8 Mart 2020 Pazar

tanıdıklığın özlemi


Meral ile geçirdiğimiz yazları neden unutamıyorum, anlamıyorum. Fikret, unutmak istemediğimi söylüyor. Her ne kadar unutmak istediğimi söylesem de içten içe bunu istemiyormuşum. Bilinçaltı zırvalıkları... Saçmalık! Oysa tam aksine, unutmak istediğimden eminim. Doğrusu bazen unuttuğum da oluyor. Ancak insan zihni de bir tuhaf doğrusu; nadiren faydamıza çalışıyor. Sözgelimi: En mutlu olduğum bir an, neden tam olarak o an, Meral, o engin karanlıkta beliriyor? Tam gözlerimin arkasındaymış gibi. Neden en ihtiyacım olmadığı anlarda çıkageliyor bana? Oysa onsuz çok mutluyum. Bu, varlığında emin olduğum bir mutluluk. Yalnızken, yine bir başka yaz vakti, sıcak mı sıcak, her şey ziyadesiyle zamansız… Bir rüzgâr açlığı içindeyim, ancak tadım kaçık değil, akşamüstünü düşlüyorum bir başıma. -Oysa akşamüstü benim felaket tellalım- Ve işte tam o an, rüzgârda bir belirti dahi yokken ve kimse adımı seslendirmiyorken, birden çıkageliyor. Sanki hep oradaymış gibi. İçimde nüksediyor önce, sonra bir pus gibi dağılıyor her şey: Meral zihnimi ele geçiriyor…
Şimdi düşününce, Meral ile geçirdiğimiz zamanlar çok da uzun değildi. Aslında size olanları anlatırken bariz bir yanlışlık yaptığımı şimdi fark ediyorum. Basit bir anlatım tercihi gibi duruyor, ancak öze indiğimizde, belki de her şey bu yanlışlıkta yatıyor. Size yazlardan bahsettim. Meral ile geçirdiğimiz yazlardan. Yaz, uzun bir zaman dilimi; oysa gerçek çok daha kısa. Temmuz? Hadi haziran diyelim: Haziranın bir iki haftası. Bunlara Meral’in Haftaları adını koydum. Bir başka yalan. Koydum değil, hemen şimdi koyuyorum. Benim dünyamda, bu haftalar, yazın kırbaçlı sahipleridir... Sorumluluklardan kaçış, kırmızıya çalan gökyüzü, sıcaklar, sona erişler ve her yazın aynı olan başlangıcı. Meral… Hani güneş batmadan önce balkona çıkarsınız, tam o an tuhaf bir his yakalar sizi. Huzur veren bir his. Sarı, kızıl, mavi bir şey. Ne olduğundan emin değilim. Gökyüzüne bakarsınız. Güneş vedasını ediyordur. Ancak hayır, bu huzur veren tatlı his gökyüzünün bir nimeti değil, ne dahi güneşin; gökyüzünden yere döner gözleriniz, belki betondan bir manzara bulur, belki kahverengi, çatlamış toprağı, belki de sarı, ölü otları. Açıkçası fark etmez, çünkü o huzur yerdedir. Bir kaldırımın üstünde, bir çatlağın arasından çıkmakta olan büyük bir karıncanın ağzında ve belki de sarı otların arasında gizlenen bir çekirgenin sol kanadının üstünde. Hiç beklenmedik bir huzur sizi bulur orada. Geceyi sevmeyen biriyseniz bile, ki ben öyleydim, gecenin en büyük habercisine böylece âşık olursunuz. Meral, sanırım bu histen başka bir şey değildi. O sonunu bildiğiniz bir filmi tekrar izlemekten daha eğlenceli, bir kitabı ikinci kez okumaktan ise daha derindi. O sevmediğiniz bir zorunluluğa sürüklenmek ve bundan keyif duymakla alakalıydı. Büyük bir yarısı, belki iki kolu, iki bacağı, gövdesi ve kafası geceydi; ancak içinde, sesinde, bakışlarında, gök kararmadan hemen önce bakışlarınızı gökyüzünden kapan ve sizi daima şaşırtma ihtimali bulunan beton, toprak ve otlar vardı. Öte yandan… Meral aynı zamanda Meral’di… Her şeyden çok bir tanıdıklıktı. O yapmaktan hoşnut olmadığınız sinirsel bir tekrardı.  Maneviyatınızda huzursuzluk yaratan yasaklı bir ritüeldi. Tüm hareketlerini bilirdiniz bu ritüelin; ezbere, farkında olmadan yapardınız hepsini, fakat nihayetinde mum daima eliniz yakardı. Mum… Mum da nereden çıktı?
Geçtiğimiz yaz belki de son kez gördüm onu. Bir başka yalan daha. Bu yaz da gördüm onu. Neden ilkinde söylemedim, bilmiyorum… Belki gelecek yaz da göreceğim, ancak bu sefer hiç inancım yok buna. Çünkü içimden bir ses, Meral’inkinden güçlü olan bir ses, bana ömrümün kalan yazlarında sevmediğim geceyi beklemeyeceğimi söylüyor. Doğrusu ona inanmak istiyorum. Fikret’e göre birkaç yıla her şey değişecek ve ben bambaşka bir insan olacağım. Öyle ki akşamüstlerini bile umursamayacağım. Diyor ki bu benim benim için en iyisiymiş. Belki de haklıdır. 

Bunu okur musun, bilmiyorum, sevgili dostum, ama ne denli büyük bir tezatlık olsa da bana öyle geliyor ki; ben akşamüstlerini beklemeyi özleyeceğim. Biliyorum, bu tuhaf bir arzu. Bir kaçış. Bir alışkanlık. Basit bir iradesizlik, güçsüzlük, bir sığıntılık. Ah, Fikret, Kuş gibiyim... Amansız, kaygısız, aptal. 

Belki de bu yazıyı burada sonlandırmak en iyisidir. Zira bunu bir mektuba dönüştürüp sana yollamak, içimdeki bazı şeyleri dindirecek gibi hissediyorum. Oysa biliyorum ki Meral’den bıktın sen. Bıktırdım. Beni sevdiğini bilsem de benden de bıkmandan çekiniyorum şimdi. Çünkü ben, sıklıkla kendimden bıkıyorum. Meral de bazı zamanlar bıkardı benden. Anlardım. Aslında birçok yönden ona benziyorsun. Oysa sen bana her zaman kışı anımsatmışsındır ve zihnimdeki yerin beyazlar içindedir. Belki de (milyon taneden sonuncusu) insanları mevsimlere benzetmekten vazgeçmeliyim. Kendimi sonsuz döngüden azat etmemin tek yolu bu olmalı. Bu da ötekiler gibi pek tanıdık bir düşünce.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...