25 Kasım 2019 Pazartesi

iki kardeş



Dimitri ve Yegor

            İki kardeş, birliklerini uygun adım fakat biraz uzaktan takip ediyorlardı. Cepheden henüz iki saatlik uzaklıktaydılar ve yeni bir cepheye girmeden önce buldukları bu kısa anda birbirleriyle konuşmak, eski günleri yad etmek istemişlerdi. Bu yüzden uzun etmekten korkarak ama ne konuşacaklarından da tam emin olamayarak yan yana yürüyorlardı. Belki de konuşulması gereken belli bir şey yoktu. Sadece konuşmaktı önemli olan. İkisi de aynı anda düşündü bunu. Söze Dimitri girdi:
            “Evi hatırlıyor musun, Yegor?”
            Yegor, Dimitri’nin küçüğüydü. Sarı, uzun saçları gözlerinin önüne düşerdi sık sık. Dimitri, cephede onu ne zaman düşünse, aklına ilkin kardeşinin gözleri önüne düşen saçları gelirdi. Pek çok kez onları kesmesinin faydasına olacağını söylemiş, ama lafını dinletememişti. “Evden kalan tek şey.” derdi Yegor.
Yegor, saçlarını evi hatırlamak için uzatıyordu ve kesmeye hiç niyeti yoktu. Üstelik saçları gözlerinin önüne geldiği için nişan almakta zorlanıyordu. Birkaç kez sırf bu yüzden düşmanı ıskaladığını biliyordu. Ancak bu durumu pek önemsediği söylenemezdi, zaten başından itibaren hevesi yoktu bu savaşa. Ağabeyinin tutkusunu paylaşmıyor, bu işi sadece ailelerine gidecek maaşları için yapıyordu.  Ancak bu ıskalama işini başkaları da fark etmediği için şükretmeyi ihmal etmiyordu.
“Hatırlıyorum,” diye yanıtladı ağabeyini.
Dimitri üzgündü. “Ben hatırlamıyorum.” dedi. Kederi sesine yansımıştı. Aslında savaşın başlarında böyle değildi. Güneye inmeye başladıkları ilk gün bir kahraman olacakları hakkında şarkılar söylüyor, birlikteki arkadaşlarının dansına katılıyor, hatta onlardan da çok dans ediyordu. Neşesine diyecek yoktu. Aslında, Yegor, ağabeyini savaş yanlısı olarak addetmezdi. Dimitri’nin bu işte farklı bir amacı vardı. Aileleri fakirdi. Babaları henüz onlar çocukken ölmüş ve annelerini biçare bırakmıştı. Zaten o zamana dek gündeliğe giden zavallı kadın, cenazeyi karşılamak, kocasına karşı son görevini yerine getirmek amacıyla farklı işler yapmaya da başlamıştı. Bu işlere yörede kötü yol denirdi ve bu yüzden oralarda pek barınamamışlardı. Çocukluklarını sefalet ve seyahatler içinde geçirmişlerdi. Bu yüzden iki kardeş de doğru düzgün eğitim alamamışlardı. Dimitri, babaları ölmeden önce en azından okuma yazmayı öğrenmiş, vakti gelince Yegor’a da öğretmeyi ihmal etmemişti. Bu da pek bir fayda etmemişti. İki kardeş, her daim ağır işlerde çalıştılar. Ellerine geçen para, geçinmelerine ancak yetiyordu. Anneleri de işten hastalık kapınca her şey daha da kötü olmuştu. Bir de bunca kötülüğün üstüne Dimitri âşık olmuştu. Yokluk içinde, ailelerin rızası olmaksızın yapılan evlilik, huzurlarına huzur katmamıştı doğrusu. Rimma, babasıyla küsmüş, bu yüzden yataklara düşmüştü. Kızının hastalık haberi bile öfkeli babanın kalbini yumuşatmamıştı. “O sefili damadım olarak kabul etmem!” diye diretiyordu boyuna. Bu yüzden Dimitri bu savaşta bir kahraman olmayı kafaya koymuştu. Kayınbabasının karşısına geçip, “Kızın bir kahramanla evlendi, daha azıyla değil!” demek istiyordu. Yegor, ağabeyinin kayınbabasını pek önemsemediğinden emindi. Dimitri sadece Rimma’nın üzüntüsünü bitirmek istiyordu. Belki içten içe karısının pişman olmasından korkuyordu.  Pişman olup da giderse Dimitri ne yapardı? Yegor, bunu kestiremiyordu işte.
“Eh, küçük, derme çatma bir yerdi, beyaz tuğ- “
Dimitri güldü önce, “Hayır, aptal.” diye sözünü kesti. Sonra tekrar kasvetli havasına büründü: “Öyle değil. Yani evde bulunmanın nasıl bir şey olduğunu unuttum. Ama daha kötüsü; bunda bir güzellik buluyor, suçlu bir sevinç duyuyorum.”
“Nasıl yani?”
“Annemiz mesela. Eve girmeyi, onu uzanmış olduğu koltukta yarı ölü bulmayı unuttum. Nasıl bir histi? Fena olduğunu anımsıyor, ama o anda duyduğum üzüntü ve onu takip eden şefkati hiç mi hiç anımsayamıyorum. Sonra buna memnun oluyorum. Böylece üzülmeyi bırakabilirmişim gibi geliyor. Ancak, Yegor, sonra daha kötü, daha derin bir üzüntü içime çöküyor, ele geçiriyor orayı. Yakıyor. Ondan, sorumluluğumdan kaçıyormuşum gibi hissediyorum. Bizim için onca cefaya katlandı ve ben onu hatırlamaktan dahi kaçıyorum. Anlıyor musun?”
Yegor kafa sallamakla yetindi. Anlıyordu. Aynı şeyleri paylaşmıyordu, fakat anlıyordu. O annesini hiç de öyle hatırlamıyordu. Zihnindeki anı şöyleydi: Henüz babalarının ölümünden çok geçmemişken, bir pazar günü, akşama doğru, annesinin yabancı bir adamın arabasından indiğini görüyordu. Annesi ona yaklaşıyor, o güne dek görmediği kadar büyük bir gülümseme bahşediyor. İçi öyle sıcak oluyordu ki o an, zihnine birebir kazınıyordu sahne.
            “Sonra Rimma meselesi var. Ah, canım karıcığım! Nasıl sefil oldu benim yüzümden! Bakma öyle, biliyorum hiçbir zaman onaylamadın bu işi. Bu sefalet içinde, eve bir başka yük getirmek olarak gördün. Gerçi öyle düşünmezsin sen; bir kurban olarak gördün belki de… Başka birini daha üzmeye ne gerek var, demiştin bana bir gece. Çok sarhoştum, ama sözlerini hatırlıyorum. Hatırlıyorum çünkü hak vermiştim. Ama ne yaparsın, insan böyle işte Yegor, isteğinin peşinden gidiyor. İsteğim dünyanın en haklı, en kutsal davası gibi görünüyordu o günlerde. Hatta evlenince Tanrı bile beni kutsayacak sanıyordum. Her şey daha güzel olacaktı!”
            Yegor dayanamadı: “Şimdi de aynı yanılsama içindesin, ağabey. Bir kahraman olunca her şeyin düzelmesini bekliyorsun. Belki de yine Tanrının seni kutsayacağını düşünüyorsun. Rimma seni bir kahraman olarak karşılayacak, bey babası seni bağrına basacak… Geç bunları. Bir kahramanmış!..  Hiç inanmıyorum buna.”
            Dimitri durakladı. Yegor, onu incittiğini biliyordu. Ama dayanamamıştı işte. Bunca aptallığa, körlüğe ne gerek vardı, savaş yeterince çekilmezdi zaten.
            “Bunları neden söylüyorsun, bilmiyorum. Ama büyük bir yanılgı içindesin, sevgili kardeşim.” dedi Dimitri, kalp kırıklığı sesine vuruyordu. Sonra uzatmadı, adımlarını hızlandırıp Yegor’dan uzaklaştı.
            Yegor yeterince sıkkındı zaten. O da hiç uzatmadı, ağabeyinin yanına gitmedi. Küskünlükleri karşılıklıydı. Dimitri, Yegor’u cesaretini ve kalbini kırmakla suçlarken, Yegor onu körlük ve aptal hayallere dalmakla suçluyordu. İkisi de bunları birbirlerinin yüzlerine karşı söylemedi ama bir şekilde içlerindekileri biliyorlardı. Küslükleri iki gün sürdü, sonunda barıştılar. Yine de arada bir kızgınlık vardı. En azında Yegor, öyle hissediyordu. Ancak sonraları, yaklaşık bir hafta sonra, Güneylilerin yaptığı bir gece baskınında Dimitri ölünce, Yegor çok pişman olup, geceler boyu gizlice ağladı. “Bir kahraman gibi…” demişti ağabeyi, kendi kanında boğulmadan önce. Son sözleri bunlardı.

Yegor

            Yegor, Dimitri’nin ölümünden sonra iyice sessizleşti. Hüznün yükü artarak binmişti üstüne. Şimdi hem kardeşinin talihine, hem onu evde bekleyen karısına ne diyeceğine, hem de ağabeyinin maaşının kesilecek olmasına yanıyordu.
            Arkadaşları onu güldürmeye, neşelendirmeye çalışıyordu. Cephede öyle kahkahalar beklenmezdi aslında, ama onun halkı böyleydi işte. Onlara kızmıyordu Yegor. Sadece üzülüyordu. Kendisi için, onlar için üzülüyordu. Sık sık burada ne aradığını düşünüyor, sonra unutmasına kızıyordu. Vicdan azabı duyuyordu. Ağabeyi, araları kötüyken göçmüştü. Bu gerçek içini parçalıyordu. Sanki birileri içini oyuyormuş gibi geliyordu ona. Annesine ne diyecekti? Bunu anlatması gerekecek miydi? Söylemesi gerekirdi muhakkak. Hem anlatmasa bile annesi anlardı. “Canım,” derdi, “Kederinin sebebini biliyorum. Keder duymakta haklısın.” Haklısın mı? diye şaştı kendi kendine. Annesi kederini haklı bulmazdı asla; kederi haklı olsa bile. O şefkatliydi. Ne olursa olsun affederdi Yegor’unu. “Yoksa onu unutuyor muyum?” diye düşündü kendi kendine. Birden bu düşünce onu öyle bir üşüttü ki yamalı kabanına iki kat sarındı. Şimdi hem üşüyor hem korkuyordu. Dimitri gibi unutuyor olmaktan korkuyordu. Dimitri’yi öldüren unutmaktı belki de? “Hayır, hayır,” diye direndi, “Unutamam. Unutamam!”
            Günler günleri takip etti. Savaş lehlerine sonuçlar vermeye başlamıştı. Dimitri’nin ölümünden bir ay sonra, Dimitri’nin öldüğü kasaba da dahil olmak üzere pek çok yer ele geçirilmişti. Maaşlara teşvik amaçlı zam gelmişti. Yegor’u bu haber pek mutlu etmişti doğrusu. Üstelik: Eğer üstleri yanılmıyorsa, devlet ağabeyinin maaşını doğrudan kesmeyip, dörtte birini hala ödüyor olsa gerekmiş. Bu iki haberi aynı gün almasının şerefine o akşam arkadaşlarına katılmış ve bir güzel içmişti. Hiç tanımadığı Nastenka’ya onu aldattığı için küfüler savurmuş, komşunun karısı Sonya hakkında müstehcen lakırdılar etmişti. Gecenin sonunda da saçlarını kesmişti… Sonra, sabaha doğru yaptığından utanç duymuş, çareyi annesinin şefkatine sığınmakta bulmuştu. Artık tutunduğu tek dal, huzur bulduğu tek şeydi o şefkat… “Ne olur Tanrım, o şefkatten mahrum bırakma beni, yalvarırım!”
