Güncelleme: 5.1.2026
“Mako,” diyorlardı. Kimdi Mako? Adı neydi? Bilmiyordu. Onda ilgisini çeken şey neydi? Bilebilir miydi hiç? İnsanın böyle anlamsız sorular peşinde koşuşturması da bir hayli anlamsızdı kuşkusuz. Annesinin kızacağından emindi, şayet bilseydi. Uzun zaman önce bir bayram arefesinde göçmüştü.
Mako... Ne kadar alelade ve özensiz bir isimdi. Oysa karşısındaki gencin tüm hayatı bu isimden ibaretti. Başka türlü nasıl hiç gerçek ismini duymadığını, sağ solda boş işler peşinde koşturmazken rastlaşmadıklarını açıklayabilirdi ki? Kız kardeşinin pek çok keresinde ona bağırdığını anımsıyordu. Sağdan soldan çağırtıyordu onu annesi. Çöp satıyormuş Mako, eve erken gelsin. Çok oynamasın Mako, yemek soğuyormuş. Saçlarını kestirmeye gitsin Mako, şehirden dayısı gelecekmiş. Ekmek alsın Mako, topraktan yeni peynir çıkaracaklarmış... İlgisini çeken buydu belki de. Zira her seferinde Mako her ne yapıyor olursa olsun, kız kardeşini ikiletmezdi. Gülümser, el sallar ve verilen görevi yerine getirmek hemencecik harekete geçerdi.
Sinir bozucu bir şekilde hiçbir sıkıntı yahut bıkkınlık yaşamadığını düşündüğü Mako’da ne bulduğunu bir türlü anlayamıyordu.
Tüm ilgisine rağmen, bir şekilde kendini ondan uzak tutması gerektiği hissediyor, ona asla bulaşmıyor, selam dahi vermiyordu. Ancak işin tuhafı o ya, belli ki Mako’nun kendisine diyecekleri vardı.
Onu balkonda bulmuş, daha önce iç konuşmamış olmalarına rağmen, içten bir şekilde selamlamıştı. Ne amansız bir oyunu bırakıp ekmek almaya yollanmak bir sorundu Mako için de bu onu kaygısızca aşağı çağırmak.
Duyuyordu arada, Sütçü Sefer'in ahırının arkasında, kimi gençler gizli gizli içki içiyor, kendilerince alem yapıyorlarmış. Belki Mako da onlardandı? İçten içe, bu düşüncelerinin doğru olmadığını hissetse de nihayetinde karşısına dikildiğinde burnuna, son zamanlarda sık sık babasından duyumsadığı kokunun geleceğinden neredeyse emindi. Oysa salt ter kokuyordu Mako. Ter ve biraz da toz.
Babası işteydi. Evde kimse yoktu. Bahar gelmiş, ağaçlar gürleşmişti. Konu komşu göremezdi. İndi aşağı. Balkonlarının merdiveni titredi her bir adımında. Bir gün yıkılacak, tam o sırada balkondan inen babası düşüp, kafasını çarpacak ve fazla uzun etmeden göçecekti bu dünyadan. Bilseydi bir şeyler değişir miydi? Bilseydi bir şeyleri değiştirir miydi? Cevabı biliyordu.
“Gül,” diye söze başladı Mako, adını nereden biliyordu? Gerçi aynı mahallede yıllar geçirmişlerdi. Üstelik herkesin katıldığı kartopu savaşlarında suratına bir iki kez vurmamış mıydı Mako? Şimdi yıllar sonra, gencin karşısında dururken, çocukluklarına dair böyle bir anıyı hatırlamak, Mako’nun talihsizliğinden başka ne ile ilgili olabilirdi ki? Yine de gülümsüyordu. İyice kararmıştı baharın taze güneşinde.
“Ne istiyorsun?” diye sordu. Kısa sessizlik, ilk başta karşılaşması hoş ancak hemen sonrasında ağır bir rüzgara dönüştü hemen.
Mako biraz utangaç biraz kaygısız bir şekilde -nasıl oluyorsa ikisine birlikte kucak açmıştı yüzü- elini cebine sokup, bir kolye çıkardı oradan. Gümüş bir kolye. En azından rengi öyleydi. Uzattı Gül’e.
“Annemindi,” diye açıkladı, “Bana vermişti.”
Mako gülümsedi. “Geç bile kaldım,” dedi, “Çocukluktan beri senindi.”
Gül uzandı. Avucunda soğuk bir his bıraktı kolye. Zarif, basit ve güzeldi. Isındı sonra, çok geçmeden. Mako'ya baktı. Gülümsüyordu.
Mako... Tuhaf bir seslenişti. Küçüklükten beri kendisinin de bir takma ismi olsun istemişti. Ancak ismi kısaydı zaten. Kimse daha pratik bir şeye dönüştürme gereği duymamıştı. Oysa o hep beklemiş, "ilave" sevgi taşıyan isimleri kıskanmadan edememişti.
"Mako," dedi sesli bir şekilde, bu garip ismi ilk kez seslendirirken; "Adın ne senin?"