17 Mayıs 2025 Cumartesi

bir gün.

Evet, İstanbul Ansiklopedisi’ni izledim. Kitaplardaki dizinleri az çok okudum. Arkadaşlarımla konuştum. Fakat üstüne pek düşünmedim. Bu ilk itiraf. Belki devamı olur belki olmaz. En nihayetinde bu yazının vakti gelmiş, hiç haberim olmadan. Kendi kişisel İstanbul Ansiklopedimin esasında tek bir maddeden oluşacağını ise ancak şimdi fark ediyorum. Belki de bu yüzden, hayır, bu yazdığım kişisel ansiklopedim değil. Öyleyse ne? Bu, henüz bilmediğim bir bilgi.


Batak. 


Yaklaşık dört yıl önce İstanbul’a geldiğimde yeni bir hayata başlama motivasyonum yüksekti. Hatta kimilerince bu yıllardır manifestlediğim bir başlangıçtı. İstanbul’u, buraya taşınmadan önce hiç sevmezdim. Tatillerde sık sık geldiğim, hatta ilk defa dişçiye gittiğim bir şehirdi benim için. Kalabalık sokaklar, kalabalık caddeler, kalabalık binalar… Tüm karmaşa, ses ve dolambaçlı yollarıyla benim için pek de güzel bir yer değildi. Nefret ettiğimi bile söyleyebilirim. Fakat dört yılın sonunda, İstanbul benim için pek ayrı bir yer ifade ediyor. Çeyrek asrı geçen hayat süremde belki de en önemli şehir. Öncekiler bu kadar önemli bir niteliğe haiz değiller. Belki doğduğum yer… Sanırım o bile yarışamaz ve ikinci planda kalır hayatımdaki yeri konusunda. Evet, şimdi İstanbul’a aşığım ve ayrılmayı düşünmüyorum. Ayrılma fikri içimi korkuyla besliyor ve ben umarsız bir kaygı batağına düşüyorum. İşin aslı, İstanbul’a olan sevgimi doğuran da yine bu; kaçmaktan yorulduğum, yorulmaktan yıldığım fakat devamlı surette tekrar yakalandığım kaygı batağı.


Geldiğim ilk aylardaki kaygı batağımın sebebi işsizliğim, çaresizliğim ve koca bir şehir içerisinde kendimi yeniden tanımlama güdüsüydü. Elbette, ne kadar ilerleme kat edersem edeyim, bir noktada aslında her ilerlemenin benim için geç kalmış bir başarı olduğu düşüncesinin de pek bir faydası olmuyordu. Günüm uyanmak, bir şeyler yemek, oyun oynamak, iş başvurusunda bulunmak ve karalar bağlamak döngüsünden ibaretti. İnsan böyle zamanlarda ne yapsa bilemiyor, ki yaptığı her şey de yetersiz geliyor. Günün her vakti, ayrı bir başarısızlık imgesi doğuruyor. Eh, dünya dönüyor. 


Baroya ilk kez gittiğim gün, batağımın yamacında öylece duruyor. Nakil işlemlerinin uğraştırıcılığı, tembelliği türlü takma adlar takılmasına sebep olan ben için, ayrıca zor geçiyor. Yorgun, bıkkın ve en çok da korku doluyum. Bir şeylerin başlıyor oluşu içimde ağırlığını hiç kaybetmeyen bir yumru. Engellemeye çalışmanın faydasız olduğunu biliyorum. Beyoğlu, tam da bu hislerime kucak açan bir yer oluyor böylece. Hayır, olumlu bir manada söylemiyorum. 


Sokaklar insan dolu, baro kalabalık, stajına yeni başlayan, bizzata stajını burada yaptığı için benim avukat halimle benden çok daha avantajlı durumdaki meslektaşlarımın koşuşturmasını izliyorum. Hiç bilmiyorum buraları. Eve dönerken marmarayı kullanmam gerektiği, içimde en üstlerde tuttuğum tek bilgi. Ve çok küçük hissediyorum. Daha önce hiç tek başıma olmadığım yerlerde, çok geç kalmış bir yalnızlık içindeyim. Ve çok korkuyorum.


Evrak işlerim bir hayli kolay oluyor. Beni bir kaygı alıyor. Her şeyin bu kadar hızlı olması, başlangıcı da aynı hızda getirecek. Biliyor ve bundan deli gibi korkuyorum. Başlamasını istemiyorum hiçbir şeyin. Hayatım boyunca ne başlangıçlardan ne sonlardan hoşlandığım bilgisi, henüz içimde yeşermiş değil o zamanlar. Ortalardan da hoşlanmadığım umarım şimdi yaşlarımın getirdiği bir yanılgıdan ibarettir. 


Naklim alınıyor. İzmir Barosu beklenen yazıyı gönderiyor, İstanbul beni kabul ediyor. En azından metin üstünde. Ve ben, kaçamayacağımın farkındalığıyla iş başvurularında bulunmaya başlıyorum. İşsizlik, herkesin öyle böyle başına gelmiş bir hadise olsa da kendisini pek farklı tanıtarak, bana özel, bana ihtisaslı bir şekilde hayatıma giriyor. Herkes özel değil midir? Değildir sanırım. Ve maalesef her yetişkinin içinde kendinden büyük bir yetişkin de yoktur. 


Orhan Veli’nin esvap ve ayakkapları. 


