16 Ocak 2018 Salı

Tuhaf Bir Kamp Gecesi

Kamp alanı küçüktü. Gezginler, ortada yanan ateşin etrafında sıkış tepiş oturmuş, kuru kış akşamında sıcaklıklarını paylaşıyorlardı. Ateşin etrafındaki çemberin içinde, sürüklenmiş, kahverengi, yer yer parçalanmış kütüğün üstüne sinmiş ozan, ay bakirelerini ağlatacak bir ağıt söylüyordu.
Ben, kendimi ağıtın ezgisine bırakmıştım. Öyle güzel bir ezgiydi ki bu, beni hem üzüyor hem de bunun için mutlu ediyordu. Ezgi, öyle derinlerime işliyordu, asla unutmayıp sonsuza kadar hatırlamak istiyordum. Hatta, belki inanmazsınız ama, tüm bedenim ezgiye dönüşsün istiyordum. Yüreği zengin, ruhları genç, fazlasıyla tutkulu ozanların ıslak ağızlarından semaya karışmak, bu ozanları dinleyen şehvetli kulaklara girmek ve, nihayetinde, ruhlarına işlemek istiyordum.
Gözlerimi kapatmış, ateşin sıcaklığı yüzüme vururken ve ozanın sesi yüreğimi sızlatırken, solumda oturmuş ve henüz bu gece tanıştığım dostum, omzumu dürttü.
“Uzaklara daldın yine, genç dostum.”
Haklıydı. Çok ama çok uzaklara dalmıştım. Kafamı yavaşça silkip uzaklardan döndüm. Utanarak güldüm ve onu onaylarcasına başımı salladım.
“Haklısın, yaşlı dostum, fakat bu ortamda aksi mümkün mü?”
Hemen cevap vermedi. Aksine kısa bir süre ateşi izledi. Bu süre onu biraz incelemem için bana zaman verdi. Eh, biraz ondan bahsedeyim size.
Yaklaşık elli yaşlarındaydı (evet, yaşını sormadım), uzun ak saçları omuzlarına dökülüyordu. Kabaca kesilmiş kirli sakalı, keskin burnunun iki yanından çenesine kadar inen yara izlerini kısmen saklıyordu. Ateşte parlayan gri gözleri yorgundu. Kıyafetleri ise özensiz ve bolca yamalıydı. Bu hırpani görüntüsünde tuhaf bir hava vardı.
Sanki… Sanki… Bilmiyorum; tuhaf bir hava işte.
Gözleri, ateşten ayrılıp bana döndüğünde, onu süzdüğümü fark edip kısıldı. Utanarak önüme döndüm. O ise bakmayı uzatmayıp soruma cevap verdi.
“Pek değil, ama insan fazla hayallere dalmamalı. Sonra, bilirsin işte, gerçeği unutur.”
Derin düşününce, pek de haksız sayılmazdı. Fakat o zaman derin düşünmemiştim.
"Bu kötü mü?
Şaşkınca baktı ve kendinden emin sesiyle, “Elbette kötü.” dedi.
Yeni bir soru sormadım. En azından bunu konuşarak yapmadım, daha çok sorgulayan gözlerimle ona bakmayı sürdürdüm. Dayanamadı.
"Anlamadığını görebiliyorum. Henüz çok gençsin. Ama ben, senden çok daha uzun bir süredir bu sefil dünyadayım. Eğer hayallere fazla dalarsan, bu iyi olmaz. Biliyorum çünkü sonuçlarıyla bizzat yüzleştim."
Kısa bir süre durdu. Derin bir nefes aldı ve gökyüzüne, pek görünmeyen aya baktı.
“Ben de daldım hayallere,
Ben de uzaklaştım gerçeklikten,
Ve pek çok şeyi kaçırdım,
Hemen gözlerimin önündeyken.”
Keyifle gülümsedim.
“Bak sen, yaşlı dostumuz bir şairmiş.”
Şakama güldü. İçten bir gülüştü bu; anlamıştım. Ama daha fazlası da vardı sanki. Nasıl mı?
Sanki uzun süredir içten gülmemiş gibiydi ya da, daha doğrusu, uzun bir süredir bu kadar küçük bir şeye, böyle içten gülmemişti. Küçük şeylere gülmek, yaşlı bir adam için belli şeyleri ifade eder. Bilirim. Ama sanıyorum ki anlatamam. Yetersiz ve özensiz şekilde, basitçe ifade edecek olursam, büyük şeylere gülme umudundan vazgeçmek, derdim buna. Fakat, biliyorum; sizin için sadece saçmalamış oldum.
“Mesela sen,” diye döndü bana. "Oturduğumuzdan beri daldığın hayaller seni o kadar uzağa götürdü ki, karşındaki, tüm gece boyunca gözlerini senden ayırmayan kızı göremedin."
Bakışlarıyla işaret ettiği yere baktım.
Gezgin bir ailenin oturduğu yerde, anne ve babasının ortasında sinmiş genç bir kız bana bakmaktaydı. Ben bakar bakmaz hemencecik bakışlarını kaçırdı. Bir an utandım.
“Bu çok güzel bir kız.” Sözleri döküldü dudaklarımdan.
İnanın bana, gerçekten de öyleydi. Kırmızıya çalan saçları zarifçe sol omzunun üstüne dökülmüştü. Bu haliyle dünya üzerindeki tüm şelaler, sanki bu güzellikten ilham almış gibiydi. Kaçırdığı mavi gözleri iriydi. Kalın kaşları çatılmış, çillerle kaplı yüzü kızarmıştı. Hafif kemerli küçük burnu bile kıpkırmızı olmuştu.
Ben, büyük bir tutkuyla bakarken ona, o, huzursuzca kıpırdandı. Bu da bana keyif vermişti. Böylesine kusursuz bir varlık, benden utanıyordu. Bu mümkün müydü?
Dostumun sesi böldü düşüncelerimi.
“Tekrar uzaklara dalıyorsun dostum, üstelik hayallere değil bu sefer; düşüncelere dalıyorsun. İnan bana bu daha kötü. Yapma. Önündekini kaçırma.”
Haklıydı. Uzaklaştırdım düşünceleri ve bu müthiş güzelliğe tekrar odaklandım. Onun bana utanmaktan bakamadığını biliyordum, ama bakışlarımda direttim. Bana baksın istiyordum. Bunun için hala pişmanım; çünkü diretmem başarılı olmuştu. Bir an sonra gözleri bana baktı ve, inanın ya da inanmayın, o andan itibaren tüm hayatım gözlerimin önüne döküldü.
Artık ne için yaşayacağımı, nasıl yaşayacağımı, neler yapıp neler yapamayacağımı ve, en önemlisi, nasıl öleceğimi biliyordum.
Bu farkındalık iliklerime kadar dondurdu beni. Kalbim heyecanla hızlandı ve soluğum korkuyla kesildi.
Yaşlı dostumun sesini tekrar duydum.
“Artık biliyorsun.” dedi. Sesi hüzünlüydü.
“Neyi?” diye sordum.
“Hayatımı,” diye yanıtladı. Şaşkınlıkla ona bakarken gözlerinin dolu olduğunu fark ettim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...