Yeni bir gün. Başka bir gün. Aynı korkular. Aynı umutlar.
Bugün birkaç korkumun üstüne gitmeye karar verdim. Bu yıl özellikle ağırlık verdim buna. Hata yapmaktan çok korkardım, bu yıl tonla hata yaptım. Zamanımı heba etmek kanımı titretirdi, zamanımı heba etmekten çekinmedim. Borca girmek kâbustu, borca girdim. Benim gibi fazla kontrolcü ve korumacı insanlar için en iyisi bodoslama dalmak ve kendini bir şeylere, özellikle istemediğin şeylere maruz bırakmaktır. Ancak böyle gelişebiliyor, alanımızı, ağırlığımızı yayabiliyoruz.
Ağırlığı olan, bir alan kaplayan insanlara hep imrenmişimdir. Otururlar mesela bir odada ve orada bir alan kapladığını, hâkimiyet kurduğunu hissedersiniz. Bu hâkimiyetin sizin üstünüzde olmasına gerek yok, kendi alanlarında kurmaları yeter. Orada öylece duruyorlardır, herhangi bir şey yapmalarına gerek kalmaksızın, sadece dursalar bile yeter. Dikkatiniz ve ilginiz onlara çekilir. Çaresiz kalırsınız. Bu, bence, bayağı büyük bir lüks.
Hep böyle bir alan kaplamaya çalıştım. Buna sahip olduğumu düşünmediğim zamanlarda sahip olduğum söylendi bana, inanmadım. Şöyle bir oturmak ve dünyaya ağırlığımı vermek istedim hep. Alan kaplamak, özerklik kazanmak istedim. Hiçbir çekince olmaksızın, her şeyi kendime hak görürcesine oturmak, tereddütsüz ve yabani bir şekilde o alanı dünyadan çalmak istedim. Bazen başardım, bazen başaramadım; bazen ise benim sandığımın tersine gitti işler.
Bugünden ne beklemem gerektiğini bilmiyorum. Artık günlerden bir şey beklemek istemiyorum. Eskiden zamanın hızla geçiyor olması canımı yakardı. Korkardım yer yer. Kaçırma hissi elinde kırbacıyla ensemdeydi mütemadiyen. Ancak şimdi zamana, çok fazla zamana ihtiyacım olduğunu idrak ediyorum ve yavaşça geçip gitmesini izlemek zulüm gibi geliyor. Bir an önce çok, çok fazla zaman geçmeli ve artık olmasını istemediğim şeyler olmamalı. Bunun herhangi bir şekilde bir şımarıklık olduğunu düşünmüyorum. İstiyorum. İstiyorum ve sadece istemeyi kendime hak görmek, iyi hissettiriyor.
Arkadaşlarımdan biri tatile gitti. Bu hafta yok. Gelecek hafta da ben yokum. Bugün kadıköy’e gideceğim, o olmayacak. Haftaya o gidecek belki, ben olmayacağım. Sarılmalar olmayacak. Mimiklere gülmeler de olmayacak. Bu çok uzun bir süre değil elbette fakat sizin için önemli olan insanlardan bir an için dahi uzak kalmak bir hayli korkutucu bence. Eskiden yanından ayrılırken dahi üzüldüğüm insanlar vardı. Işık azalır ve karanlık basardı. Kendimle baş başa kalacak olmanın getirdiği korkudan daha ötede bir karamsarlık yüklüydü bu ayrılıklar. Sonra daimi ayrılıklar buldu yerini ve ben ölmedim. Arkadaşımı çok özlüyorum. Ve keşke burada olsa da akşam bu paragrafta ne demek istediğimi tam anlamıyla anlatabilsem. Ve onda bulacağım teselli, her an içime huzur verse, hep verdiği gibi.
Aklımda bir öykü var. Aslında roman. Çok uzun zamandır kaçtığım bir konu. İlk defa, geçen gün Yenisahra metro çıkışından çıkarken tam anlamıyla içime oturdu ve yazmaktan başka çaremin olmadığına karar verdim. Fakat biliyorum ki henüz erken. Bahsetmem gereken şeyler tartışmalı ve tetikleyici. Ve birçok insan üzülebilir, kimilerinin ise başı derde girebilir. Ama yazmam gerekiyor. Yeterli yetkinliğe ulaşınca belki Ferrante gibi anonim bir şekilde yazarım diyorum. Bu beni tatmin eder mi emin değilim. Sanırım tatmin olmak için yazmak istemiyorum. Sadece içimden atmam gerekiyor. Yazmak ile hastalıklı bir ilişkisi olanlar neden bahsetmek istediğimi ve ruhumu neyin kemirdiğini çok iyi anlayacaktır.
Kendimi melankolik olarak tanımlardım, henüz lisede iken ve delüzyonel ve azgın bir ergenken. Bunu sevdiğime kendimi inandırmıştım. Oysa üniversitede işler değişti ve yalnızca huzur arar oldum. Henüz ilk sınıfta, apartımdaki tek kişilik odamda çok mutluydum. Öyküler yazıyor, oyunlar oynuyor, müzik dinleyerek kendimi avutuyordum. Odanın duvarından sular sızardı bazen ve ben katlanırdım. Dostoyevski kahramanıymış gibi hissetmemek elde değildi. Şiir yazmadım, hiç kalabalık içinde de kalmadım. Oda çok nemliydi. Ben umarsızdım. Bir süre o nem yüzünden erken yaşta romatizma tarzı bir şey yaşadım. Sol omzum kireçlendi. Neyse ki kurtuldum. Ama melankolimin bana getirdiği en az rahatsız edici şeydi bu. Sadece huzur istemeye ise daha sonraları başladım.
Hoşlandığım bir kız vardı henüz ilk haftadan. Beyaz tenli, dalgalı, kabarık saçlı bir kızdı. Bakışlarında mahzunluk vardı. Ben öyle görüyordum ya da bilmiyorum; mahzunluk ve hüznü hep en beğendiğim şeylere yakıştırırdım. İzledim birkaç gün. Birkaç fazla oldu gerçi, sadece iki gün. Konuşmam gerektiğini düşündüm. Bir kere yalnız görür gibi oldum. Konuşmaya karar verdim. Sonra başka bir çocuk geldi, henüz ben yerimden kalkmadan, gitti, elini sıktı ve tanıştı kızla ve beraber oturdular. Bayağı bir üzüldüm. Oysa şimdi bunları yazarken gülümsüyorum ve böyle bir sahne yaşadığım için mutlu olmamı engelleyemiyorum. Melankoli gerçekten zehirli bir şey.
Neyse, yine rastgele şeylerden bahsettim.
Sıkıldım. Şimdilik yeter.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder