Embet, sağa
sola yalpalıyor, nereye gideceğine bir türlü karar veremiyordu. Gökte ay onu
izlerken, uzun tuniğinden parçalar arkasında iz bırakıyordu. Buna içinden
geçmek zorunda kaldığı büyük nehir sebep olmuştu. Islanmış, lime lime olmuş
parçalar kendi ağırlıklarını kaldıramıyordu. Embet, nehrin adını hatırlamaya
çalıştı. Etrafı tarayan gözleri bir an için durup, berrak gök yüzüne odaklandı.
Orada nehrin ismini aradı. Ama bunun boş ve nedensiz bir uğraş olduğunu kanaat
getirmiş olacak ki tekrar yola döndü gözleri. Ne yapması gerekiyordu?
İlerisinde büyük köşk vardı. Dediklerine
göre Yakın Kral’ın akrabasıydı bu lord. Nüfuzlu biriydi. Köşkünün kapladığı dört
kilometrelik alanda en az bir bin tane asker vardı. Embet oraya sığınmayı düşündü.
Bu işe yarar mıydı? Köşkün sahibini daha önce görmüş olan yoktu ve pek köylü
dostu olduğunu söyleyen de yoktu. Böylece Embet bu fikirden vazgeçti. Sayısız
kervanın yolu olmuş geçit devamlı onarılmasına rağmen engebelerle, iki güç öncenin
fırtınasından kalma çamurla kaplıydı. Ormanın biraz açıklık bulduğu bu kısımda,
iki ağaç devrilmiş ve Embet’in sağında kalan liman yolunu kapatmıştı. Köşke
giden yol görece daha az engebeliydi. Dediklerine göre iki yüz metreden sonra sıralanmış
nöbetçiler, yolu karanlıktan koruyormuş ve yolda gündüzmüşçesine ilerle imkânı
sunuyorlarmış. Embet, soluna baktı. Normal bir yol ağzıydı. İlerisi ağaçların
yola gelen dallarından zar zor görülüyordu. Birkaç dalla sarınmış ve iyice
eskiyip, harap olmuş tabelada şöyle yazıyordu: “Gül Köyü”
Embet daha fazla oyalanmadan Gül Köyüne ilerledi.
Embet daha fazla oyalanmadan Gül Köyüne ilerledi.
İki taraftan ağaçlarla sınırlandırılmış
yolda, yer yer su öbekleri, yer yer hayvan izleri ve yer yer araba izleri vardı.
Köylüler tarafından sağa ve sola itilmiş büyük kaya parçaları ay ışığında
parlarken, fırtınanın sürüklediği küçük parçalar ise yolun ortasına kadar
gelmişti. Embet onlara basmamak, ayağını çarpmamak için dikkat etmeye çalışıyordu.
Yaklaşıp yarım saatin ardından durduğunda, yolun kenarına yöneldi ve keskin
olmayan, üstüne savrulmuş çamur öbeğine sahip bir kaya parçasının üstüne
oturdu. Soğuk kalçasını ısırırken, dişlerini birbirine bastırdı. Önce rahat bir
nefes alıp şöyle gerisin geriye baktı. Gözleri korkuyla bir hareket, bir gölge,
bir ses arıyordu. Ama usulca hareket eden ağaçlar, birkaç baykuş ve böcek sesinden
başka bir şey göremedi. Huzursuz ama biraz rahatlamış bir nefes alıp, kayanın
üstüne, göğsüne doğru çektiği sol dizine dikkatini verdi.
Kahverengi, aşınmış pantolonu tam
diz kısmından parçalanmıştı. Oraya kırmızı lekeleri olan beyaz bir sargı, acemice
bağlanmıştı. Sargının bittiği yerden devam eden pantolonun paçaları ise ıslak
çorapların içine sokulmuştu. Ayağındaki siyah, abisinden kalan ayakkabıları ile
çok uyumsuz bir görünüme bürünmüştü Embet. Ama bunu pek umursayacağı bir
vakitte değildi. Yine de aklına gelen abisi, onu içinde bulunduğu durumdan
uzaklaştırdı geçmişe bir yolculuğa çıkardı. Embet başta direndi ama sonra tatlı
anıların sıcaklığına karşı koyacak gücü bulamadı. Çıktığı anılar yolculuğunu
onu köylerine, sıcak evlerine, tatlı kahvaltılarına, sinir bozucu azarlara,
zorlu güreşlere, ilk kavgasına, ilk öpücüğüne götürdü. Oradan bir anda kendinin
yeniden bu gecede bulurken, yolculuk ölümle sonlandı. Embet gözlerini kapattı,
başını sallayıp bir şeyi atmaya çalışırcasına soğuk havaya savurdu. Ama kapalı
gözlerinin ardından görüntü oradaydı. Devrilmiş yatak ve masa, kırılmış cam
parçaları, zorlukla eve aldığı köpeği ve işte orada üç beden. Cansız. Kan
içinde. Embet anısının tacizine katlandı. Göz yaşları o fark etmeksizin
yanağında süzüldü. Sonra tekrar kendine geldi. Yine o yol başında, kayanın
üstünde, soğukta, aç ve sefil bir şekilde duruyordu. Tüm gökyüzünü kaplayacak bir
korku içinde dönüp duruyordu.
Sargıyı kenarından gevşetti. Tam
çözmeden bıraktı ve parmaklarını iki tarafında sokarak yavaşça kaldırdı. Başı
dizinin yanına inerken, kanlanmış gözleri dizini buldu. Kılıç kesiğinden bolca
akmış kan sonunda durmuştu. Siyah bir renge bürünmüş, kuru soğukta katılaşmaya
başlamıştı. Embet sargıyı tekrar yerleştirip, gevşettiği yerden iyice sıktı.
Yüzü anlık acıyla kasılırken, yeni terlememiş sakal ve bıyıkla çevrili ağzı
havaya bir lanet savurdu. Gri gözleri bir an için tekrar yok olurken, küfrü
için bir özür duası yolladı. Ama onu dinleyecek birinin olduğunu sanmıyordu.
Yerinden kalktı. Yoluna devam etti.
Yolun açıklığa ulaştığı yerde
öylece durakalmıştı. Köye bakıyordu. Ne bir ışık ne bir hareket vardı. Canlı
izine rastlamak için gözleri fır döndü ama kapısı açık evlerden ses seda
çıkmıyordu. Hayvanlar dahi yoktu ortalıkta. Görüntü kâbus gibiydi; evlerden birkaçı
çökmüş, enkaz yığını haline gelmişti. Köy meydanının ortasında duran su kuyusunu
çevreleyen taştan küçük sur kırmızı kırmızı parlıyordu ay ışığının altında.
Yolun başlangıcında duran, ahır olduğu anlaşılan yerde hiçbir at yoktu ama
öylece yatmış birkaç tavuk zorlukla görülüyordu. Embet gördüğünden emin
olamadı. Tüm evlerin kapısı açık bırakılmıştı. Bazılarının önünde beyaz beyaz tuzlar
saçılmıştı. Bir sürü cam kırılmış, bacalar kurutulmuştu. Küçük bir Pazar yeri
işlevi gördüğü belli olan sokak parçalanmış meyvelerle yıkanmıştı. Kırmızı
suların içindeki portakallar Embet’in midesini bulandırdı.
Köyün iyice içlerine girince,
aslında bir sürü hayvan cesedi buldu. Orada bir düzüne inek öylece yatıyordu,
hepsinin boğazları kesilmişti ve bir sürü tavuk etrafa saçılmıştı. Yemek
masalarının üstünde, tanrılara yapılmış bir heykelin önünde ve heykelin tuttuğu
ulu kılıcın ucunda. İşte orada, bir oturakta ve işte orada, bir mezarın üstünde
beş tane daha vardı. Köyün en büyük zenginliği dana ahırı, isminin kolayca
mezarlığa dönüşebileceği bir yer haline gelmişti. Embet, uzaktan göremediği
sinekleri görünce, dünyada bu kadar sinek olabileceğini hiç düşünmediğini fark
etti. Sanki sinekler bir kıyım düzenlemişti ve köyün yeni sahibi onlardı. Embet
ölü abisinden edindiği bir mizah anlayışıyla, “Yaşasın yeni krallarımız!” diye
fısıldadı. İçi yitik bir sesin kahkahalarıyla ısınırken, kahkahaları takip eden
çığlıklarla buz kesti.
Nihayetinde ortada insan falan
yoktu. Bir sürü kan vardı, ama insan yoktu. Embet hepsinin nereye gitmiş
olabileceğini merak etti. Korkusunun ve kendini tam hissettirmeyen telaşının
ortasında, zaten var olan huzursuzluğun üstüne mantıkla bezenmiş bir
huzursuzluk çökerken kara kara düşündü. Beyni aynı sorunu defalarca kez
zihninde döndürüyor, ama bir cevaba ulaşamıyordu: İnsanlar neredeydi? Sesi bu
soruyu istemsizce dışarı vurdu. Karşılık bulamayacaktı.
“İnsanlar nerede?”
---