Evde bunalıyorum. İnsanı gerçeklikten kaçıran, “escapism var olsun!” dedirten her şeyin, bir döngüye girdiğinde kaçış özelliğini kaybetmeye mahkum olduğunu öğreniyorum. Ve evden çıkıyorum. Dolaşıyorum. Sahile gidiyorum. Kadıköy’de yaşamanın pek şanslı ve çoğu zaman dertleri küçümseten her şeyinden faydalanmaya çalışıyorum. Ancak alanım sınırlı. Bilmiyorum doğru düzgün hiçbir yeri. Yine de çıkıyorum, aynı sokakları dolaşıyorum, aynı rıhtımda iniyor, aynı rıhtımda biniyorum. Metrodan yeryüzüne çıktığım merdiveni bile değiştirmiyorum. Rıhtım, üçüncü çıkış. Çıkışa göre soldan. Gökyüzünün berrak görüntüsünü süsleyen ağaç dalları. Önce göğse dolan bir ferahlama ve hemne ardından insan kalabalığı ardından kayboluş. Kaybolmanın ruha ne denli denge getirdiğini öğreniyorum. Bir kafeye çöküyor, kahve içiyor, müzik dinliyor, hayaller kuruyorum. Ardından eve dönüyorum. Ertesi gün aynı şeyi yapmak üzere elbette. Ölene kadar aynı şeyleri tekrar tekrar yapacak olmanın bilinci de o zamanlarda benliğimi kuşatmış değil, elbette.


Uyanıyorum. Öğleye kadar oyalanıp sonra tekrar dışarı çıkıyorum. Tekrar. Sonra tekrar. Ve bir noktada, bundan usanmayı bekliyor, bunun kaçınılmaz olduğunu biliyorum. 


Usanıyorum. 


Orhan Veli, hayatıma en çok etki eden insanlardan biri. Hep öyle olmuştu. İstanbul’da ise onu tam olarak anladığımı hissediyorum. Ve o zamanlarda, tam da bahsettiğim günlerde bu blogda yazılmış bir dörtlüğü, beni kuşatıyor, beni kurtarıyor, beni… okşuyor. 


Döngünün ve aidiyetsizliğin sadece bende olmadığını anlıyorum. Tekrar tekrar dışarı çıkmanın, kendi başına pek bir anlam ifade etmediğini, bunun başlıbaşına bir sorun olmadığını fark ediyorum. Özgürlüğün biraz da böyle bir şey olduğu tüm hayal kırıklığıyla içimi bulandırıyor. Kaçış yok. Ama engel de yok. Evde bunalmışlık, dışarıda bunalmışlık, hepsi bir arada. Her şeye rağmen sokaklar bir tık daha rahatlatıcı. İnkar edemem. Ve kimsenin olmamaları bir lütuf. 


Şimdilerde ise aynı heves ve güç içimde yok. Evde ve dahi sokaklarda kapıldığım bunalmışlık ve yetersizlik, rahatlatıcı bir yol sunmuyor önüme. Sokaklar eskisi gibi kucaklamıyor. Çiçekleri fark etmiyorum. Tavsiyeler işe yaramıyor, odağım sabit durmuyor. İnsanın kendinden memnuniyetsizliğine çare nedir ki? Henüz öğrenmediğim şeylere savaşamıyorum. Bildiğim tek şeyin savaşmak olmasını gönülden isterdim. Ama değil. Yatakta öylece uzanmak, zamanın geçmesini beklemek ve bir açıdan heyecanla beklenen anların dahi, pek bir şeyi değiştirmediğini kavramak… Bunları da biliyorum. 


Döngü olarak tanımlanan şeyin bitmeyişinden duyulan oksimoron bıkkınlık. 


Uyanıyorum. Geç vakitlerde. Günün yarısı kaçmış. Ben kaçmışım. Olasılıklar, kaçmasından pek korkulan, kaçmasın diye yaşanılan ihtimaller, kaçmış. Kaçanların neler olduğunu bilmemek tek teselli iken, ben yemek yiyorum. Bir şeyler içiyorum. Bir bakıma, küçük bir an için, birkaç saat yanisi, kendimi kaybedebiliyorum. Sonrasında ise bulmak alın yazgım. Bulmak ve bunalmak… Günün sonuna doğru gelen kaçış… Çıkıyorum. Bir kafeye gitmek derdim. Oturmak, bir şeyler yazmak, belki bir kahve içmek, hayır, belki değil, muhakkak bir kahve içmek ve aynı sürede bırakılmaktan bırakılmayı unutan bir sigara yakmak… Hayatın, insanı sigara hakkında garip cümleler yazmaya itecek kadar “herkes için aynı” bir şey olması ne tuhaf. 


Ancak çare yok. Çıkış, kaçış değil. Havayı içine çekmek son derece iç doldurucu bir şey. Başka ne olacaktı? Ancak bundan ibaret olması da acıklı. Derin bir nefes çekiyorum. İstanbul’a ait olan şeylerden biri değilim. İstanbul bana olan şeylerden biri mi? Bilmiyorum. Ancak aynı teselliyi birbirimizde bulamamamız kimsenin suçu değil. Hele ki onun hiç değil. Orada öylece bekliyor beni, biliyorum. Fakat ben dolaşmıyorum içinde. Yollar üşendiri. Çiçekler görünmez. Ayakkaplarım rahat ama sanki benim değiller. Sigara tribe sokmuyor. Kahve tat vermiyor. Kalem bileğimi yoruyor. İstanbul bekliyor. Ben… Bilmiyorum.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...