Eskiye döndüm. Bir zamanlar bulunduğum topraklar, beni yeniden karşıladılar. Rahatsızlandım. Hatıralandım. Hayıflandım.
Bir balkonda oturuyorum şimdi, nefes alıyorum, fazla sıcak olmayan hava beni şaşırtıyor. Bunalıyorum, neden daha sıcak olmadığını sorguluyorum. Cevabı buluyorum.
Zihnim dolu, aldığım her soluk dolu, gözlerim dolu, yüreğim dolu, dudaklarım dolu, çenem dolu, boynum dolu, kulaklarım dolu. Canım acıyor, sokaklar uğulduyor, arabalar geçiyor, insanlar yoklar; yoktular.
Yalnızım bir balkonda, rahat olmayan bir koltuğun koynunda ve fazla cüretkar davranan rüzgarın kollarında. Burada bulduğum ve pek sevmediğim hatıralar; burada olmadığımı hatırlatıyorlar. Başkacaydı kurduğum hayaller ve burada değillerdi, uzaktaydılar.
İki okyanus sarmalıyor zihnimi. Surlar mı örüyorlar? Yıkamıyorum; surlar nicedir örülmüşler. Bastırıyorlar, bağırıyorlar, yakıyorlar. Ve ne zaman duyurmaya çalışssam sesimi, duymuyorlar. Surlar, engelliyorlar.
Savruluyorum, uçuyorum, düşüyorum, çarpıyorum; topraklar, açılıyorlar, yutuyorlar, kapanıyorlar. Işık yok oluyor, gözlerim kararıyor.
18 Temmuz 2018 Çarşamba
11 Temmuz 2018 Çarşamba
sokak başında bir adam
Sokağın başında duruyordu. Kımıldadığı söylenemezdi, sadece duruyordu. Yağmurun ıslattığı, dokunuşlar olmaksızın eskimiş paltosuna dahi sarılmamıştı. Üşüyüp üşümediğini anlamak imkansızdı. O sadece duruyordu.
Saçları uzundu, eski olduğu belli olan ve yamuk duran bir gözlüğü vardı. Gözlüğün ardında saçları gibi griye çalan gözleri, hasretle sokağa bakıyordu. Bir şey arıyor ama bir yandan da bulmak istemiyordu. Belki de bulacak gücü yoktu. Ama bulsaydı ne yapacaktı? Ne yapabilirdi? Bu sokağın başından ayrılabilir miydi? Hayır. O bu sokağın başından ayrılmak istemiyordu. Bu nedenle aradığı şeyi bulmak istemediğini düşünüyordu yaşlı manav. Karısına öyle demişti.
Perdenin arkasından, ilgiyle izlemişlerdi.
Burnu sivriydi adamın. Birkaç kez kırıldığı belli olmuyordu. Kimin tarafından kırılmıştı? Kimsenin. Kendi kendine kırmıştı. Ücra köşeye kurulmuş bir barın arkasında, hoş kokmayan bir kiremit kırmıştı burnunu. İçindeki örümcek yuvasıyla demirden bir boru kırmıştı burnunu. Çocuk havuzunun zemini, büyük bir caddenin üst geçidinin merdivenleri, umarsızca kapanan bir kapı kırmıştı burnunu.
Dudakları büzüşmüş, pis bir sakalla örtülmüştü. Sakaldan yağmurla beraber akan vaktiyle kurumuş ter, şimdi o dudakların üstünden süzülüyordu. Bu büzüşmüş dudaklar, hiç başka dudakları öpmemiş, hiç yumuşak yanaklara dokunmamıştı. Konuşmamış, haykırmamış, fısıldamamıştı.
Yağmurlu ağırlaşan paltosuna dayanamayan omuzları çökmüştü bu adamın. Kirli, damarları fazlaca belli olan elleri korunmuyordu. Asla da korunmamıştı. Çizik içindeydi, büzüşmüştü, yamuktu, soğuktu. Hiç yanmamış, ısınmamıştı.
Adam, sokağın başında duruyordu. Gerçekten orada mıydı? Ne işi vardı? Ertesi sabah onu dövmeye gelecek adamlar, kaçıncı kez dövmüş olacaklardı? Adam neden kaçmayacak ve bekleyecekti? Burnu bir kez daha kırılacak mıydı? Hayır, burnunu sadece kendisi kırardı. Ama dudağı patlardı belki ve mutlaka yeni bir çizik alacaktı elleri. Belki de parmakları kırılırdı ve adam bağırırdı. Hiç bağırmamıştı daha önce; bahis miktarı da arttıkça artmıştı. Önündeki apartmanda oturan çocuk mu kazanacaktı, yoksa arkasındaki mi?
Adam bağıracak mıydı?
Ertesi gün adam oradaydı, fakat başka kimse yoktu.
Duruyordu.
Saçları uzundu, eski olduğu belli olan ve yamuk duran bir gözlüğü vardı. Gözlüğün ardında saçları gibi griye çalan gözleri, hasretle sokağa bakıyordu. Bir şey arıyor ama bir yandan da bulmak istemiyordu. Belki de bulacak gücü yoktu. Ama bulsaydı ne yapacaktı? Ne yapabilirdi? Bu sokağın başından ayrılabilir miydi? Hayır. O bu sokağın başından ayrılmak istemiyordu. Bu nedenle aradığı şeyi bulmak istemediğini düşünüyordu yaşlı manav. Karısına öyle demişti.
Perdenin arkasından, ilgiyle izlemişlerdi.
Burnu sivriydi adamın. Birkaç kez kırıldığı belli olmuyordu. Kimin tarafından kırılmıştı? Kimsenin. Kendi kendine kırmıştı. Ücra köşeye kurulmuş bir barın arkasında, hoş kokmayan bir kiremit kırmıştı burnunu. İçindeki örümcek yuvasıyla demirden bir boru kırmıştı burnunu. Çocuk havuzunun zemini, büyük bir caddenin üst geçidinin merdivenleri, umarsızca kapanan bir kapı kırmıştı burnunu.
Dudakları büzüşmüş, pis bir sakalla örtülmüştü. Sakaldan yağmurla beraber akan vaktiyle kurumuş ter, şimdi o dudakların üstünden süzülüyordu. Bu büzüşmüş dudaklar, hiç başka dudakları öpmemiş, hiç yumuşak yanaklara dokunmamıştı. Konuşmamış, haykırmamış, fısıldamamıştı.
Yağmurlu ağırlaşan paltosuna dayanamayan omuzları çökmüştü bu adamın. Kirli, damarları fazlaca belli olan elleri korunmuyordu. Asla da korunmamıştı. Çizik içindeydi, büzüşmüştü, yamuktu, soğuktu. Hiç yanmamış, ısınmamıştı.
Adam, sokağın başında duruyordu. Gerçekten orada mıydı? Ne işi vardı? Ertesi sabah onu dövmeye gelecek adamlar, kaçıncı kez dövmüş olacaklardı? Adam neden kaçmayacak ve bekleyecekti? Burnu bir kez daha kırılacak mıydı? Hayır, burnunu sadece kendisi kırardı. Ama dudağı patlardı belki ve mutlaka yeni bir çizik alacaktı elleri. Belki de parmakları kırılırdı ve adam bağırırdı. Hiç bağırmamıştı daha önce; bahis miktarı da arttıkça artmıştı. Önündeki apartmanda oturan çocuk mu kazanacaktı, yoksa arkasındaki mi?
Adam bağıracak mıydı?
Ertesi gün adam oradaydı, fakat başka kimse yoktu.
Duruyordu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi
Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...
-
Akşamüstü. Cuma yahut perşembe. Saat neredeyse altı olmuş. Mesai bitmemiş ama bitirdim. Yerimden kalktım, vedalarımı ettim, asansöre yöneldi...
-
Sanki bir şey olacak. Sanki bir esinti, belki bir titreme olacak. Bir şey hissedeceğim. Beklediğim türden. Sanki bir elimi kaldırsam, rüzga...
-
Özlem her yanımda. İçimde. Beynimde. Gözlerimin arkasında. Bazen izliyor. Plastik sandalyelerin kırık kolluklarında kendisini buluyor. Sarı ...