14 Mayıs 2018 Pazartesi

Başarısız Bir Mektup

11 Aralık

Ah sevgili dostum, sanırım artık eminim kendimden. Evet, bugün o kutlu gün. Bugün beni esir alan güzelliği, kalbimi kaptırdığım kadını anlatacağım. Sevinebilirsin dostum, bugün ruhun bayram edecek. Çünkü ne kadar çapkın olduğunu bilsem de, senin de var sınırların!
Gülme bana canım dostum, abarttığımı sanma; baksana kafiyelere kayıyor aklım. Bunlar, bu şairliğe özenmeler... Gelirmiydi aklına, beni tanıdığın onca yıl?

Tamam, tamam, her ne kadar zevk alsam da ve tuhaftır; onun güzelliğini onurlandırdığımı düşünsem de, biliyorum; ben ne şairim ne ozan. Ama itiraz etmeden de duramayacağım, kelimelerle güzellik yaratmak bir tek o kişilere mi mahsustur? Bir tek onlara mı haktır? Peki ya aşıklar; bir şairin yeteneğine ihtiyaç duymadan da şakıyabilenler? Seni temin ederim dostum, ben onu gördüğümden beri o aşıklardan biriyim. Hatta onun güzelliğinden bulduğum hakla iddia ediyorum: Ben o aşıkların kralıyım!

Seni azıcık tanıyorsam eğer ve geçen yıllar sana sadece keder yüklememiş ise eminim ki, yazdıklarımı okurken katıla katıla gülüyorsundur. Biliyorum, beni daha önce böyle, şu iki üç aydır olduğum gibi görmedin ve belki de böyle görmeyi asla düşlemedin... Ama şunu söylememe izin ver: Ben de onun gibisini daha önce görmedim. 

Bu mektunu sana onu betimlemek amacıyla yazmaya başladım, ama heyhat; korkuyorum şimdi. Ya başaramazsam? Nerden düştü bu fikir içime ve nasıl küstahça bir caserettir bu içimi kavuran? Hangi hakla düşünebildim onu betimleyebileceğimi? Ah, belki diyeceksin ki, "Az önce aşıkların hakkından dem vuruyordun, ne oldu şimdi?"
Çok haklısın dostum, çok... Belki de bu aşkın, aşık olmanın lanetlerinden biridir. Çelişme, aşkın kendisi değil midir zaten?

Gördüğün gibi canım yoldaşım, kafam çok karışık. Ama yanlış anlamanı istemem; ne gam var üstümde ne de keder, çok mesudum. İstersem sayfalarca saçmalarım ve bundan gocunmam bile. Her ne kadar senin rahatsız olmayacağından, bu bahtsız dostunu hoş göreceğinden emin olsam da, daha fazla uzatmayacağım.

Bildiğin gibi onu bir sonbahar günü gördüm. Tüm gün yağmur yapmış ve tüm şehir yıkanmıştı. Hava da yer yer ıslak metal ve ona karışan eşsiz bir toprak kokusu vardı. Haftasonu olduğundan dolayı pek kalabalık olmayan sokaklarda, sanki her yer benimmiş gibi yürüdüğümü hatırlıyorum. Bu memnuniyet küstahça ya da sahiplenmenin bayağı şekillerinden biri değildi; minnettardım sadece. Dostum, güzel bir gündü o gün.
Akşam için tiyatro biletim olsa da, havanın tadını çıkarmak için erken çıkmıştım ve az önce bahsettiğim güzellikler beni çok mesud etse de, saatlerce sokaklarda dolaşmak istemedim. Bugünlerde boş boş gezenlere neler söylendiğini duyuyorsun, ah tanrı korusun, bana da öyle şeyler söylenmesini asla istemem! Bu nedenle yemek yemeye karar verdim. Lüks bir restoranda tadını tarif edemeyeceğim kadar güzel bir biftek yedim. Beni biliyorsun, böyle pahalı, lüks zevklerim yoktur. Et... Bugünlerde et yemek ne de sıradışı! Ama bilmiyorum, o gün faklı davranmak istemiştim. Neyse dostum, bunlar önemsiz detaylar, sadece şunu söylememe izin ver: Yemeğimi bitirmem uzun sürse de, tiyatronun başlamasına saatler vardı. Ne yapacağımı bilemiyordum. Yalnızsan dostum, zaman çok yavaş geçer ve her an ziyanmış gibi gelir insana. Ah, hayır! Bu üzücü şeylerden hiç bahsetmeyeceğim. Bunları atlayarak devam ediyorum.

Restorandan çıkıp doğruduca tiyatro binasına girdim. Evet, saatler vardı ama düşündüm ki, çebime sıkıştırdığım romanımı okuyarak bekleyebilirim.

