9 Mayıs 2020 Cumartesi

atlardan korkuyorum çünkü!


Lim’in öyküsü biraz tuhaf doğrusu. Kıyı şeridinde bir kasabada doğuyor Lim. Babası posta memuru, annesi gündüzleri balık tutup, geceleri tuttuğu balıkları turistlere hizmet veren bir lokantaya satıyor. Evleri deniz gören bir tepede; bol rüzgâr alıyor. Lim, bazı bazı zamanlar, denizi izlemek istediğini -hayaller kurmak ve bu hayallere âşık olmak için- hatırlıyor. Fakat sonra, o vakitler bunu yapmasına müsaade etmeyen hoyrat güney rüzgârı, tıpkı o günlerdeki gibi suratına çarpıyor ve Lim, tekrar içinde bulunduğu zaman dilimine dönüyor. “Şimdi beni buraya getiren ne ola ki?” diye sesli bir şekilde düşünüyor Lim. Eski meydan önünde uzanıyor. Belediyenin bayrak asılı, aşınmış, paslanmış direkleri, bu eski dostlarına selam duruyorlar. Eskiden burada koşturduğunu, oyunlar oynadığını hatırlıyor Lim. Oysa şimdi çepeçevre arabalarla sarılmış ve bir ceset gibi şerit çekilmiş, öylece duruyor meydan. Lim, meydanın ortasına doğru yürürken bir zamanlar burada bir düğünün tertip edildiğini hatırlıyor. Tam ortada durup, hatıralarına daldığında, eskide buluyor kendini. Bir masa var önünde; üstünde süslenmiş çiçekler peyda oluyor. Masaya dayanmış damat, ona dayanmış gelin. Lim, çocuk sesini duyuyor; “Anne, baksana, gelin ne kadar da güzel!” Gelinin gülüşü, asimetrik bir aynaya çarpıp dönen ışık gibi, çarpık bir şekilde sahneleniyor yeninin meydanında. Bu bir tokat gibi çarpıyor Lim’e. “Zaman amma da zalim.” diyor boşluğa, sesinin çocukluğuna ulaşmasını umarak.

Eski evlerine giden, ağaçlarla sınırlanmış, atların kol gezdiği bir yol var. Lim, eskiden buradan sık sık koşarak geçtiğini hatırlıyor. Neden diye soran annesine, “Atlardan korkuyorum çünkü!” derken ki kendinden emin durmaya çalışan sesini, gülümseyerek hatırlıyor Lim. Şimdi yalnız, yavaş bir yürüyüş tutturuyor. Aşağılardan gelen bir deniz kokusu sarmış benliğini, eski bir aşık kollarına girmiş, terlemiş gibi bir his var içinde. Birden duruyor. Derin bir nefes aldığı görülüyor uzaktan, “Hayır,” diyor sonra, kafasını sallayarak, “Bu bir eskiye dönüş değil. Burada değilim, eskiden de değildim.” Lim’in sözleri üzerine sahne değişiyor. Deniz göğe yükselip tekrar dökülüyor, ağaçlar dallarına toparlanıyor, karıncalar sağa sola kaçışıyor, yolun başından bir koşu tutturan gür atlar, Lim’i yarıp da geçiyorlar; güneş ansızın aya dönüşüyor. Hava serinliyor. Kalabalık bir sahne düzenleniyor; ışıklar kuruluyor, bir tiyatro sahnesi apaçık bir şekilde yoktan var oluyor. Yorgun bir ses dolduruyor geceyi: “İşte böyle, göz açıp kapamadan yok oluyor. Parıldayan ne varsa yaşamda.”

Lim, bir sandalyede, biraz eğri biraz doğru, çokça yana yatık bir şekilde otururken buluyor kendini. Gözleri sahneye kilitli. Gönlü bir hoş. İçinden cesaret akıyor, oysa en çok bu gibi zamanlardan korkuyor. “Sarhoş gibiyim,” diye düşünüyor. Fakat sonra, nedendir bilinmez, sahnedeki kadına takılıyor gözleri. Upuzun boylu, kalın kemikli bir kadın bu. Yüzü uzun, gözleri büyük. Burnu bir gölge yaratıyor; bir sağ yanağına bir sol yanağına kayan. Dudakları kaypak, ıslak. Lim tanıyor bu kadını. Derin bir hüzün doluyor içine; önce neden üzüldüğünü anlamıyor, sonra öfke sanıyor bunu, oysa cevabın hiçbiri olmadığını içten içe biliyor. Aklına gelen fikirle ortaya atılıyor, sahneye uzanıyor, onu görenler sus pus oluyor; herkes şaşkın, Lim bağırıyor: “Söylesene, nedir bu içimdeki?”
“Hiçbir şey,” diye yanıtlıyor kadın. Sesi buz gibi, bir ölüm tınısı taşıyor üstünde ve bu tını, havada asılı kalıyor bir süre. Sonra herkes teneffüs edince ve dahi içince bu tınıyı çocuklar; gece ölüyor, her şey ölüyor. “Ah,” diye inliyor Lim, “Nasıl bir ıstıraba sebep oldum böyle!”

Sonra Lim, bir kahvehanede uyanıyor. İnsanlar oyunlar onuyor, gülüyor, şakalaşıyor. “Hah,” diye bir ses duyuyor arkasında, “Ahmaklıksa ahmaklık, biz adam satmayız!”
Lim bu afili sözlere anlam veremiyor. Gidip sorsa mı sormasa mı kararsızlık içindeyken, bir adam yaklaşıyor yanına. Yaşlıca bir adam; bir ihtiyar demek daha doğru olur belki. “Neler oluyor burada, dede?” diye soruyor Lim. Dede gülümsüyor, gözlerinde anlayışlı bir ifade var, çizgi çizgi olmuş gözaltları şefkatle tasalanmış gibi, “Oğul,” diyor, “İnsan kendini kaybetmeli bazen. Neden diye sorulmaz, anlam aranmaz çünkü anlam verilmez.” Lim üzülüyor. “Buraya gelmeden evvel büyük bir acıya, derde sebep oldum sanırım, dede. Kalbime bir yük bindi.” Dedenin gülümsemesi soluyor. “Ne yaptın?” diye soruyor sakince. “İnsanları öldürdüm. Gecenin içinde yok oldular. Şimdi boşluklarını hissediyorum. Hem, dede, bana öyle geliyor ki herkes hissediyor!” Dede gerisingeri çekiliyor. Lim umutsuz. “Oğul,” diyor dede, bir süre sonra, “İnsan derdini yanında taşır; kendi derdini yok edemez. Ama içime bir his doğdu. Artık orada üzüntü yok, dert yok. Ama bizim burada derler ki; dert gider amma yeri boş kalmaz, unutmayasın.” Dede son sözünün içinde eriyip giderken masalar çöküyor birden. Kahkahalar sönüyor, oyun taşları düşüyor yere, rahatsız edici bir koro yükseliyor boşalan mekâna. Pencereden içeri sızan ışıklar, katılaşıyor, bir kolon haline geliyor. Lim, içinden geçen ışığın sertleştiğini, içini yardığını görüyor. Hareket etmeye yelteniyor, kurtulmak istiyor, ancak bu sefer şansının yaver gitmeyeceğinden emin olunca, bir sakinlik çöküyor üstüne; bir vazgeçiş esir alıyor benliğini. Eski ışık, yeni kolon Lim’in içini parçalıyor. Etrafa saçılan kanlar, koyu bir kırmızıdan siyaha bürünüp ardından boşluğun içine zerk ediyor.

Lim’in tuhaf öyküsü birden bitiyor. Öylece, ansızın. Başladığı gibi. Şimdi ne Lim hatırlıyor bu öyküyü ne de başkası. Bazen Lim’in bir başka rüyasında, bu öyküyle ilgili bir resim göreceği yahut bir ses duyacağı tutuyorsa da, nedendir bilinmez, bir şey dürtüklüyor ayaklarını ve Lim, her defasında bu öyküye dair bir şey duyumsamadan hemen önce uyanıyor uykusundan.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...