Blog’da
şöyle bir gezindim. Bu yıl ne kadar çok şey yazmışım. Ben kötü hissettiğimde
yazarım, çizerim; iyi zamanlarda nadiren aklıma bir şeyler gelir ve geleni de
pek açığa çıkarmam. Mutluluğum üretkenliğimi baltalıyor mu bilmiyorum. Bunun
üstüne düşündüm biraz. Sanırım işin özü şöyle; düşünmek en büyük düşmanım. OKB
hastası olunca bu pek tabii normal. Mutlu olduğum anlarda ise en çok
düşünmekten korkarım.
Yazmak
için ise, elbette, düşünmek gerek.
Eh,
yazıyorum işte ve evet, genel bir mutsuzluk var üstümde.
Elden
ne gelir?
Sonbaharı
hiç sevmiyorum. En sevmediğim mevsimdir hatta, ki yazdan nefret ederim. Ama
sonbahar fiziksel koşullarının yanı sıra ruhuma pek de iyi gelmez. Yaz bir
hafiflik barındırır, kışın halılar var, bahar ise en büyük aşkım.
Ki
bunu hep derim, farkındayım.
Kendimi
çoğu zaman gür akan bir derenin ortasında kendine yer etmiş, sivri, suyla
kayganlaşmış bir kayanın üstünde durmaya çalışır gibi hissediyorum. Her an
kayıp düşecek gibi. Her an ıslanacak, güçlü akıntıya kapılıp bata çıka
savrulacak gibi.
Balıklar
var derede. Zehirliler. Yuvarlak dudakları yapışınca insan tenine, onulmaz
yaralar açarlar. Zihindedir bu yaralarda. Hiç olmadık bir zamanda geçecek bir
hayaldir bazısı yahut en karanlık düşüncelerden birinin güle oynaya dansından
ibaret bir düşüncedir belki de. Kim bilir? Uzak durmak gerek tüm balıklardan ve
balıkları gizleyen yosunlardan.
Ben
kayadayım. Bazen kaya olmadığımdan emin olmak için onu şöyle bir yoklarım.
İyice
sarılırım önce. Kollarım aşınır. Derim yüzülür. Suçluluk hissi ve kararsızlık,
kayanın sivrileşen ucunda yapış yapış; çizse beni, biliyorum, kanıma bulanacak
ve sonsuza kadar o kayada kalacağım. Üstelik gizli bahçelerimde yetişen şifalı
bitkilerim de yok; ben yalnızca kanarım.
Biraz
aradan sonra yazmaya başladım tekrar. Mutsuz olduğumdan mı tekinsiz
hissettiğimden mi bilmiyorum. Yine, her zamanki gibi, yazmazsam patlayacak gibi
hissettiğimden pek muhtemel.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder