31 Aralık 2024 Salı

2024

 

Geçen yıl yeni yıla girerken, bir ara, birkaç hafta yani, yeni yıldan bir şey dilememeye karar vermiştim. O, “Beklentiye girmek istemiyorum”cular gibi değil, onları da anlıyorum gerçi, fakat benimki daha farklı bir haldi. Hissiz de değildim. Hayal kırıklığı beklentisi içinde değil, hayal kırıklığı içindeydim. Esasında fena bir yıl değildi. Hayır, hiç değildi. Buse’yi bulmuştum. Sadece… Zihin sağlığım için müthiş bir yıl değildi. Neyse, bu o yılın konusu.

Nitekim yine de son dakikada bir şeyler karalamış, kendime hedefler koymuştum. Hayatımda ilk defa şimdi yazılı bir şekilde önüme duran hedeflere bakıyorum yıl sonunda. Buraya yazmayacağım. 10 hedef koymuşum. 10 temenni demek daha doğru olur belki de. Her ne kadar yazmayacak olsam da yine de numaralandırarak “savunma” vermeyi tercih edeceğim.

 

1-Biraz yaptım, biraz yapamadım. Beklediğimden bir hayli daha zordu. Beceremedim. Kurtulamadım. Fakat sanırım, gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, elimden geleni yaptım. En azından yılın ikinci yarısı.

 

2-Hiçbir anlamda beceremedim. İnsan yapmayı hedeflediği ve yapamadığı şeylere bakınca, ki bu eyler bir olanaksızlıktan değil de iradesizlikten kaynaklanıyorsa, kendine olan güvenini pek de kaybetmiyor esasında. Tuhaf. Belki de bilinçaltında gerçekleşen şeylerdendir bu husus da.

 

3-Azıcık yaptık, azıcık yapamadık. -dık.

 

4-Elimden geldiğince yaptığıma inanıyorum.

 

5-Bambaşka bir yolda ilerledim, o yüzden bununla ilgili kendimi suçlayamam. Hayat biraz da böyle bir şey nihayetinde.

 

6-Yapmadım.

 

7-Yapmadım, aksine negatif durumun daha da artmasına sebep oldum.

 

8-Bir kısmını gerçekleştirdim bir kısmını yapamadım. Son kısmı ise yaptım.

 

9-Yapmadım. Hayatım boyunca yapamamaktan korkuyorum. Bazen, yapmayı erteledikçe özellikle, yapamadan ölecek olmak fikri zihnime kazınıyor.

 

10-Başaramadım. 

Zaman geçiyor ve belli bir dilimine sıkıştırdıklarımız bazen ne tam uyuyor o aralığı ne o aralığı genişletiyor ne de herhangi bir şekil kazanıyor. Orada, öylece, yitip gidiyor. Yitirilen bir şey olmak istemem, özellikle benim yitirdiğim bir şey ise bu.

2024’te neleri kaybetmem gerektiğini öğrendim. Kaybetmeyi kabullenmem gerektiğini öğrenmekte ise bir hayli zorlanıyorum. Anlamsızlık dört bir yanımda. Direnmek için elimden geleni yapıyorum.

11 Aralık 2024 Çarşamba

27

 

Mutluluk kaybedilenler arasındadır. Vaktiyle bir filmde böyle duymuştum. Baştan sona izlediğim bir film değildi sanırım. Kesitlerde görmüştüm. Mutluluk kaybedilenler arasındadır.

O zamandan beri sık sık aklıma gelir bu söz. Sadece mutluluk olarak da değil, geçen günlerde bir dostuma da söylediğim gibi, her duygu böyle. Her his böyle. Sözgelimi; kavrar bizi önce, ince ince, kapılırız, sonra yiter, solar hızlı hızlı ve bazen de yavaş yavaş, ama nihayetinde yok olur. Kaybolur. Kaybolmayacak bir mutluluk yoktur. Bu yüzden mutluluk, sevinç, neşe, özlem, keder, yas, hüzün, öfke... Hepsi, yalnızca kaybedilenlerdir. 

Benim için günün önlem ve anlamına binaen aklıma gelen ilk kaybedilen heves oluyor. Hevesimi kaybettim. Yeni değil, dün olmadı, önceki gün de; yıllara yayılan bir hadise bu. Çaresiz. Fakat özellikle bugün kendini hissettirmesinin sebebi... Eh, doğum günüm. Ve ben, doğum günüme, bunun altında yatan yeni bir yıla, yaşa giriyor olmaya dair hevesimi kaybettim. Hiçbir şey hissetmiyorum. Eskilerin ve kimi arabesk satarların yarattığı bir melodram içinde değilim. Berduş, biçare, yıkık ve dahi karamsar da değilim. Sadece bir şey hissetmiyorum. 

Gelip geçen yılların, gelip geçmeleri dışında herhangi bir etkisini hissedemiyorum. Yine yılların geçeceği bilgisi üzerimde hiçbir baskı kurmaksızın, hiçbir şey hissettirmeksizin duruyor ve geriye kalan her şeyin üstünü örtüyor. Yine yıllar geçecek. Bense karanlık ve soğuğun ne vakit eyleme geçeceğini merak ediyorum. Kimi zaman. 

Mutlu güzel şeyler de olabilir elbette. Muhakkak olacaktır da. Ne zaman? Hiçbir fikrim yok. Kimin var ki? Fakat bir şekilde biliyorum. Olacak, yaşanacak, bulunacak ve nihayetinde kaybedilecekler. Sonsuz bir döngü içerisinde kavrulmaktan başka elden ne gelir ki? 

27. 

Bu yaşın farklı cenahlarda farklı anlamları, farklı kimselerce girilen farklı beklentileri var... Kendi adıma ne uzak ne de yakın olmanın; tam da ortada kısılıp kalmanın ceremesini çekiyorum yalnızca. Ne bu yoldan gidebiliyorum ne de ötekinden. Belki kapana kısılmışlığımı da kaybetsem yeni yaşımda biraz rahat ederim. Kim bilir?

16 Kasım 2024 Cumartesi

mutluluğumdan sual olunmaz.

 Mutluyum. Şayet otobüs durağının hemen yanındaki rögar kapağının küçük ceplerine dolan suyu içersem, belki daha mutlu olurum. Yağmur yağmış. Yağsın. Geceden ıslak sokaklarda pati izleri var. Mutluyum. Hayatımda ne tür izlerin olduğunu düşünmek istemiyorum. Fakat otobüs beklerken ve belki de olmadık yerlerde biriken suların tadını merak ederken, bu tür düşüncelerin zihnimde ansızın peyda olduğunu da iddia edemem. Mutluluğumdan sual olunmaz.


Kahvemi yudumlarken, caddeden, hayır sokaktan, hem de hemen önümden biri geçti. Telefonla konuşuyordu. "Orada mısın, güzel insan?" diye sorduğunu duydum. Cevap kulağıma çalınmadı. Orada mıydı? Güzel insan? İnsanın ararken yalnızca hedefe odaklandığı ve bu sebeple diğer her şeyi kaçırdığı bir gerçek. İçten içe yaşadığımı, kapıldığımı, hapsolduğumu bildiğim bir gerçek. Evet, mutluyum. 


Dönüp dolaşıp aynı yere geldiğini, yolun tam neresinde fark ederse bir fayda görür insan? Başında ediyorum, ortasında ve dahi sonunda da. Bir şey değişmiyor. Nedir kaçırdığım?


Görünür olma isteğinin aç kokan, kederli, mahmur, sapık hissi içimde. Yıllardır bu böyle. Bir sokağa bakarken sadece tek bir açıdan bakmaktan başka bir şey öğrenmedim. Ve öğrendiğim şeyleri kullanmakta aslında bir o kadar beceriksizim. Buna rağmen neden böyle oldu? Ezberimdeki düşünce şablonları işlevlerini yitirdi yitireli sanki yaşamıyorum. Mutluyum.


Hava soğuk. Üşümüyorum. Üstümde bir dinginlik var. Hissediyorum. Şayet aklımdaki tam takır yazabildeydim, huzurlu da olurdum. Biliyorum. Belli bir yaştan sonra hayatın geldiğimiz herhangi bir yerinde bilmenin hiçbir şey değiştirmediğini gördüm. Ve işler planlandığı gibi gitmediğinde kapılan çaresizliğin kurtarıcılığına da şahit oldum. Hiçbir şeyin değişmezliği orada da ensemden tuttuğu gibi yakaladı beni. Ne yapsam bırakmıyor.


Mutluyum. Değilim. Olabilirim. Beceriksiz hisler yumağıyım. Çukurum. Her şeyin başka türlü olması halinde yine de mutluluğa bir garantör bulamayacağımın farkındalığı içindeyim. Tam da bu noktadan nereye bir doğru çizebilirim? Bilmiyorum.


13 Eylül 2024 Cuma

kazınmış.

Kendini bildi bileli kaçmak istiyordu. O mu bu mu? Hangi yol? Rüzgar nereden esecekti? Yelkenleri delik delikti. Önemli mi? Değil. Gitmesi lazım. Kaçması lazım. Yok olmak sadece bir eylem, ona eylemden daha fazlası lazım.

Sonra bir gün, tamamen alelade bir gün üstelik ve hayli sıradan bir sokak peyda oluyor önünde. Yürüyor. Bir sigara yakıyor boğazını yakmak için. Boğazını yakmak bir eylem. Sadece... bazı bazı eylemden daha fazlası. Duvarda bir beden çiziktirilmiş. Sıvası soyulmuş bir duvarda soyulmuş bir beden. Etli butlu, kalçalı ve memeleri sarkmış yandan. Kaçmak isteyen adam o olmak isterken buluyor kendini. Anlamlandıramıyor. Anlanlandıramıyoruz.

Çelişik düşünceler ilkin o an basmıyor zihnini elbet. Kaderi bunlarla örülmüş. Fakat kaçmak isterken bu denli, neden birden duvara kazınmış bir bedende bulsun ki kendini?

31 Ağustos 2024 Cumartesi

kulenin en tepesinde

 

 

Yağmur yeni yağmış. Ben sokakta kayıyorum. Taze bir koku var şehrimin üstünde; kirden, beyhudelikten ırak. Belki de benden de ırak. Doyasıya içime çekiyorum. Ciğere çekilen ve pek muhtemel bir süre orada asılı kalan sigara dumanından pek ayrı bir tadı bu kokunun. Hoş, hafif. Ancak kabul etmek gerekir ki; öyle alelade bir yağmur sonrası kokusu da değil hani. Biraz oynak, biraz işveli.

Yüzüm bir ağacın amansız uzanan dalları arasından geçiyor. Çizilmiyor. Canım hiç acımıyor. Bir an içinde gerçekleşiyor tüm kargaşa. Sürtünme sesi kulaklarımı dolduruyor, gözlerim kapanıyor istemsiz, korunaklı bir mağaranın ardında çaresiz bir şekilde bir an bekledikten sonra dünyaya yeniden açılıyorlar. Ve ben, kargaşayı arkamda bırakmadan hemen önce, ıslak bir dalda birikmiş bir yağmur damlası görüyorum. Sonra görüntü gidiyor.

Yolunda devamında sokakta kaygısızca kayarken, ıslak dalın görüntüsünün ne denli tanıdık geldiğini fark ediyorum. Eskiden, bir yerlerde, hatta eminim ki çocukken gördüğüm bir görüntü olmalı. Bazen beklenmedik anlarda, sözgelimi hayatın olağan akışında bir şey, basit jest koku yahut saliselik bir görüntü sizi belli bir yere, belli bir ana götürür. Vaktiyle o an neler hissetmişseniz tekrar hissedersiniz. Hatta bu öyle güçlü yansımadır ki; hatıranızda kendini yeniden peyda eden anılar, bir ana ait değil, bir döneme aitmiş gibi gelir. Günler çuvala girer, saatler anlamsızlaşır ve mekan, zamanın içinde… Nasıl denir… Bir başka telden çalmaya başlar.

Neden bilmem bu bana sık sık olur. Bir yanımın oralarda kaldığını düşünürüm bazen. Bu düşünce ne denli edebi gelse de gerçekten bağışıktır, bilirim. Oralarda kalan hiçbir yanım yoktur muhakkak. Sorun daha derinlerde, çaresiz fakat tanımsız değil. Ben bir yanım oralarda kalsın isterim. 

Eskiye özlem yahut nostalji aşkı değil bu. İçten içe farkındayım. Pek lüzumlu bir denge arayışı. Neden bilmem, belki de o zamanlar daha sağlam bir zeminde olduğumdan, içten içe o zamanlara öykünüyorumdur. Bir ihtimal nihayetinde ve olası da. Ama hayır, sorun bu da olmasa gerek. Ortada sorun mu var gerçi? Ortada sorundan başka bir şey var mı? İnsanın ne istediğini bildiği zamanları arzulaması bir sorun olarak tanımlanabilir mi?

Bilmek en basit şeymiş gibi geliyor bazen. En basit eylem. İcrası pek kolay. Neden olması? Bir bilgi vardır, bilirsin ve tüm hadise bu kadardır. Bir şey istersin, bunu istediğini bilirsin ve hop, işte, ne istediğini biliyorsundur. Ne kadar kolay!

Böyle düşününce içim tatsız bir öfkeyle kavruluyor. Çünkü tüm bu kolaylığa, aynen bu kolaylıkta, pek kolayca erişebilen, hatta erişmesine gerek dahi olmadan sahip olan insanların bu dünyada var olduğunu biliyorum. Ekseriyet için böylesine basit ve eforsuz bir fonksiyonun, kimileri için nasıl da bir lüks haline gelebildiğine de şaşmadan edemiyorum.

Herkesin bir sınavı var derler?  Bazı insanlarınki de bu mu? Kaçıp gitmek isteğinin gücü karşısında direnmek, yanlış kararlardan korkmak ve bir kulenin en tepesinde, üstelik pek kısa bir saçla beklemek…

Bir kulenin en tepesindeyim ve saçımı uzatmanın kurtuluş anlamına gelmediğini biliyorum.

28 Ağustos 2024 Çarşamba

büyümedim.

Büyümedim. Olgunluktan bahsetmiyorum yahut çocuk kalmaktan. Hayır, öyle olmak istemem. Ama büyümedim bir şekilde. Ne kast ettiğimi inanın ben de bilmiyorum. İnsan büyür. Büyümeli. Bir gereklilik. Elbette kısmen, belki parça parça büyüdüm, biliyorum, aksi halde nasıl yaşardım? Fakat bir noktada da büyümedim. Belki elim, belki parmaklarım, göbeğimden bir parça belki de; büyümedi. Kaldı öylece. Bir başına ama hala benden, benim. Bir çekici gibi. Tarlada biten yabani bir ot. Oraksızım. Hayır, oraksız değilim. Kısa, büyümemiş bir yabani ot her defasında ustaca kaçıveriyorsa oraktan, bu benim suçum mu?


Ben aslında topaç oynamıyorum sokakta, anamın bir dediği de yok.

5 Ağustos 2024 Pazartesi

sulak çalı

-1- 

Ilıman, hafif rüzgarlı, her zamankinden biraz daha az kuş cıvıltılı bir güne uyandı Çalı.  Yatağında gerindi biraz. Kalkası gelmedi önce. Bugün doğum günüydü. Tam on yedisine  basmıştı. Eh, büyük bir iş değildi aslında. Ama yine de büyümekten memnundu. Evet, diye  düşündü, büyüdüm artık. Gerçi hala Yulma'dan bir yıl küçüğüm.  

Tavanı izledi bir süre. Battaniyesinin sıcaklığına verdi kendini. Midesi ağrıyordu azıcık.  Battaniyenin sıcaklığı iyi geliyordu. Daha da sarındı. Dizlerini midesine çekti. Büzüştü yatakta.  Biraz hayallere daldı. Gününü planladı. Bahçesiyle, çok sevdiği ortancasıyla ilgilenecekti.  Biraz sulayacak, biraz konuşacaktı onunla. Adını direkt Ortanca koymuştu. Böylesi daha  kolaydı.  

Çalı iki ay önce bulmuştu Ortanca'nın tohumunu. Nereden bulduğunu hatırlamıyordu ama. Bir  anda, bir kese içinde cebinde peyda olmuştu sanki. Kavrup, küçük şeylerdi. Önce ne olduğunu  bile anlamamıştı. Yulma'ya göstermişti ancak Yulma da bilmiyordu ne olduğunu. Tam  atacakken içinden şimşek gibi geçen bir his vazgeçirmişti onu. O da akşam babasına sormuştu.  "Tohum bunlar." demişti babası, "Ek bakalım, görelim ne çıkacak."  

Çalı o zamanlar elindeki şeylerin ne olduğunu öğrendiğine sevindiyse de babasının onunla  normal bir şekilde konuşmasına daha çok sevinmişti. Çünkü babası çok uzun bir süredir  yastaydı. Annesi göçmüştü Çalı'nın. İki yıl geçmişti üzerinden ama babası atlatmakta zorlanıyordu. Doğrusu, Çalı da pek iyi hissetmiyordu. İçinde devamlı bir yoksunluk ve pişmanlık vardı. Bazen  sebebini bilmeden kendini kötü hissederdi. Bazen kötü hissetmeliymiş gibi gelirdi.  Zorlanıyordu. Zorlanması gerektiğini de içten içe biliyordu.  

Nihayetinde tohumları ekmiş, her gün sulamaya başlamıştı. Sularken konuşuyordu çiçeğiyle.  Ona her şeyi anlatıyordu. Köydeki yarışı, hayatında ilk defa balık tuttuğunda aklından  geçenleri, köyün sınırındaki kadim ve tehlikeli ormanı, Yulma'yı ve... annesini. Ve çiçeği de  hep dinliyordu onu. 

Ve çiçeği Çalı'yı dinleyek büyüdü.  

Mor, pembe karışımı bir renkte, gür bir ortancaya dönüştü. Çalı bilmiyordu tabi çiçeğinin ne  tür bir çiçek olduğunu, nasıl bir karaktere, mizaca sahip olduğunu. Bir gün Yulma ile onun  üstüne konuşurken, Yulma, "Yasemindir belki?" dedi. Yasemin, kokusunu hep duydukları ama  köylerinde hiç yetişmeyen bir çiçekti. Bazen ikisi çiçekler hakkında konuştuklarında, Yulma  durur durur, "Acaba yasemin nasıl kokar?" diye meraklanırdı. Acaba yasemin nasıl kokardı?  Çalı bunu hiç gerçekten merak etmemişti. Onun için çiçeklerin nasıl korktuğu değil, nasıl  göründükleri önemliydi. İçten içten bundan utanıyordu aslında ama elden ne gelirdi; Çalı,  sadece bir çalıydı.  

Bir gün, köylerinin ay ortası şenliklerine bir gezgin gelmişti. Biraz savruk tipli, hantal ama aynı zamanda atletik, orta yaşlı ve çıkıntılı saçlı bir tipti bu gezgin. Dişleri bembeyazdı. Bedeninde garip garip resimler vardı. Çalı, bu resimlerden birini ineğe benzetse de bunu hiç  dillendirmemişti. Gezgin, handa konaklamış, hikayeler anlatmış, kumaşlar ve taşlar satmış,  çalgı çengiyle köy halkını eğlendirmişti. Şenliğin bitişinde ise sabaha karşı kimse fark etmeden köyden ayrılmıştı. Bir tek Çalı görmüştü onu. Çiçeğini sulamak için erkenden kalkmıştı çünkü.  Evlerinin yanından geçerken rast gelmişlerdi. Gezgin şöyle bir bakmıştı Çalı'ya, sonra gözleri  çiçeğe kaymış ve "Ah, ne güzel bir ortanca!" diye çınlamıştı. İşte çiçeğinin ne olduğunu böyle öğrenmişti Çalı. Çiçeğine dönüp, "Demek bir ortancasın sen. Benim ortancam hem de! Ortanca  diyeceğim sana bundan sonra." diyerek çiçeğiyle resmen tanışmıştı.  

Sonunda yatağından kalktı Çalı. Battaniye bedeninin üstünden yatağa dökülürken, sabah  serinliği bir an için zapt etti içini. İnce bir titremeye yakalandı. Üşütmemek için hızla üstünü  giymeye başladı. Soluk kırmızı, kalınca bir tunik geçirdi üstüne. Pantolonu yeniydi. Yarım  yıl önce almıştı. İçi yünlüydü ve giyer giymez bacaklarını hemen ısıttı. Çizmeleri ise  babasından kalmıştı. Ama köylerindeki bir deyişe göre de; en iyi çizmeler atadan geçenlerdi.  

Salonları soğuktu. Babası pencereleri açık unutmuştu zira. Çalı kapattı tek tek. İki yumurta kırdı,  yağda bir güzel kızarttı. Biraz marulları da vardı, sofraya ekledi. Biraz yaprak kaynatıp çay da  yaptı. Sonra babasını uyandırmadan oturup yemeye başladı. Doğrusu kahvaltıları az geliyordu  ona. Ama Çalı fazla yiyemiyordu. Midesinde bir tür rahatsızlık vardı. Biraz fazla kaçırınca  yemeği, tüm gün dik durma yetisini kaybediyordu sanki. O yüzden her ne kadar sağlıksız olduğunu bilse de  yemeği kısa kesti.  

Babasının odasına şöyle bir baktı. Babası hala uyuyordu. Yorgundu muhtemelen. Annesinin  kaybından sonra uzunca bir dönem hiç çalışmamıştı. Çalı tüm işi üstlenmişti. Zor bela evi geçindirmişti. Son bir yıldır ise işler değilmiş, babası çalışmaktan başka hiçbir şey yapmaz olmuştu. Günlerce, haftalarca tarladan dönmediği oluyordu. Yaz aylarında hiç dönmezdi zaten. Küçük bir çadır yapar, ayrılmazdı oradan. Ama  kışın mecburen dönmeye başlamıştı çünkü kış gecelerinde kurtlar yakınlarda gezerdi.  

Çalı kendine bir fincan daha çay koyduktan sonra testisine su doldurmaya başladı. Çeşmeleri  çoğu köy evinin aksine evlerinin içindeydi. Çalı bu en azından bu konuda kendilerini şanslı hissediyordu.  Yulma'larınki evlerinin arkasındaydı ve evlerinin arka kapısı da yoktu. Önden çıkar, arkaya  kadar yürürlerdi. Soğuk havalarda ve çok susuz günlerde bu pek büyük bir dert olurdu. Öyle ki, bazen Yulma direkt pencereden atlayarak çeşmelerine giderdi. Çalı bir keresinde Yulma'nın  pencereden düşüşünü görmüştü ve bu anı gözlerinin önüne geldiğinde istemsizce güldü.  

Testisi sonuna kadar dolunca, Çalı, evden çıktı. Bahçelerine girdi. Ayçiçeklerinin arkasına  ekmişti Ortanca'yı. Fakat ayçiçeklerini geçince Ortanca gözükmedi gözüne. Boynu öyle  heybetli değildi, kıvrılmış hatta bükülmüştü. Yere bakıyordu. Renksizdi. Çatallaşmış ve  kavruklaşmıştı. Bir zehir gibi tuhaf renk kümelerine esir düşmüştü. Istırap içinde gibiydi.  

Çalı anladı. Ortanca soluyordu. Ortanca tıpkı annesi gibi gidiyordu. Çalı ne yapsa bilemedi.  

-2- 

Testisi elinden düşecek gibi oldu Çalı'nın ama sıkıca tuttu. Ortanca'nın üstüne bocalama döktü  tüm suyu ve sonra içeri koştu. Ayakları gümbürdüyordu yerde. Ayaklarının gümbürdeyişi  kalbine eşlik ediyormuş gibi geldi. Çeşmeyi olanca gücüyle pompalamaya başladı. Su tekrar  boşaldı testiye. Şimdi, testinin içi gibi hissediyordu Çalı kendini.  

Testi dolunca tekrar bahçeye koştu. Tüm suyu tekrar boşalttı çiçeğine. "Lütfen, sevgili Ortanca," diye dil dökmeye başladı, "Lütfen solma. Çok erken, daha yeni  tanıştık seninle neredeyse!"

Çalı'nın sesi çatal çataldı. Gözlerinin dolduğunu hissetti. Ortanca gidemezdi. Solamazdı. Eğer  solarsa Çalı kiminle konuşacaktı? Kime dökecekti derdini? Kimi sulayacaktı? "Belki kendimi  sularım." diye düşündü. Nedense bu düşünce güldürdü onu. Sulak bir çalı olurdu o zaman da.  "Sulak Çalı!" diye seslendi şöyle bir kendine. Sonra gözyaşları dökülmeye başladı. Birkaç  damla doğrudan çenesinden süzülüp Ortanca'ya ulaştı. Ama Ortanca emmedi o damlaları.  

Çalı bir kez daha doldurdu testisini. Belki gözyaşları fazla tuzluydu, Ortanca ondan  sevmemişti? Olabilirdi pekala bu. O yüzden bir kez daha boşalttı suyunu. Ortanca'nın toprağı  iyice çamurlaşmıştı. Emecek miydi suyu? Çalı beklemeye başladı.  

Saatler geçti.  

Çalı bahçesinde öylece durmuş, oturmak için kullandığı içi kazılmış, beyaz kütüğünün üstüne  çökmüştü. Güneş tepe ulaşmış, az biraz hükümdarlığını sürdürmüş, sonra tekrar tahtından  feragat ederek alçalmaya başlamıştı. Ortanca ise hiç teprenmemişti.  

Çalı annesini düşündü. Kuşkusuz, annesi bir çiçek yetiştirmek konusunda Çalı'dan çok daha  fazla şey bilirdi. Eğer burada olsaydı ona yardım da ederdi. Ama annesi de solmuştu. Eğer  yeterince bilseydi kendi solmasını da engelleyemez miydi? Annesi bir çiçek değildi. Çalı bu  düşünceden utandı. "İnsanlar ve çiçekler farklıdır." diye hatırlattı kendine.  

Yine de akşam olunca evine dönerken, annesinin gülüşüyle Ortanca'nın güneş altındaki  parıldamasının birbirine ne denli benzediğini düşünmekten kendini alıkoyamadı.  

-3- 

Ertesi gün Çalı kahvaltı yapmadan uyanır uyanmaz Ortanca'yı görmeye gitti. İçinde bir umut  vardı. İçten içe Ortanca'nın artık gittiğini, tekrar yeşermeyeceğini biliyordu. Bir daha  dimdik uzatmayacaktı boynunu, güneş altında gülümsemeyecekti. Dinlemeyecekti Çalı'yı. Biliyordu bunların  hepsini. Ama Çalı iyimser bir yürekle kuşanmıştı. O yüzden evden çıkarken ve ayçiçeklerini  geçerken, içinde adımlarını hızlandıran ve dizlerinin altında sıcak bir his yayan, güçlü bir umut vardı.  

Fakat Ortanca iyice solmuş, kıvrılmış ve sanki uyur gibi toprağa uzanmıştı boylu boyunca. 

Çalı'nın içi bir fena oldu. Derin bir üzüntü ve faydasız bir suçluluk pençesine düşmüştü sanki.  Ne yapabilirdi? Nasıl daha iyi edebilirdi? Neyi yanlış yapmıştı.  

"Çalı!"  

Yulma'ydı gelen. Çalı daha dönmeden, tatlı sesinden tanımıştı onu. İçi bir kurtuluş umuduyla  daha doldu.  

"Yulma!" diye seslendi, "Çabuk gel lütfen! Bak, Ortanca'm soldu."  

Yulma anlamaz bir ifadeyle ama arkadaşının isteğine de sadakat göstererek, hızlı adımlarla  ulaştı Çalı'ya. Gözleri Ortanca'yı buldu. Üzgün bir ifade şirin gözlerini kuşattı. Neden sonra eli  Çalı'nın omzuna gitti ve zarifçe okşadı orayı.  

"Çok üzgünüm, Çalı. Soldu demek?" 

"Evet," dedi Çalı. "Ne yapsam bilemedim? Ne yapabilirim Yulma?" 

Yulma çaresizce başını salladı. "Sanırım artık çok geç, Çalı."  

Çalı kabul etmek istemedi. Ama başka çaresi var mıydı ki?  

"Suladım durdum, her gün suladım, dün bile iki kez tüm suyu boşalttım üstüne. Ama bana mısın  demiyor, Yulma!" 

Yulma usulca Çalı'nın yanına çöktü. Elleriyle Ortanca'ya uzandı. Solmuş, büzüşmüş ve artık  kabul etmesi ne kadar zor olsa da ruhsuz yapraklarına şöyle bir dokundu. Hiçbir şey yoktu  orada. Hiçbir belirti, sıcaklık, his... yoktu.  

"Belki fazla sulamışsındır?" 

Çalı bu gerçekle çarpılır gibi oldu. Belki fazla sulamıştı? Nereden bilebilirdi ki? Çalı gerçekten  çiçek yetiştirmekten anlamazdı. Kimse öğretmemişti. Tarlada çalışır, güçlü ve hayata gelmek  için can atan sebzelerle çalışırdı. Çorak zamanlarda, susuzken bile yetişirdi o sebzelerden  bazıları. Ama Ortanca neden öyle değildi ki? Fazla suyu sevmez miydi? Annesi de mi öyleydi?  Hayır, öyle olamazdı. Bu biraz onda suç bulmaktı sanki. Ama annesinin suçu yoktu. Ortanca'nın da olamazdı.  

"Belki de." dedi Çalı.  

"Kim vermişti sana bu tohumları? Hatırlamıyor musun hala? Belki ona sorsan, bir çaresi  olabilir. Belki bir tane daha verir hem?"  

Çalı çaresizce cevapladı: "Hatırlamıyorum, dedim ya, birden belirdi cebimde. Ne olduğunu bile  bilmiyordum. Keşke bilseydim. Keşke hatırlasaydım. Ama hayır, başka bir tane daha  istemiyorum sanırım. Buna bile bakamadım ki! Baksana, gitti." 

Yulma tekrardan ulaştı Çalı'ya. Anlar bir yakınlıkla sardı onu. "Üzülme," dedi. "Yanlış da  yapsan suç değil bu. Bilmiyordun. Tamam mı, Çalı?" 

Çalı bir an onun yüzüne bakamadı. Yulma inat etti. "Bak bakayım bana," diyerek Çalı'nın  yüzünü kendine çevirdi. Gözleri dolmuştu Çalı'nın. "Yanlış da yapsan, elinden gelen her şeyi  yaptın kendince. Bence önemli olan da buydu. Hem eminim ki Ortanca da biliyor bunu."  

"Keşke çabalasaydı o zaman!" diye isyan etti Çalı.  

Yulma gözleriyle gülümsedi. "Eh, ne yapalım, yaratılışında yoktu belki de."  Başka bir şey demedi Çalı. Sarıldı Yulma'ya.  

Gün geçti.  

-4- 

Ertesi gün o kadar acele etmedi Çalı. Kendisine ve babasına kahvaltı hazırladı. Babası biraz geç de olsa uyandı. Tarlaya gitmeyeceğini söyledi. "Biraz dinlenirim bugün, çok yoruldum." diye dert yandı Çalı'ya. 


Çalı anlıyordu onu. Kendisi de yorulmuştu. Bedeninden ziyade zihni yorgundu. "Ben giderim."  dedi babasına. Bir şeylerle uğraşsa, başka bir şeyler yapsa belki Ortanca'yı düşünmeyi bırakabilir diye umuyordu.  

Çalı tarlaya gitti. Çalıştı. Çok çalıştı. Tarladakilerle konuştu molalarında. Zihnini dolu tutmak  için her şeyi yaptı. Onlara bir ortancanın nasıl yetiştirildiğini sordu. Kimse bilmiyordu.  Kimsenin bilmediği şeylerden korkardı Çalı içten içe. Yine de bir tür huzur buldu kendi kendine.  

Artık bilmediği için eskisi kadar suçlu hissetmiyordu.  

-Son- 

Çalı uyandı. Aklında Ortanca yoktu. İçinde suçluluk yoktu. Biraz tembellik edip hemen  kalkmadı yataktan. Neden sonra başka bir çaresinin olmadığını bilerek kalktı. Bugün Yulma'yla yakınlardaki dereye gidip piknik yapacaklardı. Çalı biraz patates kaynattı piknik için. Yulma  severdi. Biraz da baharat kattıktan sonra bohçasını toparlayıp çıktı evden.  

Adımlarını onu alışkanlıkla ters istikamete, ayçiçeklerinin arkasına götürdü. Çalı ancak  Ortanca'yı görünce farkında vardı.  

Ortanca toprağa işlenmeye başlamıştı. Gömülüyordu yavaş yavaş. Bir an Çalı hiçbir şey  hissetmedi. Sonra gözleri Ortanca'nın tek bir yaprağına kaydı. Yeşermişti. Birden neşeyle doldu  içi. Bir umut vardı belki de. Ancak hemen sonra o yaprak biraz yorgun gibi koparak toprağa  süzüldü. Çalı'nın içine dolan tüm güzel hisler aynı hızla gitti. Soldu içi Ortanca gibi.  

Biraz bekledi orada. "Eh," dedi kendi kendine, "Yapacak bir şey yok artık."  

Biliyordu Çalı, bazen bir şeyler olurdu, Çalı istemese de olurdu ve buna katlanmak gerekirdi.  Başka yapacak ne vardı ki? "Sevgili Ortanca'm," dedi, "Elimden geleni yaptım. Biliyorsun,  biliyorum. Ama bir tek teşekkür etmedim sanırım sana. Dinledin beni günlerce. Yalnız  değildim, sen de vardın. Olduğun anların güzelliğiyle yaşayacağım. Bir süre sonra onlar da  solacak. Ama ben unutmayacağım. Annem gibi hatırlayacağım seni. Onu düşünerek mutlu  olduğumda seni de düşünerek mutlu oldum sayacağım kendimi. O yüzden sen de unutma  lütfen."  

Çalı ayrıldı oradan, yola çıktı. Yulma'nın yolun başındaki siluetini izlemeye başladı. Neşeyle  yürüyordu. Çalı da neşeyle dolur gibi oldu. Bazı şeyler olurdu, devam etmek gerekirdi.  

"Günaydın," diye vardı yanına Yulma. Çalı elindeki sepeti aldı. Yulma başıyla teşekkür etti.  Cebinden iki armut çıkarıp birini Çalı'ya verdi. "Al bakalım, teşekkür niyetine!" diye buyurdu.  

"Ne teşekkürü?" diye sordu Çalı.  

"Bilmem, herhangi bir şey için sanırım. Varsın diye, diyelim."  

Çalı gülümsedi. "Ben de teşekkür ederim o zaman." 

İkisi birbirine uygun adımlarla yürümeye başladılar.  

"Yulma," dedi Çalı bir an, "Ortanca değil ama belki başka şeyler ekerim. Gelecekte yani."  "Ne güzel!" dedi Yulma coşkuyla. "Bana öyle geliyor ki çiçek yetiştirmek senin ruhunda var." 

Çalı mutlu oldu. Yulma haklı olabilirdi. Şans vermeye değerdi. Annesi de buna sevinirdi gibi  geldi ona. "Belki haklısındır." dedi neşeyle.


4 Ağustos 2024 Pazar

kısa fakat amansız açlık

Hayatımız döngülerden ibaret. Bir isteğin bir başkasının yerini alması, alırken ise belki de merhamet edip, o eski isteği tamamen öldürmemesinden kaynaklı döngüler… Granitza’nın boyunda koyun gütmek isterken, anlamsız bir teknoloji buhranı içinde kendini bulmak tamamen bundan. Doyumsuz açlık. Evet, her şeyin sorumlusu bu. Her şey açlığın suçu. Ve ben bunu hiç mi hiç sevmiyorum.

Açlığın yöneldiği hedefler sonsuz; açlık da öyle. Açlık her yerde. Uykuda, düşünde, düşüncende, sevgilerde ve nefretlerde. Soğuk kanlı bir sapık. Katil. Yufka yürekli bir düşman. Şayet olmasaydı böyle, çoktan her şey bitmişti. Nitekim isteğimin bu olduğunu şükür ki çok geç olmadan fark edenlerdenim.

Tüm bu… Döngüler, açlığın peşinde debelenmeler fazlasıyla yorucu. Sabit, saf bir mutluluk ne yazık ki kaybedilenlerden. Aramak anlamsız.

Zamanın geçmesini durdurmayı istememek isterdim. Bu açlıkların en fenası. 

22 Haziran 2024 Cumartesi

Mako (revisited)

Güncelleme: 5.1.2026



Ona “Mako” dediklerini biliyordu. Duymuştu daha doğrusu. Balkonda kardeşiyle çay içerken, onlar, oğlanlar yani, dışarıda top oynarlarken. Sağa sola koşturup, toz içinde kalmak nasıl da sorun değildi onlar için… İmrenmişti hep.

Belki de erkek olmalıydı. Yürekten gelen bir istek değil, daha çok ihtiyaçtan doğan bir düşünceydi bu. Nihayetinde, saçma fakat katı kuralları olan bir dünyada yaşıyordu. Karşı koyamadığı bir evde, kökten bir çözümden gayrısı onu kurtaramazdı. Bu kadarını öğrenmişti. Fakat yine de onu ilk gördüğü zamanlar, hiç de böyle şeyler düşünmüyordu.

O, eskimiş ve doğrusu biraz da yamuk, kara topun peşinden koşan, top gibi kara kavruk çocuğu ilk gördüğünde, sadece tiksinmişti. Garip bir tiksintiydi bu. Zaman zaman insan bir koku duyumsar, iğrenç bir kokudur bu, rahatsız eder ama insandır ya, merak eder aynı zamanda, neden olduğunu bilmeden, bir kez daha, sonrasında olsa olsa bir kerecik daha koklamak ister, o kokuyu özler. Öyle bir şeydi ona duyduğu tiksinti. Tiksintiyle beraber, içinde bir yerlerde, o malum alışageldik olmayan şeylere duyulan çekim dürtüsünü hissediyordu.

“Mako,” diyorlardı. Kimdi Mako? Adı neydi? Bilmiyordu. Onda ilgisini çeken şey neydi? Bilebilir miydi hiç? İnsanın böyle anlamsız sorular peşinde koşuşturması da bir hayli anlamsızdı kuşkusuz. Annesinin kızacağından emindi, şayet bilseydi. Uzun zaman önce bir bayram arefesinde göçmüştü.

Annesinin her zaman tabutuyla gömülmek istediğini hatırlıyordu. Tabutsuz gömmüşlerdi. Mezarlık soğuktu. Herkes acele ediyor, bir an önce görevlerini yerine getirip kurtulmak istiyordu. Ama annesini bırakıp eve dönecek olma fikri, katlanılmaz bir huzursuzluk yüklüyordu omuzlarına. Ve henüz o zamanlar, omuzları pek dayanıksızdı. Zorlanıyordu. En son kefeniyle çıkarıp zemine yerleştirdiklerinde, “Tabutunda kalmayacak mı, baba?” diye istemsizce bağırmıştı. Babası cevap vermemişti.

Ancak elbette, havada, sessizlikte paylaşılan bir cevap vardı. Onu görmemek, hissetmemek imkansızdı. O zamanlar bu işin para gerektirdiğini bilmiyordu. Babasının annesine son bir dayatması diye düşünmüştü. Öyle ya, her şey onun istediği gibi olmaz mıydı? Hem şimdiki aklıyla da yargısı değişmiş değildi. Paralıysa paralı! Bir vasiyeti yerine getirmekten daha önemli ne olabilirdi ki? Ama annesininki yerine getirilmemişti. Gözleri yaşarırken, mezarın, annesinin gömüleceği çukurdan ibaret doğal afetin hemen diğer tarafından Mako ona bakıyordu. Sorusunu duymuştu. Havadaki asılı cevaba da vakıf olmuştu muhakkak. Neden hüzünlü bakıyordu gözleri? 

Mako... Ne kadar alelade ve özensiz bir isimdi. Oysa karşısındaki gencin tüm hayatı bu isimden ibaretti. Başka türlü nasıl hiç gerçek ismini duymadığını, sağ solda boş işler peşinde koşturmazken rastlaşmadıklarını açıklayabilirdi ki? Kız kardeşinin pek çok keresinde ona bağırdığını anımsıyordu. Sağdan soldan çağırtıyordu onu annesi. Çöp satıyormuş Mako, eve erken gelsin. Çok oynamasın Mako, yemek soğuyormuş. Saçlarını kestirmeye gitsin Mako, şehirden dayısı gelecekmiş. Ekmek alsın Mako, topraktan yeni peynir çıkaracaklarmış... İlgisini çeken buydu belki de. Zira her seferinde Mako her ne yapıyor olursa olsun, kız kardeşini ikiletmezdi. Gülümser, el sallar ve verilen görevi yerine getirmek hemencecik harekete geçerdi. 


Sinir bozucu bir şekilde hiçbir sıkıntı yahut bıkkınlık yaşamadığını düşündüğü Mako’da ne bulduğunu bir türlü anlayamıyordu.


Tüm ilgisine rağmen, bir şekilde kendini ondan uzak tutması gerektiği hissediyor, ona asla bulaşmıyor, selam dahi vermiyordu. Ancak işin tuhafı o ya, belli ki Mako’nun kendisine diyecekleri vardı.


Onu balkonda bulmuş, daha önce iç konuşmamış olmalarına rağmen, içten bir şekilde selamlamıştı. Ne amansız bir oyunu bırakıp ekmek almaya yollanmak bir sorundu Mako için de bu onu kaygısızca aşağı çağırmak.


Duyuyordu arada, Sütçü Sefer'in ahırının arkasında, kimi gençler gizli gizli içki içiyor, kendilerince alem yapıyorlarmış. Belki Mako da onlardandı? İçten içe, bu düşüncelerinin doğru olmadığını hissetse de nihayetinde karşısına dikildiğinde burnuna, son zamanlarda sık sık babasından duyumsadığı kokunun geleceğinden neredeyse emindi. Oysa salt ter kokuyordu Mako. Ter ve biraz da toz. 


Babası işteydi. Evde kimse yoktu. Bahar gelmiş, ağaçlar gürleşmişti. Konu komşu göremezdi. İndi aşağı. Balkonlarının merdiveni titredi her bir adımında. Bir gün yıkılacak, tam o sırada balkondan inen babası düşüp, kafasını çarpacak ve fazla uzun etmeden göçecekti bu dünyadan. Bilseydi bir şeyler değişir miydi? Bilseydi bir şeyleri değiştirir miydi? Cevabı biliyordu.


“Gül,” diye söze başladı Mako, adını nereden biliyordu? Gerçi aynı mahallede yıllar geçirmişlerdi. Üstelik herkesin katıldığı kartopu savaşlarında suratına bir iki kez vurmamış mıydı Mako? Şimdi yıllar sonra, gencin karşısında dururken, çocukluklarına dair böyle bir anıyı hatırlamak, Mako’nun talihsizliğinden başka ne ile ilgili olabilirdi ki? Yine de gülümsüyordu. İyice kararmıştı baharın taze güneşinde. 


“Ne istiyorsun?” diye sordu. Kısa sessizlik, ilk başta karşılaşması hoş ancak hemen sonrasında ağır bir rüzgara dönüştü hemen.


Mako biraz utangaç biraz kaygısız bir şekilde -nasıl oluyorsa ikisine birlikte kucak açmıştı yüzü- elini cebine sokup, bir kolye çıkardı oradan. Gümüş bir kolye. En azından rengi öyleydi. Uzattı Gül’e.


“Annemindi,” diye açıkladı, “Bana vermişti.” 

“Neden bana veriyorsun?” diye sordu Gül. Cevabı biliyordu. İçten, ancak insanın yüreğinin ritmik sessizliğinde vakıf olunabilen türden bir bilgiydi bu.

Mako gülümsedi. “Geç bile kaldım,” dedi, “Çocukluktan beri senindi.”


Gül uzandı. Avucunda soğuk bir his bıraktı kolye. Zarif, basit ve güzeldi. Isındı sonra, çok geçmeden. Mako'ya baktı. Gülümsüyordu.


Mako... Tuhaf bir seslenişti. Küçüklükten beri kendisinin de bir takma ismi olsun istemişti. Ancak ismi kısaydı zaten. Kimse daha pratik bir şeye dönüştürme gereği duymamıştı. Oysa o hep beklemiş, "ilave" sevgi taşıyan isimleri kıskanmadan edememişti.


"Mako," dedi sesli bir şekilde, bu garip ismi ilk kez seslendirirken; "Adın ne senin?"


istanbul'da

Yağmur şimdi eski çatıların üstüne düşüyor,  İstanbul’da.  Yoğurtçular çarşısı kapalı, Koştur koştur insanlar oradan oraya, O ise, bir site barakasında, kovulmak derdiyle yanıp tutuşuyor. 

Ah, bir kovulsa!

“Tazminat alırsın.” demiş ustası. 

Usta bilir,

İnanmayıp ne edecek? 

Ah, bir kovulsa!

Paranın dibini sıyıracak barda pavyonda. 

Pek duyumsamıyor

Kavruk kokulu yanılgısını. 


21 Haziran 2024 Cuma

doğru cümleler arıyorum.

 


Kendimden nefret ediyorum. Tek, kurallı bir cümle. Sanırım. Basit şeylerden dahi emin olamamak belki de ilk sebep. İlk harf büyük, nokta doğru yerde, virgüle gerek yok. Eksik bir şey olmasa gerek. Sorun ne? Bir yanlışlık olsa gerek. Kendimden nefret ediyorum. Hayır, doğru olmadı. Kendimden nefret etmiyorum. Kendim olmak istemiyorum. Bu da kurallı bir cümle. Yazım yanlışı yok. Anlamda bir sıkıntı da olmasa gerek. Mümkün değil sadece. Ama mümkün değil diye yanlış olmasa gerek, öyle değil mi? Kendim olmak istemiyorum. Bazen, uzun bir zaman için de değil, sadece birkaç saat için. Ve eğer kabalık etmiyorsam, hazır birkaç saat almışken, belki bir gün de isterdim. 


Ölmek istiyorum. Basit bir cümle. Bu sefer kurallara uyduğuma, tek seferde, eli yüzü düzgün bir iş çıkardığıma eminim. Ölmek. Çocukluğumun en büyük korkusu. Yatağımda, yaşlı ve huzurlu bir hayatın ardından gelecek ölümden dahi korkmuşumdur. Sonsuzluğa ulaşmak isteği miydi bilmiyorum. Ölmemek sadece. Var olmaya devam etmek. Varlığımı sürdürmek. Alelade bir şekilde değil; yeni kitapları okumak, çıkacak filmleri izlemek ve bir sonraki maçtaki golü görmek ve ve her şeyden ziyade  belki de ilk beşimi tamamlamak… Hikayeli bir ölümüm olsun isterdim. Eski türkülere konu olan cinsten. Söylenmesine gerek yok. Anılma gayesi gütmüyorum. Ölümünün ardından söylenecekleri duymacağım. Yine de… Güzel bir hikaye işte. Biraz trajedi belki. Neden olmasın? Eh, olmadı. Olmaz gibi de. Neyse yaş aldıkça ölüme yüklediğim anlam şekil değiştirdi. Ölümümü pek düşünmüyorum. Hal böyle olunca, ne denli basit bir işi becermiş olursam olayım, doğru bir cümle olmadı. Ölmek istemiyorum. Sanırım. Hiç var olmamak istiyorum. Eminim. Varlığımın ilk anılarının dahi yok olmasını, daha da ötesinde, ruhumun hiç hayat nefesiyle dolmamış olmasın arzuluyorum. Leğen kemiğime bir taş değmesin. Sırtıma, enseme ve yüzüme de. Kafatasım parçalanmasın. Yalnızca hiç olmamış olsun. Kolay. İmkansız. 


Yine, söylemekten utanmayacağım, bunların hepsinden ziyade, huzurlu sadece bir yaşantıyı daha çok arzuluyorum. Sade bir yaşantı deyince içime zuhur eden şüphe kurtçuklarını barındırmayacak kadar sağlıklı bir huzur. Şüphesiz, düşüncesiz, emin. Su içmek istediğinde su içenlerin yanında ve doğrudan düşündüğünü söyleyecek kadar doğrudan ne düşündüğünden emin kimselerin yanında. Fakat itiraf etmem gerek; bu dahi yorucu geliyor. Beyim kaynamış bir kazandan hallice. 


Uzun zaman önce bir yere gittim. Hiç beklemediğim bir anda. Dönüp dönmeyeceğimi pek bilmeden. Eski püskü bir kapının bilmem kaçıncı kez belirmesiyle başlayan yolculuklar silsilesinde kayboldum. Kaybolacağımı biliyordum. Yine de ben son ana kadar umut dolu bir insanımdır. Buna bir lanet deme arabeskliğine düşmeyeceğim. Ama sikerler, öyle. Kendime ait bir evde, ev sahibinin uzun zaman önce gitmiş olduğunu bilerek oturmuş bekliyorum. Evet, bu ifade daha güzel oldu. Böylece, beklemekten pek nefret etmesemde artık bir hayli yorulduğumu, çayın ise bir türlü demlenmediğini söyleyebilirim. Bekliyorum. Doğru sözcükler arıyorum. 


Kurallı yaşamak ne zor. Hayır. Doğru ama yanlış bir cümle. Kurallı yaşamak zor değil. Yaşamak zor. Evet. Basit, kolay bir cümle. Tepeden tırnağa doğru üstelik. 


11 Haziran 2024 Salı

çürümüşler

 

Aslında herkes çürümüş. Tanıdıklarımı bunun dışında tutuyorum. Bu doğru bir ifade olmadı. Yine. Sevdiklerimi bunun dışında tutuyorum. Evet. Çürüdüğünü bildiğim bir sürü tanıdığım var. Onları yadsıyamam. Hayatları çürümüş. İdealleri çürümüş. Ahlakları çürümüş. Çarkın azılı birer dişlisi olan ruhları çürümüş. Onlara karşı ne hissettiğimden emin değilim. Sanırım öfke duymayı bırakalı bayağı bir oldu. Belki de karşı konulması çok zor bir canavar karşısında, onunla işbirliği yapmak o kadar da şaşılası bir şey değildir. Öyle değil mi?

Fakat elbette herkesin çürümüşlüğü aynı seviyede olmuyor. Aksini iddia etmek fazlasıyla haksızlık olurdu çoğu insan için. Kimilerinin gücü daha fazla. Kimleri daha acımasız. Kimileri daha kaygısız ve elbette, kimileri, daha arsız. Tüm sistemi çark ettirenler var mesela. Gönülleri çürümüş. Yalnızca kendilerine çalışıyorlar. Ailelerini dahi gözlerinin gördüğünü sanmıyorum. Kimileri daha aşağı statülerde fakat elbette, onların da merhameti yok. Rüşvet, kayırma, tehdit, zorbalık… Elini veren kolunu kaptırır misali; önlerinde telef olmamak mümkün değil.

Bu dünyada ne yapılır, nasıl yapılır bilmiyorum.

Çürümüşlük karşısında çaresizlik duyuyorum.

 

yine yazın gelmesi ve domates.

 

Yine yaz geldi. Geçen yazdan biraz farklı hissediyorum. Kıştan ise… Eh, sanki kış vakti her şey daha parlaktı. Sönük bir yaz yani bu sefer, benimkisi. Neşesiz. Enerjisiz. Beni ben yapanın ne olduğunu pek bilmediğim ve açıkçası, bulabileceğimi düşünmediğim bir yaz. Kanım hiç mi hiç harlı değil, yavaş üstelik. Kendimi genç hissetmiyorum. Derim soyuluyor pek. Çiçekleri aramıyorum, sanki karşıma çıksalar da görmem gibi. Yanıyorum. Midemde bir bulantı ve yumru, kaçmamı salık veriyorlar bana. Her şeyi bırakmamı, yalnızca kaçmamı. Oysa kaçamayacağıma dair kuvvetli bir inanış var aynı yerde. Benliğimin kapana kısıldığını hissediyorum. Kaygısız değilim. Kuvvetli hiç değilim. Bisiklet ile yokuş aşağı salınan bir çocuğu, tam şu an, çok kıskanırım.

Ve doğrusu, anlam veremiyorum hiçbir şeye. Neydi istediğim? Ne istiyorum? Ne isteyeceğim? Yaşarken ne yapıyorum, ne yapmalıyım ve hatta yaşarken ne yapılır? Yaz değil mi gelen? Denize girmek lazım. Neden canım böyle bir şeyi istemiyor? Denize girmek, tatil yapmak, öğleden sonra ılık rüzgar altında uyuklamak? Mümkün değil hiçbiri. Sadece çalışacağım. Hovardalık da edemem artık -sanki hiç etmişim de- yaşlandım. Olgunlaşmam, güçlü, alımlı bir direk olmam bekleniyor. Bana dayananları hiç düşüremeyecek miyim?

Anneannemin bir bahçesi vardı. Domates yetiştirirdi. Taze, hatta henüz olgunlaşmamış, soluk renkli domatesler. Koparıp da ısırması pek güzeldi. Dinç bir histi her şeyden ziyade. Güçlü, genç ve iştahlı hissederdim. Tutkulu bir şey vardı bahçe ortasında taze domates yemekte. Islaktı. Her şeyin temelinde de bu olsa gerek, kadirşinas bir özet; bir daha asla o domatesleri yediğim andaki gibi hissedemeyeceğim. Tüm domatesler yetişti artık.

3 Mayıs 2024 Cuma

çürümüş?

 

Kendimi yaşlı hissediyorum. Yaşlı. İhtiyarlamış. Köhnemiş. Çürümüş? Hayır, henüz çürümemiş. Bilge değilim ama. Yaş aldım, olgunlaştım fakat bilge değilim. Neden bilmiyorum. Bilge olsaydım, hani o bilgelerden, belki bir nehirde yıkanırken yahut sadece köy meydanında yürürken, kendisine danışılan, saçma ama bilgece cevaplara gebe sorular sorulan bir bilge olsaydım yani, daha mutlu olur muydum?

Bilmiyorum.
Peşinden koştuğum mutluluk değil. Hatta, sanırım hiç olmadı. Neydi öyleyse?

Yaşım büyüyünce öğrenirim sanıyordum. Güzel söylerde bulurdum belki? Doğrusu yer yer çokça işittim hani. Bazı bazı ise hiçbir söz işitmediğim günler yaşadım. Hepsi geçmişte kaldı. Kimini doğduğum yerde bıraktım, kimi bir otobüs yolculuğunda dinlenme tesisinde fazla kaldı, kimi sevdiğim insanlara aitti, onlardan çalamadım, kimi hiç benim olmadı, sadece eksikliklerini duyumsadım. Sonra… hayırsız tesadüflerde bulurdum belki? Hayat her şeye gebe değil miydi? Benim de hayırsız tesadüflerim oldu ve yağmurlu yahut kara kuru günlerde içerlerdim. 

Belki… Her şeyi yaşarsam, yaşadığımdan öğrenirim, diye düşündüm. Yaşamak kaygısı benim için de ağır bastı. Ekmek sırasına hiç girmedim gerçi, fakat, anımsıyorum, belediye suyu için bekledim. Hayır, hayır, yaşam kaygısı böyle bir şey değildi benim için. Geceleri, ertesi gün okul varken, Galatasaraylı perdem sonuna kadar örtülü bir şekilde beni tüm yabancı gözlerden korurken buldu beni; yatağımda yalnızdım. Hiç üşümedim, fakat fazlasıyla titrerdim.

Başka insanların öğretebileceğini de düşünmedim desem yalan olur, başka bir şey düşünemedim en yalnız ve umutsuz anlarımda. Belli bir yıla kadar kimse olmadı sesimi duyurabileceğim kadar yakınımda. Hiç kahkaha duymadım. Sonra çok fazla insan vardı. Hepsinin sesi birbirine karışınca da bir şey duyamadığımı fark ettiğimde gülümsedim.

Ölümlerden bir şey öğrenemeyeceğim ise hep biliyordum. Meze ettim yıllarca, benden çıkan her şeye. Benden çıkan… Ölüm, belki de benden çıkacak son şey olacak. Ancak kendi ölümümle öğreneceksem bazı şeyleri, ne yazık. Yıllarca ölümden korktuğumu sandım. Sonra bir gece, açıkçası yakınken kendisine, o kadar da korkmadığımı anladım. O zamanlar bunu aptalca bulmuştum. Şimdi? Ölüme dair düşüncelerimi yargılamayı bir hayli zaman önce bıraktım.

Yeni doğan bir çocuğun suratına bakınca da pek bir şey hissetmedim. Çirkin oluyor çoğu bebek doğar doğmaz. Yaşam güzellik getirmiyor. Ancak kucaklıyor. Sıcak, coşkun ve kadirşinas bir sarılmayla yapıyor bunu. Al al olmuş yanaklar, şefkatli bir yürek ve terli bir alınla. İlk sarılmamı neden anımsayamıyorum?

Henüz yirmi altı yaşındayım. Kendimi yaşlı hissediyorum. Yirmi beş yaşındaki gibi değil. O zaman, yani geçen yıl, bir kaygı dalgasına kapılıyordum yaşımı düşününce. Genç olduğumu biliyor, yaşlanmaktan korkuyordum. Şimdi ise yaşlanmaktan korkmuyor, yaşlandığımı biliyorum. Kafamın bazı şeyleri kaldırmamasından anlıyorum bunu. Bedenimden anlıyorum. Hiçbir zaman çok sağlıklı olmayan etten kemikten bedenim bas bas bağırıyor kulağım dinince; yaşlanıyorum.

Ve kalıcı bir mutluluğu tam manasıyla aramamış olmama rağmen bulamamak sancısı var içimde. Belki de hiç var olmadığını öğrenmek için fazla geç kaldım. Evet, belki de henüz çürümedim gerçekten. Belki bazı şeyleri ancak çürümeyle keşfediyoruzdur?

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...