21 Haziran 2023 Çarşamba

on. italik, şirin, çarşamba, şaklabanlık, amaç. biraz da lenin.



İtaliği geride bırakmak.

Eskiden, bir zamanlar yani, italik yazmak pek havalı, pek estetik geliyor. Ne zaman bu fikrimden vazgeçtim hatırlamıyorum. Neden vazgeçtiğimi de. Şiirselliği hayatımızın bir bölümünde geride bırakıyoruz. Ne kadar romantik olursak olalım. Ve sahi, tüm yazı fontları, hepsi, yani şu hemen sol üstte, times’ın altında ve üstünde yer eden yüzlerce değişik, saçma, güzel, anlamlı, anlamsız, güzel, çirkin yazı fontu neden var? Kaçı kullanılıyor ki? Ben hep times new roman kullanıyorum. Dümdüz yazıyorum. Estetik ifadenin şekilde değil, içerikte yattığına inanıyorum. Fakat yine de düşünmeden edemedim şu an; acaba başka hiçbir fonta şans vermemem bir tür dar kafalılık mı? 


Şirin. 

Gülümseyen gözler pek çok şey gizleyebilir. Tüm duyguları, tüm hisleri, tüm fikirleri, istenmeyen, ötelenen, baskılanan, ayıp olmasın diye gün yüzüne çıkmasına kati surette izin verilmeyen her zerreyi gizleyebilir ve izini dahi bulamayız günlerin sonuna dek arasak bile. Yine de gizlemiyorlar. Gülümsemek şirin bir şey. Şirin bence tatlıdan daha iyi bir kelime. Fonetik olarak anlamıyla aşırı bağdaşıyor. Şirin derken şirin bir eylem icra ediyoruz. Bu çok hoş. Şirin insanlar daha da hoş. Bu yeterli olmadı, şirin insanlara bayılıyorum. Tatlı insanlar, tatlıdır işte, sıcaktır. Şirinlerin ise etki altında bırakan bir havası var. Bir, iki, üç demeden birkaç derin soluklarla solumak istiyorsunuz bu havayı. Fakat içimize doldurabileceğin tüm hava kısıtlı; ne yazık. 


Arada kalmak.

Bugün Çarşamba. Çarşambaları sevmem. Hiç sevmedim. Bazı bazı daha ılımlı yaklaştığım, onlara da tahammül gösterdiğim ve bana iyi davrandıklarında mazbut bir nezaketle karşılık verdiğim olmuştur. Yine de birbirimizi sevdiğimizi söylemem. Arada kalmış bir gün Çarşamba. Ara kalmak bana çok… talihsiz geliyor. Ve sıkışık. Hayatımın en stresli anları arada kalmalarda yaşandı. OKB hastası olduğum düşünüldüğünde, bu anların sık yaşanması kaçınılmaz. Öyle ya da böyle baş ediyorum tabi. Onun bunun çocuklarıyla da baş ettiğim gibi… Agresifliğim yersiz durdu burada. Tıpkı Çarşamba gibi. 


Mülkiyetçi şaklaban. 

Hayatımın son bir yılında kendimi şaklaban olarak görüyorum. Özdeğersizlikten yahut kendimi sabote etmek amacıyla yapmıyorum bunu. İyi niyetle, gururla ve sahiplenerek yapıyorum. İnsanları eğlendirmek, güldürmek nefis bir şey. İnsanların gülmesini izlemek de öyle. Bazı gülüşler çok güzel. Bazıları o kadar değil. Yine de hepsini izlemek, duymak, sahiplenmek istiyorum. Kulağa biraz mülkiyetçi geldiğinin farkındayım. Belki de öyledir, bilmiyorum. Nihayetinde peygamber de değilim Lenin de. 


Amaç.

Bu yazıların amacı günlük bir şeyler yazıp, ifade kabiliyetimin körelmesini engellemek. Hayır, gülmeyin, gerçekten ifade kabiliyetimin olduğuna inanıyorum. Hatta bu dünyada sahip olduğum başka bir şey yok. Bir tek sözlerim. Sınırsız hem de. Hepsi benim. Ve sayısız şekilde yan yana dizip yahut ayrı gayrı kalmalarına zorlayıp, içimdeki kendimin dahi anlamlandıramadığı her türlü düşünceyi, anlamsızlığı, kaosu, kepazeliği ve biraz da güzel şeyleri ortaya dökebilirim. Bu müthiş güçlü hissettiriyor. Lenin böyle hissetti mi acaba hiç?


Neyse,

 bu kadar yeter. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

birtakım iç dökmeler ve bahçe hortumu öykünmesi

Kendimi bildim bileli bir takım sıkıntılarım var. Psikolojik. OKB. Bu cümle biraz tuhaf oldu. Pek içime sinmedi. Sanki biraz gerçeği... eksi...