22 Haziran 2024 Cumartesi

Mako (revisited)

Güncelleme: 5.1.2026



Ona “Mako” dediklerini biliyordu. Duymuştu daha doğrusu. Balkonda kardeşiyle çay içerken, onlar, oğlanlar yani, dışarıda top oynarlarken. Sağa sola koşturup, toz içinde kalmak nasıl da sorun değildi onlar için… İmrenmişti hep.

Belki de erkek olmalıydı. Yürekten gelen bir istek değil, daha çok ihtiyaçtan doğan bir düşünceydi bu. Nihayetinde, saçma fakat katı kuralları olan bir dünyada yaşıyordu. Karşı koyamadığı bir evde, kökten bir çözümden gayrısı onu kurtaramazdı. Bu kadarını öğrenmişti. Fakat yine de onu ilk gördüğü zamanlar, hiç de böyle şeyler düşünmüyordu.

O, eskimiş ve doğrusu biraz da yamuk, kara topun peşinden koşan, top gibi kara kavruk çocuğu ilk gördüğünde, sadece tiksinmişti. Garip bir tiksintiydi bu. Zaman zaman insan bir koku duyumsar, iğrenç bir kokudur bu, rahatsız eder ama insandır ya, merak eder aynı zamanda, neden olduğunu bilmeden, bir kez daha, sonrasında olsa olsa bir kerecik daha koklamak ister, o kokuyu özler. Öyle bir şeydi ona duyduğu tiksinti. Tiksintiyle beraber, içinde bir yerlerde, o malum alışageldik olmayan şeylere duyulan çekim dürtüsünü hissediyordu.

“Mako,” diyorlardı. Kimdi Mako? Adı neydi? Bilmiyordu. Onda ilgisini çeken şey neydi? Bilebilir miydi hiç? İnsanın böyle anlamsız sorular peşinde koşuşturması da bir hayli anlamsızdı kuşkusuz. Annesinin kızacağından emindi, şayet bilseydi. Uzun zaman önce bir bayram arefesinde göçmüştü.

Annesinin her zaman tabutuyla gömülmek istediğini hatırlıyordu. Tabutsuz gömmüşlerdi. Mezarlık soğuktu. Herkes acele ediyor, bir an önce görevlerini yerine getirip kurtulmak istiyordu. Ama annesini bırakıp eve dönecek olma fikri, katlanılmaz bir huzursuzluk yüklüyordu omuzlarına. Ve henüz o zamanlar, omuzları pek dayanıksızdı. Zorlanıyordu. En son kefeniyle çıkarıp zemine yerleştirdiklerinde, “Tabutunda kalmayacak mı, baba?” diye istemsizce bağırmıştı. Babası cevap vermemişti.

Ancak elbette, havada, sessizlikte paylaşılan bir cevap vardı. Onu görmemek, hissetmemek imkansızdı. O zamanlar bu işin para gerektirdiğini bilmiyordu. Babasının annesine son bir dayatması diye düşünmüştü. Öyle ya, her şey onun istediği gibi olmaz mıydı? Hem şimdiki aklıyla da yargısı değişmiş değildi. Paralıysa paralı! Bir vasiyeti yerine getirmekten daha önemli ne olabilirdi ki? Ama annesininki yerine getirilmemişti. Gözleri yaşarırken, mezarın, annesinin gömüleceği çukurdan ibaret doğal afetin hemen diğer tarafından Mako ona bakıyordu. Sorusunu duymuştu. Havadaki asılı cevaba da vakıf olmuştu muhakkak. Neden hüzünlü bakıyordu gözleri? 

Mako... Ne kadar alelade ve özensiz bir isimdi. Oysa karşısındaki gencin tüm hayatı bu isimden ibaretti. Başka türlü nasıl hiç gerçek ismini duymadığını, sağ solda boş işler peşinde koşturmazken rastlaşmadıklarını açıklayabilirdi ki? Kız kardeşinin pek çok keresinde ona bağırdığını anımsıyordu. Sağdan soldan çağırtıyordu onu annesi. Çöp satıyormuş Mako, eve erken gelsin. Çok oynamasın Mako, yemek soğuyormuş. Saçlarını kestirmeye gitsin Mako, şehirden dayısı gelecekmiş. Ekmek alsın Mako, topraktan yeni peynir çıkaracaklarmış... İlgisini çeken buydu belki de. Zira her seferinde Mako her ne yapıyor olursa olsun, kız kardeşini ikiletmezdi. Gülümser, el sallar ve verilen görevi yerine getirmek hemencecik harekete geçerdi. 


Sinir bozucu bir şekilde hiçbir sıkıntı yahut bıkkınlık yaşamadığını düşündüğü Mako’da ne bulduğunu bir türlü anlayamıyordu.


Tüm ilgisine rağmen, bir şekilde kendini ondan uzak tutması gerektiği hissediyor, ona asla bulaşmıyor, selam dahi vermiyordu. Ancak işin tuhafı o ya, belli ki Mako’nun kendisine diyecekleri vardı.


Onu balkonda bulmuş, daha önce iç konuşmamış olmalarına rağmen, içten bir şekilde selamlamıştı. Ne amansız bir oyunu bırakıp ekmek almaya yollanmak bir sorundu Mako için de bu onu kaygısızca aşağı çağırmak.


Duyuyordu arada, Sütçü Sefer'in ahırının arkasında, kimi gençler gizli gizli içki içiyor, kendilerince alem yapıyorlarmış. Belki Mako da onlardandı? İçten içe, bu düşüncelerinin doğru olmadığını hissetse de nihayetinde karşısına dikildiğinde burnuna, son zamanlarda sık sık babasından duyumsadığı kokunun geleceğinden neredeyse emindi. Oysa salt ter kokuyordu Mako. Ter ve biraz da toz. 


Babası işteydi. Evde kimse yoktu. Bahar gelmiş, ağaçlar gürleşmişti. Konu komşu göremezdi. İndi aşağı. Balkonlarının merdiveni titredi her bir adımında. Bir gün yıkılacak, tam o sırada balkondan inen babası düşüp, kafasını çarpacak ve fazla uzun etmeden göçecekti bu dünyadan. Bilseydi bir şeyler değişir miydi? Bilseydi bir şeyleri değiştirir miydi? Cevabı biliyordu.


“Gül,” diye söze başladı Mako, adını nereden biliyordu? Gerçi aynı mahallede yıllar geçirmişlerdi. Üstelik herkesin katıldığı kartopu savaşlarında suratına bir iki kez vurmamış mıydı Mako? Şimdi yıllar sonra, gencin karşısında dururken, çocukluklarına dair böyle bir anıyı hatırlamak, Mako’nun talihsizliğinden başka ne ile ilgili olabilirdi ki? Yine de gülümsüyordu. İyice kararmıştı baharın taze güneşinde. 


“Ne istiyorsun?” diye sordu. Kısa sessizlik, ilk başta karşılaşması hoş ancak hemen sonrasında ağır bir rüzgara dönüştü hemen.


Mako biraz utangaç biraz kaygısız bir şekilde -nasıl oluyorsa ikisine birlikte kucak açmıştı yüzü- elini cebine sokup, bir kolye çıkardı oradan. Gümüş bir kolye. En azından rengi öyleydi. Uzattı Gül’e.


“Annemindi,” diye açıkladı, “Bana vermişti.” 

“Neden bana veriyorsun?” diye sordu Gül. Cevabı biliyordu. İçten, ancak insanın yüreğinin ritmik sessizliğinde vakıf olunabilen türden bir bilgiydi bu.

Mako gülümsedi. “Geç bile kaldım,” dedi, “Çocukluktan beri senindi.”


Gül uzandı. Avucunda soğuk bir his bıraktı kolye. Zarif, basit ve güzeldi. Isındı sonra, çok geçmeden. Mako'ya baktı. Gülümsüyordu.


Mako... Tuhaf bir seslenişti. Küçüklükten beri kendisinin de bir takma ismi olsun istemişti. Ancak ismi kısaydı zaten. Kimse daha pratik bir şeye dönüştürme gereği duymamıştı. Oysa o hep beklemiş, "ilave" sevgi taşıyan isimleri kıskanmadan edememişti.


"Mako," dedi sesli bir şekilde, bu garip ismi ilk kez seslendirirken; "Adın ne senin?"


istanbul'da

Yağmur şimdi eski çatıların üstüne düşüyor,  İstanbul’da.  Yoğurtçular çarşısı kapalı, Koştur koştur insanlar oradan oraya, O ise, bir site barakasında, kovulmak derdiyle yanıp tutuşuyor. 

Ah, bir kovulsa!

“Tazminat alırsın.” demiş ustası. 

Usta bilir,

İnanmayıp ne edecek? 

Ah, bir kovulsa!

Paranın dibini sıyıracak barda pavyonda. 

Pek duyumsamıyor

Kavruk kokulu yanılgısını. 


21 Haziran 2024 Cuma

doğru cümleler arıyorum.

 


Kendimden nefret ediyorum. Tek, kurallı bir cümle. Sanırım. Basit şeylerden dahi emin olamamak belki de ilk sebep. İlk harf büyük, nokta doğru yerde, virgüle gerek yok. Eksik bir şey olmasa gerek. Sorun ne? Bir yanlışlık olsa gerek. Kendimden nefret ediyorum. Hayır, doğru olmadı. Kendimden nefret etmiyorum. Kendim olmak istemiyorum. Bu da kurallı bir cümle. Yazım yanlışı yok. Anlamda bir sıkıntı da olmasa gerek. Mümkün değil sadece. Ama mümkün değil diye yanlış olmasa gerek, öyle değil mi? Kendim olmak istemiyorum. Bazen, uzun bir zaman için de değil, sadece birkaç saat için. Ve eğer kabalık etmiyorsam, hazır birkaç saat almışken, belki bir gün de isterdim. 


Ölmek istiyorum. Basit bir cümle. Bu sefer kurallara uyduğuma, tek seferde, eli yüzü düzgün bir iş çıkardığıma eminim. Ölmek. Çocukluğumun en büyük korkusu. Yatağımda, yaşlı ve huzurlu bir hayatın ardından gelecek ölümden dahi korkmuşumdur. Sonsuzluğa ulaşmak isteği miydi bilmiyorum. Ölmemek sadece. Var olmaya devam etmek. Varlığımı sürdürmek. Alelade bir şekilde değil; yeni kitapları okumak, çıkacak filmleri izlemek ve bir sonraki maçtaki golü görmek ve ve her şeyden ziyade  belki de ilk beşimi tamamlamak… Hikayeli bir ölümüm olsun isterdim. Eski türkülere konu olan cinsten. Söylenmesine gerek yok. Anılma gayesi gütmüyorum. Ölümünün ardından söylenecekleri duymacağım. Yine de… Güzel bir hikaye işte. Biraz trajedi belki. Neden olmasın? Eh, olmadı. Olmaz gibi de. Neyse yaş aldıkça ölüme yüklediğim anlam şekil değiştirdi. Ölümümü pek düşünmüyorum. Hal böyle olunca, ne denli basit bir işi becermiş olursam olayım, doğru bir cümle olmadı. Ölmek istemiyorum. Sanırım. Hiç var olmamak istiyorum. Eminim. Varlığımın ilk anılarının dahi yok olmasını, daha da ötesinde, ruhumun hiç hayat nefesiyle dolmamış olmasın arzuluyorum. Leğen kemiğime bir taş değmesin. Sırtıma, enseme ve yüzüme de. Kafatasım parçalanmasın. Yalnızca hiç olmamış olsun. Kolay. İmkansız. 


Yine, söylemekten utanmayacağım, bunların hepsinden ziyade, huzurlu sadece bir yaşantıyı daha çok arzuluyorum. Sade bir yaşantı deyince içime zuhur eden şüphe kurtçuklarını barındırmayacak kadar sağlıklı bir huzur. Şüphesiz, düşüncesiz, emin. Su içmek istediğinde su içenlerin yanında ve doğrudan düşündüğünü söyleyecek kadar doğrudan ne düşündüğünden emin kimselerin yanında. Fakat itiraf etmem gerek; bu dahi yorucu geliyor. Beyim kaynamış bir kazandan hallice. 


Uzun zaman önce bir yere gittim. Hiç beklemediğim bir anda. Dönüp dönmeyeceğimi pek bilmeden. Eski püskü bir kapının bilmem kaçıncı kez belirmesiyle başlayan yolculuklar silsilesinde kayboldum. Kaybolacağımı biliyordum. Yine de ben son ana kadar umut dolu bir insanımdır. Buna bir lanet deme arabeskliğine düşmeyeceğim. Ama sikerler, öyle. Kendime ait bir evde, ev sahibinin uzun zaman önce gitmiş olduğunu bilerek oturmuş bekliyorum. Evet, bu ifade daha güzel oldu. Böylece, beklemekten pek nefret etmesemde artık bir hayli yorulduğumu, çayın ise bir türlü demlenmediğini söyleyebilirim. Bekliyorum. Doğru sözcükler arıyorum. 


Kurallı yaşamak ne zor. Hayır. Doğru ama yanlış bir cümle. Kurallı yaşamak zor değil. Yaşamak zor. Evet. Basit, kolay bir cümle. Tepeden tırnağa doğru üstelik. 


11 Haziran 2024 Salı

çürümüşler

 

Aslında herkes çürümüş. Tanıdıklarımı bunun dışında tutuyorum. Bu doğru bir ifade olmadı. Yine. Sevdiklerimi bunun dışında tutuyorum. Evet. Çürüdüğünü bildiğim bir sürü tanıdığım var. Onları yadsıyamam. Hayatları çürümüş. İdealleri çürümüş. Ahlakları çürümüş. Çarkın azılı birer dişlisi olan ruhları çürümüş. Onlara karşı ne hissettiğimden emin değilim. Sanırım öfke duymayı bırakalı bayağı bir oldu. Belki de karşı konulması çok zor bir canavar karşısında, onunla işbirliği yapmak o kadar da şaşılası bir şey değildir. Öyle değil mi?

Fakat elbette herkesin çürümüşlüğü aynı seviyede olmuyor. Aksini iddia etmek fazlasıyla haksızlık olurdu çoğu insan için. Kimilerinin gücü daha fazla. Kimleri daha acımasız. Kimileri daha kaygısız ve elbette, kimileri, daha arsız. Tüm sistemi çark ettirenler var mesela. Gönülleri çürümüş. Yalnızca kendilerine çalışıyorlar. Ailelerini dahi gözlerinin gördüğünü sanmıyorum. Kimileri daha aşağı statülerde fakat elbette, onların da merhameti yok. Rüşvet, kayırma, tehdit, zorbalık… Elini veren kolunu kaptırır misali; önlerinde telef olmamak mümkün değil.

Bu dünyada ne yapılır, nasıl yapılır bilmiyorum.

Çürümüşlük karşısında çaresizlik duyuyorum.

 

yine yazın gelmesi ve domates.

 

Yine yaz geldi. Geçen yazdan biraz farklı hissediyorum. Kıştan ise… Eh, sanki kış vakti her şey daha parlaktı. Sönük bir yaz yani bu sefer, benimkisi. Neşesiz. Enerjisiz. Beni ben yapanın ne olduğunu pek bilmediğim ve açıkçası, bulabileceğimi düşünmediğim bir yaz. Kanım hiç mi hiç harlı değil, yavaş üstelik. Kendimi genç hissetmiyorum. Derim soyuluyor pek. Çiçekleri aramıyorum, sanki karşıma çıksalar da görmem gibi. Yanıyorum. Midemde bir bulantı ve yumru, kaçmamı salık veriyorlar bana. Her şeyi bırakmamı, yalnızca kaçmamı. Oysa kaçamayacağıma dair kuvvetli bir inanış var aynı yerde. Benliğimin kapana kısıldığını hissediyorum. Kaygısız değilim. Kuvvetli hiç değilim. Bisiklet ile yokuş aşağı salınan bir çocuğu, tam şu an, çok kıskanırım.

Ve doğrusu, anlam veremiyorum hiçbir şeye. Neydi istediğim? Ne istiyorum? Ne isteyeceğim? Yaşarken ne yapıyorum, ne yapmalıyım ve hatta yaşarken ne yapılır? Yaz değil mi gelen? Denize girmek lazım. Neden canım böyle bir şeyi istemiyor? Denize girmek, tatil yapmak, öğleden sonra ılık rüzgar altında uyuklamak? Mümkün değil hiçbiri. Sadece çalışacağım. Hovardalık da edemem artık -sanki hiç etmişim de- yaşlandım. Olgunlaşmam, güçlü, alımlı bir direk olmam bekleniyor. Bana dayananları hiç düşüremeyecek miyim?

Anneannemin bir bahçesi vardı. Domates yetiştirirdi. Taze, hatta henüz olgunlaşmamış, soluk renkli domatesler. Koparıp da ısırması pek güzeldi. Dinç bir histi her şeyden ziyade. Güçlü, genç ve iştahlı hissederdim. Tutkulu bir şey vardı bahçe ortasında taze domates yemekte. Islaktı. Her şeyin temelinde de bu olsa gerek, kadirşinas bir özet; bir daha asla o domatesleri yediğim andaki gibi hissedemeyeceğim. Tüm domatesler yetişti artık.

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...