Hayat akıp gidiyor. Nereye bilmiyorum. Takip etmeye çalışıyorum. Neyi takip ettiğimi de bilmiyorum. Canım çok sıkılıyor. Canım aşırı sıkılıyor. O yüzden bu yazıyı yazıyorum. Ne yazdığımı bilmiyorum tabi, söylemeye gerek var mı? Anlatacak bir şeyler bulurum ben.
Benim olmasını istediğim bir şey vardı. Aklımı çeliyordu. Kafamın bir yanı hep oradaydı esasında. İstek ve imkansızlıktan gelen hüsranla kavruluyordum yer yer. Bazı zamanlarda ise, baş edebileceğim bir şeymiş gibi gelirdi. Umursamıyorum yalanına her şeyden çok inanmak istedim. Fakat inanamadım. Umursuyorum çünkü. Bir karar verdim. Zaman benim için bir hayli değerli. Hatta son bir yıldır bu konuda delirmiş olabilirim. Onu kaybetmek yahut boşa harcaman istemiyorum. Ve evet, tapınmaya meyilliyim. Bu zamanımı tapınarak ve bir gıdım bereket yağmuru bekleyerek harcaman istemiyorum. Çünkü sanırım şu ankinden daha çok gelecekteki halimi daha iyi tanıyorum. Ve gelecek ben, zamanımı bu şeyle harcarsam, beni öldürür. Bundan eminim. O yüzden vazgeçtim ve en kötü şekilde olacaksa dahi sonlanmasını istiyorum.
Tapınmak benim içimde var. Birini beğenmeye göreyim anında yüceltmeye başlıyorum. Hayır, salt romantik bir ilişkilenme biçimi değil bu benim için. Arkadaşlarım için de geçerli. Sevdiğim konularda iyi olmaları direkt hayran olmama yetiyor. Bundan rahatsızım. Ama o kadar değil. Elbette romantik olanından daha rahatsızım çünkü o zaman kendime hiç dikkat edemiyor, kendi sınırlarımı çizmekte zorlanıyorum. Romantiğim. Her şeyin feda edilmesi gerektiğine inanıyorum yürekten. Bundan mutlu değilim ama. Böyle olmamak ve hissetmemek için elimden gelen her şeyi yapabilirdim. Çünkü romantik hislerin ekseriyetinde olduğu gibi, bu dünyada yaşamak zor. Evet, tahmin ettiğiniz gibi, bu yazı bir hayli sıkıcı olacak çünkü ben sıkılıyorum. Neyse devam edelim.
Kadıköy benim için önemli bir yer tutuyor. Bu zaten belli. Metronun 3. çıkışının ise çok farklı bir anlamı var. Mesela kadıköy’e gittiğim günlerde keyfim yerine geliyor, kafamı dağıtabiliyorum çoğunlukla ama bu bir farkındalık olarak çabuk çökmüyor zihnime. Sözgelimi, o gün kadıköy’e gideceğimi bilmek beni iyi hissettirmiyor, sıkıntımı bastırmıyor. Ancak ne zaman 3. çıkıştan çıksam, tam sınırdaki ağaçların gökyüzü altındaki yapraklarını görüyorum ve o zaman içim neşeyle, güçle ve enerjiyle doluyor.
Modada bir yer var. Eskiden çok giderdim. Artık hiç gitmem. Köşede, denizin görüldüğü yerlerden birinde bir ağaç vardı. Fotoğrafını çekmiştim. Sık sık otururdum orada. Müzik dinlemek, gelen geçeni izlemek hoşuma giderdi ve sadece ben olmadığımı bilir, mutlu olurdum. Bana aşırı huzur veren bir noktaydı orası. Yine de sadece bir kez fotoğrafını çekmiştim. Paylaşmak için. İyi dileklerle ve başka anılara sahip olma istenciyle. Yine orada, o ağacın altında. Gerçekleşti. O ağacın altında en güzel günlerimi geçirdim. Ağaç ve insanların dışında da yalnız değildim. Anılar ektim köklerine. Fakat hayallerimin gerçekleşmesi herhangi bir şey ifade etmedi aslında. En güzel günlerimin yanında en kötülerini de o ağacın altında yaşadım ve tanıklık etti hepsine. Biliyorum ki ben öldükten ve kemiklerim dahi kalmadıktan sonra bile o ağacın köklerinde kalacak anılarım. Hayır, hatırladıkça yapraklar dökmeyecek o ağaç, umurunda bile olmayacağım. En mutlu anlarım, en mutsuz anlarım, sayısız insanınkiyle bile sonsuz hafızasında yer kaplarken dahi, o, rüzgarda salınmaya devam edecek.
Onun adına seviniyorum. Kendime ise acıdığım söylenemez. İnsan olmakla lanetlenmiş bir başka insanım sadece. Keşke bir kuş yahut sincap olsaydım.
Kuş olsaydım nereye uçardım bilmiyorum. Bu sıcakları düşününce muhtemelen kuzeye uçardım. Ama doğru olur muydu emin değilim. Gerçi kuşlar için doğru var mı ki? Olmasa gerek. Neyse, şu an aklıma Ecevit’in güvercinleri geldi. Keşke erken yaşta bıraksaydı politikayı. Rahşan affı da sikti bizi.
Neyse, devam.
Fanlar acayip şeyler. Küçük bir fanım var. Portatif, şarjlı. Elimde taşıyarak gezebiliyorum. Uzun süre dayanacağını sanmıyorum gerçi ama mesela bir iş çıkışı kadıköy’e giderken metroya kadar idare eder beni. Evet, o kadarını yapabilir. Merak ediyorum, daha fazla götürmezse onu ne kadar suçlayabilirim? Aletleri, cansız varlıkları suçlamak bir tuhaf hissettiriyor bana. Doğadaki öğeleri düşünmeyin ama. Mesela bir fanı suçlamak nefis bir şey. Leziz de.
İnsanların bir tür topluluğa ait olduğundaki gücünü yer yer kıskanıyorum. Neden bilmiyorum. Kötü anlamda da değil. Aynı zamanda takdir var. İmrenme ve şevk alma gibi bir şey bu. Ama benim için olmayacak konularda genelde. O konuda o topluluğa katılamam mesela, çünkü aynı şekilde düşünmüyorum, uygun şartları taşımıyorum. Katılmak da istemiyorum. Ama hoşuma gidiyor. Hayır, dünyada bir sürü gereksiz ve salak ve angut sürülerinin toplandığı topluluklar var, onlardan bahsetmiyorum.
Gerçi neden bahsettiğimi de bilmiyorum. Neyse, yeter. Sıkıldım. Bir sigara içeceğim. Son tütünü hiç sevmedim, bugün ilk tütünümü tekrardan alacağım. Sevgiler, saygılar, ne
fretler.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder