25 Temmuz 2023 Salı

kısacık bir anın içinde


Oda, bir tür sessizliğin ağırlığını taşıyordu. Bir salondu burası. Geniş, kırmızı bir koltuk göze çarpıyordu; rahat olduğu her halinden belliydi. Kuşkusuz, üstünde uzanılmış, pek çok gece filmler izlenmiş ve en az yarısında sevişilmişti. Akan terler, kırmızıya baskın gelememişti. Perdeler kapalıydı. Ortadaki sehpa, belirsiz bir zamanda kaydırılmış, koltuğa yanaştırılmıştı. Böylece oluşturulan boşluğa kalın bir de battaniye serilmişti. Kare desenli, yumuşak bir battaniyeydi bu. Battaniyenin üstünde iki kişi, bağdaş kurmuş, başlarını birbirlerinin omuzlarına dayamışlardı. Kadının saçları yer yer beyazlara bulanmıştı; adamınsa saçları yoktu, çenesiyle boynu arasında yer alan seyrek sakallar, yüzündeki tek tüylerdi.

İkisinde de tuhaf, fakat azıcık gözlemle hüznün ağır bastığı belli olan bir ruh hali okunuyordu. Adam yer yer ağlıyor, omuzları soluklarına uygun bir ritimle sallanıyordu. Kadın dirayetliydi. Adamın gözyaşlarını hissediyor, sallanan vücudu yüzünden kafasıyla omzuna yaptığı baskı canını acıtıyordu. Acıya uzun süre dayanamayacağını bilse de yine de adamı uyarmak istemedi. Fiziksel bir acı kurtuluştu onun için. Fakat hiçbir kurtuluşun daimî olmadığını bilecek kadar da yaşamıştı. Bir şeyler söylemesi gerektiğini biliyordu.

“Ümit?” dedi kadın. Ses tonu usul ve yumuşaktı; adamın göğsüne doğru indi, yavaşça çarptı oraya, ısıttı orayı.

“Evet?” dedi adam, titremelerinin arasından. Derince bir soluk aldı. Bu ses bile ona iyi gelmişti. İyileştirmiş miydi? Hayır, sadece iyi gelmişti. Bir esinti misali, ılık bir suyu takip eden ter damlaları, sanki yumuşak, ten hissinde bir peçeteyle silinmiş gibi geldi ona. “Ah, Serap,” diye inledi. “Keşke hiç susmasan!”

Kadın üzüldü. Susmamayı isterdi esasında. Ancak çok uzun bir süredir sadece dinlemeyi, gerçekten dinlemeyi, tüm sesleri işitmeyi, özümsemeyi, sömürmeyi istiyordu. Tüm sesler şimdi bir öykü anlatıyordu ona. O ise uslu bir çocuk gibi, şömineli sıcak bir odada, yaşlıca bir ninenin dizlerinin dinine çökmüş, usulca dinliyordu. Neden sonra devam etti: “Beni ilk ne zaman görmüştün, hatırlıyor musun?”

Adam gülümsedi. Göz yaşları kıvrılan yanaklarını görünce ne yapacaklarını şaşırıp, bir an yola devam edemediler. Sonra düzeldi yanakları, gerildi, sinekkaydı tıraşa minnet ederek kaydı gözz yaşları. Adam cevap vermeden önce, titreyen dudaklarının aralanmasına, ağzının heyecanla açılmasına müsaade etti ve bu sırada kadın geri çekildi, manzaranın tadını çıkarmak istiyordu. Bu ikisi için de eski bir ritüelin icrasından ibaretti.

“Hatırlıyorum,” dedi Ümit kısa bir süre sonra, gülümsemesi yayıldı. Göz yaşları tekrar şaşırdı. “Tabii ki hatırlıyorum!” diye devam etti coşkuyla, “Düşmanlarımın arasındaydın!”

