12 Şubat 2019 Salı

kont kükreyen feärd'a dair: hikayeler, anılar ve şarkılar 3

Hana birden nereden geldiği belirsiz olan bir sessizlik çöktü. Meşalelerinin sarının koyu tonlarına boyadığı taştan duvardaki küçük çatlaklardan sızan rüzgarın inlemesinden başka bir ses duyulmuyordu. Üşümemek için birbirine yanaşmış, ekseriyetle yaşlı olan dinleyici grubunun gözleri, etrafında toplandıkları (ve istemeden çember oluşturdukları) ihtiyarın üstündeydi. Başka bir şeyle uğraşmaksızın, farkında olmadan aldıkları nefesi dahi umursamayacak şekilde ihtiyarı dinliyorlardı. İhtiyar ise hararetliydi. Tamamen kel kalmış kafasından alnına, oradan da eğik burnuna ter damlaları süzülüyor, soluk mavi gözlerini diktiği yerlere tükürükler saçıyordu.

"Onun bir kahraman olduğunu söylüyorlar!" diye bağırdı.
"Sıçayım öyle kahramana! Bir katil; amansız, vicdansız, gaddar bir kılıç! Hisleri yok, yer altından korkunç kahkahaları duyular ölüm tanrılarının zekasıyla kuşanmış. Topraklarımıza barış mı getirdi o namussuz? Hepinize sorarım, orada biriniz, tek biriniz dahi var mıydı? O yüce Kükreyen Feärd'ın topraklarımıza eşsiz barışı getirişini gören oldu mu? Ben, yitmiş tüm evlatlarım üzerine yemin ederim ki, oradaydım. Huzur dolu barışın kanlar içinde yüzdüğünü, acı çığlıkların, yıkılan binaların seslerini bastırdığını gördüm. Yuvalarından çıkmış gözler, kopan ka-"

İhtiyar daha da gürleyerek devam edecekti ki kırılan bir bardağın sesi onu durdurdu. Şimdi tüm gözler sola, kapının tarafına dönmüş, elindeki başka bir bardağı havaya kaldıran adama kilitlendi. Adam usulca ayağa kalktı, bacağının tekiyle oturağını arkaya devirip elindeki bardağı olanca gücüyle yere çarptı.

Orta yaşlıydı. Gözleri koyu, kaşları daha da koyuydu. Teni kavruk, saçları uzundu. Güçlü, sağlıklı bir hali varsa da, öfkeli tavırlarını yansıtmayan yorgun bir ifadesi vardı. Tüm bunlar onun Temr'den olmadığını gösteriyordu. Konuştuğunda duyulan çatlak sesi ve doğulu aksanı kuşkuları doğruladı.

"Hah! Sefil bunak. Sen acı gördüğünü mü sanıyorsun? Yuvalarından çıkmış gözler, kopan... eller, kollar mı diyecektin? Bacaklar? Sen savaşı ne sanıyorsun? Düşük lisanınla ozanlara mı özeniyorsun? Barışmış! Feärd Indis buraya barış falan getirmedi. Üstelik öyle bir vaatle de gelmedi. Onun buraya getirdiği şey savaştı! Savaş, yalnızca savaş! Şanlı kraliçeniz tarafından tutkuyla çağırılmış bir savaş, tüm savaşları bitirecek bir savaş! Ve öyle de oldu. Yarım asırdır kan akmıyor bu topraklarda, şimdi şükredeceğinize adına lanetler okuyorsunuz! Hepiniz nankör piçlersiniz!"

Adamın son sözleriyle handa gök gürültüsünü andıran bir yaygara koptu. Yumruklar havalandı, bardaklar ve sandalyeler havaya uçuştu. Geniş bir masanın altında kalmadan önce hancı olanca gücüyle bağırıyordu:

"Hadi ama yapmayın dostlar! Ölenler öldü, kalanlar kaldı; birbirimizi kırmaya ne gerek var?!"

kont kükreyen feärd'a dair: hikayeler, anılar ve şarkılar 2

Şimdi hep bir ağızdan bağırıyorlardı:

"Ulu Heoghrim!
Yolumuza ışık tut,
Düşmanlarımızı küle çevir,
Kızıl bir günde,
Karşıla bizi titreten zafer çığlığınla!"

Ve cesur askerler gece boyunca Temr topraklarını inletti. Köylerdeki yerliler böylece anladı Kükreyen Feärd'ın geldiğini. Ne zalim bir adamdı ki şafağı hiçbiri görmeyecekti.

kont kükreyen feärd'a dair: hikayeler, anılar ve şarkılar 1

"Sanki yürümekten bezdiğim bir yolun üzerindeyim. Öylesine sıkılmışım ki ne yaptığımı kontrol edemiyorum. Öylece yürüyorum. Ne zaman sıkıldığımı, yolun neresinde bu denli yorulduğumu hatırlamıyorum. Ve hatırlayamadığım için de hislerime güvenemiyorum."

Sözlerinin bir ağırlık taşıyacağını düşünmüş, fakat yanılmıştı. Umursamadı Kont Feärd, devam etti:

"Son zamanlarda konuşacak kimse bulamıyorum. Nereye baksam anlamsız yüzler görüyorum. Yoruldum. Kaç defa söylemem gerek, bilmiyorum. Tanrımız ne zaman çağrımı duyacak ve bu anlamsız yaşamım son bulacak? Artık tüm düşüncelerim bu soru üzerine şekilleniyor. Anlıyor musun? Beni istemediğim bir savaşın içine çekiyorlar. Kan arzum yiteli çok oldu. Üstelik genç de değilim artık, kan akıtabileceğimi sanmıyorum. Ne yapmalıyım? Onurlu bir ölüm mü bekliyor beni çayırlarda? Yoksa namussuz bir zehir mi olacak sonum?"

8 Şubat 2019 Cuma

öylesine 1 - ölü şair



Ölü Şair


                     Yağmur damlaları ağırdı. En azından hayalinde öyle düşlüyordu. Öyle hatırlıyor, yahut; öyle hatırladığını sanıyordu. İşin doğrusu hatırlayamıyordu. Nereden gelmişti? On ikinci cadde… Hangi caddeyle bitişikti ve trene nasıl ulaşmıştı? Bilmiyordu. En ufak bir fikri dahi yoktu. Ama işte, oradaydı. Elinde çantası (kim bilir nereden almıştı?), ıslanmış gibi görünen fakat aslında kupkuru olan siyah ayakkabıları, ütülü pantolonu, beyaz gömleği (üstünde kan lekesi mi var?) ve yeşil paltosu. Tüm bunların içinden geçip, sert, soğuk asfalta çarpan yağmur damlaları.

Hepsini görüyordu. Her bir damla sanki zamanda bir anmış gibi gözlerinin önünde asılı kalıyor, onlara bakmaktan vazgeçtiği anda yolculuğuna devam ediyordu. Her bir damla, ona gülümsüyor, onu selamlıyordu. Her bir damla o oluyor, onu hayali bir ıslaklığa kavuşturuyordu. Her bir damla, onun yerine gerçekliğin içinde sürükleniyordu. Tatlı eşinin şakayla alay ettiği ve sinir bozucu bir şekilde sıktığı küçük burnu, o yağmur damlalarını içine çekiyor, ama yağmur damlaları gelmiyordu. Tam olarak ne zaman oldu bilmiyordu; ama birden, aniden, nefes almasına gerek olmadığının ayırdına vardı. Bu yağmur damlalarına karşı bir sitem değildi elbette, sadece bir gerçekliğin basit yansımasıydı. Ufak gerçekliğim! diye düşündü. Pek ufak, silik, ama benim. Varlığıma bir işaret! Ama hangi varlığıma?

Daha fazla beklemenin anlamı yoktu. Kırmızı apartmana doğru yürüdü. Karşıdan karşıya geçerken istemsizce kontrol etti yolu, fakat araba yoktu. İşin aslı ondan başka kimse yoktu. O da yoktu. Ve bu buz parçası kadar soğuk ve bir o kadar ürkütücü gerçeklik onun içinde derinlerden yüzeye doğru bir yükselişe geçmişti. Yanakları, altında yatanı ortaya çıkarmak için karıncalanıyordu, gözleri bir gizi bulma korkusuyla bulanıklaşıyordu. Adımlarından çıkmayan ses, olmayan bir ritme uyuyor, havada süzülmeyen paltosunun kuyruğu, ayaklarının olmayan darbeleriyle tekrar uçuşuyordu.

Kapıya vardı. Usulca açmaya yeltendi, fakat eli öylece, suyun içine dalıyormuşçasına kapının öteki tarafına geçti. Göğsünde peydahlanan yabancı duygu onu ansızın ele geçirdi. Soluk alıp vermeyi tekrar hatırladı ve tanrıya edilen sessiz bir dua, hiç buhar çıkarmaksızın göğe karıştı. Belki de ağzından asla ayrılmadı. Sonra yine oradaydı ve yine sakindi. Korkusu gitmiş, bilge olmuştu. Her şeyin farkına varması saniyeler sürmüş, korkusu ise ansızın batmıştı. Ama aptaldı da, her şeyi tekrar unutmuş, belki de unutmamış, aptalca bir uğraş içerisindeydi. Umut mu ediyordu? Öyleyse neydi aklındaki? Neden o merdivenlerden çıkacaktı? Neden o eve girecek ve neden onu görecekti? İsteği bu muydu? Öteki tarafta dahi olmayan kalbine gerçekliğin somut bir farkındalığı olarak saplanacak kutsal bir kılıç mıydı arzuladığı? Üstüne üstüne gelen sorulara verecek en ufak bir cevabı dahi yoktu. Merdivenleri çıktı, panoya asılmış asırlar önce sinirini bozan uyarılara içindeki yabancı bir dürtüyle gülmek istedi. Güldü. Sesi hiç var olmadı; bundandır ki asla duyulmadı. Kapıya varmıştı, bu sefer açmaya çalışmadı; sadece içeri girdi.

Eski hatıraları siyah beyaz bir film karesindeymişçesine gözlerinin önüne geldi. Sonra bunun kendi hayal gücünün eseri olduğunu fark etti. Film karesine benzer herhangi bir şey yoktu ortalıkta çünkü hatıraları da yoktu. Bir an gözlerinin önüne yabancı, sınırsız bir karanlık çökerken, bir an sonra o evin içindeydi. Bir zamanlar içinde yaşadığı bu ev, bir zamanlar olduğu adamdan hatıra kalan çok şey barındırıyordu. Ama o eşyaların hiçbiri, duvara asılmış kahverengi şeritli siyah şemsiye mesela, ona tanıdık gelmiyordu. Öylece yürüdü. Duyduğu sese mi yönelmişti, bilmiyordu. Başka bir odanın içine daha girdi.

Sahne rahatsız ediciydi: Tamamen kapanmış kalın, kırmızı perdelerin karşısında büyük bir yatak vardı. Oldukça dar olan bu odada, keskin bir hüzün havası vardı. Yatağın üstüne saçılmış birkaç fotoğraf ve onların üstüne kapanmış, çökmüş bir kadın, perdenin kapladığı duvarla bitişen yere konulmuş boy aynasından güçlükle görülüyordu. Kadın sıklıkla giydiği, fakat normalin aksine birkaç gündür yıkanmayan rahat geceliği içindeydi. Ayakları yatağın sonuna uzanmış, uçtaki soğuk tahtalara değmekten kaçınırcasına büzüşmüştü. Koyu sarı saçları omzundan yüzüne düşünür, fotoğrafların öpen yüzünü gizliyordu.

Önce saçlarını yüzünden çekmek istedi. Ne amaçladığının farkında değildi, hatırlamadığı bir dürtü veya eksik kalmış bir mutluluğun aynı derece soluk bir hatırasıydı onu yönlendiren. Ama bunun işe yaramayacağını biliyordu. Hiç uzanmadı, dokunmak artık onun yetisinde olan bir şey değildi, fakat görebilmesine rağmen bakmamayı da yeğledi; ne kadına ne de fotoğraflara göz attı. Bir an aynaya kaydı gözleri, onun olduğu yer boştu. Sonra gerçekliği bozuyormuş hissi yakaladı onu. Yitik, hiç yaşanmamış şeyler vardı burada ve şimdi o, artık çok geçken, o şeyleri yaşama dürtüsüyle evrenin sinirini bozuyordu.

Odadan çıktı. Aslında çıktığını fark etti. Çünkü kendisi değildi hareket eden. Yine kendini başka bir odada buldu. Etrafa kağıtlar saçılmıştı. İlk fark ettiği buydu. Sonra girişte sağ tarafta kalan duvarı boydan boya kaplamış kitaplıklar aldı gözlerini. Kalın, ince, eskimiş, yeni bir sürü kitap vardı. Aralarında bir zamanlar kullandığı ama belli ki asla ona ait olmamış bir ismi de gördü. Takılmadı. Geçti. Süzüldü. Tek yapabildiği şeyi yaptı. Sonra sayfalara baktı. Bunları sadece bir zamanlar olduğu kişi biliyordu. Belli ki şimdi bir zamanlar olduğu kişinin karısı da biliyordu. Acı, fakat hiç var olmayan bir gülümseme yerleşti dudaklarına. Yazılmış onca şiir vardı yerde; hiçbiri yaşanmış da yazılmış değildi. Hepsi ölü ve yalnızca ölüydü.



birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...