
beni. Bereket versin, kutsal devletimiz de gözlerdi bizi. Bunları ne için
anlattığımı, merhum babama yürek sancım pahasına neden değindiğimi anlatayım.
İşte bahsettiğim zamanlarda, yani paramız varken, çok güzel kahvaltılar
yapardık. İnan olsun, anam bir donatırdı masayı, yok böylesi! Ne de iyi yemek
yapardı ama… Sana benzemezdi pek, ne yalayan söyleyeyim. Biraz daha gençti,
saçları da sarıydı henüz. Erken evlendirmişler, on üçünde bana hamile kalmış,
varsın gerisini sen düşün! İşte bir kardeş gibiydi bana. Çok severdi, çok da
sıcaktı. Anne sıcaklığı farklıdır ya, ondan dedim. Görüyorum hanım teyzeciğim,
korkun gitti ama hala anlam veremiyorsun bu dediklerime. Anlıyorum, öylesine
söylediğin yazık ezbere çıkmış ağzından. Aç olduğumu, derdim olduğunu gördün ve
öylece yazık dedin. Bunu yapmak zorunda hissettin kendini, bunu yapınca daha
iyi olduğunu hissetin. Senden kötü olana duyarlı davranmış oldun! Bu ezbere hainlikleri
yaparken hiç utanmazsınız tabi! Al işte, karşındayım ve sana neyim var neyim
yoksa anlatıyorum, o acıdığın adamın derdi neymiş, işte dinliyorsun. Ama
umurunda değildi zaten değil mi? Benim gibi kaç tane adam geçiyordur yanından
ve ezber ettiğin kaç tane yazık çıkıyordur ağzından. Havada dolaşıp, boşluğa,
hayır, cehenneme ve ateşlere yol alıyorlardır! Hepiniz alçaksınız.
Mimas,
son sözlerinde geri çekilmiş ve gittikçe artan kalabalığı hedef almıştı.
Konuşması bitince birkaç homurtu yükselmiş, sonra bu homurtular, “Deli herhalde!” fısıltılarına
dönüşmüş, bundan başka bir şey olmamıştı. Hanım teyze, sonlara doğru tekrardan korku içine
düşmüş ve Mimas onu bırakıp giderken arkasında bakakalmıştı. Bir süre sonra,
kalabalık da dağılırken, “Yazık,” demişti tekrar, “Çok yazık!”
Not: Yazım yanlışları kontrol edilmemiştir. Çünkü... Neden edeyim?
15 Ağustos 2018 Çarşamba
rehbersiz düşünceler
Uzun yol her daim orada. Üzerinde
yürüyoruz. Üzerinde yaşıyor, üzerinde ölüyoruz. Rehberimiz ışıklar. Kendi
diktiğimiz ışıklar, ay ve yıldızlar… Hepsi yolumuzu aydınlatıyor. Rehberlikleri
pek güvenilir sayılmaz aslında, ama karanlık ve yabanıl geceler için orada bulunmaları
faydamızadır. Peki kim cesaret edebilir onları kovmaya? Ayı kovmaya, yıldızları
küstürmeye ve kök salmış ışıkları söküp atmaya? Çoğu insan cesaret edemez buna;
çünkü kim ilerleyebilir ki zifiri karanlıkta? Kaybolmak isteyenlerden başka?
Ama yolun iyi niteliklerinin
yanında -çünkü öğreticidir aynı zamanda- yol zalimdir. Bazen tüm ışıkları
kendisi uzaklaştırır ve siz daha ne olduğunu anlamadan kendinizi büyük bir
karanlık içinde bulursunuz. Nereye gideceksiniz? Mesela ileri? Yolun ilerde devam
ettiği kesin değildir. Mesela sola diyelim? (Çünkü demekten zarar gelmez, yani; sadece
demekten). Ölürsünüz belki de. Evet, o karanlık içinde kaybolmuşsunuzdur. Bunu
anladığınızda hissedeceğiniz ürperti, sizi tamamıyla sarsacak bir korkunun habercisidir.
Ama fazla korkmamaya çalışın. Çünkü kaybolan, belki ölen, belki de bambaşka bir
yola sapan ilk insan değilsiniz ve son insan da olmayacaksınızdır. Ha, aynı yola devam etme şansınız yok mu? Hayır, bir kez kaybolduktan sonra, düz ilerleseniz
ve yol düz devam etseniz dahi, o karanlıktan sonra, yol tamamıyla farklı bir yol
olacaktır artık. Çünkü sizi kaybetmesinin nedeni budur aslında. Aynı yolda
yeterince yürüdüğünüze kanaat getirmiştir. Zamanlama da yanılma olasılığı var
mıdır? Elbette. Bu da yolun azizliğindendir.
10 Ağustos 2018 Cuma
gece ile münasebetim
Gecelerin benimle derdi ne? Neden uykusuzum ve neden havlıyor köpekler? Uzaklarda, belki bir arka mahallede, bir binanın hiç temizlenmeyen arkasında; belki de açıklıkla, sokakların en ortasında, sokakların her yerinde; belki de yollarda, arabaların kornalarının ucunda, tren raylarının üstünde durmuş bir şekilde havlıyorlar. Neden?
Ve o havlamalar bana yalnız olmadığımı hatırlatıyor. Orada bir yerde bir şeyler var ve burada bir yerde de ben varım. Eksiğim biraz ama varım. Ayrıca kırgınım. Uykusuz kaldığım bu gecelerde kızgınım. Hatırıma olmadık şeyler geliyor. Gecenin işi işte bu; anılarımı taciz ediyor. Ve ben otururken yalnız ve sessiz, gece beni rahat bırakmıyor. Beni korkutuyor, üşütüyor. Ne zaman gözlerimi kapatsam orada oluyor. İşte şimdi de burada. Hemen yanımda, hemen uzağımda. Bana gülüyor, alay ediyor. İşte oturuyorum burada, yazıyorum, düşünüyorum; aslında kaçıyorum. Ama arkamda o, hissediyorum. Başka ne hissediyorum? Sorumluluklarımın altında ezilirken içimde büyüyen isyan ateşlerini hissediyorum. Ne hissediyorum? Bir sitem hissediyorum. Topluma karşı, güzele karşı, çirkine karşı, yalnıza, yalnız olmayana karşı, kendime karşı. İçinde bulunduğum durum... Neden bu duramdayım? Ve neden kurtulamıyorum? Buna sitem ediyorum. Ama kime?
Demiştim aslında ama özet geçeyim; dinleyene. Dinleyen varsa tabii, ama endişeye gerek yok. Gece her daim dinleyenini getirir; getirmezse dahi kendisi dinler. Acı çekişleri dinlemek de hoşuna gider gerçi. Gecedir çünkü o, başka türlü davraması hamurunda yoktur.
Ondan yeterince konuştuk, işimize bakalım. İşimiz mi?
İşimiz işte.
Ve o havlamalar bana yalnız olmadığımı hatırlatıyor. Orada bir yerde bir şeyler var ve burada bir yerde de ben varım. Eksiğim biraz ama varım. Ayrıca kırgınım. Uykusuz kaldığım bu gecelerde kızgınım. Hatırıma olmadık şeyler geliyor. Gecenin işi işte bu; anılarımı taciz ediyor. Ve ben otururken yalnız ve sessiz, gece beni rahat bırakmıyor. Beni korkutuyor, üşütüyor. Ne zaman gözlerimi kapatsam orada oluyor. İşte şimdi de burada. Hemen yanımda, hemen uzağımda. Bana gülüyor, alay ediyor. İşte oturuyorum burada, yazıyorum, düşünüyorum; aslında kaçıyorum. Ama arkamda o, hissediyorum. Başka ne hissediyorum? Sorumluluklarımın altında ezilirken içimde büyüyen isyan ateşlerini hissediyorum. Ne hissediyorum? Bir sitem hissediyorum. Topluma karşı, güzele karşı, çirkine karşı, yalnıza, yalnız olmayana karşı, kendime karşı. İçinde bulunduğum durum... Neden bu duramdayım? Ve neden kurtulamıyorum? Buna sitem ediyorum. Ama kime?
Demiştim aslında ama özet geçeyim; dinleyene. Dinleyen varsa tabii, ama endişeye gerek yok. Gece her daim dinleyenini getirir; getirmezse dahi kendisi dinler. Acı çekişleri dinlemek de hoşuna gider gerçi. Gecedir çünkü o, başka türlü davraması hamurunda yoktur.
Ondan yeterince konuştuk, işimize bakalım. İşimiz mi?
İşimiz işte.
18 Temmuz 2018 Çarşamba
başıdolu düşünceler
Eskiye döndüm. Bir zamanlar bulunduğum topraklar, beni yeniden karşıladılar. Rahatsızlandım. Hatıralandım. Hayıflandım.
Bir balkonda oturuyorum şimdi, nefes alıyorum, fazla sıcak olmayan hava beni şaşırtıyor. Bunalıyorum, neden daha sıcak olmadığını sorguluyorum. Cevabı buluyorum.
Zihnim dolu, aldığım her soluk dolu, gözlerim dolu, yüreğim dolu, dudaklarım dolu, çenem dolu, boynum dolu, kulaklarım dolu. Canım acıyor, sokaklar uğulduyor, arabalar geçiyor, insanlar yoklar; yoktular.
Yalnızım bir balkonda, rahat olmayan bir koltuğun koynunda ve fazla cüretkar davranan rüzgarın kollarında. Burada bulduğum ve pek sevmediğim hatıralar; burada olmadığımı hatırlatıyorlar. Başkacaydı kurduğum hayaller ve burada değillerdi, uzaktaydılar.
İki okyanus sarmalıyor zihnimi. Surlar mı örüyorlar? Yıkamıyorum; surlar nicedir örülmüşler. Bastırıyorlar, bağırıyorlar, yakıyorlar. Ve ne zaman duyurmaya çalışssam sesimi, duymuyorlar. Surlar, engelliyorlar.
Savruluyorum, uçuyorum, düşüyorum, çarpıyorum; topraklar, açılıyorlar, yutuyorlar, kapanıyorlar. Işık yok oluyor, gözlerim kararıyor.
Bir balkonda oturuyorum şimdi, nefes alıyorum, fazla sıcak olmayan hava beni şaşırtıyor. Bunalıyorum, neden daha sıcak olmadığını sorguluyorum. Cevabı buluyorum.
Zihnim dolu, aldığım her soluk dolu, gözlerim dolu, yüreğim dolu, dudaklarım dolu, çenem dolu, boynum dolu, kulaklarım dolu. Canım acıyor, sokaklar uğulduyor, arabalar geçiyor, insanlar yoklar; yoktular.
Yalnızım bir balkonda, rahat olmayan bir koltuğun koynunda ve fazla cüretkar davranan rüzgarın kollarında. Burada bulduğum ve pek sevmediğim hatıralar; burada olmadığımı hatırlatıyorlar. Başkacaydı kurduğum hayaller ve burada değillerdi, uzaktaydılar.
İki okyanus sarmalıyor zihnimi. Surlar mı örüyorlar? Yıkamıyorum; surlar nicedir örülmüşler. Bastırıyorlar, bağırıyorlar, yakıyorlar. Ve ne zaman duyurmaya çalışssam sesimi, duymuyorlar. Surlar, engelliyorlar.
Savruluyorum, uçuyorum, düşüyorum, çarpıyorum; topraklar, açılıyorlar, yutuyorlar, kapanıyorlar. Işık yok oluyor, gözlerim kararıyor.