*

Belirsiz bir sabahtı. Tarihi tam hatırlamıyorum. Bir önemi var mı bunun? O gün olanları hatırlıyorum. Belki tamamen değil; her ayrıntısıyla değil, ama önemli şeyleri hatırlıyorum işte. Bu yeterli. Bu yeterli, değil mi, Serap?

Evet, tarih belirsizdi, ama bir yaz günüydü. Sıcağı bugün bile hatırlıyorum. Son yılların en sıcak yazlarından biriydi hatta. Barajlar kurumaya yüz tutmuş, bazı illerde insanlar yağmur duası etmeye başlamıştı. Şimdiki gibi her yazın bu şekilde duyurulduğu günler değildi. O zaman ilk defa böyle haberler duyuyorduk. Alışılmadık korkulardı halkı saran. Tüm korkular gibi zamanla gücünü yitirdi. 

Doğrusu, o zamanlar… keyifliydi. İçinde bulunmaktan zevk aldığım bir arkadaş grubum vardı. Sıklıkla başkalarıyla dalga geçerdik. Yağmur duasına çıkanlar da o günlerde uğraşmaktan zevk aldığımız yeni kurbanlarımızdı. Ancak en büyük düşmanımız yazdan nefret edenlerdi. Tüm gün boyu sıcaktan dert yananlar, güneşe laf atanlar… Tiksiniyorduk onlardan. İnsan yazdan nasıl nefret ederdi ki? Ben severdim. Terlemek? İnsan terler, Serap. İnsan terlemeli de. Tüm güzel eylemlerin sonunda terlemez miyiz? Koşarken terleriz, lıkır lıkır su içtikten sonra bile sıcak basar üstümüze. Sevişirken, sarılırken terleriz, el ele yürürken avuçlarımız sularını paylaşmaz mı? Yaz sevilmeliydi. Sıcak sadece okşanmaktı.

Üniversitedeki ilk yılımı sonlandıran yazdı o yaz, aynı zamanda. Bir başka özelliği de buydu. Anılarla dolu bir dönem sonlanmıştı. Hayat ciddi yüzünü henüz göstermemiş yahut ben görmeyi reddetmiştim. Biliyorsun, reddederim bazen, neyi reddettiğimi dahi bilmeden. Eh, gençtim, aptaldım; tüm klişeleri, içimde gelişen çocuklarmışçasına benimsemiştim. Belki de benimsememiştim, hepsini parazit gibi taşıyordum, emin değilim. Nihayetinde… güzeldi işte. Güzeldi, değil mi? Fark ediyor musun, bir zamandan sonra, sanki zaman döngüsünde ufacık, keskin bir noktadan sonra, sadece senin onayına ihtiyaç duymaya başladım. Güzel olduğunu söylemen gerek güzel olması için. Söylemezsen ne olur bilmiyorum. Mutluydum ama.

Neden şimdi rahatsız hissettim, Serap? Sen hayatıma girmeden önce de mutluydum. Bunu söylemekten dahi beni neden rahatsız hissettiriyor? Saçma gelecek belki ama bundan rahatsız olmak da rahatsız ediyor beni. Bağımsızlığıma düşkünüm, bilirsin. Ondan dolayı böyleyim sanırım. Ama dayanamayacak da değilim. Senden önce de mutluydum. Ne utanıyorum ne yüksünüyorum bundan. Mutluluk güzel bir deneyim, dolu dolu belki de. Fakat hayat mutluluktan ibaret değil. Evet, senden önce mutluydum, senden sonrası ise… Her şey vardı. Yaşam, tam manasıyla, o gün başladı.

Perşembe’ydi. Böyle eskiye dalınca günü de hatırladım. Öğle yemeği için staj yaptığım yerden çıkmıştım. Osman Ağabey, öğle yemeği için iki saat izin vermişti. Çünkü iki gün önce oğluna matematik çalıştırmıştım. Çok bildiğimden değil, Serap; çocuk çok aptaldı. Basit şeyleri anlatmak için saatlerce uğraşmam gerekirdi. Ama çocuk yıldırıyordu beni, hayata küsecek hale geliyordum. Öğretmen olamayacağımı o günlerde anladım. Gerçi çocuğunun ne denli aptal olduğunu Osman Ağabey’e hiç söylemedim. Bir zamanlar bunun bir çeşit… erdemden kaynaklandığını düşünmekten zevk alırdım: Yücelik etmiştim. Aptallıktı, biliyorum.

