Oda, bir sessizliğin ağırlığını taşıyordu. Bir salondu burası. Geniş bir koltuk göze çarpıyordu; rahat olduğu her halinden belliydi. Perdeler kapalıydı. Ortadaki sehpa, belirsiz bir zamanda kaydırılmış, koltuğa yanaştırılmıştı. Böylece oluşturulan boşluğa kalın bir battaniye serilmişti. Battaniyenin üstünde iki kişi, bağdaş kurmuş, başlarını birbirlerinin omuzlarına dayamışlardı. Kadının saçları yer yer beyazlara bulanmıştı; adamın saçları yoktu, çenesiyle boynu arasında yer alan seyrek sakallar, yüzündeki tek tüylerdi.
“Ümit?” dedi
kadın. Ses tonu usul ve yumuşaktı; adamın göğsüne doğru indi, yavaşça çarptı
oraya, ısıttı orayı.
“Evet?” dedi adam, titremelerinin arasından. Derince bir soluk aldı. Bu ses bile ona iyi gelmişti. “Ah, Serap,” diye inledi. “Keşke hiç susmasan!”
“Evet?” dedi adam, titremelerinin arasından. Derince bir soluk aldı. Bu ses bile ona iyi gelmişti. “Ah, Serap,” diye inledi. “Keşke hiç susmasan!”
Kadın
umursamadan devam etti: “Beni ilk ne zaman görmüştün, hatırlıyor musun?”
Adam gülümsedi. Cevap vermeden önce, kıvrılan dudaklarının aralanmasına, ağzının heyecanla açılmasına müsaade etti ve bu sırada kadın geri çekildi, manzaranın tadını çıkarmak istiyordu.
“Hatırlıyorum,” dedi Ümit kısa bir süre sonra, gülümsemesi yayıldı. “Tabii ki hatırlıyorum!” diye devam etti coşkuyla, “Düşmanlarımın arasındaydın!”
Adam gülümsedi. Cevap vermeden önce, kıvrılan dudaklarının aralanmasına, ağzının heyecanla açılmasına müsaade etti ve bu sırada kadın geri çekildi, manzaranın tadını çıkarmak istiyordu.
“Hatırlıyorum,” dedi Ümit kısa bir süre sonra, gülümsemesi yayıldı. “Tabii ki hatırlıyorum!” diye devam etti coşkuyla, “Düşmanlarımın arasındaydın!”
*
Belirsiz bir sabahtı.
Tarihi tam hatırlamıyorum. Bir önemi var mı bunun? O gün olanları hatırlıyorum.
Belki tamamen değil; her ayrıntısıyla değil, ama önemli şeyleri hatırlıyorum
işte. Bu yeterli. Evet, tarih belirsizdi, ama bir yaz günüydü. Sıcağı bugün
bile hatırlıyorum. Son yılların en sıcak yazlarından biriydi hatta. Barajlar
kurumaya yüz tutmuş, bazı illerde insanlar yağmur duası etmeye başlamıştı.
Doğrusu, o zamanlar… keyifliydi. İçinde bulunmaktan zevk aldığım bir arkadaş
grubum vardı. Sıklıkla başkalarıyla dalga geçerdik. Yağmur duasına çıkanlar da
o günlerde uğraşmaktan zevk aldığımız yeni kurbanlarımızdı. Ancak en büyük
düşmanımız yazdan nefret edenlerdi. Tüm gün boyu sıcaktan dert yananlar, güneşe
laf atanlar… Tiksiniyorduk onlardan. İnsan yazdan nasıl nefret ederdi ki?
Üniversitenin
ilk yılımın sonlandıran yazdı o yaz. Bir başka özelliği de buydu. Anılarla dolu
bir dönem sonlanmıştı. Hayat ciddi yüzünü henüz göstermemiş yahut ben görmeyi
reddetmiştim. Gençtim, aptaldım; tüm klişeleri, içimde gelişen çocuklarmışçasına
benimsemiştim. Belki de benimsememiştim, hepsini parazit gibi taşıyordum, emin
değilim. Nihayetinde… güzeldi işte.
Neden şimdi
rahatsız hissettim, Serap? Sen hayatıma girmeden önce de mutluydum. Bunu
söylemekten dahi beni neden rahatsız hissettiriyor? Saçma gelecek belki ama
bundan rahatsız olmak da rahatsız ediyor beni. Bağımsızlığıma düşkünüm,
bilirsin. Ondan dolayı böyleyim sanırım. Ama dayanamayacak da değilim. Senden
önce de mutluydum. Senden sonrası ise… Her şey vardı. Yaşam, tam manasıyla, o
gün başladı.
Perşembe’ydi.
Böyle eskiye dalınca günü de hatırladım. Öğle yemeği için staj yaptığım yerden
çıkmıştım. Osman Ağabey, öğle yemeği için iki saat izin vermişti. Çünkü iki gün
önce oğluna matematik çalıştırmıştım. Çok bildiğimden değil, Serap; çocuk çok
aptaldı. Basit şeyleri anlatmak için saatlerce uğraşmam gerekmişti. Bunu Osman
Ağabey’e hiç söylemedim. Bir zamanlar bunun bir çeşit… erdemden
kaynaklandığını düşünmekten zevk alırdım: Yücelik etmiştim. Aptallıktı,
biliyorum. Sana aptallıklarımı anlatmaya gerek yok gerçi, senden daha iyi kim
bilebilir onları?
Sokak
yemeklerini hep sevdim. Büfeler aşıklarımdı. Fakat ortamları, sokağa saçılmış
masaları; hepsi beni çok gererdi. Köfteci Necip’in Yeri… Küçük bir salonu
vardı; iki masa anca sığardı. Tek masa atarlardı. Müşteriler daha çok dışarıda
buyur edilirdi. Büfeyi Necip değil de oğlu Rasim işletirdi. Beni de severdi.
Daima içeride otururdum. Köfte ekmeğimi yerken de onunla sohbet ederdim. Tuhaf
bir adamdı doğrusu. Ondan beklemediğim düşüncelere sahipti. Bir keresinde, “Yerinde
olmak için neler vermezdim.” diyerek iç çekmişti. Neden böyle düşündüğünü
sormadım. Nasıl tepki vermem gerektiğini kestiremeyeceğim şeyler anlatacağından
çekinmiştim.
Her ne kadar
Rasim’in sohbetini sevsem de o küçük salonda güvende hissetmezdim. Bir kale
gibiydi orası benim için. Evet, dışarıda oturamazdım. İnsanlar gelip geçerken,
yemeğime bakarken, nasıl rahat bir şekilde yiyebilirdim ki? İçerisi ise fazla
dardı, müşteriler hesap ödemeye girip çıktıkça temiz hava gittikçe azalırdı.
Öte yandan, onlar düşmanımdı ve ben kalemde kapana kısılmış gibiydim. Her biri
önce içeri giriyor, hesabı ödeyeceğine dair bir işaret yapıyor, -bu bazen basit
bir jest, bazen sözde bir öksürme, bazen ise kibar bir sesleniş oluyordu-
kasadaki Burhan hesabı söylerken, bekleyen müşteri ıslak mendille ellerini
siliyor, bir kürdan alıyor belki, sildiği ellerini kokluyor, boynuna dokunuyor
sonra, nazikçe sürmeye çalışıyor sanki. Bütün bu anlamsızlıkların sonunda ise,
çıkmadan hemen önce, bana bakıyor. Yemeğime, onu nasıl yediğime. Yemek
boğazımda kalıyor sanki. Rahatsızlık bir anda içimde patlıyor. Hedefe ulaşmadan
patlayan bir havan mermisi gibi. İçim daralıyor, genişliyor, mavilikler
kırmızılarla bölünüyor... Muhtemelen içimde, izlemesi pek keyifli bir yıkım
gerçekleşiyor.
Serap, başka
nasıl anlatabilirim sana? Ne dememi bekliyordun? Ancak böyle anlatacaktım. Uzun
uzun ve anlamsız detaylarla. Başka türlüsü tatmin eder miydi ki seni? Hem kaç
yıl geçti? Yirmi yıl… En az yirmi yıl, değil mi? Elbette, önce bu yıkımdan
bahsetmeliydi. Çünkü ancak bu rahatsızlığımı ne kadar ciddiye aldığımı tamamen
anladığında, sana duyduğum ilk nefreti anlayabilirsin. Ama sen bütün bunları
zaten biliyorsun, değil mi? Neyse…
Keyifli bir
şekilde geldim o gün. İki saat izin… Önce yemeğimi yer, sonra çarşıyı turlarım,
diyordum. Köşedeki kozmetikçiye yeni bir kız gelmişti. Tatlı, kısa boylu bir
kızdı. Çiçekli etekler giyerdi. Bacakları süt beyazdı; dizine inen eteğiyle
uyum içinde güneş altında parlardı. Hoş bir gülümseme takınırdı yüzüne, ama bu
sahteydi. Bazen, yani gerçekten güldüğü zamanlar, dişleri görünürdü. Bana böyle
güldüğü olurdu. Bundan cesaret almıştım. İşte o gün, onu görmeye giderim ve
belki o da beni görmek ister, diye umut ediyordum.
Ama... sen
oradaydın. Köftecide yani. İçeri geçmiştin. Masamı kapmıştın. Sana şöyle bir
bakmadım bile; sadece sinirlendim. Öfkeden kudurdum. İçim fokurdadı
sanki. Her şey birdenbire oldu. Her şeyden nefret ettim. En çok da
senden. Ama bir şey demedim, çıktım öylece. Düşmanlar yurdumu basmıştı, kalem
düşmüştü. Evsiz barksız, mutsuz ve açtım. Rasim arkamdan seslenmişti ama
takmamıştım. Arkamı dönsem, onu dinlesem, onun kardeşi olduğunu ve o masayı
benim için tuttuğunu öğrenecektim. Ama bilirsin ne kadar fevri olduğumu. Arkama
bakmadım. Böylece bu yanlış anlaşılmanın çözümü ertelenmiş oldu. O gün o
kozmetikçiye gitmedim. Ne de başka bir gün…
Bu kadar şeyin
üstüne, ertesi gün seni yine o masada görünce, senden iki kat daha fazla nefret
etmemi anlarsın diye düşünüyorum, Serap. Etmiştim gerçekten. Keşke ölse, demiştim
kendi kendime. Fakat bu sefer Rasim dışarıdaki masalardan birinde, tanıdık bir
müşteriyle konuşuyordu. Ben daha uzaklaşamadan beni görmüştü. Bana gülmüş,
yanıma gelmiş, beni içeri çekmiş, senin onun kardeşi olduğu söylemişti:
“Yahu dur, kaçma
hemen. Serap bu, kız kardeşim. Arka sokaktaki dershaneye başladı geçende.
Okuduğu bölümden memnun değil miymiş neymiş, anlamadım. O da saçma düşüncelere
sahip senin gibi. Yemek yemeye buraya geliyor. Ben de senin masanda
bekletiyorum onu. Hem senin yerini tutuyor hem de bana yarenlik ediyor.
Dershane çok bunaltıyormuş onu, öyle dedi. Anlayacağın o da faydalanıyor bu
işten.”
Böylece sana
bakmıştım. İlk kez. Uzun, genç bir yüzün vardı. Biraz esrarlı bakıyordun sanki.
Ya da ben öyle görmüştüm. Ne de olsa düşman olmadığı ortaya çıkan bir düşmandın
sen. Giz başka kime bu kadar yakışırdı? Siyah saçların uzundu, beline kadar
kıvrım kıvrım iniyordu. Toplamamış, özgür bırakmıştın onlar. Sen ayağa kalkıp,
gülerek yanımıza gelirken, bir tutam saçın, en sevdiğim masama boylu boyunca
süzülmüştü. Krallığımı işaretlemiştin sanki.
Boyun da uzundu.
Göz göze gelmekten kaçınmak mümkün değildi. -En azında o an için değildi;
yıllar içinde, nasıl kaçıracağımı, senden nasıl saklanacağımı da öğrenecektim
elbet.- Gözlerin yeşildi. Büyük göz bebeklerin vardı. Burnun ise kısa ve
sivriydi. Ucunda eski bir yaranın izleri vardı. Dediğine göre bir salıncağın
zinciri çizmişti. -Böyle bir şey ancak senin başına gelirdi zaten; bunu da
sonraları anlayacaktım.- Dudakların ince, asimetrikti. Silik çatlaklarla
çevrelenmişti. Yanakların soluk bir renge bürünmüş, kaşların çatık, düşmanca
bir pozisyon takınmıştı. Seni nasıl da delice incelemiştim! Şu an
hatırlamadığım pek çok şey daha geçmişti aklımdan. Pek azı normaldi.
Kusurlardan oluşan methiyeler... Şimdi hepsi gitti, hiçbir şey kalmadı geriye.
Hayır, aptallık ediyorum, doğru değil bu. Omzumda bir ağırlık hissediyorum...
Rasim bir
sipariş üzerine tezgahına dönüp bizi yalnız bıraktığında, “Masa aşığı
psikopatla tanışabildim sonunda!” demiştin coşkuyla. Dudakların alayla
kıvrılmış, gözlerin küçümser bir tavır takınmıştı. Fakat öte yandan samimi
gelmiştin bana. Doğrudandı ifadelerin; kaygısızdı. Sonra Rasim’e derse yetişmen
gerektiğini söylemiş ve çantanı vermesini söylemiştin. O tezgahın altından
çıkardığı çantayı sana verirken, birbirinize akşam eve erken gitmekle ilgili
sözde tehditlerde bulunurken ve dahi parmaklarını masama sürterek yanımdan
geçerken, bana hiç bakmamıştın. Sadece kapıdan çıkıp da sola dönünce, bir an
için, yüzün beyaz duvarın arkasında kalmadan önce, gözlerin beni bulmuştu.
Saçların ani rüzgarla yüzüne vurmuş, gözlerin kısılmıştı. Gülümser gibi bir ifaden
vardı. Diğer düşmanlarımdan biri olmadığını anlamıştım. Derince iç çektiğimi
hatırlıyorum, göğsüm ısınmıştı şimdiki gibi; yeni bir düşman kazanmıştım.
*
Oda, üstündeki
sessizliği atmıştı. Sanki her bir parçası bağırıyordu. Ortadaki, bir bütün oluşturmuş
iki insanın sessizliğiydi bu ses. Biraz eskimişti, çatlaktı, yitikti ve
uzaktandı; ama nihayetinde oradaydı. Kısacık bir anın içinde hapsolmuştu.
Bir çiftin aşk-nefret ilişkisinin güzel bir özeti olmuş. Rutin delisi, rutine o kadar bağlı ki her şeyin en ince detayına kadar aynı kalmasını isteyen, kendi huzur bölgesine (ecnebinin de dediği gibi comfort zone) aşık bir adamın bölgesini kaybetmesi gerekli ayrıntılarla çok iyi işlenmiş. Sonra düşmanını tanıması ve peşinden gelen katharsis anı...
YanıtlaSilKontrol delisi birinin kontrol altına alındığı, bunun da farkında olup ne çekip gidecek cesareti, ne de bunu kabullenecek özveriyi bulabilen bir adamın trajik bir öyküsü...
Elinize sağlık.
Buna başka başka yerlerden cevap verdim ama şimdi burada cevapsız görünce kendimi çok kötü hissettim. Affına sığınıyor, eskilerden birikerek gelen teşekkürlerimi iletiyorum. <3
Sil