11 Temmuz 2018 Çarşamba
sokak başında bir adam
Sokağın başında duruyordu. Kımıldadığı söylenemezdi, sadece duruyordu. Yağmurun ıslattığı, dokunuşlar olmaksızın eskimiş paltosuna dahi sarılmamıştı. Üşüyüp üşümediğini anlamak imkansızdı. O sadece duruyordu.
Saçları uzundu, eski olduğu belli olan ve yamuk duran bir gözlüğü vardı. Gözlüğün ardında saçları gibi griye çalan gözleri, hasretle sokağa bakıyordu. Bir şey arıyor ama bir yandan da bulmak istemiyordu. Belki de bulacak gücü yoktu. Ama bulsaydı ne yapacaktı? Ne yapabilirdi? Bu sokağın başından ayrılabilir miydi? Hayır. O bu sokağın başından ayrılmak istemiyordu. Bu nedenle aradığı şeyi bulmak istemediğini düşünüyordu yaşlı manav. Karısına öyle demişti.
Perdenin arkasından, ilgiyle izlemişlerdi.
Burnu sivriydi adamın. Birkaç kez kırıldığı belli olmuyordu. Kimin tarafından kırılmıştı? Kimsenin. Kendi kendine kırmıştı. Ücra köşeye kurulmuş bir barın arkasında, hoş kokmayan bir kiremit kırmıştı burnunu. İçindeki örümcek yuvasıyla demirden bir boru kırmıştı burnunu. Çocuk havuzunun zemini, büyük bir caddenin üst geçidinin merdivenleri, umarsızca kapanan bir kapı kırmıştı burnunu.
Dudakları büzüşmüş, pis bir sakalla örtülmüştü. Sakaldan yağmurla beraber akan vaktiyle kurumuş ter, şimdi o dudakların üstünden süzülüyordu. Bu büzüşmüş dudaklar, hiç başka dudakları öpmemiş, hiç yumuşak yanaklara dokunmamıştı. Konuşmamış, haykırmamış, fısıldamamıştı.
Yağmurlu ağırlaşan paltosuna dayanamayan omuzları çökmüştü bu adamın. Kirli, damarları fazlaca belli olan elleri korunmuyordu. Asla da korunmamıştı. Çizik içindeydi, büzüşmüştü, yamuktu, soğuktu. Hiç yanmamış, ısınmamıştı.
Adam, sokağın başında duruyordu. Gerçekten orada mıydı? Ne işi vardı? Ertesi sabah onu dövmeye gelecek adamlar, kaçıncı kez dövmüş olacaklardı? Adam neden kaçmayacak ve bekleyecekti? Burnu bir kez daha kırılacak mıydı? Hayır, burnunu sadece kendisi kırardı. Ama dudağı patlardı belki ve mutlaka yeni bir çizik alacaktı elleri. Belki de parmakları kırılırdı ve adam bağırırdı. Hiç bağırmamıştı daha önce; bahis miktarı da arttıkça artmıştı. Önündeki apartmanda oturan çocuk mu kazanacaktı, yoksa arkasındaki mi?
Adam bağıracak mıydı?
Ertesi gün adam oradaydı, fakat başka kimse yoktu.
Duruyordu.
Saçları uzundu, eski olduğu belli olan ve yamuk duran bir gözlüğü vardı. Gözlüğün ardında saçları gibi griye çalan gözleri, hasretle sokağa bakıyordu. Bir şey arıyor ama bir yandan da bulmak istemiyordu. Belki de bulacak gücü yoktu. Ama bulsaydı ne yapacaktı? Ne yapabilirdi? Bu sokağın başından ayrılabilir miydi? Hayır. O bu sokağın başından ayrılmak istemiyordu. Bu nedenle aradığı şeyi bulmak istemediğini düşünüyordu yaşlı manav. Karısına öyle demişti.
Perdenin arkasından, ilgiyle izlemişlerdi.
Burnu sivriydi adamın. Birkaç kez kırıldığı belli olmuyordu. Kimin tarafından kırılmıştı? Kimsenin. Kendi kendine kırmıştı. Ücra köşeye kurulmuş bir barın arkasında, hoş kokmayan bir kiremit kırmıştı burnunu. İçindeki örümcek yuvasıyla demirden bir boru kırmıştı burnunu. Çocuk havuzunun zemini, büyük bir caddenin üst geçidinin merdivenleri, umarsızca kapanan bir kapı kırmıştı burnunu.
Dudakları büzüşmüş, pis bir sakalla örtülmüştü. Sakaldan yağmurla beraber akan vaktiyle kurumuş ter, şimdi o dudakların üstünden süzülüyordu. Bu büzüşmüş dudaklar, hiç başka dudakları öpmemiş, hiç yumuşak yanaklara dokunmamıştı. Konuşmamış, haykırmamış, fısıldamamıştı.
Yağmurlu ağırlaşan paltosuna dayanamayan omuzları çökmüştü bu adamın. Kirli, damarları fazlaca belli olan elleri korunmuyordu. Asla da korunmamıştı. Çizik içindeydi, büzüşmüştü, yamuktu, soğuktu. Hiç yanmamış, ısınmamıştı.
Adam, sokağın başında duruyordu. Gerçekten orada mıydı? Ne işi vardı? Ertesi sabah onu dövmeye gelecek adamlar, kaçıncı kez dövmüş olacaklardı? Adam neden kaçmayacak ve bekleyecekti? Burnu bir kez daha kırılacak mıydı? Hayır, burnunu sadece kendisi kırardı. Ama dudağı patlardı belki ve mutlaka yeni bir çizik alacaktı elleri. Belki de parmakları kırılırdı ve adam bağırırdı. Hiç bağırmamıştı daha önce; bahis miktarı da arttıkça artmıştı. Önündeki apartmanda oturan çocuk mu kazanacaktı, yoksa arkasındaki mi?
Adam bağıracak mıydı?
Ertesi gün adam oradaydı, fakat başka kimse yoktu.
Duruyordu.
24 Haziran 2018 Pazar
umut
Umut tuhaf bir şey.
Her halde hakkında bu kadar farklı düşünülen az şey vardır. Kimine göre yaşam sebebidir, kimine göre çileyi uzatır; kimine göre her zaman olması gerekir, başarıya ulaştırır, kimine göre gereksizdir, hayal kırıklığına uğratır ve öyle ki, gerçekçilikten uzaklaştırır.
Her halde hakkında bu kadar farklı düşünülen az şey vardır. Kimine göre yaşam sebebidir, kimine göre çileyi uzatır; kimine göre her zaman olması gerekir, başarıya ulaştırır, kimine göre gereksizdir, hayal kırıklığına uğratır ve öyle ki, gerçekçilikten uzaklaştırır.
Yaşı
geçkinler için umut etmek daha zordur, onlar umutla küsmüşlerdir. Gençler ise
yeni tanışmıştır. Umut onlara güç verir, eski başarısızlıkları hatırlatmaz.
Gerçeği kaçırmaları mümkündür tabii; fakat bu kötü bir şey değildir.
Gerçek
bize ne vaat ediyor? Geri çekilmelerden, korkulardan, umutsuzluktan başka?
Gerçek bize kendini değiştirmemeyi vaat ediyor. Suratımıza sertçe vuruyor, bizi
sarıyor, hareket etmemizi ve bir noktada nefes almamızı, yaşamamızı engelliyor.
Oysa gerçek değiştirilebilir. Bunu da sadece umut sağlar.
Umut
edin, asla küsmeyin. Çünkü bir şeylerin değişme ihtimali her zaman var. O ihtimal
ne kadar küçük olursa olsun ve kaçıncı denemede gerçekleşirse gerçekleşsin, ona
ulaşmamızı sağlayacak olan umuttur.
Ölürken,
hemen o son saniyede dahi, yaşamak umudundan vazgeçmemek, en soylu erdemdir.
8 Haziran 2018 Cuma
düşümde
Düşümde kıyılardayım. Bodrum kıyıları... Martılar var, güneş gülümsüyor, denizin kokusu enfes. Birkaç balıkçı görüyorum, balık tutmaya gidiyorlar, selamlaşıyoruz. Beni tanımıyorlar, ben de onları tanımıyorum. Çok şey değişmiş, en son ne zaman gelmiştim buraya, hatıramda kalmamış.
Yine aynı yerdeyim. Güneşin iki yelkenli arasından doğduğu, bulutsuz gökyüzünün ortalandığı, kıyının en güzel yerinde. Yine yalnızım. Derdim yok, her şey güzel, ama yalnızım.
İzmir'deyim. Sokaklar kalabalık, insanlar mutlu, ne güzel aralarında dolaşmak ve paylaşmak o mutluluğu. Gecenin bir saati. Umursamazca ve neşeyle, belki biraz da şımarıkça yürümek ve selam vermek ne güzel olurdu!
Düşümde balkondayım. Yalnızım. Önümde bir kitap, aklımda kendi kitaplarım, yazmayı düşlüyorum. Bunu konuşma hayali çok güzel geliyor. Mum ışığının değdiği tek insan olmamak ne kadar da poetik?
Bundan mıdır bu kadar zor olması?
Düşümde yalnızım, tutarsızım, sabırsızım. Sitem ediyorum, bağırıyorum. Açıkçası; düşümde saçmalıyorum, çünkü bir tek düşümde yapabiliyorum.
Kendimi dinlerken.
Yine aynı yerdeyim. Güneşin iki yelkenli arasından doğduğu, bulutsuz gökyüzünün ortalandığı, kıyının en güzel yerinde. Yine yalnızım. Derdim yok, her şey güzel, ama yalnızım.
İzmir'deyim. Sokaklar kalabalık, insanlar mutlu, ne güzel aralarında dolaşmak ve paylaşmak o mutluluğu. Gecenin bir saati. Umursamazca ve neşeyle, belki biraz da şımarıkça yürümek ve selam vermek ne güzel olurdu!
Düşümde balkondayım. Yalnızım. Önümde bir kitap, aklımda kendi kitaplarım, yazmayı düşlüyorum. Bunu konuşma hayali çok güzel geliyor. Mum ışığının değdiği tek insan olmamak ne kadar da poetik?
Bundan mıdır bu kadar zor olması?
Düşümde yalnızım, tutarsızım, sabırsızım. Sitem ediyorum, bağırıyorum. Açıkçası; düşümde saçmalıyorum, çünkü bir tek düşümde yapabiliyorum.
Kendimi dinlerken.
3 Haziran 2018 Pazar
Açlar, Deliler, Yitikler
İnsanlar açtır. Daha fazlasını her daim isterler. Doymak bilmezler. Yemek içindir bu açlık, hava, su içindir, bir başka insan içindir, şehvet içindir, yaşam içindir.
Bir de hiç tatmamış olanlar vardır. Bunlar hayalde kurmamıştır hiç, çünkü hayal kuranlar dahi, bir noktada, tatmışlardır. Bir kadında bulunan huzuru tahayyül edebilirler, şarabın tadını düşleyebilirler, hiç yemedikleri yemekler ile doyabilirler. Aç karınları guruldarken, gözleri hoşnutlukla kapanmıştır. Hayalinde, dünyanın en lezzetli yemeğinden bir lokma almakla meşguldür. Bir örtü görevi gören göz kapaklarından heyecanla oynayan gözleri belli olur. Bedeni, usulca, istemsiz hareketlerle teprenir, uzandığı yerde kıpırdanır, yaslandığı yere daha bir dayanır, gerinir, rahatlar. Böylece doyuma ulaşılır. Hayal ile yaşayanlar için durum budur. Fakat konumuz o deliler değil bugün; bir de hayal etmeyenlerden söz etmiştik.
Yitmiş bir umuttur sebep olan, yoksa bir insan neden hayal kurmasın? Hiç bakmamaktır sebep, kör olmaktır, yoksa bir insan neden hayal kurmasın?
Bir adam vardır. İşçidir. Sabaha karşı çıkar evinden, güneş doğmamıştır, kuşlar yoktur, böcekler ses vermez. Bir inşaatta çalışır, birilerine yuva yaparlar, bu iyimser hayalle çalışmazlar gerçi, alacakları iki kuruştur onlara güç veren. Bundan da normal bir şey yoktur aslında. Evde iki çocuk vardır, üstelik biri hastadır pek muhtemel, başka türlüsüne rastlanmaz pek. Hayat az vermeyi sevmez. Umut ise unutulmuştur. Adama döndükmü yorulduğunu görürüz, elleri kanarken görürüz, elleri yokken görürüz, güneşe bakarken görürüz, yanarken görürüz. Doğrusu bu ya; baktığı tek şeydir güneş.
Yitmiş karısına bakmaz, gülmeyen çocuklarına bakmaz, kıytı bir mahallede, iki gecede dikilen döküntü evini nasıl bulduğunu, doğrusu kimse anlamaz. O, yalnızca güneşe bakar ve o kadar uzun bir zaman boyunca bakmıştır ki, gözleri bozulalı çok olmuştur. Fark etmemiştir, çalışmaya devam eder. Taşır, yapar, yıkar, çeker, iter, ne yapması gerekiyorsa yapar. Sonra iş biter, içecek bir şişe suyu varsa ne güzel, oh bir de sigara buldumu -bulmayı ummaz- bayramdır. Kısa sürer gerçi ama yine de bayramdır.
Eve dönüşte hayalini kuracak bir yemek görmesi imkansızdır. Başını kaldırıp etrafına bakmaz, boynu eğiktir. Ah, diye hayıflanır, şu tuğlaların hepsini taşımak ne zordu, der. Halbuki keşke taşımasaydım demez, başkasının taşınmasını düşlemez, dedim ya, bazıları hiç hayal kurmaz.
Onları anlamak zor, fakat bu onların umurunda olmaz. Onlar yitiklerdir, delilik ise yitirdikleridir.
Bir de hiç tatmamış olanlar vardır. Bunlar hayalde kurmamıştır hiç, çünkü hayal kuranlar dahi, bir noktada, tatmışlardır. Bir kadında bulunan huzuru tahayyül edebilirler, şarabın tadını düşleyebilirler, hiç yemedikleri yemekler ile doyabilirler. Aç karınları guruldarken, gözleri hoşnutlukla kapanmıştır. Hayalinde, dünyanın en lezzetli yemeğinden bir lokma almakla meşguldür. Bir örtü görevi gören göz kapaklarından heyecanla oynayan gözleri belli olur. Bedeni, usulca, istemsiz hareketlerle teprenir, uzandığı yerde kıpırdanır, yaslandığı yere daha bir dayanır, gerinir, rahatlar. Böylece doyuma ulaşılır. Hayal ile yaşayanlar için durum budur. Fakat konumuz o deliler değil bugün; bir de hayal etmeyenlerden söz etmiştik.
Yitmiş bir umuttur sebep olan, yoksa bir insan neden hayal kurmasın? Hiç bakmamaktır sebep, kör olmaktır, yoksa bir insan neden hayal kurmasın?
Bir adam vardır. İşçidir. Sabaha karşı çıkar evinden, güneş doğmamıştır, kuşlar yoktur, böcekler ses vermez. Bir inşaatta çalışır, birilerine yuva yaparlar, bu iyimser hayalle çalışmazlar gerçi, alacakları iki kuruştur onlara güç veren. Bundan da normal bir şey yoktur aslında. Evde iki çocuk vardır, üstelik biri hastadır pek muhtemel, başka türlüsüne rastlanmaz pek. Hayat az vermeyi sevmez. Umut ise unutulmuştur. Adama döndükmü yorulduğunu görürüz, elleri kanarken görürüz, elleri yokken görürüz, güneşe bakarken görürüz, yanarken görürüz. Doğrusu bu ya; baktığı tek şeydir güneş.
Yitmiş karısına bakmaz, gülmeyen çocuklarına bakmaz, kıytı bir mahallede, iki gecede dikilen döküntü evini nasıl bulduğunu, doğrusu kimse anlamaz. O, yalnızca güneşe bakar ve o kadar uzun bir zaman boyunca bakmıştır ki, gözleri bozulalı çok olmuştur. Fark etmemiştir, çalışmaya devam eder. Taşır, yapar, yıkar, çeker, iter, ne yapması gerekiyorsa yapar. Sonra iş biter, içecek bir şişe suyu varsa ne güzel, oh bir de sigara buldumu -bulmayı ummaz- bayramdır. Kısa sürer gerçi ama yine de bayramdır.
Eve dönüşte hayalini kuracak bir yemek görmesi imkansızdır. Başını kaldırıp etrafına bakmaz, boynu eğiktir. Ah, diye hayıflanır, şu tuğlaların hepsini taşımak ne zordu, der. Halbuki keşke taşımasaydım demez, başkasının taşınmasını düşlemez, dedim ya, bazıları hiç hayal kurmaz.
Onları anlamak zor, fakat bu onların umurunda olmaz. Onlar yitiklerdir, delilik ise yitirdikleridir.
14 Mayıs 2018 Pazartesi
Başı Dik
Sokağa çıktığında beklediğinden daha üzgün buldu insanları. Son zamanlarda dikkat etmişti buna, insanlar giderek üzülüyordu. Her gün daha da asılıyor, her gün daha bir buruşuyordu suratları.
Uzun zamandır nedenini düşünse de, tatmin edici bir sonuç elde edememişti. O da, nihayetinde, boş vermişti. Zaten onun yapısı böyleydi. Kolay pes eder, fazla odaklanamazdı. Ha sorarsanız, “Bundan utanır mıydı?” diye.
“Hayır.” derim. O pek utanmazdı, ama bunun sebebi de utanmaz birisi olması değildi, (aksine çok utanır ya o), sadece farkında değildi. Ne yaptığının, nasıl biri olduğunun farkında değildi. Biri söylemese asla da fark etmezdi. Aslında bunda pek bir sorun yoktu, sorun, ona ne yaptığını söyleyecek kimsesinin olmamasıydı. Bir tek babası onu uyarmıştı, “Oğul, başını dik tut.” diye. Ama bunun sebebini açıklayamadan göçüp gitmişti. Babasından geriye sadece sorular kalkmıştı.
“Neden başımı dik tutayım ki?”
“Baş nasıl dik tutlur bilmem ki!”
"Baş nasıl dik olur?"
Bu sorular yıllarca kafasını kurcaladı.
Öyle ki, bir süre sonra, başını dik tutmak ne demek bilmeden başını dik tutmaya başladı. Bunu bilinçsizce yapıyor, yaparken de babasından kalma paltodan yararlanıyordu. Paltonun eskimiş, sert boyunluğu, haşmetli sarayları koruyan surlar gibi boynuna çevreliyordu. Başını dik tuttuğunda bu boyunluk, ensesine batar, onu tebrik ederdi. Böylelikle o, başını dik tuttuğunu anlar ve sebepsizce gurur duyardı. Böylece başarılı bir yıl geçirdi.
Yiyecek ekmeği dahi yokken, yağmurdan kalan suları toprakla beraber içerken, her gece huzurla uyurdu. Yoksulsa yoksuldu, bunda ne vardı? O başını dik tutuyordu. Bundan daha önemli bir şey yoktu.
Ama talihi tekrar kötüye dönmüştü. Paltoyu satmak zorundaydı. Bunu bir çiçek alma uğruna yapacaktı. Aşık olmuştu çünkü. Aslında kız, pek güzel sayılmazdı. Açtı, açıktaydı, fahişelik yapardı ve iki de çocuğu vardı. Ama güzel bakardı. O ne zaman başı dik bir şekilde kıza baksa kız, rahatsız olmadan bakışına karşılık verirdi. Kızın bakışları ona öyle güzel gelirdi ki, kendini daha iyi hissederdi ve belki buna güvenerek böyle çılgınca bir iş yapacaktı. Paltoyu satmak, yapacağı en delice şeydi ama bu umurunda değildi. Şaşırtıcı bir şekilde hesabını yapmıştı; açken mutlu olmasının sebebi başını dik tutmasıydı, bunu palto sağlıyordu ama palto gidince mutsuz olacağı doğru değildi. Kız ona bakıyordu, artık paltoya ihtiyacı mı vardı? Hayır, kesinlikle yoktu.
Eskiciye girdiğinde ve iki meteliğe paltosunu sattığında, mutluydu. Bu mutluluk, bu ona uymayan kendine güven, onu yanıltmıştı. Paltosuz bir şekilde sokağa çıktığında donakaldı. Boynuna batan bir boyunluk yoktu. Başını dik mi tutmuyordu yoksa? Başını evirip çevirdi, göğe bakıp, “Şimdi oldu mu?!” diye bağırdı. Ama cevap gelmedi. Paltosu yoktu ve geriye yalnız sorular kalmıştı.
Baş nasıl dik olur?
Uzun zamandır nedenini düşünse de, tatmin edici bir sonuç elde edememişti. O da, nihayetinde, boş vermişti. Zaten onun yapısı böyleydi. Kolay pes eder, fazla odaklanamazdı. Ha sorarsanız, “Bundan utanır mıydı?” diye.
“Hayır.” derim. O pek utanmazdı, ama bunun sebebi de utanmaz birisi olması değildi, (aksine çok utanır ya o), sadece farkında değildi. Ne yaptığının, nasıl biri olduğunun farkında değildi. Biri söylemese asla da fark etmezdi. Aslında bunda pek bir sorun yoktu, sorun, ona ne yaptığını söyleyecek kimsesinin olmamasıydı. Bir tek babası onu uyarmıştı, “Oğul, başını dik tut.” diye. Ama bunun sebebini açıklayamadan göçüp gitmişti. Babasından geriye sadece sorular kalkmıştı.
“Neden başımı dik tutayım ki?”
“Baş nasıl dik tutlur bilmem ki!”
"Baş nasıl dik olur?"
Bu sorular yıllarca kafasını kurcaladı.
Öyle ki, bir süre sonra, başını dik tutmak ne demek bilmeden başını dik tutmaya başladı. Bunu bilinçsizce yapıyor, yaparken de babasından kalma paltodan yararlanıyordu. Paltonun eskimiş, sert boyunluğu, haşmetli sarayları koruyan surlar gibi boynuna çevreliyordu. Başını dik tuttuğunda bu boyunluk, ensesine batar, onu tebrik ederdi. Böylelikle o, başını dik tuttuğunu anlar ve sebepsizce gurur duyardı. Böylece başarılı bir yıl geçirdi.
Yiyecek ekmeği dahi yokken, yağmurdan kalan suları toprakla beraber içerken, her gece huzurla uyurdu. Yoksulsa yoksuldu, bunda ne vardı? O başını dik tutuyordu. Bundan daha önemli bir şey yoktu.
Ama talihi tekrar kötüye dönmüştü. Paltoyu satmak zorundaydı. Bunu bir çiçek alma uğruna yapacaktı. Aşık olmuştu çünkü. Aslında kız, pek güzel sayılmazdı. Açtı, açıktaydı, fahişelik yapardı ve iki de çocuğu vardı. Ama güzel bakardı. O ne zaman başı dik bir şekilde kıza baksa kız, rahatsız olmadan bakışına karşılık verirdi. Kızın bakışları ona öyle güzel gelirdi ki, kendini daha iyi hissederdi ve belki buna güvenerek böyle çılgınca bir iş yapacaktı. Paltoyu satmak, yapacağı en delice şeydi ama bu umurunda değildi. Şaşırtıcı bir şekilde hesabını yapmıştı; açken mutlu olmasının sebebi başını dik tutmasıydı, bunu palto sağlıyordu ama palto gidince mutsuz olacağı doğru değildi. Kız ona bakıyordu, artık paltoya ihtiyacı mı vardı? Hayır, kesinlikle yoktu.
Eskiciye girdiğinde ve iki meteliğe paltosunu sattığında, mutluydu. Bu mutluluk, bu ona uymayan kendine güven, onu yanıltmıştı. Paltosuz bir şekilde sokağa çıktığında donakaldı. Boynuna batan bir boyunluk yoktu. Başını dik mi tutmuyordu yoksa? Başını evirip çevirdi, göğe bakıp, “Şimdi oldu mu?!” diye bağırdı. Ama cevap gelmedi. Paltosu yoktu ve geriye yalnız sorular kalmıştı.
Baş nasıl dik olur?
Yazım yanlışları kontrol edilmedi.
Ekmekçi
Ekmek almak mühim bir işti. Her aile için en önemli işti diyebilirim. Bu nedenle belli kurallarla düzenlenmiş bir eylemdi. Alınacak ekmek miktarı tam ve kesin bir şekilde alacak kişiye bildirilirdi. Eğer alacak kişi, ne kadar ekmek alacağı konusunda eksiksiz bir şekilde bilgilendirilmediyse eksik ekmek alması durumunda suçlanamazdı. Ekmek için verilecek para, alacak kişinin olur, alacak kişiyi görev tamamlanıncaya kadar bağlardı(Ne kadar ekmek alacağını bilmeyen bir alıcı, aldığı ilk ekmekle bu bağdan kurtulurdu).
Ekmek alma mesleğiyle dalga geçilmesi de yasaktı. Kişi, ekmek almaya giden biriyle dalga geçer ise, ekmek alacak kişinin alması gereken ekmekleri almakla mükellefti.
Anlayacağınız, ekmek almak teferruatlı bir işti.
Ekmek alma mesleğiyle dalga geçilmesi de yasaktı. Kişi, ekmek almaya giden biriyle dalga geçer ise, ekmek alacak kişinin alması gereken ekmekleri almakla mükellefti.
Anlayacağınız, ekmek almak teferruatlı bir işti.
Ben bu işi iki yıldır yapmaktayım. İlk yılın sonunda, aynı anda beş aileden iş alma hakkı kazandım. Bu sayede kendime de ekmek alabilir hale geldim. İnsanın kendine ekmek alabilmesi çok fiyakalı bir yetkinliktir. İnanmayabilirsiniz bana, ama size haşmetli devletimizin bana verdiği bilgiyle cevap veririm: On kişiden sadece ikisi kendi ekmeğini alabiliyormuş. İnanması zor ama gerçek bu. Yani demek istiyorum ki, ben son derece popüler biriyim. Bu nedenle, şimdi, sokakta yürürken, pek çok insan bana selam verir ve güldüğümü görmek ister.
Sokak kalabalık, hava kapalı, yağmur yakındı. Sonbaharın taze rüzgarları, sokakları süpürüyor, çöpçülerin işlerini iyice zorlaştırıyordu. Böyle bir zamanda çöpçü olmamak ne büyük bir lükstü. Yavaş adımlarıma eşlik eden ritmik bir sesle ağzımdan dualar dökülüyordu. Kendim için şükrediyordum. Ne de zengin, ne de şanslıydım! Onda ikiydim! Bu da, sekizden üstün olduğum anlamına geliyordu.
“Hey ekmekçi!” diye bir bağırış ulaştı kulağıma.
Arkamı döndüm. Müşterilerimden biri kan ter içinde bana doğru koşturmaktaydı. Bir iki adım atıp yolunu kısalttım.
Arkamı döndüm. Müşterilerimden biri kan ter içinde bana doğru koşturmaktaydı. Bir iki adım atıp yolunu kısalttım.
– Ekmeğin seninle olsun, dostum, dedim. Hayırdır, ne oldu?
– Ekmek getirmedin geçen salı, daha ne olsun yahu?
– Efendi, aklın yerinde mi senin? Ekmek istemedin ki getireyim!
– Ekmek getirmedin geçen salı, daha ne olsun yahu?
– Efendi, aklın yerinde mi senin? Ekmek istemedin ki getireyim!
Müşteri şaşkınca bakakaldı.
– Nasıl yani? diye sordu. Oğlum gelecekti istemeye?
Bilirsin onu, gördün daha önce. Gerçi bir süredir yoktu, evlendi geçenlerde.
– Bilirim, dedim. Tebrik ederim, ama hiç görmedim onu.
– Ne yani, dinlemedi mi sözümü? Vay hergele. Evlendi ya, adam oldu! Karısını da bir görsen; cahil, kara kuru bir şey. Yaşı genç daha ama, soyum kurtuldu diye seviniyorum en azından.
– Anladım, diye geçiştirdim. Halledersiniz siz aranızda, haydi tutma beni, diğer müşteriler bekler.
– Dur yahu, diye sitem etti, hevesli bir ifade yerleşti suratına. Daha bizim gelinin düğünde yediği haltı anlatmadım ki sana!
Bilirsin onu, gördün daha önce. Gerçi bir süredir yoktu, evlendi geçenlerde.
– Bilirim, dedim. Tebrik ederim, ama hiç görmedim onu.
– Ne yani, dinlemedi mi sözümü? Vay hergele. Evlendi ya, adam oldu! Karısını da bir görsen; cahil, kara kuru bir şey. Yaşı genç daha ama, soyum kurtuldu diye seviniyorum en azından.
– Anladım, diye geçiştirdim. Halledersiniz siz aranızda, haydi tutma beni, diğer müşteriler bekler.
– Dur yahu, diye sitem etti, hevesli bir ifade yerleşti suratına. Daha bizim gelinin düğünde yediği haltı anlatmadım ki sana!
Merak etmiyordum. Asla merak etmeyecektim. Omzunu sıktım ve acelem olduğuna dair bir şeyler mırıldanıp yoluma baktım. Eğer bir ekmek alıcısıysanız kimseyle yakın ilişki kurmamanız gerekir. Aksi türlü, eh, ekmek zor bulunur ve bir arkadaştan bedavaya ekmek istemek çok sık yaşanan bir durumdur.
En nihayetinde, yalan söylemiştim. Acelem falan yoktu. Hatta boş vaktim çoktu. Ben de denize gitmeye karar verdim. Şöyle bir kaç balık karşısında ekmek yemenin zevki de bir başka olurdu.
Tuhaf Bir Düş
Garip bir düş görüyor gibiydi. Sanki ölmüştü ve yeni biri olarak doğmuştu. Tuhaf bir hayaldi bu. Daha önce düşlemediği bir hayal.
Miras eline geçer geçmez başlamıştı bu hayal. Her şeyi değiştirmişti. Güneş bile farklı doğar olmuştu, ki bu değişen şeylerin en küçüğüydü. En büyük değişme yeni bir takım almasıydı. Kahverengi, kaliteli kumaştan yapılma bu takım, ona saygı bahsetmişti. Sokakta, insanların gözünde saygı. Doğrusu bu çok şaşılacak bir durumdu. İki hafta önce herkes suratına tükürürdü. Rahatça yürümesine müsade edilmezdi; yediği sayısız omuz sonucunda dimdik yürüyemez olmuştu. Devamlı eğik boynu, öylece kalakalmıştı.
"Şimdi," diye düşünüyordu, "hepinizi alacak param var ama düzelmiyor boynum."
Bazı günler ağladığı olurdu. Derme çatma, bir dolap büyüklüğündeki odasını sayısız kez gözyaşlarıyla yıkardı. Sarıldığı kokmuş yastığı, içindeki boşluğu doldurmaya yetmiyordu. Ama şimdi o boşluğu dolduracak yüzlerce yastık alabilirdi. Bu yastıkları kuş tüyüyle doldurabilir ve dilediğince yırtabilirdi onları. Artık zengindi ve yastıklardan dahi saygı görür olmuştu.
Yeni bir hayat başlamıştı ve eskisini yıkma hırsı içini yakıp kül ediyordu. Eski günlerini hatırlatacak her şeyi yok etmek istiyordu. Ve eğer yeniden hayata gelecek olsa kendini dahi öldürürdü.
Odasını kiraladığı evin orta yaşlı bir temizlikçisi vardı. Beyazlaşmış ve dökülmeye başlamış saçları olan, büzülmüş, hüzünlü suratıyla devamlı temizlik yapan bu kadının, gencecik, cahil mi cahil bir kızı vardı. Bu kız o eski hayatındandı. Annesine yardımcı olmak için küçük odasını temizlerken karşılaşmışlardı.
Ertesi gün yatağına almıştı kızı ve üç ay sonra kız hamile kalmıştı. O zamanlar bu umut verici bir haberdi. Eğer doğru düzgün bir iş bulabilirse kendi ailesini kurulabileceğini düşünmüştü. Kız hamarattı ve eğer uğraşırsa onu sevebilirdi. Hem doğurgan olması da büyük avanyajdı. Çocuklar para demekti.
Geriye kalan her şey gibi bu da başka bir zamanın düşü, düşüncesi, umuduydu. Başka bir ömrün...
Bu yüzden kıza veda ettiğinde hiçbir üzüntü duymamıştı.
"Artık gidiyorum." demişti. Kısa ve netti. Sesi buz gibiydi. Yabancıydı.
Şaşkın mavi gözler bakakalmıştı. Birkaç damla gözyaşı eğri burnuna yönelmişken, başını hayır anlamında sallıyordu kız.
"Gebeyim." diyebilmişti iki nefes arasında, "iki ay kaldı!"
İki ay... Ne kadar da uzun bir zamandı. Ama o artık beklemek istemiyordu. Yeni bir hayattı onu bekleyen.
Nihayetinde cevap vermemişti kıza, odadan çıkmış ve arkasına bakmamıştı. Koridorda kızın annesi ayaklarına kapanmış, yalvarmıştı. Neler işittiğini hiç hatırlamıyordu. Tek bir söze dahi önem vermemişti.
Kız iki ay sonra bebekle beraber ölmüştü.
Her şey tamamen bir düş gibiydi. Sanki biri üstüne oyun oynuyor ve tüm bunlar olsaydı ne tepki vereceğini görmek istiyordu. "Evet, böyle olmalı!" diye düşündü coşkuyla. Biri ne kadar kötü olabileceğimi görmek için bana bir oyun oynuyor; bir düş bu!
Rahatlatan düşüncenin içinde usulca yayılmasına izin verdi. Ama kalbindeki huzursuzluk aldanmamıştı. Ona hatırlatıyor, onu uyarıyordu. O huzursuzluk biliyordu ki tüm yaşananlar gerçekti ve o gerçekten de kötü biriydi.
Miras eline geçer geçmez başlamıştı bu hayal. Her şeyi değiştirmişti. Güneş bile farklı doğar olmuştu, ki bu değişen şeylerin en küçüğüydü. En büyük değişme yeni bir takım almasıydı. Kahverengi, kaliteli kumaştan yapılma bu takım, ona saygı bahsetmişti. Sokakta, insanların gözünde saygı. Doğrusu bu çok şaşılacak bir durumdu. İki hafta önce herkes suratına tükürürdü. Rahatça yürümesine müsade edilmezdi; yediği sayısız omuz sonucunda dimdik yürüyemez olmuştu. Devamlı eğik boynu, öylece kalakalmıştı.
"Şimdi," diye düşünüyordu, "hepinizi alacak param var ama düzelmiyor boynum."
Bazı günler ağladığı olurdu. Derme çatma, bir dolap büyüklüğündeki odasını sayısız kez gözyaşlarıyla yıkardı. Sarıldığı kokmuş yastığı, içindeki boşluğu doldurmaya yetmiyordu. Ama şimdi o boşluğu dolduracak yüzlerce yastık alabilirdi. Bu yastıkları kuş tüyüyle doldurabilir ve dilediğince yırtabilirdi onları. Artık zengindi ve yastıklardan dahi saygı görür olmuştu.
Yeni bir hayat başlamıştı ve eskisini yıkma hırsı içini yakıp kül ediyordu. Eski günlerini hatırlatacak her şeyi yok etmek istiyordu. Ve eğer yeniden hayata gelecek olsa kendini dahi öldürürdü.
Odasını kiraladığı evin orta yaşlı bir temizlikçisi vardı. Beyazlaşmış ve dökülmeye başlamış saçları olan, büzülmüş, hüzünlü suratıyla devamlı temizlik yapan bu kadının, gencecik, cahil mi cahil bir kızı vardı. Bu kız o eski hayatındandı. Annesine yardımcı olmak için küçük odasını temizlerken karşılaşmışlardı.
Ertesi gün yatağına almıştı kızı ve üç ay sonra kız hamile kalmıştı. O zamanlar bu umut verici bir haberdi. Eğer doğru düzgün bir iş bulabilirse kendi ailesini kurulabileceğini düşünmüştü. Kız hamarattı ve eğer uğraşırsa onu sevebilirdi. Hem doğurgan olması da büyük avanyajdı. Çocuklar para demekti.
Geriye kalan her şey gibi bu da başka bir zamanın düşü, düşüncesi, umuduydu. Başka bir ömrün...
Bu yüzden kıza veda ettiğinde hiçbir üzüntü duymamıştı.
"Artık gidiyorum." demişti. Kısa ve netti. Sesi buz gibiydi. Yabancıydı.
Şaşkın mavi gözler bakakalmıştı. Birkaç damla gözyaşı eğri burnuna yönelmişken, başını hayır anlamında sallıyordu kız.
"Gebeyim." diyebilmişti iki nefes arasında, "iki ay kaldı!"
İki ay... Ne kadar da uzun bir zamandı. Ama o artık beklemek istemiyordu. Yeni bir hayattı onu bekleyen.
Nihayetinde cevap vermemişti kıza, odadan çıkmış ve arkasına bakmamıştı. Koridorda kızın annesi ayaklarına kapanmış, yalvarmıştı. Neler işittiğini hiç hatırlamıyordu. Tek bir söze dahi önem vermemişti.
Kız iki ay sonra bebekle beraber ölmüştü.
Her şey tamamen bir düş gibiydi. Sanki biri üstüne oyun oynuyor ve tüm bunlar olsaydı ne tepki vereceğini görmek istiyordu. "Evet, böyle olmalı!" diye düşündü coşkuyla. Biri ne kadar kötü olabileceğimi görmek için bana bir oyun oynuyor; bir düş bu!
Rahatlatan düşüncenin içinde usulca yayılmasına izin verdi. Ama kalbindeki huzursuzluk aldanmamıştı. Ona hatırlatıyor, onu uyarıyordu. O huzursuzluk biliyordu ki tüm yaşananlar gerçekti ve o gerçekten de kötü biriydi.
Başarısız Bir Mektup
11 Aralık
Ah sevgili dostum, sanırım artık eminim kendimden. Evet, bugün o kutlu gün. Bugün beni esir alan güzelliği, kalbimi kaptırdığım kadını anlatacağım. Sevinebilirsin dostum, bugün ruhun bayram edecek. Çünkü ne kadar çapkın olduğunu bilsem de, senin de var sınırların!
Gülme bana canım dostum, abarttığımı sanma; baksana kafiyelere kayıyor aklım. Bunlar, bu şairliğe özenmeler... Gelirmiydi aklına, beni tanıdığın onca yıl?
Tamam, tamam, her ne kadar zevk alsam da ve tuhaftır; onun güzelliğini onurlandırdığımı düşünsem de, biliyorum; ben ne şairim ne ozan. Ama itiraz etmeden de duramayacağım, kelimelerle güzellik yaratmak bir tek o kişilere mi mahsustur? Bir tek onlara mı haktır? Peki ya aşıklar; bir şairin yeteneğine ihtiyaç duymadan da şakıyabilenler? Seni temin ederim dostum, ben onu gördüğümden beri o aşıklardan biriyim. Hatta onun güzelliğinden bulduğum hakla iddia ediyorum: Ben o aşıkların kralıyım!
Seni azıcık tanıyorsam eğer ve geçen yıllar sana sadece keder yüklememiş ise eminim ki, yazdıklarımı okurken katıla katıla gülüyorsundur. Biliyorum, beni daha önce böyle, şu iki üç aydır olduğum gibi görmedin ve belki de böyle görmeyi asla düşlemedin... Ama şunu söylememe izin ver: Ben de onun gibisini daha önce görmedim.
Bu mektunu sana onu betimlemek amacıyla yazmaya başladım, ama heyhat; korkuyorum şimdi. Ya başaramazsam? Nerden düştü bu fikir içime ve nasıl küstahça bir caserettir bu içimi kavuran? Hangi hakla düşünebildim onu betimleyebileceğimi? Ah, belki diyeceksin ki, "Az önce aşıkların hakkından dem vuruyordun, ne oldu şimdi?"
Çok haklısın dostum, çok... Belki de bu aşkın, aşık olmanın lanetlerinden biridir. Çelişme, aşkın kendisi değil midir zaten?
Gördüğün gibi canım yoldaşım, kafam çok karışık. Ama yanlış anlamanı istemem; ne gam var üstümde ne de keder, çok mesudum. İstersem sayfalarca saçmalarım ve bundan gocunmam bile. Her ne kadar senin rahatsız olmayacağından, bu bahtsız dostunu hoş göreceğinden emin olsam da, daha fazla uzatmayacağım.
Bildiğin gibi onu bir sonbahar günü gördüm. Tüm gün yağmur yapmış ve tüm şehir yıkanmıştı. Hava da yer yer ıslak metal ve ona karışan eşsiz bir toprak kokusu vardı. Haftasonu olduğundan dolayı pek kalabalık olmayan sokaklarda, sanki her yer benimmiş gibi yürüdüğümü hatırlıyorum. Bu memnuniyet küstahça ya da sahiplenmenin bayağı şekillerinden biri değildi; minnettardım sadece. Dostum, güzel bir gündü o gün.
Akşam için tiyatro biletim olsa da, havanın tadını çıkarmak için erken çıkmıştım ve az önce bahsettiğim güzellikler beni çok mesud etse de, saatlerce sokaklarda dolaşmak istemedim. Bugünlerde boş boş gezenlere neler söylendiğini duyuyorsun, ah tanrı korusun, bana da öyle şeyler söylenmesini asla istemem! Bu nedenle yemek yemeye karar verdim. Lüks bir restoranda tadını tarif edemeyeceğim kadar güzel bir biftek yedim. Beni biliyorsun, böyle pahalı, lüks zevklerim yoktur. Et... Bugünlerde et yemek ne de sıradışı! Ama bilmiyorum, o gün faklı davranmak istemiştim. Neyse dostum, bunlar önemsiz detaylar, sadece şunu söylememe izin ver: Yemeğimi bitirmem uzun sürse de, tiyatronun başlamasına saatler vardı. Ne yapacağımı bilemiyordum. Yalnızsan dostum, zaman çok yavaş geçer ve her an ziyanmış gibi gelir insana. Ah, hayır! Bu üzücü şeylerden hiç bahsetmeyeceğim. Bunları atlayarak devam ediyorum.
Restorandan çıkıp doğruduca tiyatro binasına girdim. Evet, saatler vardı ama düşündüm ki, çebime sıkıştırdığım romanımı okuyarak bekleyebilirim.
Bekleme salonu bir masa hariç bomboştu. Kimin oturduğuna dikkat etmeden masanın üstüne baktığımda bir kahve fincanını görmek beni rahatlattı. Demek ki bekleme salonuyla ilgilenen garsonlar çalışıyordu. Hemen dolu olan masanın karşısındaki küçük, yuvarlak masaya kuruldum. Burası tam köşedeydi, böylelikle içerde olmama rağmen kendimi dışarda, yağan yağmurun altında gibi hissedecektim. Görüyorsun ya, başka amacım yoktu. Her şey; erken gitmem, onun orada olması, karşısındaki masaya onu görmeden oturmam, her şey tesadüftü.
Böyle bir karşılaşma beklentimin çok ötesindeydi ve sipariş ettiğim şekersiz kahvemden aldığım küçük yudumdan sonra bir an için onu görmem, neredeyse soluğumu kesmişti. Sevgili dostum, yemyeşil gözleri beni dondurmuştu. Dakikalarca öyle kaldım ve ardından titreyen elimden dökülmek üzere olan kahve fincanını zorlukla masaya koydum.
Ah dostum, yutkunmak ne zordu! Ne kadar denedim, tanrı bilir. Ama denedim. Yutkunmaya, sindirmeye, rahatlamaya çalıştım ama başaramadım. İçimde öleceğime dair tuhaf bir korku ve beni öldürecek şeye karşı bir başkaldırı isteği duydum. Bu istek düşmanca değildi; tatmak istiyordum. Öleceksem eğer, buna değsin istiyordum. Ve bundan güç alarak ona baktım, dostum.
Kestane renginden biraz daha koyu olan saçları (baktığın yere göre simsiyah da görülebilir), zarifçe başının üstünde toplanmıştı. Topuzun boyutundan oldukça uzun saçları olduğu ayırdına varmıştım. Birkaç perçem, gözlerinin yanından, onlara selam verircesine suratına iniyor ve özgürce sallanıyordu. Açık teninde sarmaşıkları andırıyordu. Sivri ama narin burnunun ortasından gözlerinin altına dağılmış çilleri, orada çokça gülmekten kaynaklanan kırışıklıklarla sarmaş dolaştı. Büyük gözleri ve aynı büyüklükte, daha önce belirttiğim gibi, yemyeşil gözleri vardı. Bu yeşillik bana toprağı, doğayı, annemi hatırlattı. Zümrütten daha açık bir tona sahipti. İçimi yakıyordu. Peki ya dostum, dudaklarına ne demeli? Ne küçük ne de büyüktüler, doğal bir kırmızıya bulanmışlardı. Üstelik orantılı değillerdi: Alt dudağı ince kalırken, üst dudağı kalıncaydı ve şüpesiz... çok güzeldi. Öpme isteğiyle yakıp kül ediyordu! Ama hakkımda kötü düşünme, öpmek ve ardından ölmekti gayem. Ne kadar aptalca, ne kadar şairce ve ne kadar da onurluca!
Dostum, biliyorum, abarttığımı düşünüyorsun ama emin ol abartmıyorum. Daha önce böyle mükemmel bir varlık görmedim ben! Bana gözlerimin boyandığı söyleyebilirsin, buna karşı çıkmam ama bunun adil bir yargı olmadığını da söylememe izin ver. O kusursuz değildi, yüzünde bir kaç sivilce daha önce söylediklerime ek olarak kırışıklıklar da vardı (hele ki iki dudağından yanından inenler, ince nehirleri andırıyordu), ama bu kusurlu haliyle kusursuzdu. Gülme dostum, aşk ve çelişkiler hakkındaki sözlerimi anımsa ve benim aşık olduğumu bir an için dahi unutma.
Beni mahveden sadece güzelliği değildi elbet, öyle söylemek haksızlık olurdu. Onda farklı bir hava vardı. Usulca yağmuru izleyen bakışları, bakış şekli... Öyle güzel, öyle eşsizdi ki, bana baksın istedim. Bana baksın ve bir daha asla başka yere bakmasın! Bunun için her şeyimi vermeye hazırım.
Ah dostum, öyle zarif bir bedeni vardı ki, ona sarılmak istedim. Kollarında birleşen narin elleri, güzel boynu (ve o boynu süsleyen sade, gümüş kolyesi), omuzları ve biçimli bacakları... Tekrar tekrar diyorum, ona sarılmak istedim, defalarca ve defalarca, ta ki sonun da o olana kadar.
Böyle esir alındım, böyle aidiyetim el değiştirdi ve böyle ölüme yaklaştım. Belki de böyle şair oldum. Başarısız bir şair ama yine de bir şair.
Şu an ne düşündüğünü tahmin edebiliyorum dostum, sana hak da veriyorum. "Bu kadar mı yani?" diye sitem ediyor olabilirsin ve haftalarca şahit olduğun deliliğimi yersiz buluyor olabilirsin. Buna bir şey diyemem; "evet, bu kadar" demekten başka. Gelecek aya görüşmemizi iple çekiyorum. Acaba o zaman mı anlatsaydım diye düşünmüyor değilim, ama eminim ki heyecanlanır ve anlatamazdım. Hem yazım kötü olsa da konuşmamdan daha iyidir, biliyorsun.
Gelecek aya tren istasyonunda seni onunla beraber karşılamak istiyorum. Böylece trenden inip onu gördüğünde, yüzünü görebilirim.
Şimdilik görüşmek üzere sevgili dostum, bir dahaki mektubunda sevgili annenin sağlığından beni haberdar et. Aklıma geliyor bazı zamanlar ve üzülüyorum. Tanrı ikinizle olsun.
- Düşleyen Dostun
Ah sevgili dostum, sanırım artık eminim kendimden. Evet, bugün o kutlu gün. Bugün beni esir alan güzelliği, kalbimi kaptırdığım kadını anlatacağım. Sevinebilirsin dostum, bugün ruhun bayram edecek. Çünkü ne kadar çapkın olduğunu bilsem de, senin de var sınırların!
Gülme bana canım dostum, abarttığımı sanma; baksana kafiyelere kayıyor aklım. Bunlar, bu şairliğe özenmeler... Gelirmiydi aklına, beni tanıdığın onca yıl?
Tamam, tamam, her ne kadar zevk alsam da ve tuhaftır; onun güzelliğini onurlandırdığımı düşünsem de, biliyorum; ben ne şairim ne ozan. Ama itiraz etmeden de duramayacağım, kelimelerle güzellik yaratmak bir tek o kişilere mi mahsustur? Bir tek onlara mı haktır? Peki ya aşıklar; bir şairin yeteneğine ihtiyaç duymadan da şakıyabilenler? Seni temin ederim dostum, ben onu gördüğümden beri o aşıklardan biriyim. Hatta onun güzelliğinden bulduğum hakla iddia ediyorum: Ben o aşıkların kralıyım!
Seni azıcık tanıyorsam eğer ve geçen yıllar sana sadece keder yüklememiş ise eminim ki, yazdıklarımı okurken katıla katıla gülüyorsundur. Biliyorum, beni daha önce böyle, şu iki üç aydır olduğum gibi görmedin ve belki de böyle görmeyi asla düşlemedin... Ama şunu söylememe izin ver: Ben de onun gibisini daha önce görmedim.
Bu mektunu sana onu betimlemek amacıyla yazmaya başladım, ama heyhat; korkuyorum şimdi. Ya başaramazsam? Nerden düştü bu fikir içime ve nasıl küstahça bir caserettir bu içimi kavuran? Hangi hakla düşünebildim onu betimleyebileceğimi? Ah, belki diyeceksin ki, "Az önce aşıkların hakkından dem vuruyordun, ne oldu şimdi?"
Çok haklısın dostum, çok... Belki de bu aşkın, aşık olmanın lanetlerinden biridir. Çelişme, aşkın kendisi değil midir zaten?
Gördüğün gibi canım yoldaşım, kafam çok karışık. Ama yanlış anlamanı istemem; ne gam var üstümde ne de keder, çok mesudum. İstersem sayfalarca saçmalarım ve bundan gocunmam bile. Her ne kadar senin rahatsız olmayacağından, bu bahtsız dostunu hoş göreceğinden emin olsam da, daha fazla uzatmayacağım.
Bildiğin gibi onu bir sonbahar günü gördüm. Tüm gün yağmur yapmış ve tüm şehir yıkanmıştı. Hava da yer yer ıslak metal ve ona karışan eşsiz bir toprak kokusu vardı. Haftasonu olduğundan dolayı pek kalabalık olmayan sokaklarda, sanki her yer benimmiş gibi yürüdüğümü hatırlıyorum. Bu memnuniyet küstahça ya da sahiplenmenin bayağı şekillerinden biri değildi; minnettardım sadece. Dostum, güzel bir gündü o gün.
Akşam için tiyatro biletim olsa da, havanın tadını çıkarmak için erken çıkmıştım ve az önce bahsettiğim güzellikler beni çok mesud etse de, saatlerce sokaklarda dolaşmak istemedim. Bugünlerde boş boş gezenlere neler söylendiğini duyuyorsun, ah tanrı korusun, bana da öyle şeyler söylenmesini asla istemem! Bu nedenle yemek yemeye karar verdim. Lüks bir restoranda tadını tarif edemeyeceğim kadar güzel bir biftek yedim. Beni biliyorsun, böyle pahalı, lüks zevklerim yoktur. Et... Bugünlerde et yemek ne de sıradışı! Ama bilmiyorum, o gün faklı davranmak istemiştim. Neyse dostum, bunlar önemsiz detaylar, sadece şunu söylememe izin ver: Yemeğimi bitirmem uzun sürse de, tiyatronun başlamasına saatler vardı. Ne yapacağımı bilemiyordum. Yalnızsan dostum, zaman çok yavaş geçer ve her an ziyanmış gibi gelir insana. Ah, hayır! Bu üzücü şeylerden hiç bahsetmeyeceğim. Bunları atlayarak devam ediyorum.
Restorandan çıkıp doğruduca tiyatro binasına girdim. Evet, saatler vardı ama düşündüm ki, çebime sıkıştırdığım romanımı okuyarak bekleyebilirim.
Bekleme salonu bir masa hariç bomboştu. Kimin oturduğuna dikkat etmeden masanın üstüne baktığımda bir kahve fincanını görmek beni rahatlattı. Demek ki bekleme salonuyla ilgilenen garsonlar çalışıyordu. Hemen dolu olan masanın karşısındaki küçük, yuvarlak masaya kuruldum. Burası tam köşedeydi, böylelikle içerde olmama rağmen kendimi dışarda, yağan yağmurun altında gibi hissedecektim. Görüyorsun ya, başka amacım yoktu. Her şey; erken gitmem, onun orada olması, karşısındaki masaya onu görmeden oturmam, her şey tesadüftü.
Böyle bir karşılaşma beklentimin çok ötesindeydi ve sipariş ettiğim şekersiz kahvemden aldığım küçük yudumdan sonra bir an için onu görmem, neredeyse soluğumu kesmişti. Sevgili dostum, yemyeşil gözleri beni dondurmuştu. Dakikalarca öyle kaldım ve ardından titreyen elimden dökülmek üzere olan kahve fincanını zorlukla masaya koydum.
Ah dostum, yutkunmak ne zordu! Ne kadar denedim, tanrı bilir. Ama denedim. Yutkunmaya, sindirmeye, rahatlamaya çalıştım ama başaramadım. İçimde öleceğime dair tuhaf bir korku ve beni öldürecek şeye karşı bir başkaldırı isteği duydum. Bu istek düşmanca değildi; tatmak istiyordum. Öleceksem eğer, buna değsin istiyordum. Ve bundan güç alarak ona baktım, dostum.
Kestane renginden biraz daha koyu olan saçları (baktığın yere göre simsiyah da görülebilir), zarifçe başının üstünde toplanmıştı. Topuzun boyutundan oldukça uzun saçları olduğu ayırdına varmıştım. Birkaç perçem, gözlerinin yanından, onlara selam verircesine suratına iniyor ve özgürce sallanıyordu. Açık teninde sarmaşıkları andırıyordu. Sivri ama narin burnunun ortasından gözlerinin altına dağılmış çilleri, orada çokça gülmekten kaynaklanan kırışıklıklarla sarmaş dolaştı. Büyük gözleri ve aynı büyüklükte, daha önce belirttiğim gibi, yemyeşil gözleri vardı. Bu yeşillik bana toprağı, doğayı, annemi hatırlattı. Zümrütten daha açık bir tona sahipti. İçimi yakıyordu. Peki ya dostum, dudaklarına ne demeli? Ne küçük ne de büyüktüler, doğal bir kırmızıya bulanmışlardı. Üstelik orantılı değillerdi: Alt dudağı ince kalırken, üst dudağı kalıncaydı ve şüpesiz... çok güzeldi. Öpme isteğiyle yakıp kül ediyordu! Ama hakkımda kötü düşünme, öpmek ve ardından ölmekti gayem. Ne kadar aptalca, ne kadar şairce ve ne kadar da onurluca!
Dostum, biliyorum, abarttığımı düşünüyorsun ama emin ol abartmıyorum. Daha önce böyle mükemmel bir varlık görmedim ben! Bana gözlerimin boyandığı söyleyebilirsin, buna karşı çıkmam ama bunun adil bir yargı olmadığını da söylememe izin ver. O kusursuz değildi, yüzünde bir kaç sivilce daha önce söylediklerime ek olarak kırışıklıklar da vardı (hele ki iki dudağından yanından inenler, ince nehirleri andırıyordu), ama bu kusurlu haliyle kusursuzdu. Gülme dostum, aşk ve çelişkiler hakkındaki sözlerimi anımsa ve benim aşık olduğumu bir an için dahi unutma.
Beni mahveden sadece güzelliği değildi elbet, öyle söylemek haksızlık olurdu. Onda farklı bir hava vardı. Usulca yağmuru izleyen bakışları, bakış şekli... Öyle güzel, öyle eşsizdi ki, bana baksın istedim. Bana baksın ve bir daha asla başka yere bakmasın! Bunun için her şeyimi vermeye hazırım.
Ah dostum, öyle zarif bir bedeni vardı ki, ona sarılmak istedim. Kollarında birleşen narin elleri, güzel boynu (ve o boynu süsleyen sade, gümüş kolyesi), omuzları ve biçimli bacakları... Tekrar tekrar diyorum, ona sarılmak istedim, defalarca ve defalarca, ta ki sonun da o olana kadar.
Böyle esir alındım, böyle aidiyetim el değiştirdi ve böyle ölüme yaklaştım. Belki de böyle şair oldum. Başarısız bir şair ama yine de bir şair.
Şu an ne düşündüğünü tahmin edebiliyorum dostum, sana hak da veriyorum. "Bu kadar mı yani?" diye sitem ediyor olabilirsin ve haftalarca şahit olduğun deliliğimi yersiz buluyor olabilirsin. Buna bir şey diyemem; "evet, bu kadar" demekten başka. Gelecek aya görüşmemizi iple çekiyorum. Acaba o zaman mı anlatsaydım diye düşünmüyor değilim, ama eminim ki heyecanlanır ve anlatamazdım. Hem yazım kötü olsa da konuşmamdan daha iyidir, biliyorsun.
Gelecek aya tren istasyonunda seni onunla beraber karşılamak istiyorum. Böylece trenden inip onu gördüğünde, yüzünü görebilirim.
Şimdilik görüşmek üzere sevgili dostum, bir dahaki mektubunda sevgili annenin sağlığından beni haberdar et. Aklıma geliyor bazı zamanlar ve üzülüyorum. Tanrı ikinizle olsun.
- Düşleyen Dostun
31 Ocak 2018 Çarşamba
İlahi
Üstü başı dağınıktı. Zorunlu bir dağınıklık değildi bu, tamamen isteği doğrultusundaydı. Bilinçliydi.
Bu pespaye görünüm onun için önemsizdi. Aldırmadan dansını ediyor, ellerini çırpıyor, müziğe ritim tutuyordu.
Ara ara seyircilerini teşvik etmeyi ihmal etmiyordu. Bunu güzelliği gösterme ihtiyacından dolayı yapıyordu. Aslında buna gerek olduğu söylenemezdi. Tuhaf, yapay olmayan, eşsiz bir etkisi vardı. Ortaya çıkmış bedenini özgürce hareket ettirirken, gözleri kapalı, müziğe uyarken herkesin dikkati ondaydı. Bu an öyle uhreviydi ki, dinleyiciler dahi dinleme eylemi için çaba harcamıyordu.
Bu pespaye görünüm onun için önemsizdi. Aldırmadan dansını ediyor, ellerini çırpıyor, müziğe ritim tutuyordu.
Ara ara seyircilerini teşvik etmeyi ihmal etmiyordu. Bunu güzelliği gösterme ihtiyacından dolayı yapıyordu. Aslında buna gerek olduğu söylenemezdi. Tuhaf, yapay olmayan, eşsiz bir etkisi vardı. Ortaya çıkmış bedenini özgürce hareket ettirirken, gözleri kapalı, müziğe uyarken herkesin dikkati ondaydı. Bu an öyle uhreviydi ki, dinleyiciler dahi dinleme eylemi için çaba harcamıyordu.
Şarkısını söylemeye başladığında, kalabalıktan derin bir zevk iniltisi çıktı. Narin ama güçlü, yontulmamış, doğal ama zarif sesi, kalabalığı kendinden geçiriyor, kalplerine nüfuz ediyordu. Kalabalığın gözünde bir ilaha dönüşmüştü. Sesi ise onlar için göklerin kelamıydı.
30 Ocak 2018 Salı
Rapunzel - Yorum
1
“Rapunzel,” dedi kadın, usulca. Koynunda uyuyakalmış küçük kız, zorlukla gözlerini araladı. Masmavi iki yuvarlak merakla baktı.
“Seni seviyorum,” dedi kadın. “Beni affetmeni dilemeyeceğim, beni unutma sadece. Hatırla.” Kadın hıçkırdı. Kızının gözlerinde belirmeye başlayan korku onu iyice harap etti. “Korkma, bebeğim,” dedi usulca. Alnına küçük bir buse kondurdu. “Bir gün anlayacaksın. Söz veriyorum sana bir gün anlayacaksın!”
Ama kız şimdi anlamak istiyordu, artık uykusu da açılmıştı ve annesinin ağladığını, kötü bir şeylerin olduğunu idrak edebilmişti.
“Anne, neyin var?” diye sordu kız, korkuyla.
“Ah, yavrum benim! Hiçbir şeyim yok. Sadece vakit geldi; artık teyzene vermeliyim seni.”
Kızın gözleri doldu. Bu vaktin hiçbir zaman gelmeyeceğini düşünmüştü. Üstelik bunun için her gece dua etmişti. Bu yüzden teyzesi onu kollarına aldığında bu duruma hala inanamıyordu.
Taştan, yüksek bir kuleye girdiklerinde, annesini son kez bir kapı aralığından gördüğünde, annesi olanca gücüyle bağırmıştı.
“Altın saçlarını uzatmayı unutma, Rapunzel! Ömrün onların uzunluğunca olsun!”
İyi bir büyücünün son sözleri, hayatıyla beraber, Rapunzel’in saçlarına bağlanmış ve onu tılsımlamıştı.
2
Rapunzel, yüksek kulenin en tepesindeki mütevazı odasında, masasının başında oturmuş yazıyordu. Kalemi uzun duraklamalarla eski bir kağıdı çiziyor, Rapunzel’in kalbinden gelen dizeleri kağıda işliyordu. Yaklaşık bir aydır bir şiirin üstünde çalışıyordu Rapunzel, ve şiirin son iki dizesi ise iki haftadır zihnini uğraştırıyordu. İkindi vakitleri, yani teyzesinin olmadığı vakitler, uzun uzun bu son iki dize üstünde çalışıyor, fakat bir türlü doğru kelimeleri bulamıyordu. Ardından sinirle masasına vuruyor ve bir müddet sonra uykuya dalıyordu. Fakat bu uğraş rüyalarında da onu rahat bırakmıyordu. Sürekli kelimeler görüyordu; kulenin dibinden gelen kelimeler, annesinin hayaletinin içinden geçen kelimeler, saçlardan kelimeler… Tüm rüyalar, anlamsız kelimelerle kaplıydı. Rapunzel terliyor, sayıklıyor ve teyzesinin bağırışına kadar geçen sürede eziyet çekiyordu.
“Rapunzel!” diye bağıyıyordu teyzesi, “Ben geldim, haydi uzat altın saçlarını!”
Her gün aynı saatte gelen teyzesine, kuleden iki metre uzun olan altın sarısı saçlarını uzatıyor ve teyzesi, saçları yardımıyla kuleye çıkıyordu. Rapunzel bir zamanlar kulede olan kapıyı hatırladı ama şimdi neden olmadığını bir türlü hatırlayamıyordu.
“Senin işin değil,” diye onu cevapsız bırakıyordu teyzesi. “Ve saçların olduğu sürece benim işim de değil.”
“O zaman asla senin işin olmayacak ve ben sonsuza kadar bu kulede kalacağım,” derdi Rapunzel. Çünkü saçları asla zarar görmezdi, hatta teyzesi tırmanırken canı bile acımazdı.
“Annenden dolayı,” diye açıklamıştı teyzesi, “Son nefesinde yaptığı tılsım bunun sebebi. Onları ancak sen kesebilirsin, fakat bu yaşamının sonu demek olur, çünkü saçlarının uzunluğunca yaşayacaksın. Çok, çok güçlü bir büyü bu, annene minnettar olmalısın.”
3
Yine bir gün, Rapunzel uyuyakalmıştı. Başının üstüne düştüğü kağıtlar, buruşmuş, mürekkep saçlarına bulaşmıştı. Ama bunu aldırmıyordu bile, çünkü o sırada rüyasında şiirler tarafından boğuluyordu. Birkaç gaddar kelime onu sulara boğuyor, şiirinin geri kalan kısmı onu dibe çekiyordu. Yanından geçen balıklardan ise, “Ömrün onların uzunluğunca olsun!” bağırışları yükseliyordu.
“Rapunzel!”
Rapunzel hızla uyandı. Yine ter içinde kalmıştı. Bir an kendine gelemese de hemen sonra teyzesinin geldiğini kavradı. Tam yerinden kalkmış pencereye yönelmişti ki durdu. Yüreği korkuyla çınladı. Repunzel, diye seslenmişti birisi ama bu teyzesi değildi. Kımıldamadan durdu ve sesi yeniden duymaya çalıştı. Ama odasına sessizlik hakimdi; hatta kuşlar bile ötmüyordu. Sonra delirmeye başladığını düşündü ve masaya yöneldi.
“Rapunzel! Ben geldim, haydi uzat altın saçlarını!”
Rapunzel kısık bir çığlık koyuverdi. Hayal falan görmüyordu; delirmemişti. Pencereye yöneldi hızla ve dışarı baktı.
Kulenin dibinde bir adam duruyordu. Uzun boylu, siyah saçlı ve uzaktan göründüğü kadarıyla oldukça yakışıklı bir erkek, gözleri ışıldayarak ona bakıyordu.
Rapunzel aşık oldu. Bunu anlamadı önce ve muhtemelen asla da anlamayacaktı. Hissettiği duyguların korkudan kaynakladığını düşünüyordu. Kaçması gerekiyordu, ama nereye kaçabilirdi ki? Onun hayatı bu kuleydi. Hatta kule bile değil, bu oda, diye düzeltti iç sesi. Bir an sonra kendi sesini duydu.
“Kimsiniz siz?”
“Aşığınızım, yüce hanım!” diye duyurdu adam. Ellerini göğe yükseltmiş, en baştan çıkarıcı gülümsemesini takınmıştı.
Rapunzel kızardı.
“Sizi tanımıyorum, hem nasıl buldunuz burayı?”
Adam güldü.
“Takip etmiştim annenizi,” dedi utanırmış gibi yaparak, “Burayı buldum sonra. Burayı dememe bakmayın, dünyayı buldum burada!”
“Takip etmiştim annenizi,” dedi utanırmış gibi yaparak, “Burayı buldum sonra. Burayı dememe bakmayın, dünyayı buldum burada!”
Rapunzel iyice kızarmıştı. Diyecek bir şey bulamıyor, adamla konuşmasının bile yanlış olduğunu biliyordu.
“Ah, güzel hanım,” dedi adam, “Ne olur beni alın yanınıza. Görmek istiyorum sizi yakından, lütfen!”
Rapunzel cevap vermedi. Tuhaf bir şekilde adamı yanına almak istiyordu ama emin olamıyordu.
“Lütfen hanımım,” diye yalvarmaya devam etti adam. “Lütfen güneşim, lütfen! Tek arzum size yüreğimi sunmaktır, o ve geriye kalan her şey sizindir! Yüreğim, onurum, aşkım ve de bedenim!”
Rapunzel mest olmuştu. Belki de, diye düşündü, belki de son iki dizem bu adamdır!
Uzattı saçlarını. Düşen altın sarısı saçları selamladı güneşi ve güneş o saçları kıskandı.
Uzattı saçlarını. Düşen altın sarısı saçları selamladı güneşi ve güneş o saçları kıskandı.
4
“Bu çok güçlü bir büyü olmalı,” demişti adam. Göğsüne uzanmış Rapunzel’in saçlarını okşarken. Sıcacık, güçlü saçlar tüm bedenlerini sarmıştı. Sağlık fışkırıyordu altın sarısı saçlardan, yanında aşk, şehvet ve kederle beraber.
“Öyle sanırım,” dedi Rapunzel. Bu konu üzerine hiç düşünmemişti.
“Sonsuz bir yaşam efsanelerde bile kolayca elde edilmez, tanrıçam, büyü gerçekten de güçlü olmalı.”
Haklı galiba, diye düşündü Rapunzel, yüreği eski bir hatıranın özlem dolu öpücüğüyle sızladı.
“Annem sayesinde,” dedi, “Hayatıyla tılsımladı saçlarımı. Şimdi o da saçlarımda yaşıyor.”
Adam onu öptü.
“Peki,” dedi hızla, “Başka bir şey için kullanamaz mısın?”
“Peki,” dedi hızla, “Başka bir şey için kullanamaz mısın?”
Rapunzel anlamsızca gözlerini ona dikti.
“Tılsımın gücünü diyorum, hayatım,” bir kaç tutkulu öpücük saçları buldu, “Düşünsene nelere kullanabileceğini?”
Çok kısa bir an düşündü Rapunzel. Aklına pek çok şey geldi ama hiçbiri kalbini okşamadı.
“Hiçbir şeye,” diye kestirip attı.
“Ölümsüz mü olmak istiyorsun?”
Rapunzel soru karşısında şaşırdı. İçerikten çok sorunun gereksizliğiydi onu şaşırtan.
“Ölümsüz olmak mı istiyorum? Ben zaten ölümsüzüm; bu benim lanetim.”
Adam yanlış konulara girdiğini geç fark etmişti, ama olan olmuştu. Artık ne özür dileyecekti, ne de bu konu hakkında konuşacaktı. En azından Rapunzel, adamın sessizliğini buna yormuştu.
“Ben bir prensim,” demişti adam çok sonra.
“Nasıl yani?” diyerek uzandığı yerden şaşkınca kalktı Rapunzel. “Kitaplardaki gibi mi?”
Adam güldü.
“Kitaplarda biraz daha farklı anlatılıyor, bilirsin işte ejderhalara karşı onurlu savaşlar, aşk uğruna ölümler, cadı avcıları… Bunlar hepsi saçmalık,” Prens sır verecekmiş gibi yaklaştı, “Ben cadılarla işbirliği yapan prensler tanıyorum.”
Rapunzel sordu:
“Siz hangisisiniz?”
“Siz hangisisiniz?”
“Ben aşık olanım,” diye yanıtladı prens, “Aşkı için her şeyi yapabilecek olanım.”
Rapunzel şaşırdı, korktu, tedirgin oldu ama en çok da utanç dolu bir keyif duydu. Bunları hissettirmeye çalışmasa da, Prens anlamıştı. Bu yüzden konuyu değiştirdi, başka konulardan konuştular ve geçen haftalar defalarca yaptıkları gibi birlikte oldular.
5
Aşağı kayarken gülümsüyordu. Heyecandan kalbi duracak gibiydi, bu yüzden ayakları sert toprağa değdiğinde diz çöktü ve sakinleşmeye çalıştı. Toprağı avucunun içine aldı ve cesaret bulmak istercesine sıktı. Cesur olmalıydı, hem de bir prens gibi cesur olmalıydı.
Benim prensim gibi, diye düşündü aşkla.
Gerçekten de cesur bir prense aşık olmuştu. Onunla evlenmeye ant içmesi, Rapunzel’in hayatı boyunca gördüğü en cesurca hareketti. Hem şimdi Rapunzel’in ona kaçıyor olması bu andın yanında bir hiçti.
Nasıl da şaşıracak, diye düşündü heyecanla, nasıl da gurur duyacak, nasıl da sevinecek!
Ve böylece yarı yol boyunca prensin nasıl tepki vereceğine dair hayallere daldı. Bunlar uçuk hayallerdi ama her biri kalbini hızlandırıyor ve içini umutla dolduruyordu.
Bu hayallerde kendine yeni bir dünya kurmuş ve o dünyayı içinde yaşadığıyla birleştirmişti. Bu nedenle yolda karşılaştığı şey, dünyasını yıkmıştı.
Önce teyzesine rastlamıştı. Kırmızılar içindeki kadın, arkasında bir kaç kurtla ilerliyordu. Rapunzel çok uzaktan görmüştü onu ve kolaylıkla takip etmeye başlaması, anlık bir dürtüyle oldu.
Teyzesini yarım saat boyunca takip etti. İçindeki merak çok güçlüydü ve bundan dolayı geri dönemedi.
Sonunda bir açıklığa vardılar ve kurtlar ortadan yok oldu. Rapunzel hayret ve merakla doluydu. Koca bir ağacın arkasına sığınmış bekliyordu. Bir sonra, açıklığa başka biri girdi. Bir erkekti bu ve yamalı bir pelerine gizlenmişti.
Rapunzel, teyzesinin sesini duydu.
Rapunzel, teyzesinin sesini duydu.
“Yakışıklı prensim!”
Rapunzel olduğu yerde kalakaldı. Tüm bedeni durmuştu. Dünya durmuştu. Hareket eden sadece iki nesne vardı ve Rapunzel bu iki nesnenin birine sarılmasını, birinini öpmesini acıyla izledi.
“Benim prensim yine Rapunzel’e mi gidiyor yoksa?” diye sordu teyzesi. Sesinde alaycılık ön planda olsa da, altında sinsilik ve saf öfke yatıyordu. “Üstelik,” diye devam etti teyzesi, “Bir süre gitmeyeceğin konusunda anlaşmışken.”
Prens cevap vermedi. Tedirgin bir şekilde durmasına rağmen aynı zamanda meydan okuyor gibiydi.
Rapunzel onları izlemeye devam ediyordu. Kalbi bin parçaya tekrar tekrar bölünürken o, teprenmeden hayatının sonuna tanıklık ediyordu.
“Hayır, sevgilim,” diye yanıtladı prens, etkileyici sesiyle.
Yalan söylemişti Prens, Rapunzel ses tonundan anlamıştı. Ama teyzesi anlamamış veya anlamamış gibi davranmıştı
Yalan söylemişti Prens, Rapunzel ses tonundan anlamıştı. Ama teyzesi anlamamış veya anlamamış gibi davranmıştı
"Ona karşı bir şeyler hissedersen, rol icabı dışında onu arzularsan neler olacağını biliyorsun değil mi?"
Prens başını salladı.
"Hayallerini süsleyen güç ve iktidara neler olacağını biliyorsun değil mi?"
Prens başını salladı.
Teyzesi memnuniyetle gülümsedi ve prensin kollarına atıldı.
Prens başını salladı.
"Hayallerini süsleyen güç ve iktidara neler olacağını biliyorsun değil mi?"
Prens başını salladı.
Teyzesi memnuniyetle gülümsedi ve prensin kollarına atıldı.
Rapunzel dayanamadı daha fazla ve kuleye doğru koşmaya başladı. Yıllardır tam kullanmadığı bacakları şimdi ona iyilik ediyor, durmadan koşmasına yardımcı oluyordu.
Kuleye varlığında saçına bir taş bağlayıp onu pencereden içeri attı. Taş başarıyla odaya girince, taşı saran saçını sola kaydırıp çekti ve taş pencerenin köşesindeki çıkıntıya takıldı. Ardından Rapunzel odasına tırmandı.
Odaya girdiğinde hiç düşünmeden masasının başına oturmuş son dizeleri yazıyordu.
Kaleminin dansı bittiğinde şaşkınca kendine geldi. Dalıp yazdığı dizeler şiirin kendisiyle uyum içindeydi ama asıl şaşırdığı konu ise şiirin tamamen hayatıyla ilgili olmasıydı. Bu nasıl olabilirdi?
Aylar harcamıştı bu şiir üzerinde ve kendini anlattığını yeni fark ediyordu. Oysa hep annesini anlattığını sanırdı. Annesinin son görüntüsü geldi aklına. Anlamadım, dedi içinden, hala anlamadım anne.
Bir anda şu ana kadar neden son dizeyi yazamadığını fark etti. Korktu. Ama bu korku çok kısa süre sürdü; kabullendi.
Aylar harcamıştı bu şiir üzerinde ve kendini anlattığını yeni fark ediyordu. Oysa hep annesini anlattığını sanırdı. Annesinin son görüntüsü geldi aklına. Anlamadım, dedi içinden, hala anlamadım anne.
Bir anda şu ana kadar neden son dizeyi yazamadığını fark etti. Korktu. Ama bu korku çok kısa süre sürdü; kabullendi.
"Rapunzel!"
Prensin sesi buldu onu. Gelmeyecekti bu gün, diye düşündü Rapunzel, geldi çünkü vakit de geldi.
Böylece ne yapması gerektiğini anladı.
“Rapunzel! Ben geldim haydi uzat altın saçlarını.”
Prensin sesi buldu onu. Gelmeyecekti bu gün, diye düşündü Rapunzel, geldi çünkü vakit de geldi.
Böylece ne yapması gerektiğini anladı.
“Rapunzel! Ben geldim haydi uzat altın saçlarını.”
Saçlarım, diye düşündü Rapunzel. Kalktı yerinden ve annesinin ıvır zıvırlarla dolu çekmecesinden büyükçe bir makas aldı.
Pencereye çıktığında prensin gülümseyen yüzüyle karşılaştı. Rapunzel’in yüzünü görür görmez gülümsemesi silinmişti prensin. Bundan dolayı önüne inen saçlara aceleyle tırmandı. Kulenin yarısını geçtiğinde ise Rapunzel’in ağlamaklı olduğunu gördü. İyice şaşırmıştı.
Pek bir şey düşünmedi Rapunzel.
Gizlediği makası çıkarıp saçlarını kesmeden önce, son iki dizeyi aklından bir kez daha geçirdi. Göğsüne iliştirdiği şiirinin gizemine bir kez daha şaştı. Ardından hüzünle kesti saçlarını. Tek seferde yapmıştı bunu ve bir anda aşağı çekilen prensin şaşkın bakışlarını yakalamıştı sadece.
Prens yere düşerken, Rapunzel’in gözünden süzülen bir damla yaş ona eşlik etti.
“Güm!” diye yükseldi çarpma sesi ve Rapunzel, yaşamı onu terkederken kendini aşağı bıraktı. Yere çarpmadan önce son iki dizeyi anımsayacak vakti bulacaktı.
Gizlediği makası çıkarıp saçlarını kesmeden önce, son iki dizeyi aklından bir kez daha geçirdi. Göğsüne iliştirdiği şiirinin gizemine bir kez daha şaştı. Ardından hüzünle kesti saçlarını. Tek seferde yapmıştı bunu ve bir anda aşağı çekilen prensin şaşkın bakışlarını yakalamıştı sadece.
Prens yere düşerken, Rapunzel’in gözünden süzülen bir damla yaş ona eşlik etti.
“Güm!” diye yükseldi çarpma sesi ve Rapunzel, yaşamı onu terkederken kendini aşağı bıraktı. Yere çarpmadan önce son iki dizeyi anımsayacak vakti bulacaktı.
Altındandı saçlarım, uzunluğuncaydı ömrüm,
Kestim her bir telini, artık alsın beni ölüm.
Kestim her bir telini, artık alsın beni ölüm.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi
Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...
-
Akşamüstü. Cuma yahut perşembe. Saat neredeyse altı olmuş. Mesai bitmemiş ama bitirdim. Yerimden kalktım, vedalarımı ettim, asansöre yöneldi...
-
Sanki bir şey olacak. Sanki bir esinti, belki bir titreme olacak. Bir şey hissedeceğim. Beklediğim türden. Sanki bir elimi kaldırsam, rüzga...
-
Özlem her yanımda. İçimde. Beynimde. Gözlerimin arkasında. Bazen izliyor. Plastik sandalyelerin kırık kolluklarında kendisini buluyor. Sarı ...


