Yine yaz geldi. Geçen
yazdan biraz farklı hissediyorum. Kıştan ise… Eh, sanki kış vakti her şey daha
parlaktı. Sönük bir yaz yani bu sefer, benimkisi. Neşesiz. Enerjisiz. Beni ben
yapanın ne olduğunu pek bilmediğim ve açıkçası, bulabileceğimi düşünmediğim bir
yaz. Kanım hiç mi hiç harlı değil, yavaş üstelik. Kendimi genç hissetmiyorum.
Derim soyuluyor pek. Çiçekleri aramıyorum, sanki karşıma çıksalar da görmem
gibi. Yanıyorum. Midemde bir bulantı ve yumru, kaçmamı salık veriyorlar bana.
Her şeyi bırakmamı, yalnızca kaçmamı. Oysa kaçamayacağıma dair kuvvetli bir
inanış var aynı yerde. Benliğimin kapana kısıldığını hissediyorum. Kaygısız
değilim. Kuvvetli hiç değilim. Bisiklet ile yokuş aşağı salınan bir çocuğu, tam
şu an, çok kıskanırım.
Ve doğrusu, anlam veremiyorum
hiçbir şeye. Neydi istediğim? Ne istiyorum? Ne isteyeceğim? Yaşarken ne
yapıyorum, ne yapmalıyım ve hatta yaşarken ne yapılır? Yaz değil mi gelen?
Denize girmek lazım. Neden canım böyle bir şeyi istemiyor? Denize girmek, tatil
yapmak, öğleden sonra ılık rüzgar altında uyuklamak? Mümkün değil hiçbiri.
Sadece çalışacağım. Hovardalık da edemem artık -sanki hiç etmişim de-
yaşlandım. Olgunlaşmam, güçlü, alımlı bir direk olmam bekleniyor. Bana dayananları
hiç düşüremeyecek miyim?
Anneannemin bir bahçesi
vardı. Domates yetiştirirdi. Taze, hatta henüz olgunlaşmamış, soluk renkli domatesler.
Koparıp da ısırması pek güzeldi. Dinç bir histi her şeyden ziyade. Güçlü, genç
ve iştahlı hissederdim. Tutkulu bir şey vardı bahçe ortasında taze domates yemekte.
Islaktı. Her şeyin temelinde de bu olsa gerek, kadirşinas bir özet; bir daha
asla o domatesleri yediğim andaki gibi hissedemeyeceğim. Tüm domatesler yetişti
artık.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder