17 Ekim 2018 Çarşamba

fakat insanlar neredeydi?




                Embet, sağa sola yalpalıyor, nereye gideceğine bir türlü karar veremiyordu. Gökte ay onu izlerken, uzun tuniğinden parçalar arkasında iz bırakıyordu. Buna içinden geçmek zorunda kaldığı büyük nehir sebep olmuştu. Islanmış, lime lime olmuş parçalar kendi ağırlıklarını kaldıramıyordu. Embet, nehrin adını hatırlamaya çalıştı. Etrafı tarayan gözleri bir an için durup, berrak gök yüzüne odaklandı. Orada nehrin ismini aradı. Ama bunun boş ve nedensiz bir uğraş olduğunu kanaat getirmiş olacak ki tekrar yola döndü gözleri. Ne yapması gerekiyordu?

İlerisinde büyük köşk vardı. Dediklerine göre Yakın Kral’ın akrabasıydı bu lord. Nüfuzlu biriydi. Köşkünün kapladığı dört kilometrelik alanda en az bir bin tane asker vardı. Embet oraya sığınmayı düşündü. Bu işe yarar mıydı? Köşkün sahibini daha önce görmüş olan yoktu ve pek köylü dostu olduğunu söyleyen de yoktu. Böylece Embet bu fikirden vazgeçti. Sayısız kervanın yolu olmuş geçit devamlı onarılmasına rağmen engebelerle, iki güç öncenin fırtınasından kalma çamurla kaplıydı. Ormanın biraz açıklık bulduğu bu kısımda, iki ağaç devrilmiş ve Embet’in sağında kalan liman yolunu kapatmıştı. Köşke giden yol görece daha az engebeliydi. Dediklerine göre iki yüz metreden sonra sıralanmış nöbetçiler, yolu karanlıktan koruyormuş ve yolda gündüzmüşçesine ilerle imkânı sunuyorlarmış. Embet, soluna baktı. Normal bir yol ağzıydı. İlerisi ağaçların yola gelen dallarından zar zor görülüyordu. Birkaç dalla sarınmış ve iyice eskiyip, harap olmuş tabelada şöyle yazıyordu: “Gül Köyü”
Embet daha fazla oyalanmadan Gül Köyüne ilerledi.

İki taraftan ağaçlarla sınırlandırılmış yolda, yer yer su öbekleri, yer yer hayvan izleri ve yer yer araba izleri vardı. Köylüler tarafından sağa ve sola itilmiş büyük kaya parçaları ay ışığında parlarken, fırtınanın sürüklediği küçük parçalar ise yolun ortasına kadar gelmişti. Embet onlara basmamak, ayağını çarpmamak için dikkat etmeye çalışıyordu. Yaklaşıp yarım saatin ardından durduğunda, yolun kenarına yöneldi ve keskin olmayan, üstüne savrulmuş çamur öbeğine sahip bir kaya parçasının üstüne oturdu. Soğuk kalçasını ısırırken, dişlerini birbirine bastırdı. Önce rahat bir nefes alıp şöyle gerisin geriye baktı. Gözleri korkuyla bir hareket, bir gölge, bir ses arıyordu. Ama usulca hareket eden ağaçlar, birkaç baykuş ve böcek sesinden başka bir şey göremedi. Huzursuz ama biraz rahatlamış bir nefes alıp, kayanın üstüne, göğsüne doğru çektiği sol dizine dikkatini verdi.

Kahverengi, aşınmış pantolonu tam diz kısmından parçalanmıştı. Oraya kırmızı lekeleri olan beyaz bir sargı, acemice bağlanmıştı. Sargının bittiği yerden devam eden pantolonun paçaları ise ıslak çorapların içine sokulmuştu. Ayağındaki siyah, abisinden kalan ayakkabıları ile çok uyumsuz bir görünüme bürünmüştü Embet. Ama bunu pek umursayacağı bir vakitte değildi. Yine de aklına gelen abisi, onu içinde bulunduğu durumdan uzaklaştırdı geçmişe bir yolculuğa çıkardı. Embet başta direndi ama sonra tatlı anıların sıcaklığına karşı koyacak gücü bulamadı. Çıktığı anılar yolculuğunu onu köylerine, sıcak evlerine, tatlı kahvaltılarına, sinir bozucu azarlara, zorlu güreşlere, ilk kavgasına, ilk öpücüğüne götürdü. Oradan bir anda kendinin yeniden bu gecede bulurken, yolculuk ölümle sonlandı. Embet gözlerini kapattı, başını sallayıp bir şeyi atmaya çalışırcasına soğuk havaya savurdu. Ama kapalı gözlerinin ardından görüntü oradaydı. Devrilmiş yatak ve masa, kırılmış cam parçaları, zorlukla eve aldığı köpeği ve işte orada üç beden. Cansız. Kan içinde. Embet anısının tacizine katlandı. Göz yaşları o fark etmeksizin yanağında süzüldü. Sonra tekrar kendine geldi. Yine o yol başında, kayanın üstünde, soğukta, aç ve sefil bir şekilde duruyordu. Tüm gökyüzünü kaplayacak bir korku içinde dönüp duruyordu.

Sargıyı kenarından gevşetti. Tam çözmeden bıraktı ve parmaklarını iki tarafında sokarak yavaşça kaldırdı. Başı dizinin yanına inerken, kanlanmış gözleri dizini buldu. Kılıç kesiğinden bolca akmış kan sonunda durmuştu. Siyah bir renge bürünmüş, kuru soğukta katılaşmaya başlamıştı. Embet sargıyı tekrar yerleştirip, gevşettiği yerden iyice sıktı. Yüzü anlık acıyla kasılırken, yeni terlememiş sakal ve bıyıkla çevrili ağzı havaya bir lanet savurdu. Gri gözleri bir an için tekrar yok olurken, küfrü için bir özür duası yolladı. Ama onu dinleyecek birinin olduğunu sanmıyordu. Yerinden kalktı. Yoluna devam etti.

Yolun açıklığa ulaştığı yerde öylece durakalmıştı. Köye bakıyordu. Ne bir ışık ne bir hareket vardı. Canlı izine rastlamak için gözleri fır döndü ama kapısı açık evlerden ses seda çıkmıyordu. Hayvanlar dahi yoktu ortalıkta. Görüntü kâbus gibiydi; evlerden birkaçı çökmüş, enkaz yığını haline gelmişti. Köy meydanının ortasında duran su kuyusunu çevreleyen taştan küçük sur kırmızı kırmızı parlıyordu ay ışığının altında. Yolun başlangıcında duran, ahır olduğu anlaşılan yerde hiçbir at yoktu ama öylece yatmış birkaç tavuk zorlukla görülüyordu. Embet gördüğünden emin olamadı. Tüm evlerin kapısı açık bırakılmıştı. Bazılarının önünde beyaz beyaz tuzlar saçılmıştı. Bir sürü cam kırılmış, bacalar kurutulmuştu. Küçük bir Pazar yeri işlevi gördüğü belli olan sokak parçalanmış meyvelerle yıkanmıştı. Kırmızı suların içindeki portakallar Embet’in midesini bulandırdı.

Köyün iyice içlerine girince, aslında bir sürü hayvan cesedi buldu. Orada bir düzüne inek öylece yatıyordu, hepsinin boğazları kesilmişti ve bir sürü tavuk etrafa saçılmıştı. Yemek masalarının üstünde, tanrılara yapılmış bir heykelin önünde ve heykelin tuttuğu ulu kılıcın ucunda. İşte orada, bir oturakta ve işte orada, bir mezarın üstünde beş tane daha vardı. Köyün en büyük zenginliği dana ahırı, isminin kolayca mezarlığa dönüşebileceği bir yer haline gelmişti. Embet, uzaktan göremediği sinekleri görünce, dünyada bu kadar sinek olabileceğini hiç düşünmediğini fark etti. Sanki sinekler bir kıyım düzenlemişti ve köyün yeni sahibi onlardı. Embet ölü abisinden edindiği bir mizah anlayışıyla, “Yaşasın yeni krallarımız!” diye fısıldadı. İçi yitik bir sesin kahkahalarıyla ısınırken, kahkahaları takip eden çığlıklarla buz kesti.

Nihayetinde ortada insan falan yoktu. Bir sürü kan vardı, ama insan yoktu. Embet hepsinin nereye gitmiş olabileceğini merak etti. Korkusunun ve kendini tam hissettirmeyen telaşının ortasında, zaten var olan huzursuzluğun üstüne mantıkla bezenmiş bir huzursuzluk çökerken kara kara düşündü. Beyni aynı sorunu defalarca kez zihninde döndürüyor, ama bir cevaba ulaşamıyordu: İnsanlar neredeydi? Sesi bu soruyu istemsizce dışarı vurdu. Karşılık bulamayacaktı.
“İnsanlar nerede?”