Bekleme salonu bir masa hariç bomboştu. Kimin oturduğuna dikkat etmeden masanın üstüne baktığımda bir kahve fincanını görmek beni rahatlattı. Demek ki  bekleme salonuyla ilgilenen garsonlar çalışıyordu. Hemen dolu olan masanın karşısındaki küçük, yuvarlak masaya kuruldum. Burası tam köşedeydi, böylelikle içerde olmama rağmen kendimi dışarda, yağan yağmurun altında gibi hissedecektim. Görüyorsun ya, başka amacım yoktu. Her şey; erken gitmem, onun orada olması, karşısındaki masaya onu görmeden oturmam, her şey tesadüftü.
Böyle bir karşılaşma beklentimin çok ötesindeydi ve sipariş ettiğim şekersiz kahvemden aldığım küçük yudumdan sonra bir an için onu görmem, neredeyse soluğumu kesmişti. Sevgili dostum, yemyeşil gözleri beni dondurmuştu. Dakikalarca öyle kaldım ve ardından titreyen elimden dökülmek üzere olan kahve fincanını zorlukla masaya koydum.

Ah dostum, yutkunmak ne zordu! Ne kadar denedim, tanrı bilir. Ama denedim. Yutkunmaya, sindirmeye, rahatlamaya çalıştım ama başaramadım. İçimde öleceğime dair tuhaf bir korku ve beni öldürecek şeye karşı bir başkaldırı isteği duydum. Bu istek düşmanca değildi; tatmak istiyordum. Öleceksem eğer, buna değsin istiyordum. Ve bundan güç alarak ona baktım, dostum.

Kestane renginden biraz daha koyu olan saçları (baktığın yere göre simsiyah da görülebilir), zarifçe başının üstünde toplanmıştı. Topuzun boyutundan oldukça uzun saçları olduğu ayırdına varmıştım. Birkaç perçem, gözlerinin yanından, onlara selam verircesine suratına iniyor ve özgürce sallanıyordu. Açık teninde sarmaşıkları andırıyordu. Sivri ama narin burnunun ortasından gözlerinin altına dağılmış çilleri, orada çokça gülmekten kaynaklanan kırışıklıklarla sarmaş dolaştı. Büyük gözleri ve aynı büyüklükte, daha önce belirttiğim gibi, yemyeşil gözleri vardı. Bu yeşillik bana toprağı, doğayı, annemi hatırlattı. Zümrütten daha açık bir tona sahipti. İçimi yakıyordu. Peki ya dostum, dudaklarına ne demeli? Ne küçük ne de büyüktüler, doğal bir kırmızıya bulanmışlardı. Üstelik orantılı değillerdi: Alt dudağı ince kalırken, üst dudağı kalıncaydı ve şüpesiz... çok güzeldi. Öpme isteğiyle yakıp kül ediyordu! Ama hakkımda kötü düşünme, öpmek ve ardından ölmekti gayem. Ne kadar aptalca, ne kadar şairce ve ne kadar da onurluca!

Dostum, biliyorum, abarttığımı düşünüyorsun ama emin ol abartmıyorum. Daha önce böyle mükemmel bir varlık görmedim ben! Bana gözlerimin boyandığı söyleyebilirsin, buna karşı çıkmam ama bunun adil bir yargı olmadığını da söylememe izin ver. O kusursuz değildi, yüzünde bir kaç sivilce daha önce söylediklerime ek olarak kırışıklıklar da vardı (hele ki iki dudağından yanından inenler, ince nehirleri andırıyordu), ama bu kusurlu haliyle kusursuzdu. Gülme dostum, aşk ve çelişkiler hakkındaki sözlerimi anımsa ve benim aşık olduğumu bir an için dahi unutma.

Beni mahveden sadece güzelliği değildi elbet, öyle söylemek haksızlık olurdu. Onda farklı bir hava vardı. Usulca yağmuru izleyen bakışları, bakış şekli... Öyle güzel, öyle eşsizdi ki, bana baksın istedim. Bana baksın ve bir daha asla başka yere bakmasın! Bunun için her şeyimi vermeye hazırım.

Ah dostum, öyle zarif bir bedeni vardı ki, ona sarılmak istedim. Kollarında birleşen narin elleri, güzel boynu (ve o boynu süsleyen sade, gümüş kolyesi), omuzları ve biçimli bacakları... Tekrar tekrar diyorum, ona sarılmak istedim, defalarca ve defalarca, ta ki sonun da o olana kadar.

Böyle esir alındım, böyle aidiyetim el değiştirdi ve böyle ölüme yaklaştım. Belki de böyle şair oldum. Başarısız bir şair ama yine de bir şair.

Şu an ne düşündüğünü tahmin edebiliyorum dostum, sana hak da veriyorum. "Bu kadar mı yani?"  diye sitem ediyor olabilirsin ve haftalarca şahit olduğun deliliğimi yersiz buluyor olabilirsin. Buna bir şey diyemem; "evet, bu kadar" demekten başka. Gelecek aya görüşmemizi iple çekiyorum. Acaba o zaman mı anlatsaydım diye düşünmüyor değilim, ama eminim ki heyecanlanır ve anlatamazdım. Hem yazım kötü olsa da konuşmamdan daha iyidir, biliyorsun.

Gelecek aya tren istasyonunda seni onunla beraber karşılamak istiyorum.  Böylece trenden inip onu gördüğünde, yüzünü görebilirim.

Şimdilik görüşmek üzere sevgili dostum, bir dahaki mektubunda sevgili annenin sağlığından beni haberdar et. Aklıma geliyor bazı zamanlar ve üzülüyorum. Tanrı ikinizle olsun.

  - Düşleyen Dostun

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...