Sana aptallıklarımı anlatmaya gerek yok gerçi, senden daha iyi kim bilebilir onları?

Sokak yemeklerini hep sevdim. Büfeler aşıklarımdı. Fakat ortamları, sokağa saçılmış masaları; hepsi beni çok gererdi. Sanki kalabalık güçlü bir dereymiş gibi gelirdi. Bir keresinde, küçükken dereye gitmiştik. Yüzmeye. Kuzenim boğulma tehlikesi geçirmişti. Hiç söylemiş miydim sana, o gün kuzenimin boğulmasını istediğimi? Artık biliyorsun. Bu kadar zamandan sonra dahi sana yeni bir şeyler söyleyebilmenin zevki bir başka oluyor doğrusu…

Köfteci Necip’in Yeri… Küçük bir salonu vardı; iki masa anca sığardı. Tek masa atarlardı. Müşteriler daha çok dışarıda buyur edilirdi. Büfeyi Necip Usta değil de oğlu Rasim işletirdi. O zamanlar körpe, kavruk bir gençti. Beni de severdi. Daima içeride otururdum. Köfte ekmeğimi yerken de onunla sohbet ederdim. Tuhaf biriydi doğrusu. Evet, o zamanlarda da. Benden iyi bilirsin gerçi. Ama söylemem gerek, ondan beklemediğim düşüncelere sahipti. Bir keresinde, “Yerinde olmak için neler vermezdim.” diyerek iç çekmişti. Neden böyle düşündüğünü sormadım. Nasıl tepki vermem gerektiğini kestiremeyeceğim şeyler anlatacağından çekinmiştim. Şimdi merak ediyorum, acaba ne demek istemişti? Keşke ona sorsaydım, hala vakit varken.

Özür dilerim. Hatırlatmak istememiştim. Neyse…

Her ne kadar Rasim’in sohbetini sevsem de o küçük salonda güvende hissetmezdim. Bir kale gibiydi orası benim için. Evet, dışarıda oturamazdım. İnsanlar gelip geçerken, yemeğime bakarken, nasıl rahat bir şekilde yiyebilirdim ki? Yemek yerken izlenilmek nasıl da korkunç bir şey! Ancak zalimlerin yapacağı bir eziyete rast gelmek gibi...

İçerisi ise fazla dardı, müşteriler hesap ödemeye girip çıktıkça temiz hava gittikçe azalırdı. Öte yandan, onlar düşmanımdı ve ben kalemde kapana kısılmış gibiydim. Her biri önce içeri giriyor, hesabı ödeyeceğine dair bir işaret yapıyor, -bu bazen basit bir jest, bazen sözde bir öksürme, bazen ise kibar bir sesleniş olurdu- kasadaki Burhan hesabı söylerken, bekleyen müşteri ıslak mendille ellerini siliyor, bir kürdan alıyor belki, sildiği ellerini kokluyor, boynuna dokunuyor sonra, nazikçe sürmeye çalışıyor sanki. Bütün bu anlamsızlıkların sonunda ise, çıkmadan hemen önce, bana bakıyor. Yemeğime, onu nasıl yediğime. Yemek boğazımda kalıyor sanki. Rahatsızlık bir anda içimde patlıyor. Hedefe ulaşmadan patlayan bir havan mermisi gibi. İçim daralıyor, genişliyor, mavilikler kırmızılarla bölünüyor. Muhtemelen içimde, izlemesi pek keyifli bir yıkım gerçekleşiyor.

Keşke sana gösterebilsem.

Serap… başka nasıl anlatabilirim sana? Ne dememi bekliyordun? Ancak böyle anlatacaktım. Uzun uzun ve anlamsız detaylarla. Başka türlüsü tatmin eder miydi ki seni? Hem kaç yıl geçti? Yirmi yıl… En az yirmi yıl, değil mi? Elbette, önce bu yıkımdan bahsetmeliydi. Çünkü ancak bu rahatsızlığımı ne kadar ciddiye aldığımı tamamen anladığında, sana duyduğum ilk nefreti anlayabilirsin. Nefret, öfke ve gizemli bir merak… Ama sen bütün bunları zaten biliyorsun, değil mi?

Keyifli bir şekilde geldim o gün. İki saat izin… Önce yemeğimi yer, sonra çarşıyı turlarım, diyordum. Çarşı serin olurdu, eserdi sürekli dar sokakları. Köşedeki kozmetikçiye yeni bir kız gelmişti. Tatlı, kısa boylu bir kızdı. Çiçekli etekler giyerdi. Bacakları süt beyazdı; dizine inen eteğiyle uyum içinde güneş altında parlardı. Haydi, kızma şimdi, anlatıyorum ya, sonuçta o değil, sen dinliyorsun tüm bunları… Ne de iyi ediyorsun. Eh, kız da bir garipti. Hoş bir gülümseme takınırdı yüzüne, ama sahte olduğunu bilirdim. Bazen, yani gerçekten güldüğü zamanlar, dişleri görünürdü. Bana böyle güldüğü olurdu. Bundan cesaret almıştım. İşte o gün, onu görmeye giderim ve belki o da beni görmek ister, diye umut ediyordum.

Ama... sen oradaydın. Köftecide yani. İçeri geçmiştin. Masamı kapmıştın. Hayır, masamı kaplamıştın. Sana şöyle bir bakmadım bile; sadece sinirlendim. Öfkeden kudurdum. İçim fokurdadı sanki.  Her şey birdenbire oldu. Her şeyden nefret ettim. En çok da senden. Ama bir şey demedim, çıktım öylece. Düşmanlar yurdumu basmıştı, kalem düşmüştü. Halkım katledilmiş, ekinlerim talan edilmişti. Taçsız, tahtsız ve halksız bir kraldım. Evsiz barksız, mutsuz ve açtım. Rasim arkamdan seslenmişti ama takmamıştım. Arkamı dönsem, onu dinlesem, onun kardeşi olduğunu ve o masayı benim için tuttuğunu öğrenecektim. Ama bilirsin ne kadar fevri olduğumu. Arkama bakmadım. Böylece bu yanlış anlaşılmanın çözümü ertelenmiş oldu. Evet, benim yüzümden geç tanıştık. O kadar güvensiz hissettim ki kimseyle konuşamazdım. O gün kozmetikçiye gitmedim. Eh, ne de başka bir gün…

Bu kadar şeyin üstüne, ertesi gün seni yine o masada görünce, senden iki kat daha fazla nefret etmemi anlarsın diye düşünüyorum, Serap. Etmiştim gerçekten. Keşke ölse, demiştim kendi kendime. Fakat bu sefer Rasim dışarıdaki masalardan birinde, tanıdık bir müşteriyle konuşuyordu. Ben daha uzaklaşamadan beni görmüştü. Her şeyin farkında bir patrondu o. Ondan habersiz sinek bile konamazdı masalarınıza, ki hatırlarsın, ne çok sinek vardı!

Rasim beni görünce, bana gülmüş, yanıma gelmiş, beni içeri çekerek senin onun kardeşi olduğu söylemişti: “Yahu dur, kaçma hemen. Serap bu, kız kardeşim. Arka sokaktaki dershaneye başladı geçende. Okuduğu bölümden memnun değil miymiş neymiş, anlamadım. O da saçma düşüncelere sahip senin gibi. Yemek yemeye buraya geliyor. Ben de senin masanda bekletiyorum onu. Hem senin yerini tutuyor hem de bana yarenlik ediyor. Dershane çok bunaltıyormuş onu, öyle dedi. Anlayacağın o da faydalanıyor bu işten.”

Böylece sana bakmıştım. İlk kez. Uzun, genç bir yüzün vardı. Gözlerin iriydi. Kaşlarını istemsizce sevmiştim sanırım. Biraz da esrarlı bakıyordun sanki. Ya da ben öyle baktığını sanmıştım. Ne de olsa düşman olmadığı ortaya çıkan bir düşmandın sen. Giz başka kime bu kadar yakışırdı? Siyah saçların uzundu, beline kadar kıvrım kıvrım iniyordu. Toplamamış, özgür bırakmıştın onları. Sen ayağa kalkıp, gülerek yanımıza gelirken, bir tutam saçın, en sevdiğim masama boylu boyunca süzülmüştü. Krallığımı işaretlemiştin sanki.

Boyun da uzundu. Göz göze gelmekten kaçınmak mümkün değildi. -En azında o an için değildi; yıllar içinde, nasıl kaçıracağımı, senden nasıl saklanacağımı da öğrenecektim elbet.- Gözlerin yeşildi. Büyük göz bebeklerin vardı dediğim gibi. Burnun ise kısa ve sivriydi. Ucunda eski bir yaranın izleri vardı. Dediğine göre bir salıncağın zinciri çizmişti. -Böyle bir şey ancak senin başına gelirdi zaten; bunu da sonraları anlayacaktım.- Dudakların ince, asimetrikti. Silik çatlaklarla çevrelenmişti. Yanakların soluk bir renge bürünmüş, kaşların çatık, düşmanca bir pozisyon takınmıştı. Seni nasıl da delice incelemiştim! Şu an hatırlamadığım pek çok şey daha geçmişti aklımdan. Pek azı normaldi. Kusurlardan oluşan methiyeler... Şimdi hepsi gitti, hiçbir şey kalmadı geriye. Hayır, aptallık ediyorum, doğru değil bu. Omzumda bir ağırlık hissediyorum, Serap, hissediyor musun sen de?

Rasim bir sipariş üzerine tezgahına dönüp bizi yalnız bıraktığında, “Masa aşığı psikopatla tanışabildim sonunda!” demiştin coşkuyla. Dudakların alayla kıvrılmış, gözlerin küçümser bir tavır takınmıştı. Sesin sinsi bir tona bürünmüştü. Fakat öte yandan samimi gelmiştin bana. Doğrudandı ifadelerin; kaygısızdı. Sonra Rasim’e derse yetişmen gerektiğini söylemiş ve çantanı vermesini söylemiştin. O tezgahın altından çıkardığı çantayı sana verirken, birbirinize akşam eve erken gitmekle ilgili sözde tehditlerde bulunurken ve dahi parmaklarını masama sürterek yanımdan geçerken, bana hiç bakmamıştın. Sadece kapıdan çıkıp da sola dönünce, bir an için, yüzün beyaz duvarın arkasında kalmadan önce, gözlerin beni bulmuştu. Saçların ani rüzgarla yüzüne vurmuş, gözlerin kısılmıştı. Gülümser gibi bir ifaden vardı. Diğer düşmanlarımdan biri olmadığını anlamıştım.

Derince ve biraz da çaresiz bir şekilde iç çektiğimi hatırlıyorum, göğsüm ısınmıştı şimdiki gibi; yeni bir düşman kazanmıştım. Ve galiba, bir şekilde kaybedeceğimi biliyordum.

*

Oda, üstündeki sessizliği atmıştı. Sanki her bir parçası bağırıyordu. Ortadaki, bir bütün oluşturmuş iki insanın sessizliğiydi bu ses. Biraz eskimişti, çatlaktı, yitikti ve uzaktandı; ama nihayetinde oradaydı. Kısacık bir anın içinde hapsolmuştu.

Kısacık an, bir süre daha devam etti. Sonra bitti.

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...