Dimitri ve Yegor
İki kardeş,
birliklerini uygun adım fakat biraz uzaktan takip ediyorlardı. Cepheden henüz iki
saatlik uzaklıktaydılar ve yeni bir cepheye girmeden önce buldukları bu kısa
anda birbirleriyle konuşmak, eski günleri yad etmek istemişlerdi.
Bu yüzden uzun etmekten korkarak ama ne konuşacaklarından da tam emin olamayarak
yan yana yürüyorlardı. Belki de konuşulması gereken belli bir şey yoktu. Sadece
konuşmaktı önemli olan. İkisi de aynı anda düşündü bunu. Söze Dimitri girdi:
“Evi hatırlıyor
musun, Yegor?”
Yegor, Dimitri’nin
küçüğüydü. Sarı, uzun saçları gözlerinin önüne düşerdi sık sık. Dimitri, cephede
onu ne zaman düşünse, aklına ilkin kardeşinin gözleri önüne düşen saçları
gelirdi. Pek çok kez onları kesmesinin faydasına olacağını söylemiş, ama lafını
dinletememişti. “Evden kalan tek şey.” derdi Yegor.
Yegor, saçlarını evi hatırlamak
için uzatıyordu ve kesmeye hiç niyeti yoktu. Üstelik saçları gözlerinin önüne
geldiği için nişan almakta zorlanıyordu. Birkaç kez sırf bu yüzden düşmanı
ıskaladığını biliyordu. Ancak bu durumu pek önemsediği söylenemezdi, zaten
başından itibaren hevesi yoktu bu savaşa. Ağabeyinin tutkusunu paylaşmıyor, bu
işi sadece ailelerine gidecek maaşları için yapıyordu. Ancak bu ıskalama işini başkaları da fark etmediği
için şükretmeyi ihmal etmiyordu.
“Hatırlıyorum,” diye yanıtladı
ağabeyini.
Dimitri üzgündü. “Ben
hatırlamıyorum.” dedi. Kederi sesine yansımıştı. Aslında savaşın başlarında
böyle değildi. Güneye inmeye başladıkları ilk gün bir kahraman olacakları
hakkında şarkılar söylüyor, birlikteki arkadaşlarının dansına katılıyor, hatta
onlardan da çok dans ediyordu. Neşesine diyecek yoktu. Aslında, Yegor,
ağabeyini savaş yanlısı olarak addetmezdi. Dimitri’nin bu işte farklı bir amacı
vardı. Aileleri fakirdi. Babaları henüz onlar çocukken ölmüş ve annelerini
biçare bırakmıştı. Zaten o zamana dek gündeliğe giden zavallı kadın, cenazeyi
karşılamak, kocasına karşı son görevini yerine getirmek amacıyla farklı işler
yapmaya da başlamıştı. Bu işlere yörede kötü yol denirdi ve bu yüzden oralarda
pek barınamamışlardı. Çocukluklarını sefalet ve seyahatler içinde
geçirmişlerdi. Bu yüzden iki kardeş de doğru düzgün eğitim alamamışlardı.
Dimitri, babaları ölmeden önce en azından okuma yazmayı öğrenmiş, vakti gelince
Yegor’a da öğretmeyi ihmal etmemişti. Bu da pek bir fayda etmemişti. İki
kardeş, her daim ağır işlerde çalıştılar. Ellerine geçen para, geçinmelerine ancak yetiyordu. Anneleri de işten hastalık kapınca her şey daha da kötü olmuştu. Bir de bunca kötülüğün üstüne Dimitri âşık olmuştu. Yokluk içinde, ailelerin
rızası olmaksızın yapılan evlilik, huzurlarına huzur katmamıştı doğrusu. Rimma,
babasıyla küsmüş, bu yüzden yataklara düşmüştü. Kızının hastalık haberi bile
öfkeli babanın kalbini yumuşatmamıştı. “O sefili damadım olarak kabul etmem!”
diye diretiyordu boyuna. Bu yüzden Dimitri bu savaşta bir kahraman olmayı
kafaya koymuştu. Kayınbabasının karşısına geçip, “Kızın bir kahramanla evlendi,
daha azıyla değil!” demek istiyordu. Yegor, ağabeyinin kayınbabasını pek
önemsemediğinden emindi. Dimitri sadece Rimma’nın üzüntüsünü bitirmek
istiyordu. Belki içten içe karısının pişman olmasından korkuyordu. Pişman olup da giderse Dimitri ne yapardı?
Yegor, bunu kestiremiyordu işte.
“Eh, küçük, derme çatma bir
yerdi, beyaz tuğ- “
Dimitri güldü önce, “Hayır,
aptal.” diye sözünü kesti. Sonra tekrar kasvetli havasına büründü: “Öyle değil.
Yani evde bulunmanın nasıl bir şey olduğunu unuttum. Ama daha kötüsü; bunda bir
güzellik buluyor, suçlu bir sevinç duyuyorum.”
“Nasıl yani?”
“Annemiz mesela. Eve girmeyi, onu
uzanmış olduğu koltukta yarı ölü bulmayı unuttum. Nasıl bir histi? Fena
olduğunu anımsıyor, ama o anda duyduğum üzüntü ve onu takip eden şefkati hiç mi hiç anımsayamıyorum.
Sonra buna memnun oluyorum. Böylece üzülmeyi bırakabilirmişim gibi geliyor.
Ancak, Yegor, sonra daha kötü, daha derin bir üzüntü içime çöküyor, ele
geçiriyor orayı. Yakıyor. Ondan, sorumluluğumdan kaçıyormuşum gibi
hissediyorum. Bizim için onca cefaya katlandı ve ben onu hatırlamaktan dahi
kaçıyorum. Anlıyor musun?”
Yegor kafa sallamakla yetindi.
Anlıyordu. Aynı şeyleri paylaşmıyordu, fakat anlıyordu. O annesini hiç de öyle
hatırlamıyordu. Zihnindeki anı şöyleydi: Henüz babalarının ölümünden çok
geçmemişken, bir pazar günü, akşama doğru, annesinin yabancı bir adamın
arabasından indiğini görüyordu. Annesi ona yaklaşıyor, o güne dek görmediği
kadar büyük bir gülümseme bahşediyor. İçi öyle sıcak oluyordu ki o an, zihnine
birebir kazınıyordu sahne.
“Sonra
Rimma meselesi var. Ah, canım karıcığım! Nasıl sefil oldu benim yüzümden! Bakma
öyle, biliyorum hiçbir zaman onaylamadın bu işi. Bu sefalet içinde, eve bir
başka yük getirmek olarak gördün. Gerçi öyle düşünmezsin sen; bir kurban olarak
gördün belki de… Başka birini daha üzmeye ne gerek var, demiştin bana bir gece.
Çok sarhoştum, ama sözlerini hatırlıyorum. Hatırlıyorum çünkü hak vermiştim. Ama ne
yaparsın, insan böyle işte Yegor, isteğinin peşinden gidiyor. İsteğim
dünyanın en haklı, en kutsal davası gibi görünüyordu o günlerde. Hatta
evlenince Tanrı bile beni kutsayacak sanıyordum. Her şey daha güzel olacaktı!”
Yegor dayanamadı:
“Şimdi de aynı yanılsama içindesin, ağabey. Bir kahraman olunca her şeyin
düzelmesini bekliyorsun. Belki de yine Tanrının seni kutsayacağını
düşünüyorsun. Rimma seni bir kahraman olarak karşılayacak, bey babası seni
bağrına basacak… Geç bunları. Bir kahramanmış!.. Hiç inanmıyorum buna.”
Dimitri
durakladı. Yegor, onu incittiğini biliyordu. Ama dayanamamıştı işte. Bunca
aptallığa, körlüğe ne gerek vardı, savaş yeterince çekilmezdi zaten.
“Bunları
neden söylüyorsun, bilmiyorum. Ama büyük bir yanılgı içindesin, sevgili
kardeşim.” dedi Dimitri, kalp kırıklığı sesine vuruyordu. Sonra uzatmadı,
adımlarını hızlandırıp Yegor’dan uzaklaştı.
Yegor
yeterince sıkkındı zaten. O da hiç uzatmadı, ağabeyinin yanına gitmedi.
Küskünlükleri karşılıklıydı. Dimitri, Yegor’u cesaretini ve kalbini kırmakla
suçlarken, Yegor onu körlük ve aptal hayallere dalmakla suçluyordu. İkisi de
bunları birbirlerinin yüzlerine karşı söylemedi ama bir şekilde içlerindekileri
biliyorlardı. Küslükleri iki gün sürdü, sonunda barıştılar. Yine de arada bir
kızgınlık vardı. En azında Yegor, öyle hissediyordu. Ancak sonraları, yaklaşık
bir hafta sonra, Güneylilerin yaptığı bir gece baskınında Dimitri ölünce, Yegor
çok pişman olup, geceler boyu gizlice ağladı. “Bir kahraman gibi…” demişti
ağabeyi, kendi kanında boğulmadan önce. Son sözleri bunlardı.
Yegor
Yegor,
Dimitri’nin ölümünden sonra iyice sessizleşti. Hüznün yükü artarak binmişti üstüne.
Şimdi hem kardeşinin talihine, hem onu evde bekleyen karısına ne diyeceğine, hem
de ağabeyinin maaşının kesilecek olmasına yanıyordu.
Arkadaşları
onu güldürmeye, neşelendirmeye çalışıyordu. Cephede öyle kahkahalar beklenmezdi
aslında, ama onun halkı böyleydi işte. Onlara kızmıyordu Yegor. Sadece üzülüyordu.
Kendisi için, onlar için üzülüyordu. Sık sık burada ne aradığını düşünüyor,
sonra unutmasına kızıyordu. Vicdan azabı duyuyordu. Ağabeyi, araları kötüyken
göçmüştü. Bu gerçek içini parçalıyordu. Sanki birileri içini oyuyormuş gibi
geliyordu ona. Annesine ne diyecekti? Bunu anlatması gerekecek miydi? Söylemesi
gerekirdi muhakkak. Hem anlatmasa bile annesi anlardı. “Canım,” derdi, “Kederinin
sebebini biliyorum. Keder duymakta haklısın.” Haklısın mı? diye şaştı kendi
kendine. Annesi kederini haklı bulmazdı asla; kederi haklı olsa bile. O
şefkatliydi. Ne olursa olsun affederdi Yegor’unu. “Yoksa onu unutuyor muyum?”
diye düşündü kendi kendine. Birden bu düşünce onu öyle bir üşüttü ki yamalı
kabanına iki kat sarındı. Şimdi hem üşüyor hem korkuyordu. Dimitri gibi
unutuyor olmaktan korkuyordu. Dimitri’yi öldüren unutmaktı belki de? “Hayır,
hayır,” diye direndi, “Unutamam. Unutamam!”
Günler
günleri takip etti. Savaş lehlerine sonuçlar vermeye başlamıştı. Dimitri’nin
ölümünden bir ay sonra, Dimitri’nin öldüğü kasaba da dahil olmak üzere pek çok
yer ele geçirilmişti. Maaşlara teşvik amaçlı zam gelmişti. Yegor’u bu haber pek
mutlu etmişti doğrusu. Üstelik: Eğer üstleri yanılmıyorsa, devlet ağabeyinin maaşını doğrudan kesmeyip, dörtte birini hala ödüyor olsa gerekmiş. Bu
iki haberi aynı gün almasının şerefine o akşam arkadaşlarına katılmış ve bir güzel
içmişti. Hiç tanımadığı Nastenka’ya onu aldattığı için küfüler savurmuş,
komşunun karısı Sonya hakkında müstehcen lakırdılar etmişti. Gecenin sonunda da saçlarını
kesmişti… Sonra, sabaha doğru yaptığından utanç duymuş, çareyi annesinin şefkatine
sığınmakta bulmuştu. Artık tutunduğu tek dal, huzur bulduğu tek şeydi o şefkat…
“Ne olur Tanrım, o şefkatten mahrum bırakma beni, yalvarırım!”