            Yegor, umut dolduğu o günlerin kısa süreceğinden habersizdi. Artık o da şakalaşıyor, sık sık gülümsüyordu. Böyle giderse savaşı kazanacaklarına inancı tamdı. Her ne kadar silah arkadaşlarına öyle görünüyor olsa da onu asıl mutlu eden savaşı kazanmaktan ziyade, savaşın bitmesi, artık eve dönebileceği gerçeğiydi. “Birazcık daha sabır!” diye buyurmuştu komutanları. Birazcık daha sabır… Yegor, bunu yapabileceğini biliyordu; sabredebilirdi. Ama eve dönme düşünün, sabretmeyi ne kadar zorlaştırabileceğini kestirememişti. Öyle ki bu düş sürekli dikkatini dağıtıyordu, kâbusu olmuştu. Sürekli eve dönmeyi düşlüyordu. Bu kadar az kalmışken, bunu hissediyorken, neden böyle olduğunu anlayamıyordu. “Aklımı kaybediyorum herhalde…” diye düşündü bir gün. Artık kurtulmayı imkânsız görüyor, tüm dikkatini o düş meşgul ediyordu. Bundan dolayı yaptığı birkaç sakarlık, komutanlarınca uyarılmıştı, Yegor ise onlara aldırmamıştı. Fakat kolunu da bu yüzden kaybedeceğini nereden bilebilirdi ki?
            Bu zalim düşün aklına musallat olmasından bir hafta sonra, birliği yakın bir çatışma içine girmiş, Yegor, komutanının emrini idrak etmekte zorlandığı için geç hareket etmiş ve kolundan vurulmuştu. Bileğinin hemen üstünden parçalanan kolu, aynı gün kampta kesilmiş ve sarılmıştı. Heyhat bu tedavi enfeksiyona engel olmadı. İki güne kalmadan Yegor acılar içinde kıvranmaya başladı. O günler pek tuhaftı. Acısını hissediyor, o acıdan kıvranıyordu, evet; ancak bir yandan da hiçbir şey hissetmiyormuş gibi geliyordu ona. Tek düşündüğü eve dönüşüydü. Ailesini görüyordu, hemen gözlerinin önüne geliyorlardı. Sanki onlar da kampta, revir çadırının içindeydiler. Onları görünce acısı diniyormuş gibi geliyordu. O anlarda sakinleşiyor ve yapabiliyorsa uyuyordu. Rüyaları da temizlenmiş gibiydi. Nur inmişti belki de. Hep güzel şeyler görüyor, ailesiyle birlikte, mutluluk içinde buluyordu kendini. Yine o rüyaların birinde öleceğini anladı… Annesi bir tuhaf bakmıştı ona, ilk evlerinin bahçesinde, elma ağacının altında otururlarken. Yegor, ona dalından düşmüş, ama ezilmemiş bir elma uzatmıştı. Annesi elmayı almış, büyük bir ısırık koparmıştı. Elma suyu çenesinden sızarken Yegor’a gülümsemiş, elini ona uzatmıştı. Yegor büyük bir iştahla o eli tutmuş, yanağına götürmüştü. Annesinin elinin sıcaklığını yanağında duyumsamış, ondan güç almıştı. Sonra, birden annesinin bakışları değişmişti. O neşeli bakışlar gitmiş, yerine ıstırap içindeki bakışlar gelmişti. Elma birden annesinin elinden düşmüştü. Yegor’un gözleri elmayı takibe dalmışken annesi iki eliyle ona uzanmıştı. Ve işte o anda, annesinin iki eli iki yanağından tutarken, göz göze gelmişlerdi. Yegor, “Ölecek miyim?” diye sormuştu. Bunu isteyerek de yapmamıştı üstelik. Öylece ağzından çıkmıştı. Annesi bir cevap vermemişti, gözlerini de kaçırmamıştı. Belki bir ışık oyunuydu, ancak Yegor o gözlerde bir kıvılcım görmüştü. Öfkeden, şaşkınlıktan değildi bu kıvılcım, hüzündü tek kaynağı, Yegor emindi.
