Gri gökyüzü. Mavi deniz. Yol.
“Şöyle bir bıraksam kendimi, kapıyı açıp, öylece, birdenbire, yola?” diye düşündü. Önce yola çarpar, sonra bayağı bir sürüklenir, en son kıyıdan denize düşerdi herhalde. İşte böyle yaptı hesabını. Kapıyı açtı. Direksiyonu bıraktı. Kendini yola bıraktı. Büyük bir acı karşıladı önce, ardından hissizlik aldı başını, bir tuhaftı şimdi. Bir tuhaf, bir başka tuhaf…
“Şöyle bir bıraksam kendimi, kapıyı açıp, öylece, birdenbire, yola?” diye düşündü. Önce yola çarpar, sonra bayağı bir sürüklenir, en son kıyıdan denize düşerdi herhalde. İşte böyle yaptı hesabını. Kapıyı açtı. Direksiyonu bıraktı. Kendini yola bıraktı. Büyük bir acı karşıladı önce, ardından hissizlik aldı başını, bir tuhaftı şimdi. Bir tuhaf, bir başka tuhaf…
Uyandığında nerede olduğunu anlayamadı. Zihninde birkaç imge belirdi, o imgeler bir tür sahneye dönüştü. Bir hastane odası oldular, insanlar vardı o odada; görüntüler güneşe dönüştüler. Hepsi ayrılmış, sonra birleşmiş, birileri üstlerine sarı boya dökmüş, sonrası havalanıp, ısınmaya başlamışlardı. Görüntüler değiştikçe değişti. Lav oldular hemen sonra ve sonra ve sonra… Sarp bir kayaya yaslanmış, bir şeyler planlıyordu. Sonra düştü. Kaya kaydı sırtından, önce bacakları kaydı. Baldırları ezildi, asker pantolonu yırtıldı, derisini yardı kaya parçaları.
Bir masada oturuyordu. Garip bir masaydı bu. Sarıya boyanmıştı. Ama üstündeki aşınmalardan bunun uzun süre önce olduğu anlaşılıyordu. Çirkindi. Durmaksızın sallanıyordu sonra. Üstüne kondurulmuş bardağın içindeki kötü kokulu şarap, bir sağa bir sola gidip geliyordu. Karşısında bir kadın oturuyordu. O da bardağa odaklanmıştı. Arkada alçak perdeden söylenen şarkı, ortama gülünç bir hava katıyordu. Güldü. Kadın birden bir kahkaha koyverdi. Kalktı yerinden, öylece dans etti salına salına. Saçları havalandı. Durdu. Yaklaşmaya başladı. Adımları ayarsızdı. Ayaklarının altında tarlalar bitiyormuş gibiydi. Yahut aniden fark ettiği üzere; kadın bir güzellemeden ibaretti. Tarlalar yoktu. “Oysa ne gerek vardı ki zaten tarlalara?” diye düşündü. “Ben de bir tuhaf oldum. Sanki abartıdan ibaretim…”
Salon kendiliğinden belirdi. Duvarlar dimdik dikeldi. Aralarından sızan güneş, azaldıkça bitti. Sarı bir renk aldı duvarlar. Tablolar yakıştırıldı. Kendini, şimdi bir salona benzeyen büyük odanın ortasında buldu. Eski bir sehpa ayağını inceliyordu. Birileri vaktiyle bu sehpayı kaldırmıştı. Sonra koyarken, altında dikkat etmemiş ve yolundan geçmekte olan bir karıncayı ezmişti. Karınca şimdi oradaydı. Sehpa ayağının tekinde, hala yaşıyormuş gibiydi. Sehpayı iyice yükseğe kaldırdı, bedenini büktü. O tek ayağın altında girdi. Sehpayı indirdi. Karıncadan bir inilti yükseldi. İnledi. Sehpanın ayağının altındaki yaşam bir tuhaftı. Bunda eşine az rastlanır bir güzellik buldu.
Güneş ısıtıyordu. Bir yaz günüydü. Küçük bir yamacın hemen zirvesinde kök salmış bir çınarın altındaydı. Sırtını ağaca dayamıştı. Ayaklarını şöyle bir uzatmış, çimenlere yaymıştı. Öylece etrafını izliyordu. Hemen sonra, ona emredilmişçesine, bacaklarının altına girmiş sinsi şeye elini uzattı. O karanlık dehlizde bir taş buldu. Kırık bir taştı bu. Ama konuşuyordu. Aslında henüz konuşmamıştı, ama konuştuğu bilgisi, tüm dünyaca biliniyordu sanki. “Merhaba,” dedi taşa. Taş, “Merhaba!” dedi neşeyle.
“Burada ne arıyorsun?”
“Sen ne arıyorsan onu.”
“Doğrusunu istersen, ne aradığımı bilmiyorum. Bu ağaca sırtımı vermek bana güvende hissettirir herhalde, diye düşündüm. Görüyorsun ya, kendimi burada buldum. Öylece yani.”
Taştan kısa kıkırdamalar yükseldi.
“Buraya gelenlerin hikayesi hep aynıdır. Ulu çınarın gölgesi çeker kimini, serinlemek isterler. Güneş burada biraz fazla ısıtır. Bazıları sadece çimlere uzanmak, ama bunu insani bir duygunun etkisiyle, yamacın en tepesinde yapmak isterler. Bazıları senin gibi çınara dayanmak ister. Uzaktan pek güvenli görünür çınar. Yakından serttir. Rahatsız eder. Bazıları da işte o rahatsızlığı arzular. Onlar için bu dayanılmaz bir meraktır. Devamlı bir uyanıklık düşlerler. Bazıları için ise bu bir düşten ibarettir. Gerçek olduğunu kanıtlama arzusu o kadar büyüktür ki içlerinde, kendilerini burada bulurlar. Ah, sonra gerçek olmaması için yalvarmaya başlarlar. Biliyor musun, bazen onlara acırım.”
İstemsizce sordu: “Hangilerine?”
“Hepsine. Ayırt etmem mümkün mü? Gerçi hepsi bir şekilde benden rahatsız olmayı başarır. Ama henüz beni tepeden atacak bir ruh tırmanmadı buraya.”
“Ya başkaları?” diye sordu. “Herkes çıkar mı buraya? Ya öylece gelip gidenler? Çünkü onlardan biri olacaktım az kala. Belki de geçip giderdim: Yoluma devam etmeyi düşündüm. Sonra yorulduğumu hissettim. Şimdi neden öyle yapmadım, geçip gitmedim, diye düşünüyorum tekrar, ama bir cevaba ulaşamıyorum. Yorulduğumdan emin değilim. Bir yanılsamaydı belki de. Belki de başka bir yol yoktu? Amma aptal oldum. Orada işte; al, orada bir yol, şurada da var, işte bir tane daha... Bazıları sadece geçip gitmez mi?”
“Kimse sadece geçip gitmez. Yani… Bir bakıma. Kaç tane yol olursa olsun.”
Şaşırdı. Aynı zamanda biraz sinirlenmişti. Bilmeceye ayıracak vakti yokmuş gibi hissediyordu. “Nasıl yani?”
“Tüm yollar, evet, gördüğün o çamurlu yol, şuradaki, öteki, çalılıklarla bezenmiş olan ve diğerleri, senin göremediklerin bile, evet, hepsi; hepsi dönüp dolaşır bu yamaca varır. Sorarsan neden diye, bilmiyorum.. Çünkü bu gerçektir. Evet, bazıları bu yamacı ilk gördüğünde çıkmaz buraya. Bazıları fark etmez bile. Onlar için sadece önlerindeki yol vardır, ileriyi gördüklerinden pek emindirler. Ama o yollar da döner dolaşır buraya gelir. Sonra bu yamacı görürler. Ardına ulaşmak için yamacı tırmanmak mantıklı gelir. Oysa yamacın ardındaki yolun, geldikleri yol olduğundan habersizdirler.”
Bu sefer taş yerine o güldü. Önce kendisi, sonra taş şaştı buna. “Eh, yani,” dedi neşeli bir sesle. “En azından küçük bir-”
“Burada ne arıyorsun?”
“Sen ne arıyorsan onu.”
“Doğrusunu istersen, ne aradığımı bilmiyorum. Bu ağaca sırtımı vermek bana güvende hissettirir herhalde, diye düşündüm. Görüyorsun ya, kendimi burada buldum. Öylece yani.”
Taştan kısa kıkırdamalar yükseldi.
“Buraya gelenlerin hikayesi hep aynıdır. Ulu çınarın gölgesi çeker kimini, serinlemek isterler. Güneş burada biraz fazla ısıtır. Bazıları sadece çimlere uzanmak, ama bunu insani bir duygunun etkisiyle, yamacın en tepesinde yapmak isterler. Bazıları senin gibi çınara dayanmak ister. Uzaktan pek güvenli görünür çınar. Yakından serttir. Rahatsız eder. Bazıları da işte o rahatsızlığı arzular. Onlar için bu dayanılmaz bir meraktır. Devamlı bir uyanıklık düşlerler. Bazıları için ise bu bir düşten ibarettir. Gerçek olduğunu kanıtlama arzusu o kadar büyüktür ki içlerinde, kendilerini burada bulurlar. Ah, sonra gerçek olmaması için yalvarmaya başlarlar. Biliyor musun, bazen onlara acırım.”
İstemsizce sordu: “Hangilerine?”
“Hepsine. Ayırt etmem mümkün mü? Gerçi hepsi bir şekilde benden rahatsız olmayı başarır. Ama henüz beni tepeden atacak bir ruh tırmanmadı buraya.”
“Ya başkaları?” diye sordu. “Herkes çıkar mı buraya? Ya öylece gelip gidenler? Çünkü onlardan biri olacaktım az kala. Belki de geçip giderdim: Yoluma devam etmeyi düşündüm. Sonra yorulduğumu hissettim. Şimdi neden öyle yapmadım, geçip gitmedim, diye düşünüyorum tekrar, ama bir cevaba ulaşamıyorum. Yorulduğumdan emin değilim. Bir yanılsamaydı belki de. Belki de başka bir yol yoktu? Amma aptal oldum. Orada işte; al, orada bir yol, şurada da var, işte bir tane daha... Bazıları sadece geçip gitmez mi?”
“Kimse sadece geçip gitmez. Yani… Bir bakıma. Kaç tane yol olursa olsun.”
Şaşırdı. Aynı zamanda biraz sinirlenmişti. Bilmeceye ayıracak vakti yokmuş gibi hissediyordu. “Nasıl yani?”
“Tüm yollar, evet, gördüğün o çamurlu yol, şuradaki, öteki, çalılıklarla bezenmiş olan ve diğerleri, senin göremediklerin bile, evet, hepsi; hepsi dönüp dolaşır bu yamaca varır. Sorarsan neden diye, bilmiyorum.. Çünkü bu gerçektir. Evet, bazıları bu yamacı ilk gördüğünde çıkmaz buraya. Bazıları fark etmez bile. Onlar için sadece önlerindeki yol vardır, ileriyi gördüklerinden pek emindirler. Ama o yollar da döner dolaşır buraya gelir. Sonra bu yamacı görürler. Ardına ulaşmak için yamacı tırmanmak mantıklı gelir. Oysa yamacın ardındaki yolun, geldikleri yol olduğundan habersizdirler.”
Bu sefer taş yerine o güldü. Önce kendisi, sonra taş şaştı buna. “Eh, yani,” dedi neşeli bir sesle. “En azından küçük bir-”
Güzel bir hikaye. Karakterle beraber onun tekinsiz zihninde, köşelerden neler çıkacağını bilmeden gezinmek baş döndürücü. Bütün metin bölük pörçük hatırlanan bir rüya gibi. Tabi ki daha vurucu yazılabilir ancak güzel bir üslup çalışması olmuş.
YanıtlaSilElinize sağlık.
Çalışmaya katkı veren bu yorumumuz için müteşekkirim.
Sil