Yegor, umut
dolduğu o günlerin kısa süreceğinden habersizdi. Artık o da şakalaşıyor, sık
sık gülümsüyordu. Böyle giderse savaşı kazanacaklarına inancı tamdı. Her ne
kadar silah arkadaşlarına öyle görünüyor olsa da onu asıl mutlu eden savaşı
kazanmaktan ziyade, savaşın bitmesi, artık eve dönebileceği gerçeğiydi. “Birazcık
daha sabır!” diye buyurmuştu komutanları. Birazcık daha sabır… Yegor, bunu
yapabileceğini biliyordu; sabredebilirdi. Ama eve dönme düşünün, sabretmeyi ne
kadar zorlaştırabileceğini kestirememişti. Öyle ki bu düş sürekli dikkatini
dağıtıyordu, kâbusu olmuştu. Sürekli eve dönmeyi düşlüyordu. Bu kadar az
kalmışken, bunu hissediyorken, neden böyle olduğunu anlayamıyordu. “Aklımı
kaybediyorum herhalde…” diye düşündü bir gün. Artık kurtulmayı imkânsız görüyor,
tüm dikkatini o düş meşgul ediyordu. Bundan dolayı yaptığı birkaç sakarlık,
komutanlarınca uyarılmıştı, Yegor ise onlara aldırmamıştı. Fakat kolunu da bu yüzden
kaybedeceğini nereden bilebilirdi ki?
Bu zalim
düşün aklına musallat olmasından bir hafta sonra, birliği yakın bir çatışma
içine girmiş, Yegor, komutanının emrini idrak etmekte zorlandığı için geç
hareket etmiş ve kolundan vurulmuştu. Bileğinin hemen üstünden parçalanan kolu,
aynı gün kampta kesilmiş ve sarılmıştı. Heyhat bu tedavi enfeksiyona engel
olmadı. İki güne kalmadan Yegor acılar içinde kıvranmaya başladı. O günler pek
tuhaftı. Acısını hissediyor, o acıdan kıvranıyordu, evet; ancak bir yandan da
hiçbir şey hissetmiyormuş gibi geliyordu ona. Tek düşündüğü eve dönüşüydü.
Ailesini görüyordu, hemen gözlerinin önüne geliyorlardı. Sanki onlar da kampta,
revir çadırının içindeydiler. Onları görünce acısı diniyormuş gibi geliyordu. O
anlarda sakinleşiyor ve yapabiliyorsa uyuyordu. Rüyaları da temizlenmiş
gibiydi. Nur inmişti belki de. Hep güzel şeyler görüyor, ailesiyle birlikte,
mutluluk içinde buluyordu kendini. Yine o rüyaların birinde öleceğini anladı…
Annesi bir tuhaf bakmıştı ona, ilk evlerinin bahçesinde, elma ağacının altında
otururlarken. Yegor, ona dalından düşmüş, ama ezilmemiş bir elma uzatmıştı.
Annesi elmayı almış, büyük bir ısırık koparmıştı. Elma suyu çenesinden sızarken
Yegor’a gülümsemiş, elini ona uzatmıştı. Yegor büyük bir iştahla o eli tutmuş,
yanağına götürmüştü. Annesinin elinin sıcaklığını yanağında duyumsamış, ondan
güç almıştı. Sonra, birden annesinin bakışları değişmişti. O neşeli bakışlar
gitmiş, yerine ıstırap içindeki bakışlar gelmişti. Elma birden annesinin elinden
düşmüştü. Yegor’un gözleri elmayı takibe dalmışken annesi iki eliyle ona
uzanmıştı. Ve işte o anda, annesinin iki eli iki yanağından tutarken, göz göze
gelmişlerdi. Yegor, “Ölecek miyim?” diye sormuştu. Bunu isteyerek de yapmamıştı
üstelik. Öylece ağzından çıkmıştı. Annesi bir cevap vermemişti, gözlerini de
kaçırmamıştı. Belki bir ışık oyunuydu, ancak Yegor o gözlerde bir kıvılcım görmüştü.
