25 Nisan 2020 Cumartesi

kısacık bir anın içinde



Oda, bir sessizliğin ağırlığını taşıyordu. Bir salondu burası. Geniş bir koltuk göze çarpıyordu; rahat olduğu her halinden belliydi. Perdeler kapalıydı. Ortadaki sehpa, belirsiz bir zamanda kaydırılmış, koltuğa yanaştırılmıştı. Böylece oluşturulan boşluğa kalın bir battaniye serilmişti. Battaniyenin üstünde iki kişi, bağdaş kurmuş, başlarını birbirlerinin omuzlarına dayamışlardı. Kadının saçları yer yer beyazlara bulanmıştı; adamın saçları yoktu, çenesiyle boynu arasında yer alan seyrek sakallar, yüzündeki tek tüylerdi. Adam ağlıyor, omuzları soluklarına uygun bir ritimle sallanıyordu. Kadın dirayetliydi. Adamın gözyaşlarını hissediyor, sallanan vücudu yüzünden kafasıyla omzuna yaptığı baskı canını acıtıyordu. Uyarmak istemedi. Fiziksel bir acı kurtuluştu onun için; fakat hiçbir kurtuluşun daimî olmadığını bilecek kadar yaşamıştı. Bir şeyler söylemesi gerektiğini biliyordu.

“Ümit?” dedi kadın. Ses tonu usul ve yumuşaktı; adamın göğsüne doğru indi, yavaşça çarptı oraya, ısıttı orayı.
“Evet?” dedi adam, titremelerinin arasından. Derince bir soluk aldı. Bu ses bile ona iyi gelmişti. “Ah, Serap,” diye inledi. “Keşke hiç susmasan!”
Kadın umursamadan devam etti: “Beni ilk ne zaman görmüştün, hatırlıyor musun?”
Adam gülümsedi. Cevap vermeden önce, kıvrılan dudaklarının aralanmasına, ağzının heyecanla açılmasına müsaade etti ve bu sırada kadın geri çekildi, manzaranın tadını çıkarmak istiyordu.
“Hatırlıyorum,” dedi Ümit kısa bir süre sonra, gülümsemesi yayıldı. “Tabii ki hatırlıyorum!” diye devam etti coşkuyla, “Düşmanlarımın arasındaydın!”

*

Belirsiz bir sabahtı. Tarihi tam hatırlamıyorum. Bir önemi var mı bunun? O gün olanları hatırlıyorum. Belki tamamen değil; her ayrıntısıyla değil, ama önemli şeyleri hatırlıyorum işte. Bu yeterli. Evet, tarih belirsizdi, ama bir yaz günüydü. Sıcağı bugün bile hatırlıyorum. Son yılların en sıcak yazlarından biriydi hatta. Barajlar kurumaya yüz tutmuş, bazı illerde insanlar yağmur duası etmeye başlamıştı. Doğrusu, o zamanlar… keyifliydi. İçinde bulunmaktan zevk aldığım bir arkadaş grubum vardı. Sıklıkla başkalarıyla dalga geçerdik. Yağmur duasına çıkanlar da o günlerde uğraşmaktan zevk aldığımız yeni kurbanlarımızdı. Ancak en büyük düşmanımız yazdan nefret edenlerdi. Tüm gün boyu sıcaktan dert yananlar, güneşe laf atanlar… Tiksiniyorduk onlardan. İnsan yazdan nasıl nefret ederdi ki?

Üniversitenin ilk yılımın sonlandıran yazdı o yaz. Bir başka özelliği de buydu. Anılarla dolu bir dönem sonlanmıştı. Hayat ciddi yüzünü henüz göstermemiş yahut ben görmeyi reddetmiştim. Gençtim, aptaldım; tüm klişeleri, içimde gelişen çocuklarmışçasına benimsemiştim. Belki de benimsememiştim, hepsini parazit gibi taşıyordum, emin değilim. Nihayetinde… güzeldi işte.

Neden şimdi rahatsız hissettim, Serap? Sen hayatıma girmeden önce de mutluydum. Bunu söylemekten dahi beni neden rahatsız hissettiriyor? Saçma gelecek belki ama bundan rahatsız olmak da rahatsız ediyor beni. Bağımsızlığıma düşkünüm, bilirsin. Ondan dolayı böyleyim sanırım. Ama dayanamayacak da değilim. Senden önce de mutluydum. Senden sonrası ise… Her şey vardı. Yaşam, tam manasıyla, o gün başladı.

Perşembe’ydi. Böyle eskiye dalınca günü de hatırladım. Öğle yemeği için staj yaptığım yerden çıkmıştım. Osman Ağabey, öğle yemeği için iki saat izin vermişti. Çünkü iki gün önce oğluna matematik çalıştırmıştım. Çok bildiğimden değil, Serap; çocuk çok aptaldı. Basit şeyleri anlatmak için saatlerce uğraşmam gerekmişti. Bunu Osman Ağabey’e hiç söylemedim. Bir zamanlar bunun bir çeşit… erdemden kaynaklandığını düşünmekten zevk alırdım: Yücelik etmiştim. Aptallıktı, biliyorum. Sana aptallıklarımı anlatmaya gerek yok gerçi, senden daha iyi kim bilebilir onları?

Sokak yemeklerini hep sevdim. Büfeler aşıklarımdı. Fakat ortamları, sokağa saçılmış masaları; hepsi beni çok gererdi. Köfteci Necip’in Yeri… Küçük bir salonu vardı; iki masa anca sığardı. Tek masa atarlardı. Müşteriler daha çok dışarıda buyur edilirdi. Büfeyi Necip değil de oğlu Rasim işletirdi. Beni de severdi. Daima içeride otururdum. Köfte ekmeğimi yerken de onunla sohbet ederdim. Tuhaf bir adamdı doğrusu. Ondan beklemediğim düşüncelere sahipti. Bir keresinde, “Yerinde olmak için neler vermezdim.” diyerek iç çekmişti. Neden böyle düşündüğünü sormadım. Nasıl tepki vermem gerektiğini kestiremeyeceğim şeyler anlatacağından çekinmiştim.

Her ne kadar Rasim’in sohbetini sevsem de o küçük salonda güvende hissetmezdim. Bir kale gibiydi orası benim için. Evet, dışarıda oturamazdım. İnsanlar gelip geçerken, yemeğime bakarken, nasıl rahat bir şekilde yiyebilirdim ki? İçerisi ise fazla dardı, müşteriler hesap ödemeye girip çıktıkça temiz hava gittikçe azalırdı. Öte yandan, onlar düşmanımdı ve ben kalemde kapana kısılmış gibiydim. Her biri önce içeri giriyor, hesabı ödeyeceğine dair bir işaret yapıyor, -bu bazen basit bir jest, bazen sözde bir öksürme, bazen ise kibar bir sesleniş oluyordu- kasadaki Burhan hesabı söylerken, bekleyen müşteri ıslak mendille ellerini siliyor, bir kürdan alıyor belki, sildiği ellerini kokluyor, boynuna dokunuyor sonra, nazikçe sürmeye çalışıyor sanki. Bütün bu anlamsızlıkların sonunda ise, çıkmadan hemen önce, bana bakıyor. Yemeğime, onu nasıl yediğime. Yemek boğazımda kalıyor sanki. Rahatsızlık bir anda içimde patlıyor. Hedefe ulaşmadan patlayan bir havan mermisi gibi. İçim daralıyor, genişliyor, mavilikler kırmızılarla bölünüyor... Muhtemelen içimde, izlemesi pek keyifli bir yıkım gerçekleşiyor.

Serap, başka nasıl anlatabilirim sana? Ne dememi bekliyordun? Ancak böyle anlatacaktım. Uzun uzun ve anlamsız detaylarla. Başka türlüsü tatmin eder miydi ki seni? Hem kaç yıl geçti? Yirmi yıl… En az yirmi yıl, değil mi? Elbette, önce bu yıkımdan bahsetmeliydi. Çünkü ancak bu rahatsızlığımı ne kadar ciddiye aldığımı tamamen anladığında, sana duyduğum ilk nefreti anlayabilirsin. Ama sen bütün bunları zaten biliyorsun, değil mi? Neyse…

Keyifli bir şekilde geldim o gün. İki saat izin… Önce yemeğimi yer, sonra çarşıyı turlarım, diyordum. Köşedeki kozmetikçiye yeni bir kız gelmişti. Tatlı, kısa boylu bir kızdı. Çiçekli etekler giyerdi. Bacakları süt beyazdı; dizine inen eteğiyle uyum içinde güneş altında parlardı. Hoş bir gülümseme takınırdı yüzüne, ama bu sahteydi. Bazen, yani gerçekten güldüğü zamanlar, dişleri görünürdü. Bana böyle güldüğü olurdu. Bundan cesaret almıştım. İşte o gün, onu görmeye giderim ve belki o da beni görmek ister, diye umut ediyordum.

Ama... sen oradaydın. Köftecide yani. İçeri geçmiştin. Masamı kapmıştın. Sana şöyle bir bakmadım bile; sadece sinirlendim. Öfkeden kudurdum. İçim fokurdadı sanki.  Her şey birdenbire oldu. Her şeyden nefret ettim. En çok da senden. Ama bir şey demedim, çıktım öylece. Düşmanlar yurdumu basmıştı, kalem düşmüştü. Evsiz barksız, mutsuz ve açtım. Rasim arkamdan seslenmişti ama takmamıştım. Arkamı dönsem, onu dinlesem, onun kardeşi olduğunu ve o masayı benim için tuttuğunu öğrenecektim. Ama bilirsin ne kadar fevri olduğumu. Arkama bakmadım. Böylece bu yanlış anlaşılmanın çözümü ertelenmiş oldu. O gün o kozmetikçiye gitmedim. Ne de başka bir gün…

Bu kadar şeyin üstüne, ertesi gün seni yine o masada görünce, senden iki kat daha fazla nefret etmemi anlarsın diye düşünüyorum, Serap. Etmiştim gerçekten. Keşke ölse, demiştim kendi kendime. Fakat bu sefer Rasim dışarıdaki masalardan birinde, tanıdık bir müşteriyle konuşuyordu. Ben daha uzaklaşamadan beni görmüştü. Bana gülmüş, yanıma gelmiş, beni içeri çekmiş, senin onun kardeşi olduğu söylemişti:
“Yahu dur, kaçma hemen. Serap bu, kız kardeşim. Arka sokaktaki dershaneye başladı geçende. Okuduğu bölümden memnun değil miymiş neymiş, anlamadım. O da saçma düşüncelere sahip senin gibi. Yemek yemeye buraya geliyor. Ben de senin masanda bekletiyorum onu. Hem senin yerini tutuyor hem de bana yarenlik ediyor. Dershane çok bunaltıyormuş onu, öyle dedi. Anlayacağın o da faydalanıyor bu işten.”

Böylece sana bakmıştım. İlk kez. Uzun, genç bir yüzün vardı. Biraz esrarlı bakıyordun sanki. Ya da ben öyle görmüştüm. Ne de olsa düşman olmadığı ortaya çıkan bir düşmandın sen. Giz başka kime bu kadar yakışırdı? Siyah saçların uzundu, beline kadar kıvrım kıvrım iniyordu. Toplamamış, özgür bırakmıştın onlar. Sen ayağa kalkıp, gülerek yanımıza gelirken, bir tutam saçın, en sevdiğim masama boylu boyunca süzülmüştü. Krallığımı işaretlemiştin sanki.

Boyun da uzundu. Göz göze gelmekten kaçınmak mümkün değildi. -En azında o an için değildi; yıllar içinde, nasıl kaçıracağımı, senden nasıl saklanacağımı da öğrenecektim elbet.- Gözlerin yeşildi. Büyük göz bebeklerin vardı. Burnun ise kısa ve sivriydi. Ucunda eski bir yaranın izleri vardı. Dediğine göre bir salıncağın zinciri çizmişti. -Böyle bir şey ancak senin başına gelirdi zaten; bunu da sonraları anlayacaktım.- Dudakların ince, asimetrikti. Silik çatlaklarla çevrelenmişti. Yanakların soluk bir renge bürünmüş, kaşların çatık, düşmanca bir pozisyon takınmıştı. Seni nasıl da delice incelemiştim! Şu an hatırlamadığım pek çok şey daha geçmişti aklımdan. Pek azı normaldi. Kusurlardan oluşan methiyeler... Şimdi hepsi gitti, hiçbir şey kalmadı geriye. Hayır, aptallık ediyorum, doğru değil bu. Omzumda bir ağırlık hissediyorum...

Rasim bir sipariş üzerine tezgahına dönüp bizi yalnız bıraktığında, “Masa aşığı psikopatla tanışabildim sonunda!” demiştin coşkuyla. Dudakların alayla kıvrılmış, gözlerin küçümser bir tavır takınmıştı. Fakat öte yandan samimi gelmiştin bana. Doğrudandı ifadelerin; kaygısızdı. Sonra Rasim’e derse yetişmen gerektiğini söylemiş ve çantanı vermesini söylemiştin. O tezgahın altından çıkardığı çantayı sana verirken, birbirinize akşam eve erken gitmekle ilgili sözde tehditlerde bulunurken ve dahi parmaklarını masama sürterek yanımdan geçerken, bana hiç bakmamıştın. Sadece kapıdan çıkıp da sola dönünce, bir an için, yüzün beyaz duvarın arkasında kalmadan önce, gözlerin beni bulmuştu. Saçların ani rüzgarla yüzüne vurmuş, gözlerin kısılmıştı. Gülümser gibi bir ifaden vardı. Diğer düşmanlarımdan biri olmadığını anlamıştım. Derince iç çektiğimi hatırlıyorum, göğsüm ısınmıştı şimdiki gibi; yeni bir düşman kazanmıştım.

*

Oda, üstündeki sessizliği atmıştı. Sanki her bir parçası bağırıyordu. Ortadaki, bir bütün oluşturmuş iki insanın sessizliğiydi bu ses. Biraz eskimişti, çatlaktı, yitikti ve uzaktandı; ama nihayetinde oradaydı. Kısacık bir anın içinde hapsolmuştu.



2 yorum:

  1. Bir çiftin aşk-nefret ilişkisinin güzel bir özeti olmuş. Rutin delisi, rutine o kadar bağlı ki her şeyin en ince detayına kadar aynı kalmasını isteyen, kendi huzur bölgesine (ecnebinin de dediği gibi comfort zone) aşık bir adamın bölgesini kaybetmesi gerekli ayrıntılarla çok iyi işlenmiş. Sonra düşmanını tanıması ve peşinden gelen katharsis anı...

    Kontrol delisi birinin kontrol altına alındığı, bunun da farkında olup ne çekip gidecek cesareti, ne de bunu kabullenecek özveriyi bulabilen bir adamın trajik bir öyküsü...

    Elinize sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Buna başka başka yerlerden cevap verdim ama şimdi burada cevapsız görünce kendimi çok kötü hissettim. Affına sığınıyor, eskilerden birikerek gelen teşekkürlerimi iletiyorum. <3

      Sil

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...