8 Şubat 2019 Cuma

öylesine 1 - ölü şair



Ölü Şair


                     Yağmur damlaları ağırdı. En azından hayalinde öyle düşlüyordu. Öyle hatırlıyor, yahut; öyle hatırladığını sanıyordu. İşin doğrusu hatırlayamıyordu. Nereden gelmişti? On ikinci cadde… Hangi caddeyle bitişikti ve trene nasıl ulaşmıştı? Bilmiyordu. En ufak bir fikri dahi yoktu. Ama işte, oradaydı. Elinde çantası (kim bilir nereden almıştı?), ıslanmış gibi görünen fakat aslında kupkuru olan siyah ayakkabıları, ütülü pantolonu, beyaz gömleği (üstünde kan lekesi mi var?) ve yeşil paltosu. Tüm bunların içinden geçip, sert, soğuk asfalta çarpan yağmur damlaları.

Hepsini görüyordu. Her bir damla sanki zamanda bir anmış gibi gözlerinin önünde asılı kalıyor, onlara bakmaktan vazgeçtiği anda yolculuğuna devam ediyordu. Her bir damla, ona gülümsüyor, onu selamlıyordu. Her bir damla o oluyor, onu hayali bir ıslaklığa kavuşturuyordu. Her bir damla, onun yerine gerçekliğin içinde sürükleniyordu. Tatlı eşinin şakayla alay ettiği ve sinir bozucu bir şekilde sıktığı küçük burnu, o yağmur damlalarını içine çekiyor, ama yağmur damlaları gelmiyordu. Tam olarak ne zaman oldu bilmiyordu; ama birden, aniden, nefes almasına gerek olmadığının ayırdına vardı. Bu yağmur damlalarına karşı bir sitem değildi elbette, sadece bir gerçekliğin basit yansımasıydı. Ufak gerçekliğim! diye düşündü. Pek ufak, silik, ama benim. Varlığıma bir işaret! Ama hangi varlığıma?

Daha fazla beklemenin anlamı yoktu. Kırmızı apartmana doğru yürüdü. Karşıdan karşıya geçerken istemsizce kontrol etti yolu, fakat araba yoktu. İşin aslı ondan başka kimse yoktu. O da yoktu. Ve bu buz parçası kadar soğuk ve bir o kadar ürkütücü gerçeklik onun içinde derinlerden yüzeye doğru bir yükselişe geçmişti. Yanakları, altında yatanı ortaya çıkarmak için karıncalanıyordu, gözleri bir gizi bulma korkusuyla bulanıklaşıyordu. Adımlarından çıkmayan ses, olmayan bir ritme uyuyor, havada süzülmeyen paltosunun kuyruğu, ayaklarının olmayan darbeleriyle tekrar uçuşuyordu.

Kapıya vardı. Usulca açmaya yeltendi, fakat eli öylece, suyun içine dalıyormuşçasına kapının öteki tarafına geçti. Göğsünde peydahlanan yabancı duygu onu ansızın ele geçirdi. Soluk alıp vermeyi tekrar hatırladı ve tanrıya edilen sessiz bir dua, hiç buhar çıkarmaksızın göğe karıştı. Belki de ağzından asla ayrılmadı. Sonra yine oradaydı ve yine sakindi. Korkusu gitmiş, bilge olmuştu. Her şeyin farkına varması saniyeler sürmüş, korkusu ise ansızın batmıştı. Ama aptaldı da, her şeyi tekrar unutmuş, belki de unutmamış, aptalca bir uğraş içerisindeydi. Umut mu ediyordu? Öyleyse neydi aklındaki? Neden o merdivenlerden çıkacaktı? Neden o eve girecek ve neden onu görecekti? İsteği bu muydu? Öteki tarafta dahi olmayan kalbine gerçekliğin somut bir farkındalığı olarak saplanacak kutsal bir kılıç mıydı arzuladığı? Üstüne üstüne gelen sorulara verecek en ufak bir cevabı dahi yoktu. Merdivenleri çıktı, panoya asılmış asırlar önce sinirini bozan uyarılara içindeki yabancı bir dürtüyle gülmek istedi. Güldü. Sesi hiç var olmadı; bundandır ki asla duyulmadı. Kapıya varmıştı, bu sefer açmaya çalışmadı; sadece içeri girdi.

Eski hatıraları siyah beyaz bir film karesindeymişçesine gözlerinin önüne geldi. Sonra bunun kendi hayal gücünün eseri olduğunu fark etti. Film karesine benzer herhangi bir şey yoktu ortalıkta çünkü hatıraları da yoktu. Bir an gözlerinin önüne yabancı, sınırsız bir karanlık çökerken, bir an sonra o evin içindeydi. Bir zamanlar içinde yaşadığı bu ev, bir zamanlar olduğu adamdan hatıra kalan çok şey barındırıyordu. Ama o eşyaların hiçbiri, duvara asılmış kahverengi şeritli siyah şemsiye mesela, ona tanıdık gelmiyordu. Öylece yürüdü. Duyduğu sese mi yönelmişti, bilmiyordu. Başka bir odanın içine daha girdi.

Sahne rahatsız ediciydi: Tamamen kapanmış kalın, kırmızı perdelerin karşısında büyük bir yatak vardı. Oldukça dar olan bu odada, keskin bir hüzün havası vardı. Yatağın üstüne saçılmış birkaç fotoğraf ve onların üstüne kapanmış, çökmüş bir kadın, perdenin kapladığı duvarla bitişen yere konulmuş boy aynasından güçlükle görülüyordu. Kadın sıklıkla giydiği, fakat normalin aksine birkaç gündür yıkanmayan rahat geceliği içindeydi. Ayakları yatağın sonuna uzanmış, uçtaki soğuk tahtalara değmekten kaçınırcasına büzüşmüştü. Koyu sarı saçları omzundan yüzüne düşünür, fotoğrafların öpen yüzünü gizliyordu.

Önce saçlarını yüzünden çekmek istedi. Ne amaçladığının farkında değildi, hatırlamadığı bir dürtü veya eksik kalmış bir mutluluğun aynı derece soluk bir hatırasıydı onu yönlendiren. Ama bunun işe yaramayacağını biliyordu. Hiç uzanmadı, dokunmak artık onun yetisinde olan bir şey değildi, fakat görebilmesine rağmen bakmamayı da yeğledi; ne kadına ne de fotoğraflara göz attı. Bir an aynaya kaydı gözleri, onun olduğu yer boştu. Sonra gerçekliği bozuyormuş hissi yakaladı onu. Yitik, hiç yaşanmamış şeyler vardı burada ve şimdi o, artık çok geçken, o şeyleri yaşama dürtüsüyle evrenin sinirini bozuyordu.

Odadan çıktı. Aslında çıktığını fark etti. Çünkü kendisi değildi hareket eden. Yine kendini başka bir odada buldu. Etrafa kağıtlar saçılmıştı. İlk fark ettiği buydu. Sonra girişte sağ tarafta kalan duvarı boydan boya kaplamış kitaplıklar aldı gözlerini. Kalın, ince, eskimiş, yeni bir sürü kitap vardı. Aralarında bir zamanlar kullandığı ama belli ki asla ona ait olmamış bir ismi de gördü. Takılmadı. Geçti. Süzüldü. Tek yapabildiği şeyi yaptı. Sonra sayfalara baktı. Bunları sadece bir zamanlar olduğu kişi biliyordu. Belli ki şimdi bir zamanlar olduğu kişinin karısı da biliyordu. Acı, fakat hiç var olmayan bir gülümseme yerleşti dudaklarına. Yazılmış onca şiir vardı yerde; hiçbiri yaşanmış da yazılmış değildi. Hepsi ölü ve yalnızca ölüydü.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...