Öfkeden, şaşkınlıktan değildi bu kıvılcım, hüzündü tek kaynağı, Yegor emindi.
Uyandığında
kendini yine acı içinde buldu. Aldırmadı. Rüyasından bulduğu son güçle kâğıt ve
kalem istedi. Hemşiresine, yazacağı mektubu annesine göndermesi için yemin
ettirdi. Hemşire yemin edince, rahatladı. Sonra, “Eğer fazla olmuyorsam, benim
için yazar mısınız?” diye sordu. Hemşire uzun sürmemesini rica ederek kabul
etti.
Yegor o
gece son kez huzurla doldu. Artık vaktinin geldiğini biliyordu. Ağabeyinin onu
beklediği düşüncesi her şeyi daha bir kolaylaştırıyordu sanki ve belki de bu yüzden,
gece yarısından hemen sonra, ölmeden hemen önce, çadırın yarılmış kanadının
arasından Dimitri’yi gördüğünü sandı. Birbirlerine gülümsediler.
Mektup
Kıymetli
anneciğim,
Yıldızım,
sanırım ölüyorum. Ağabeyim Dimitri’nin haberi ne zaman ulaştı sana, bilmiyorum.
Benim ki ne zaman ulaşacak? Dayanabilecek misin? Tanrıdan dayanmanı, onun sana
yardım etmesini, seni kutsamasını diliyorum. İçimde bir yerlerde, bu kötü günlerin
geride kaldığını biliyor olmanın sevincini yaşıyorum. Sana da söylememe izin ver:
Her şey geride kaldı. Artık her şey güzel olacak. Sen mutlu olacaksın, anne. Rimma
ile birbirinize destek olmanızı diliyorum. Biliyorum ki o zaman hiçbir şey sizi
yıkamayacak. İyi olacağınıza dair kendimden emin olmamın sebeplerinden biri de
bu. Benim hislerime hep güvenirdin, şimdi yine güven. Siz iyi olacaksınız, benim
şu anda olduğum gibi. İnan bana çok iyiyim; kötü, üzgün değilim kesinlikle,
huzursuz yahut acı içinde de değilim. Mutlu olacağının bilgisiyle huzur içinde,
tasasız ayrılıyorum bu dünyadan. Beni merak etme hiç. Şu an bile, anneciğim,
ölmekten tuhaf bir mutluluk duyuyorum. Hem bunu bir kaçış olarak görmüyorum,
aksine, yeni bir yolculuk başlıyor, belki daha çetin bir yolculuk. Orada ağabeyimle
olacak olmak tüm korkularımı yenmeme yardımcı oluyor. O yüzden şimdi kendimden
emin bir şekilde; “Korkmuyorum.” diyorum. Hem de hiç korkmuyorum! Sen de
korkma, gül, mutlu ol, huzurla dol!
Mektubumu
seni mutlu edeceğine inandığım, cephedeyken içimden sık sık tekrar ettiğim,
tekrar ederken mutlaka aklımın bir köşesinden geçtiğin bu soylu şiir ile
bitiriyorum:
“Ey uzak ülke, güzel ülke
Ey bilmediğim ülke!
Ne kendi isteğimle geldim sana
Ne de soylu bir atın sırtında
Beni, bu yiğit delikanlıyı
Gençliğin ateşi getirdi buraya
Bir de başımdaki şarap dumanları...”
Ey bilmediğim ülke!
Ne kendi isteğimle geldim sana
Ne de soylu bir atın sırtında
Beni, bu yiğit delikanlıyı
Gençliğin ateşi getirdi buraya
Bir de başımdaki şarap dumanları...”
-Yegor’un.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder