16 Ocak 2018 Salı

Tuhaf Bir Sabah


Sabahın erken saatleriydi. Henüz sokaklar, boş ve şen kahkahalardan uzaktı. Şen bir kahkaha… duymayalı ne kadar olmuştu? Hatırlamıyorum. Hatırlamaya da uğraşmadım. Yürüdüm. En iyi yaptığım şey yürümekti. Boş sokaklarda yürümek, kalabalık sokaklarda yürümek, yalnız yürümek, bir fahişeyle yürümek… hepsinde oldukça başarılıydım. Çünkü ben, aslında her zaman yalnız yürürdüm. Yanımda kimin olduğu fark etmeksizin yalnız yürürdüm. Bunu saçma buluyor olabilirsiniz; umurumda değil. Bu sadece yeterince yalnız olmadığınızı gösterir. Yeterince yalnız olunca, işte o zaman ne saçmaymış görürsünüz!
Sizi kızdırmadığımı umuyorum. Yürürken biraz öfkelenebiliyorum; mazur görün. Hakkım değil mi hem?
Yalnız bir adamım ben. Bunu kendine en büyük sorun etmiş biriyim üstelik! Kimsem yok dersem yalan olur, fakat gerçek umurumda değil! Kimsem yok. Benimle yalnız olacak biri dahi yok. Yalnız hissetmemi hiçbir şey engelleyemiyor, hem kim engellemek istesin ki? Parayla yanımda yürüyen fahişeler -aralarında benim gibi zayıf erkekler de vardı- bile yanımda zor duruyor. Beni dinlemek istemiyorlar. Yalnızlığımı paylaşmak istemiyorlar. Oysa onlar da benim kadar yalnız! Bunu bilmemek bir şey değiştirir mi? Hayır!
Eh, madem bana eşlik edeceksiniz, size ne yaptığım hakkında azıcık bilgi vermeliyim. Şu an eski sokaklardan geçiyorum. Harabeye dönmüş evler ve acı anılar, sokakları yıkamış. Soluk hayatların kokusu sinmiş her yere. Bu kokuyu sevmiyorum. Bana hissettirdiklerinden iğreniyorum. Bir zamanlar, ailemin beni sevdiği zamanlar, henüz mutsuz olmadığım zamanlar, henüz yalnız- Ah, neyse! Anlamazsınız siz, boşuna anlatarak kendimi yormaya niyetim yok. Hem geçtik artık o sokakları…
İstikametimiz sahil bu arada… O yüzden biraz düşünmeden yürüyeceğim(düşünmek beni yavaşlatır çünkü- ama yürüyüşümün kalitesine laf ettirmem!), çabuk varmak istiyorum. Martıların en konuşkan zamanları oluyor bu saatler. Ah, evet, size yalan söylemiş olabilirim. Tamamen yalnız sayılmam; fakat, kim size bana inanmanız gerektiğini söyledi ki?
Sahile vardığımda henüz martılar gelmemişti. Yani hala sizinle konuşabilirim. Zaten hep konuşmuyor muyum? Sanırım çıldırıyorum, ve iyisi mi? Siz de buna şahit oluyorsunuz. Sefil yaratıklar! Sanki başka işiniz yokmuş gibi beni dinliyorsunuz? Yalnız mısınız? Yoksa bunun yalnızlıkla alakası olmadığını mı düşünüyorsunuz? Belki de bana acıyorsunuzdur? İhtiyacım yok! Ben kendi başıma idare edebilirim. Yalnız ve mutsuz bir adam olmam bunu değiştirmez. Hem kendi başıma iyileşmeyi başaramayacaksam nasıl bir adamım ki ben? Oh, iyileşmek mi dedim? Sakın hasta olduğumu ya da hasta olduğumu düşündüğümü, düşünmeyin. Çünkü değilim. Ben sadece… yalnız ve mutsuz bir adamım.
Biliyorum, sıkıldınız. Belki de dalga geçiyorsunuz şu an (bu ihtimali kafamdan atamıyorum). Belki de haklısınız. Bilmiyorum. Ama ben de bir zamanlar farklıydım! Bir zamanlar mutluydum. Bir zamanlar her şey yolundaydı. Ne zaman çöktü bu yalnızlık üstüme, ne zaman bu kadar mutsuz oldum, bilmiyorum. Aman neyse; sizi de sıktım. Ayrıca size pek ihtiyacım kalmadı. Sevgili dostum gösterdi kendini sonunda.
Kanatlarını yine iyice açmış bir şekilde havada süzülüyordu. Görüntüsü çarpıcıydı. Onun gibi uçmak için nelerimi vermezdim? Böyle bir özgürlük ne büyük bir lütuf! O suya dalıp çıkarken onu izlemek ne büyük bir azap! Ah, neden benim de kanatlarım yoktu? Neden özgür değildim? Neden tek dostum hava değildi? Neden havanın dostu ve belki de sevgilisi değildim? İlla martı mı olmak lazımdı? Bu adil değil! Havanın dostluğunu ben de martı kadar hak ediyorum! Balıkların düşmanlığını ben de martı kadar hak ediyorum! Sefil insanları kıskandırmayı; yalnızlarını ve mutsuzluklarını onlara hatırlatmayı, ben de martı kadar hak ediyorum! Evet! İsterseniz dalga geçin; ama ben de havanın öpücüğünü hak ediyorum! Ben de havayı arzuluyorum, hem bir martı kadar tutkuyla yapıyorum bunu! Neyim eksik benim, neden böyleyim?!
Sinirden soluklanmam hızlanmıştı. Saçlarım havada dalgalanıyor ve kırgınlığımı göstermemi engelliyordu. Düşünmeyi bırakamaya çabaladım, çünkü martı dostum bana yönelmişti. Kıskançlık edip tek dostumu da kaybetmek istemiyordum. Gülümsedim, üstümü başımı düzelttim ve cebimden çıkardığım yemi önümdeki soğuk toprağa attım. Dostum indi ve büyük bir iştahla yemeye başladı. Dizlerimin önüne çöktüm ve ona kısaca selam verdim. Dikkatimi dökülmüş tüyleri çekti. Neyi vardı, ölecek miydi?! Belki de benim kıskançlığım, benim kötülüğüm onu bu hale getirmişti!
“Ah, canım dostum!” diye feryat ettim. Bana bakmadı.
Ellerimle hızlıca yakaladım ve dökülen, artık olmayan tüylerinin yerini inceledim. Ah, ona neler oluyordu?
“Canım dostum, neyin var böyle? Benim yüzümden mi? Özgürlüğünü ve havanın sevgilisi olduğunu kıskanmadım canım, bunu senden başka kim hak edebilir ki zaten? Aksi şeyler işittiysen inanma sakın! Gerçek değiller! Hepsi deli, aptal birinin söyledikleri! Ama çok da kızma, belki de yalnızdır, ondan öyle konuşmuştur. Biliyorsun, sana daha önce de anlattım yalnızların halini, onlar sefildir; onlara acımak gerekir. Kendilerine acımayanlar da dahil, canım; çünkü yalnızlık iyi değildir. Çok taktım, martım, çok mutsuzum! Ama bunu hak etmediğimi biliyorsun sen. Değil mi dostum, hem sen bana, aslında yalnız olmadığımı, söylerdin. Çünkü sen vardın ve hep yanımda olacaktın. Benim ağlamalarımı dinleyecektin. Şimdi, ah, canım benim, şimdi nereye gitmeye mi karar verdin? Ne yaparım ben sensiz! Gitme!”
Feryatlarım dindiğinde çok geç fark etmiştim. Ölmüştü martı. Onu fazla sıkmıştım. Tuhaf değil mi sizce de? Hiç elime almasaydım, yahut çabuk bıraksaydım yaşayacaktı! Ama onu öldürdüm. Çünkü birkaç tüyün düştüğünü görmüş ve öleceğine inanmıştım. Hemen vazgeçmiş; tek dostumu kafese sokmuştum, tekrar uçabilme imkanını sonsuza kadar yok etmiştim! Ne kötü, ne sefil bir varlığım ben?!
Ne yaşıyorsam, hak ettiğim için yaşıyorum!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...