---


Yazım yanlışları kontrol edilmemiştir. Çünkü... Neden edeyim?

yapraklar


Sonbaharın donuk ve koyu tonlarının hakim olduğu havada, bu amansız iktidara direnmeye çalışan bir parkta oturuyorum. Güneşle başlayan gökyüzü kendini bulutlara bırakmış. Kısmak zorunda kalmadığım gözlerim ağaçlardan düşen yapraklara dalarken, zihnim hayaller aleminin kapılarını aralıyor.

Yerde cesetler gibi sıralanmış yaprakların sadece yaprak olduğunu görüyor ve onlardan biri olduğumu düşünüyorum. Yanıldığımı hemen sonra fark edip, ağaçtan düşen yaprakları kıskanmaya başlıyorum. Sarı, kırmızı ışıltılar saçarak yere süzülen yapraklardan biri olamamak, bağımı koparıp düşememek beni kıskandırıyor.

Sonra fark ediyorum: Yerdeki yapraklar değil de, düşenlere özlem duyuyorum. Sonsuza kadar düşmek isteği içimde bir açlık gibi kendini hissettiriyor. Derin bir keder beni yakalıyor. Ağaca olan bağımın asla kopmayacak olması canımı acıtıyor. Bir an sonra bulutların arasından kendini gösteren güneş, havayı daha bir karartıyor.

Ve sonra güneş yok oluyor, bulutlar, çiçekler, banklar yok oluyor. Bedenim, yakınımda uçan haylaz arı, çöp kutusu, hepsi, hepsi yok oluyor. Hakim bir karanlık ve onun ortasında durmuş bir ağaç ve ondan kopamamış bir yaprakta ruhum kalıyor.


16 Ekim 2018 Salı

Beğeni Teslimi - The Witcher: Kader Kılıcı





Serinin ikinci kitabı, the Witcher: Kader Kılıcı, yine Ragaip Minareci tarafında çevrilip, Pegasus Yayınları aracılığıyla bizlere ulaştı. Gerek oyunların bir fanı olarak merakım, gerekse ilk kitabın beni içine soktuğu ve çıkmak istemeyip, doyamadığım o büyülü evrene karşı duyduğum özlem, bana kitabı çıktığı gibi aldırdı. İlk elime aldığımda, “Hayır, bu sefer hemen bitirmek yok. Yavaş ve sindirerek okuyacağım,” diye kendimi şartlandırmama rağmen olan oldu: Kitap su gibi akıp geçti. Fakat etkisi öyle hafif olmadı açıkçası…

Sizi daha fazla bekletmeden yazıyı yazma sebebime geçeyim: Kitap nasıldı? Bu sorunun cevabını iki aşamalı olarak vermek istiyorum. Önce kitap hakkında genel düşüncelerimi paylaşacak, ardından sevdiğim bölümler üzerine, biraz daha detaylı konuşacağım. İkinci kısımda doğrudan bir sürpriz bozan vermemeye çalışacağım. Fakat bazı bilgileri vermeden duramayacağımı biliyorum. O yüzden sürpriz bozanlardan sakınmak isteyenlere, ikinci kısımdan sakınmalarını salık veriyorum.

Kader Kılıcı, Son Dilek gibi tek başına fakat birbiriyle bağlı öykülerden oluşuyor. Topluca baktığımızda öykülerin Son Dilek’ten edebi olarak aşağı kalır bir yanının olmadığını gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Sert, grinin tonlarıyla bezeli Witcher evreni, derin, karmaşık, realist karakterler ve bizi peşinden sürükleyen hikayeler… Beklediğiniz ne varsa bulacaksınız.

Kitabın Geralt’ın ekseninde iki karakter üzerine kurulu olduğunu söyleyebiliriz. Yennefer ve Ciri. Bir tarafta Geralt’ın balatlara konu olmuş bir aşkla sevdiği kadın, diğer tarafta sürpriz hakkı; Kader Kılıcı’nın öteki yüzü. Kitabın bir yarısını Yennefer ile olan ilişkileri, bu ilişkinin gerçekçi, karmaşık ve hüzünlü hikayesi; diğer yarısını Geralt ile Ciri’nin kesişen kaderleri omuzluyor. Arada bir yerde, Sapkowski, okuyucuya yine hüzünlü fakat aynı zamanda neşeli bir öykü olan Göznuru ile okuyucuya nefes aldırmayı da ihmal etmiyor.
Yer yer öne çıkan melankolik bir havanın kitabın geneline hâkim olduğunu da söyleyelim.

İlk kitabın Son Dilek öyküsünde, Geralt ile aynı anda aşık olduğum Yennefer’i daha fazla okumak istiyordum. Onu daha fazla tanımak ve tuhaf başlayan ilişkilerinin ne yönde ilerleyeceğini merak ediyordum. Öte yandan, ilk kitapta olmamasına çok üzüldüğüm Ciri’yle tanışmak, oyunlardan bildiğim hikayesinin başlangıcını görmek, onu yeniden tanımak istiyordum. Geralt ile kaderlerinin nasıl kesiştiğine tanık olmak istiyordum. Kitabın tüm bu beklentilerimi karşıladığını söylemeliyim.
Yen ile daha çok vakit geçirdim ve Ciri hakkında pek çok şey öğrendim. Fakat bunlara ek olarak, Sapkowski bayıldığım bir öykü daha verdi; az önce ismini andığım Göznuru öyküsü. Ona aşağıda değineceğim için çok uzatmıyorum.

Özetle; Kader Kılıcı’nın Son Dilek ile aynı kalitede, sizin de beklentilerinizi rahatça karşılayabilecek bir kitap olduğunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim.
Şimdi dilerseniz, bazı öyküler hakkında daha detaylı konuşalım. Hemen üstte Ciri ve Yen’e değinmiş olmamdan dolayı, onlardan kısmen alakasız bir öyküyle başlamak istiyorum.

Göznuru
Göznuru melankolik bir öykü. Yen ile yaşadıkları inişli çıkışlı olaylar nedeniyle üzgün bir Geralt karşılıyor bizi. Öyküye kökleri derin bir hüzün sinmiş. Dandelion dostunu ve dolaylı olarak bizi neşelendirmeye çalışırken, Essi Daven etkileyici girişiyle hem yeni, neşeli bir soluk getirmeyi hem de bizi etkilemeyi başarıyor. Yeni tanıdığımız bu karakterde bizi bu denli etkileyen şey ne peki? Yeteneği. En büyük ozanlardan biri olduğunu bildiğimiz Dandelion’ın saygısını kazanıp, bir ölçüde ona rakip olabilmiş bir şair, Essi Daven. Göznuru.

Essi, bizim ona karşı hissettiğimiz akımı Geralt’a karşı hissedecek oluyor ve öykü burada tekrar yön değiştirip, yeniden hüzünlü bir havaya girmeye başlıyor. Ama bu kez daha bir karanlığa yöneliyor sanki. Gitmiş bir kadının gölgesi, kırılan bir adamın hüznü ve gölgeler içinde o adamın kalbine ulaşmaya çalışan, başarısız oldukça da üzülen başka bir kadının aşkı…
Bu ağır hava yer yer dağılıyor dağılmasına, ama öykü boyunca orada olduğunu hissettiriyor. Tıpkı kitabın genelinde olduğu gibi. Nihayetinde, sakin ama çarpıcı bir sonla bu hava kitaptan taşıp, size ulaşıyor. Sizi sarıyor.
Geriye sadece hüzün kalıyor.

Sabaha karşı, gün daha ağarmadan aç ve öfkeli bir kurtadam ormandaki döşeğe yaklaştı ama şarkı söyleyenin Dandelion olduğunu anlayınca durup bir süre dinledi, sonra yoluna gitti.

Buz Parçası
Buz Parçası öyküsü Aedd Gynvael adlı bir şehirde başlıyor. Geralt’ı şehirde bulduğu işleri yaparken görüyoruz. Yen’in bazı işleri için geldikleri bu şehri hiç sevmiyor Geralt. Uğursuz bir musibetin bizi bulacağını daha başından anlıyor gibi oluyoruz. Geralt’ın normalden fazla karamsar olan düşünceleri bizi de huzursuz ediyor.

Bu öyküye dair en sevdiğim şey; bizi kendine hazırlamasıdır, sanırım. Öykünün bir noktasında, Yen, Aedd Gynvael adının nereden geldiğine dair bir efsane anlatıyor. Bu ilginç ve hüzünlü efsaneyi Yen severken, Geralt bir uğursuzluk olarak yorumluyor. Bu kısa diyalog bizi öykünün devamına hazırlıyor aslında. Böylece bir musibet, uğursuzluk beklemeye başlıyoruz. Öykünün karamsar ve melankolik havası da bu bekleyişi teşvik ediyor. Ardından ortaya Isdred’in çıkmasıyla işler kötüye gitmeye başlıyor.

Hepsinden öte odaya leylak ve Frenk üzümü kokusu hakimdi; bunlar, Yennefer’in her zaman kullandığı esanslardı. Yennefer bu malzemeleriyle yanındaydı şimdi. Bu kokuyla yanındaydı. Ancak kendisi yoktu.




---


Yazım yanlışları kontrol edilmemiştir. Çünkü... Neden edeyim?


12 Ekim 2018 Cuma

Yetersiz Bir Hak Teslimi - The Wolven Storm



Evet, nihayet buradayım. Bu yazının başında. Nicedir yazmayı planladığım -birkaç denemede başarısız olduğum- yazının başında.

Bu yazı nedir? Neyin peşindedir? Bu yazı, Wilcza Zamieć tarafından Lehçe kaleme alınan, Aleksandra Motyka tarafından İngilizceye çevrilen ve Marcin Przybylowicz tarafından zekice bestelenip bir şaheser olarak hayat bulan The Wolven Storm adlı şarkıya yönelik bir hak teslimidir. Başka bir ifadeyle, "The Wolven Storm neden bir şaheserdir?" sorusunun cevabıdır.
Şarkıyı sözleriyle aşama aşama incelemeye geçmeden önce, neyi anlattığını, amiyane bir tabirle nereden çıktığına kısaca değinmek istiyorum.

Polonyalı bir yazar olan Andrej Sapkowski, 1992 yılında yazmaya başladığı Witcher serisinde, çarpık bir mutant ile hırslı bir büyücünün aşkını ustaca ve eşsiz bir şekilde kaleme aldı. Bu aşk destansı öykünün ana odağı değildi elbet, fakat yine de öne çıkmayı başardı. Bunda, elbette, bu aşk öyküsünün kendine özgü yapısı etkiliydi. 
Yine Polonya çıkışlı bir oyun firması olan CDPR'nin aynı adla çıkardığı oyun serisinin son oyunu, yani The Witcher 3: Wild Hunt için bestelettirdiği oyun müzikleri arasında yer alan The Wolven Storm, yukarıda saydığımız yaratıcı isimlerin ortak tutkuları içinde hayat buldu.

İki aşığın gelgitlerle dolu, uyumsuz, fakat tutkulu ve kader tarafından tayin edilmiş aşkı, The Wolven Storm'da müziğin diliyle anlatılıyor.

The Wolven Storm’u bu kadar güzel yapan şey ne?

Kuşkusuz bestenin önemi büyük ve bunun için teşekkürler Marcin'e gidiyor.  Seçilen enstrümanlar, her bir nota, hepsi son derece titiz bir emeğin sonucu. Fakat, Marcin'e minnettarlığımı yüzeysel ve açıkça yetersiz bir şekilde iletip, asıl anlatmak istediğim şeye, sözlere geçmek istiyorum. Şarkıyı bölümleriyle ele alıp, onun katmanlı bir şekilde bir aşkı nasıl bu kadar güzel anlattığını tekrar anlamak ve de anlatmak istiyorum.

Bu yazıya bir şekilde ulaşmış sevgili okurum, gel lütfen, seninle beraber
 The Wolven Storm bize ne diyormuş dinleyelim. Onun kendi kendini söylemesine izin verelim.


"These scars long have yearned for your tender caress-
To bind our fortunes, damn what the stars own-
Rend my heart open, then your love profess
A winding, weaving fate to which we both atone"

Şarkı bu dörtlük ile başlıyor. İlk dizeler Geralt'ın perspekrifinden yazılmış. Onun serzenişlerini ifade ediyor. Özlemini, sitemini, aşkını.
Bedeni yaralarla bezenmiş Geralt, Yen'in şefkat ve sevgi dolu dokunuşlarına özlem duyuyor. Ayrı düşmüşler. Hem mekan olarak hem de aralarındaki ilişki açısından. Bu yüzden bu ayrılığa sebep olan talihlerine lanet okuyor Geralt.
Sonra Yen'e serzenişte bulunuyor. Belki de sığınıyor. Sevgisini istiyor ve yine o kör talihten medet umuyor.

"You flee my dream come the morning
Your scent - berries tart, lilac sweet
To dream of raven locks entwisted, stormy
Of violet eyes, glistening as you weep"

Ardından Nakarat başlıyor. Yine Geralt'ın perspektifinden bakıyoruz. Dizelere yine özlem hakim. Geralt'ın Yen'i rüyalarında bulduğunu, kendini bununla avuttuğunu görüyoruz. Ben, bu dizelerin aynı zamanda kitaplara, Yen'in zamansız gidişlerine gönderme olduğunu düşünüyorum.
Beni bu dizelerde en çok etkileyen şey, Geralt'ın hatırladığı şeylerin, Yen'i gördüğü ilk zamanda hemen farkına vardığı özellikleri olması. Aşık olduğu şeyler, ilk izlenimleri. Kokusu, gözleri, hem hüznü hem tehlikeyi hem de saçlarını temsil eden kuzgunlar...

"The wolf I will follow into the storm
To find your heart, its passion displaced
By ire ever growing, hardening into stone
Amidst the cold to hold you in a heated embrace"

           Bu kez Yen'in perspektifine geçiyoruz. Dizeler olduğundan daha derin, daha içten bir anlatım sergiliyor. Sert, güçlü ve bir noktada dominant olarak tanıdığımız Yen'in Geralt'a olan aşkını, Geralt'ın aşkına olan ihtiyacını görüyoruz.
Fırtınanın simgelediği kaosa sürüklenen hayatlarında, Geralt'ı izleyişinden, arayışından bahsediyor. Onun bu fırtınanın ardındaki, surlarla korunan, duygulardan arınmış olması gereken kalbine ulaşma çabasını anlatıyor. Yine bu fırtınanın, soğuğun içinde sıcacık bulduğu kalbe sarılışını anlatıyor.
Ayrıca şarkı boyunca Yen'e sadece tek bir dörtlük verilmesi, Geralt'a oranla duyguları konusunda daha içe kapanık olmasıyla güzel bir uyum yakalıyor.

"You flee my dream come the morning
Your scent - berries tart, lilac sweet
To dream of raven locks entwisted, stormy
Of violet eyes, glistening as you weep"

Nakarat ile sözü tekrar Geralt alırken, şarkı bir an için karşılıklı bir konuşmaya dönüyor. Dandelion tarafından yazıldığını bildiğimiz için, ister istemez aklımıza dördüncü kitap ve Dandelion'ın Geralt ile Yen'in hareketlerini birer diyalogmuşçasına tasvir edişi geliyor.

"I know not if fate would have us live as one
Or if by love's blind chance we've been bound
The wish I whispered, when it all began
Did it forge a love you might never have found?"

Nakarattan sonra Geralt ile devam ediyoruz. Bu dörtlük tamamen Son Dilek hakkında. Kadere serzenişlerle başlıyoruz yine. Bir türlü bir olamamalarına değiniyor Geralt. Geleceğe dair bir umut ve umudun arkasında şüphe görüyoruz. Sonra Geralt dilekten bahsediyor. Sürekli kesişip ayrılan kaderlerine veryansın ettikten sonra bu dizeler gelince bir şüphe içinde olduğunu daha net görüyoruz. Her şeyin başında kaderlerini bağlayan dileği olmasaydı, aralarındaki aşkın hiç var olup olmayacağını merak ediyor. Ve ezginin ritmik ilerleyişiyle bu dize, bize derin bir acı ve kederi sunuyor.

"You flee my dream come the morning
Your scent - berries tart, lilac sweet
To dream of raven locks entwisted, stormy
Of violet eyes, glistening as you weep"

Şarkının sonunda tekrar nakarat karşılıyor bizi. Ve böylece son sözler de bir aşk ilanı ile bitiyor. Böylece Geralt'ın sorgulamayı bıraktığını görür gibi oluyoruz. Ama emin olmamıza olanak yok. Olması gerektiği gibi...


mimas - v

Hancının çırağı utangaçlıkla kıpırdandı. Bir şeyler söylemek istiyormuş da cesaret edemiyormuş gibiydi. Alnında biriken ter damlalarının da yardımcı olduğu söylenemezdi. Üstelik etrafına dizilmiş, aralarına girmeye çalıştığı alaycı, terli, leş gibi kokan balıkçı tayfası, onu hiç mi hiç fark etmiyordu. Bu çırağı iyice sinirlendiriyordu. Bu nasıl olabilirdi? Yüce Ann, buna izin vermekle neyi amaçlıyordu? Onun mutlak ifadesinde bu haysiyetsiz dallamalar, orada öylece kendilerinden geçip, Kahraman Mimas'a hakaret etme cesaretini nasıl gösterebiliyorlardı?

O an hanın uzunca masalar dizilmiş sol yanından bir kaşık uçup, çırağın omzuna çarptı. Çırak şaşkınca bakakalırken hemen sonra bir elma ayağına doğru yuvarlandı ve haysiyetsiz kalabalığın etrafına üşüştüğü ateşin kıvılcımları ona yöneldi.

Bir an sonra çırak, "Ben seçilmişim!" diye buyurdu. Yüce Ann bir şeyler yapması için kendini seçmişti. İşte emir açıkça karşısındaydı. Kendini ileri attı. Çarptığı geniş omuzlu, genç bir balıkçı oğlu onun dengesini bozdu. Yalpaladı, toparlandı. Ellerin birinden kaptığı büyük bardağı kafasına dikti. Baharatlı şarap boynundan göğsüne ulaştı. Islaklık tatlı bir esintiyle ürpermesine neden olurken, konuşmaya başladı.

"Hepiniz adi köpeklersiniz! Pis, nankör balıkçılar! Evet, basit birer balıkçısınız, ama buna rağmen krallığımızın, dinimizin kurtarıcısına hakaret etmekten geri durmuyorsunuz. Mimas'ın laneti hepinizin üstüne olsun!"

Çırağın sesi tüm hanı doldururken, masalardan yerlere savrulan kaşıklar, tabaklar ve bardaklar ruhani bir ritim oluşturuyorlardı.

mimas - ıv


Yılların ardında, soğuk Güneş yok olmadan ve pınarlar kurumadan hemen önce, eskimiş,  antik sayılan bir uzay gemisi dünyanın yörüngesinde asılı kaldı.

Çiziklerle dolu kalın camın ardından görülen metalik dünya, aldığı soluk ışıkları geri yansıtıyor, onun güzel zamanlarını hiç görmemiş olan mürettebata veda ediyordu.

Kaptan Mimas, elinde içeceği, çektiği sandalyenin yanında öylece oturmuş, dünyaya kederle bakıyordu. Bunu biraz tuhaf bulmamak elde değildi. Kaptan Mimas, güzelliğe pek değer vermez, ölümden etkilenmezdi. İnsanlığa bir an için yuva olmuş bu metallere sarınmış gezegen hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyordu. Üstelik soyunda dünyada yaşamış kimse de yoktu. Yine de, işte, orada oturmuş kederle dünyayı seyrediyordu.

Bunun sebebi neydi?

mimas - ııı


Sevgili Ettyies,

Uzun zamandır sana yazma fırsatı bulamamıştım, canım. Beni affet. Dün sabah Tiep sınırlarını geçerek düşman topraklarına girdik. Yurdum, içinde biricik karımla, ardımda kaldı. İçim buruk ama endişeye mahal verme; gözlerim öldürülen yurttaşlarımızın, tehdit edilen değerlerimizin büyüttüğü kor bir ateşle yanıyor. İleriye bakıyorum, ve inan bana, zaferden başka bir şey görmüyorum.

Marrfold'dan aldığım bilgiye göre üç güne kalmaz düşman ordularıyla karşılacağız. Marr, onları ormana çekmemiz gerektiğini söylüyor. Danışmanlardan Lif ise bunun yanlış olduğunu, tanrıların bizi cezalandıracağını söylüyor. (Daha doğrusu emrediyor). Hangisini dinleyeceğime şu an için karar vermedim. İmparator babamın dediği gibi, savaş alanını kendim görmeli, toprağa ellerimle dokunmalıyım. Ancak o zaman doğru kararı verebilirim. Ama canım, bunlar önemsiz şeyler, bulduğum bu kısa vakitte bunlardan bahsetmem çok kötü. Beni tekrar affet. Biliyorum, edersin sen. Hep ettin ve hep edeceksin. Ah, sıcak kolların her gece rüyalara dalmadan önce hayal ettiğim son şey oluyorlar. Sonra rüyamda sana kavuşuyorum. Artık yazmalıyım. Gözlemci birlikler geldi. Rapolarını almam gerek.

  - Senin olan kocan Mimas
  (Savaş Yılı 212. Gün)

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...