21 Eylül 2023 Perşembe

fatih.

 

Liseyi Muğla Milas’ta okudum. Çukur bir yer. Ahlaki açıdan olmasa dahi hayat görüşü olarak bağnaz bir yer. İnsanlarını sevmedim. Hala sevmiyorum. Çoğu insan “Ya, Ege insanı işte, ne kadar güzel!” dese de bence değildi. Hayalleri yokmuş gibi gelirdi. Hayır, ulu, sınırları zorlayan hayallerden bahsetmiyorum. Basit, sıradan hayallerden bahsediyorum. Belki de fikirlerden, bilmiyorum.

Liseye geçmeden önce Antalya’da yaşadım bir yıl. Hayatımın en kötü yılı olarak görürdüm o yılı, Antalya’dan da nefret ederdim bu yüzden. Oysa geçen yıl bu unvanı aldı o vahim yıldan, fakat Antalya hala en nefret ettiğim şehirdir. Neyse, uzun etmeyelim. Antalya’dan Milas’a taşınınca elbette orta okuldan gelen arkadaşlıklarım olmadı. Yalnızdım. Kiloluydum. Özgüvensizdim. Elbette lisede bir araya gelmesi felaket olan her şey benim için orada, ellerini kovuşturur bir şekilde bekliyordu.

Okul bir Anadolu lisesiydi. O zamanlar her okul Anadolu lisesi değildi. Yine de düşük puanlı, kötü eğitimli bir okuldu. Antalya’da kalsaydım SBS’den aldığım puanla herhangi bir Anadolu lisesine gidemiyordum mesela. Yine de kısa bir an için sağlık lisesine gitme hayallerim vardı. İyi ki gerçekleşmemiş. Ne tuhaf, beş yıl sonra, şimdi kurduğum hangi hayallerin gerçekleşmemiş olduğuna sevineceğim kim bilir…

C şubesine düştüm. 9/C. Okulun ön yüzüne bakan, eski sıralı, büyük bir sınıftı. Sıraların eski olması bayağı işlevseldi aslında. Üzerine kopya yazabiliyorduk ve karmaşa içinde görünmüyordu. Almancayı böyle geçtim. Bir keresinde bir arkadaşımızı öğretmen dövmüştü, sırasında kopya yakalayıp. Beş saniyede sıramdaki tüm kopyaları silmiştim. Hayatımda o kadar heyecanlandığım başka bir an var mı emin değilim. (Evet, olumsuz manada).

İlk olarak en öne oturtulmuştum. Boş orasıydı ve arkalara gidecek kadar kendimi rahat hissetmemiştim. Musa adında bir çocuk vardı. Sesi bir tuhaftı, konuştuğunda herkes gülerdi. Doğuluydu. Muş’tan gelmişti. Malazgirt Savaşı’nın tarihini hiç unutmazdı. Ve ilginç bir şekilde, bununla övünürdü. Alparslan bu kadar övünmemiş olabilir hakikaten.

Arkamda, sol çaprazımda ise Fatih vardı. Kısa boylu, dar, uzun kafalı ve ince yüzlü bir çocuktu. Gözleri güzeldi ama. Büyüktü ve açık kahveydi rengi. Güneşli günlerde parlardı. Sesi normal bir ergeninki gibiydi. Üstü başı dağınık değildi. Yine de liseli olmanın, dizilerdeki gibi olmadığının tek başına ne büyük kanıtıydı.

Fatih iyi bir çocuk muydu bilmiyorum. Porno izlerdi. Yalan söylerdi. Kavga etmezdi. Kendinden irilere bulaşmaz, kendinden ufaklara diklenmekte bir beis görmezdi. Tüm liseli, ergen erkekler gibiydi yani. Kimisi iyi oldu, kimisi fazlasıyla boktan. Fatih nasıl oldu bilmiyorum. Sadece birinci sınıfta beraberdik. Sonradan başka sınıflara dağıldık. Geriye dönüp şöyle bir bakınca, sanırım iyi biri olmuştur, diye düşünüyorum. Gülümsemesi hala gözlerimin önünde mesela ve o gülümsemeyi düşününce, biraz kıvrak, biraz işveli, biraz da piç bir gülüş, Fatih iyi biri olmuş olmalı muhakkak.

Fatih’in bir özelliği vardı. Kaygı. Fatih, henüz lise birdeyken, daha ilk sınavları bile olmamışken, evet, henüz daha ilk haftamızdayken dahi, KPSS hakkında endişelenirdi. Sık sık KPSS’yi anardı. “Oğlum,” derdi, ciddi bir şekilde, kaşları hafif çatık, dertli belki de, “KPSS’yi ne yapacağız?”

Geçen gün, metrodayken, Bostancı’dan henüz Kozyatağı’na geçmemişken, yerin altında, deniz, manzara, kirli, çirkin binaları görmeden, düşündüm sadece onu; Fatih, KPSS’yi ne yapmıştı acaba?

Ben bir kere girdim hayatımda, pek çalışmadan, çalışma bahanesiyle aileme yalan söyleyip işe gitmeden girdim. Boktan bir puan aldım. Hiçbir zaman memur olmak istemedim. Bilmiyorum, istemediğimi sanıyorum belki de. Ne istediğimden emin değilim. Fatih emindi belki de. Yahut korkuyordu. Yıllar sonra, hiç sebepsiz onu düşünmem, KPSS sonucunu ve neden o kadar erken KPSS’yi düşündüğünü merak etmemi pek anlamadım. Garip bir çocuktu Fatih, böyle aklıma düşmesi de normal olsa gerekti.

Sıkıntılı bir hayatı mı vardı acaba? Eh, o liseye gelen herkes gibi mükemmel bir hayattan gelmiyordu elbette. Alt sınıfın tüm hezimetleri, Fatih’in iri gözlerinde yer etmişti. O zamanlar bu izleri tanımakta beceriksizdim. Pek de düşünmezdim. Biraz geç olmuş olabilir haliyle, fakat, gerçekten, neydi sorunu? Erken zamanlardı. Ülkenin nasıl boktan bir yere gittiğinin herkes farkında değildi. Fatih, neden o kadar küçükken KPSS’yi düşünüyordu? Evinden kaçmak mı istiyordu acaba? Fatih, Milas’ta aradığım fakat sırf KPSS’den daha marjinal şeylerden bahsetmiyor diye kaçırdığım ve muhtemelen rastladığım tek hayali olan insan mıydı acaba? Hangi mesleği yapmak istiyordu ki? Hiç bilmedim. Söylediyse de hatırlamıyorum. Belki de çıkış yoluydu ama. Sorsaydım, KPSS’den sonraki planlarını anlatır mıydı? Sürekli bir yaşam kaygısı, beli doğrultma isteğinden mi ibaretti yoksa arzusu? Hiçbir fikrim yok.

Şimdi onunla karşılaşsam, o zamanlar sahip olduğu kaygının bir parçasını almak isterdim. Keşke verebilseydi. On üç yıl sonra, birden aklıma düştü. Kim bilir ne haldedir şimdi ve nerededir. Umarım KPSS’yi halletmiştir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...