            Uyandığında kendini yine acı içinde buldu. Aldırmadı. Rüyasından bulduğu son güçle kâğıt ve kalem istedi. Hemşiresine, yazacağı mektubu annesine göndermesi için yemin ettirdi. Hemşire yemin edince, rahatladı. Sonra, “Eğer fazla olmuyorsam, benim için yazar mısınız?” diye sordu. Hemşire uzun sürmemesini rica ederek kabul etti.
            Yegor o gece son kez huzurla doldu. Artık vaktinin geldiğini biliyordu. Ağabeyinin onu beklediği düşüncesi her şeyi daha bir kolaylaştırıyordu sanki ve belki de bu yüzden, gece yarısından hemen sonra, ölmeden hemen önce, çadırın yarılmış kanadının arasından Dimitri’yi gördüğünü sandı. Birbirlerine gülümsediler.

Mektup

            Kıymetli anneciğim,
            Yıldızım, sanırım ölüyorum. Ağabeyim Dimitri’nin haberi ne zaman ulaştı sana, bilmiyorum. Benim ki ne zaman ulaşacak? Dayanabilecek misin? Tanrıdan dayanmanı, onun sana yardım etmesini, seni kutsamasını diliyorum. İçimde bir yerlerde, bu kötü günlerin geride kaldığını biliyor olmanın sevincini yaşıyorum. Sana da söylememe izin ver: Her şey geride kaldı. Artık her şey güzel olacak. Sen mutlu olacaksın, anne. Rimma ile birbirinize destek olmanızı diliyorum. Biliyorum ki o zaman hiçbir şey sizi yıkamayacak. İyi olacağınıza dair kendimden emin olmamın sebeplerinden biri de bu. Benim hislerime hep güvenirdin, şimdi yine güven. Siz iyi olacaksınız, benim şu anda olduğum gibi. İnan bana çok iyiyim; kötü, üzgün değilim kesinlikle, huzursuz yahut acı içinde de değilim. Mutlu olacağının bilgisiyle huzur içinde, tasasız ayrılıyorum bu dünyadan. Beni merak etme hiç. Şu an bile, anneciğim, ölmekten tuhaf bir mutluluk duyuyorum. Hem bunu bir kaçış olarak görmüyorum, aksine, yeni bir yolculuk başlıyor, belki daha çetin bir yolculuk. Orada ağabeyimle olacak olmak tüm korkularımı yenmeme yardımcı oluyor. O yüzden şimdi kendimden emin bir şekilde; “Korkmuyorum.” diyorum. Hem de hiç korkmuyorum! Sen de korkma, gül, mutlu ol, huzurla dol!
            Mektubumu seni mutlu edeceğine inandığım, cephedeyken içimden sık sık tekrar ettiğim, tekrar ederken mutlaka aklımın bir köşesinden geçtiğin bu soylu şiir ile bitiriyorum:
“Ey uzak ülke, güzel ülke
Ey bilmediğim ülke!
Ne kendi isteğimle geldim sana
Ne de soylu bir atın sırtında
Beni, bu yiğit delikanlıyı
Gençliğin ateşi getirdi buraya
Bir de başımdaki şarap dumanları...”
                                                                                                          -Yegor’un.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...